Bu kitabı üniversite dönemimde incelediğim zamandan beri çokça severim ve incelemelerimi sizinle paylaşmak için heyecan duyuyorum.
Theodor Fontane’nin Effi Briest romanı, 1895’de yayımlandığından bu yana sadece Alman edebiyatında değil, dünya edebiyatında da önemli bir yere sahip. Evet, bir klasik olmanın getirdiği o soğuk, uzak havayı taşıyor gibi görünse de aslında içine girdiğinizde çok sıcak, çok insanî, çok içten bir hikâye anlatıyor.
Öncelikle dönemi anlamadan romanı anlamak pek mümkün değil. 19. yüzyıl sonları, Almanya’nın Prusya önderliğinde birleştiği, sanayileşmenin ve modernleşmenin toplumsal hayatta büyük değişimlere yol açtığı bir dönem. Ancak tüm bu değişimlerin arasında, aristokrat kesimin ve küçük burjuvazinin katı ahlaki kuralları hâlâ dimdik ayakta duruyor. Özellikle kadınların toplum içindeki rolü çok kısıtlı; iyi bir eş, sadık bir anne olmanın dışında kendilerini gerçekleştirebilecekleri hemen hiçbir alan yok. İşte Effi Briest’in trajedisinin kalbinde de tam olarak bu gerçek yatıyor.
Romanın baş kahramanı Effi, daha çocuk yaşta, 17 yaşında evlendiriliyor. Kendisinden çok daha büyük bir adam olan Baron von Instetten ile yaptığı bu evlilik, aslında bir aşk evliliği değil; daha çok toplumun onayladığı, ailelerin de uygun gördüğü bir düzenleme. Daha en başından itibaren Effi’nin ne kadar genç, ne kadar hayata aç, ne kadar oyun oynamaya, eğlenmeye, kendini keşfetmeye ihtiyacı olduğu belli. Onun heyecanlı ruhu, Instetten’in soğukluğu ve ciddiyetiyle sürekli çatışıyor.
Fontane, Effi’nin bu içsel dünyasını çok sade ama çok etkileyici bir dille anlatıyor. Kısa cümleler, doğal diyaloglar, bazen küçük detaylarla, örneğin evin kasvetli dekoru ya da sürekli uğuldayan rüzgâr sesleri, Effi’nin yalnızlığını hissettiriyor. Edebi olarak bakarsak, roman hem