Evet, okurken hep bunu düşündüm.
Cehalet mutluluktur mudur?
Bazı şeylerin farkında olmasak, bilmesek veya sürü mantığı ile yaşasak daha mı çok yaşama isteğimiz olur?
Sorumluluk almamak, çoğu şeyin nedenini bilmeden, amaçsız yaşamak daha mı kolay?
Öncelikle "Martin Eden" karakteri, unutamayacağım nadir karakterlerden oldu. Ve kitap bittiğinde bile "İyi ki tanımışım seni Mart" dedim. Onun o, bedeni gibi kaslı olmayan, ince ruhunda kendimi buldum.
Jack London'un "yarı otobiyografik" kitabı olarak nitelendirilen kitabı, aynı zamanda yazarın hayatından derin izler taşıdığını "Martin Eden" karakterinde, pekâlâ açık bir şekilde yansıtıyor.
İlk bakışta veya ilk başlarda, bir aşk hikayesi okuduğunuzu sansanızda, aslında çok derin ve felsefik bir kitap olduğunu sonradan anlıyorsunuz.
Dönemin şartlarına ve yaşayışına, burjuvazi toplumunun sarsılmazlığına açıkça bir eleştiridir Martin Eden...
İlk başta hayran kaldığı burjuva, aslında o kadar da mükemmel değildir. Bunu sevdiği kız için, kendini geliştirmeye çalıştığında, entelektüel bir yaşam için kendini kitap okumaya teşvik ettiğinde, bazı idealler edindiğinde anlar.
Öğrendikçe uzaklaşır herkesten. Kendi sınıfından insanlardan da, hayalini kurduğu toplumdaki insanlardan da...
---
"Bir sürü kitap okudun ve kendini yapayalnız buldun." (Sayfa: 418 - ALFA)
---
Aynı zamanda "yazarlık" serüveninin de geçtiği bu kitap, bana azmi, kararlılığı ve istersek her şeyi yapabileceğimizi bir kez daha öğretti.
Kitabı okurken bir bölümün işleyişini çok beğendim. Martin Eden'in çamaşırhanede çalıştıktan sonra hasta olması - daha doğrusu bunu anlamaması - ve bunun üzerine gördüğü rüya... Rüya çok etkileyici anlatılmıştı ve bilinçaltının işleyişine güzel bir dokundurma olmuştu. Bu da bize Jack London'un anlatım gücünü ortaya koyuyor.
Kitabın