İçinde hâlâ acıyan bir yer vardı, ama iyi şeyler vaat eden bir acıydı bu, tamamen kapanmadan önce kabuk tutarken yanan yaralar gibi sıcak, ama yumuşak bir acı.
Yine çok gergin bir şekilde ve tüm heyecanımla bir solukta okuduğum bir kitap oldu.
Bu adam hep böyle dediğim kitaplarından biriydi.
Sıradan bir hikaye fakat bambaşka bir anlam bambaşka bir bakış...
Korku cezadan daha ağırdır. Çünkü cezanın getirdikleri bellidir, süresi sınırlıdır. Oysa yakalanma korkusu, belirsiz ve sınırsızdır...
Su gibi akıp giden , okudukça sayfaların yağ gibi parmaklarınızın arasından kayıp gittiği bi kitap . Sadece bir duyguyu yetmiş sayfa anlatmış ve bunu okurken bizi hiç sıkmadan akıcılığı yakalamış . Bu yazara hem hayran kaldım , hem takdir ettim . Böylesine durağan bi durumu bir duyguyu böylesine hareketli hale getirdiği bize de hissettirdiği için . Bu ustalık ister . Böyle olmak için kırk değil bin fırın ekmek yemek gerek .
Bir demlik çay soğuyana kadar bitirirsiniz bence kitabı. :) Bir yerden sonra kitabı öyle bir hızla okuyorsunuz ki şu durum bir an önce geçse de her şey sonuca bağlansa moduna giriyorsunuz. İşte KORKU böyle bir şey dedirtiyor kitap. Karakterin yaşadığı aydınlanma ve sonucun ters köşe olması gayet başarılı. Yazarın daha okumadığım çok kitabı var ama yazar övüldüğü kadar var. Kesinlikle sözcük seçme ustası.
Irene’nin yaşadığı gerilimi, korkuyu, azabı damarlarımda hissettim. Duygularının boşaldığı o anda onun yanında değil, sanki bizzat Irene’nin kendisiydim. Şüphe, korku, pişmanlık, şefkatin ve vicdanın ağırlığı bu kadar kısa bir hikayede ancak bu kadar konsantre anlatılabilirdi. Okuyunuz
Evli ve iki çocuklu Irene Wagner, varlıklı bir avukatın eşidir,
Hizmetkârların ve dadıların her işi gördüğü evinde geçirdiği tekdüze hayatın onu tatmin etmediğini bir davette genç bir piyanistle karşılaşınca anlar,
İdeal aile gibi görünseler de bu yüzeyin altında, sırlar, tatminsizlikler, hatalı kararlar yatmaktadır,
Kendisini olayların akışına bırakan Irene bu piyanistle ilişkiye girer,
Ancak umulmadık anda karşısına çıkan bir kadın, Irene’nin hayatının gidişini değiştirecektir,
Eşi tarafından aldatılan Ünlü Avukat evliliğini korumak için bazı oyunlar oynamak zorunda kalmış amacı eşinin yaptığı şeyleri kendisi itiraf etmesini istemiştir....
Stefan Zweıg' ın basit ve ve bir o kadar etkileyici bir olay kurgusuyla bizi kendine çeken bir maceraya doğru yolculuğun içinde kendimizi ve ahlaki yargılarımızı bulduğumuz bir eserle beraberiz.
Yaptığımız küçük ama günah çıkartan hataların bizi korkuyla yüzleştiren taraflarını olduğunu gösteren kitapta aslında orda yargılandığımız kişinin içimizden biri hatta belki de bizizdir. Bu yargıların daha adilce olması gerekmez mi başkası için ve kendimiz için? Bu soruyla kendimizle iç hesaplaşma yaparken azıcık spoiler vermekten zarar gelmez gibi:) Şimdiden iyi okumalar diler, Stefan Zweıg'ın diğer hikâyelerinde buluşmak dileğiyle...
Bu eserde kentin en ünlü avukatlarından biriyle sekiz yıldır evli olan Irene Wagner, mükemmel anne ve eş tablosunda kendini kapana kısılmış hisseder ve hayatına bir renk katabilmek için genç bir piyanistle görüşmeye başlar. Bu yasak ilişkiyi öğrenen meçhul bir kadın Irene'ye şantaj yapmaktadır. Sahip olduklarını üstelik bir hiç uğruna kaybetmenin sevinci içinde kıvranırken, cezasını çekebileceği bir suçu çekmeye çoktan hazırdır. Ancak hesaba katmadığı durum ve olayların gelişmesi sonucunda bu korkuyla yüzleşmesini sağlayan eşi Fritz' in sayesinde kurtulur.
Dün bitirmiştim. Fakat, incelemeyi yapmama bu gün fırsat buldum. Irene'in yaptığı yanlışa karşılık kocasının onu kaybetmek ve ona kötü davranmak yerine böylesine mantıklı davranması çok bilinçli bir hareket.
Zweig bu kitapta; "insanlar hata yapabilir, insanların hataları geçmişinden kalan izler ve psikolojik etkiler olabilir. Siz onları kaybetmek yerine, onları kazanmak için uğraşın. Bir insanı, özellikle değer verdiğiniz bir insanı kaybetmek çok kolay. Ama, kazanmak çok zor. Kaybetmek yerine, onu kazanmak için uğraşın" diyor.
Ben kitabı okuduğumda bunu anladım. Çok güzel bir kitap. Betimlemeleri her zamanki gibi harikaydı. Zaten Zweig'i farklı kılan muhteşem betimlemeleridir. Okuyan herkes kendisini Irene'in yerine koyarak okursa, psikolojik ve geçmişten kalan izler olduğunu anlayacaktır.
Kısa ve çok akıcı bir eser. Küçük bir çocuğun küçük ve temiz bir hayatın içerisinden çıkıp dünyanın kirli yüzüyle tanışmasının ilk adımlarını anlatan ve her İnsanın kendi hayat manzarasına küçük bir pencere açan bir solukluk eser.
Elimizdekileri kaybedecek duruma gelebilecegimiz korkusunu hissetmedigimizde yavanlaşır herşey...tutunduğumuz seyleri kaybetme korkusu bize onların ne kadar değerli olduğunu hatırlatır...sıradan olduğunu düşündüğümüz bi çok şeyin aslında ne kadar degerli olduğunu hatırlamak isteyeceklerin okuması gereken bi kitap...yani hepimizin:)
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.