Bu kitabı okurken şunu çok net hissettim: Ben aslında bir felsefe metni okumuyordum, kendi hayatımın içinden geçen, yıllardır sezdiğim ama adını koyamadığım şeylerin sistemli bir dille önüme serilmesine tanıklık ediyordum. Etika’yı ilk defa okuyan biri olarak, üstelik felsefeyle akademik bir geçmişi olmadan okuyan biri olarak, kitabın zorlayıcı yapısına rağmen metnin bana yabancı gelmemesi çok çarpıcıydı. Çünkü Spinoza, insanın gündelik hayatta defalarca yaşadığı ama çoğu zaman yüzeyde bırakmayı tercih ettiği meseleleri, duyguları ve yanılgıları ele alıyor. Sadece onları romantize etmiyor; tam tersine, soğukkanlı bir şekilde, neden–sonuç ilişkisi içinde, neredeyse matematiksel bir kesinlikle önümüze koyuyor.
Etika’nın geometrik yöntemi ilk bakışta ürkütücü. Tanımlar, önermeler, kanıtlar, sonuçlar… Bu yapı, özellikle ilk defa felsefe kitabı okuyan biri için “Ben bunu anlayabilecek miyim?” sorusunu doğuruyor. Ama sayfalar ilerledikçe fark ediyorsunuz ki bu yöntem, aslında duygularımızın ve davranışlarımızın ne kadar rastgele sandığımız halde ne kadar belirli nedenlere bağlı olduğunu göstermek için seçilmiş. Spinoza, insanın kendini merkeze koyan, özgür olduğunu zanneden ama çoğu zaman kendi tutkularının esiri olan hâlini acımasızca ifşa ediyor. Bunu yaparken yargılamıyor, ahlaki vaazlar vermiyor. Sadece gösteriyor.
Kitabı okurken kendi hayatımdan çok fazla sahneyle karşılaştım. İnsanlarla yaşanan anlaşmazlıklar, beklentiler, hayal kırıklıkları, kırılmalar… Spinoza’nın “insanlar özgür olduklarını sanırlar ama nedenlerini bilmedikleri arzular tarafından yönetilirler” düşüncesi, yalnızca teorik bir iddia değil; gündelik hayatta defalarca gözlemlenebilen bir gerçek. Birine kızarken, bir şey isterken, bir şeyden kaçarken gerçekten neyi seçtiğimizi sandığımızla, bizi o