MÜREBBİYE
Hüseyin Rahmi GÜRPINAR
Fransa’da tutunamayan Anjel, İstanbul’a gelir ve bir Osmanlı konağına mürebbiye olarak girdiği anda dengeleri altüst eder. Dışarıdan bakıldığında kendi hâlinde ve uyumlu görünen konak düzeni, Anjel’in varlığıyla birlikte yavaş yavaş çözülür. Konağın erkekleri, ahlak ve ağırbaşlı hallerini kolayca bir kenara bırakırlar. Bu noktada romanın asıl eleştirdiği şeyin kişilerden çok, görünürdeki aile ahlakı olduğu ise açıkça hissedilir.
Yazarımız, romanında dönemin Batılılaşma hevesini hedef alarak özellikle zengin ailelerin çocuklarına Avrupai bir eğitim verdirmek uğruna sorgulamadan yabancı mürebbiyeler tutmasını iğneleyici bir üslûpla ele alıyor. Parisli olduğu için otomatik olarak kültürlü, eğitimli ve iffetli olacağı varsayılan Anjel’in aslında bambaşka bir hayatın içinden gelmesi, yazarın en güçlü hamlelerinden biri olarak öne çıkıyor. Buradaki mesele aslında Anjel’in kimliği değil; hayranlık duyulan batının olumsuzluklarının hiç düşünülmemesi…
Roman ilerledikçe entrikalar giderek yoğunlaşıyor ve aynı kadının farklı erkeklerle kurduğu ilişkiler, gizlenen gerçekler, yanlış anlamalar ve kıskançlıklar konağı içten içe çürütüyor. Okurken “bu kadar da olmaz” diye düşündüğüm, bir taraftanda karakterlerin ikiyüzlülüğü karşısında rahatsız edici bir gerçeklikle karşı karşıya kaldığım anlar oldu. Finalde yaşanan büyük yüzleşme ise, kitabımızın başından itibaren adım adım örülen ahlaki çöküşün kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Mürebbiye, ilk bakışta güldüren bir roman gibi görünse de aslında oldukça sert bir toplumsal eleştiri barındırıyor. Hüseyin Rahmi, mizahı bir perde gibi kullanarak dönemin toplumsal zaaflarını, ahlak anlayışını ve Batılılaşma sancılarını cesurca gözler önüne seriyor. Aradan geçen onca yıla rağmen de romanın