Lou Andreas-Salomé, Nietzsche’nin dostu, Rilke’nin ilhamı, Freud’un öğrencisi… ama hepsinden önce kendi yolunu çizen, bağımsız bir kadın ve özgün bir düşünür. Feniçka’da da bu özgürlük ruhunu her satırda hissediyorsunuz.
Roman, genç bir kadın olan Feniçka’nın entelektüel çevreler içinde kendi sesini bulma çabasını anlatıyor. Kadınlık, aşk, bağımsızlık ve toplum arasındaki o ince çizgiyi Salomé’nin keskin sezgileriyle okuyoruz. Feniçka ne klasik bir “aşık kadın” ne de dönemin kalıplarına sığan bir figür — tam tersine, kendi arzularını anlamaya ve ifade etmeye çalışan bir birey.
Salomé’nin entelektüel birikimi düşünüldüğünde, anlatımının edebi bir derinlikten çok “bir şey anlatma” derdine düştüğü hissine kapılabiliyor insan. Ancak belki de bu, dönemin şartlarını düşününce bilinçli bir tercih. Kadınların entelektüel özne olarak konuşma hakkı bile sınırlıyken, Salomé’nin süsten, sembolden uzak doğrudan bir dil kurması, o dönemin diline sessiz bir itiraz gibi geliyor bana.
Bir diğer ilginç nokta da Salomé’nin feminist bir çizgide yazmasına rağmen Almanya’daki feminizm mücadelesine mesafeli kalması. Kendini bir “hareketin” parçası olarak değil, bireysel bir düşünür olarak tanımlıyor. Bu da romanın tonuna yansıyor: Feniçka, feminist bir manifestodan çok, bir kadının kendi bilincini kurma çabası gibi okunuyor.
Okurken hem dönemin entelektüel atmosferine karışıyor, hem de kendi benliğinizle sessiz bir diyalog kuruyorsunuz.
Benim için Feniçka, bir kadının kendini bulma yolculuğunun incelikli, zarif ama bir o kadar da cesur bir anlatımıydı.