Ümitle bekledim son paragrafına kadar, bu sergüzeşt mutlu biter mi diye, olmadı. Acı ile başlayan, çaresizlik ile biten bir "gerçekçi" hikaye idi.
Edebiyatımızın dönüm noktalarında duran kitapları, edebiyat öğrencisi olarak yeniden tanıma ümidiyle başladım Türk Klasikleri'ni okumaya. İlki Sergüzeşt oldu. Başlığının kelime anlamı "başa gelen hal, macera" olan kitap, Türk edebiyatında romantizmden realizme geçişin önemli eserlerinden olarak anılır. Yazar bu gerçekçi anlayışıyla gayet acı ve akıcı bir hikaye anlatırken, dönemin dilini, kültürünü, kuşak çatışmalarını, sınıfsal farklılıklarını da tatmin edici bir şekilde aktarmış.
Uzun betimlemeleri, derin cümleleri ve günümüzde garip gelen kimi cümle yapıları dikkat çekiyor elbette. Lakin, kitabın 1888 yılında yayınlandığını unutmamamız gerekiyor ve yayınlandığı dönemin dil ve üslubuna göre değerlendirmek elbette.
Hikayenin baş kahramanı güzel Kafkas kızımız Dilber, 9 yaşında yurdundan koparılmış, türlü ailelere satılmış, minik bir şeker için dahi dayak yemiş, daima sözlü ya da fiziksel şiddete maruz kalmış bir kızımızdır. Serüven içinde yerleştiği bir evin ressam olan oğlu Celal Bey'e sevdalanır, Celal de ona... Nostalji sever misiniz bilmem, ben bayılırım. Gençlerin aşkına, oğlunu bir halayık ile evlendiremeyeceği için karşı çıkan evin hanımı, Dilber'i bir gece Celal'den habersiz satar. Celal aşkının derdinden hastalığa tutulur, Dilber ise yine türlü acımasız ellerde savrulur durur.
Kitabın ciğer dağlayan sonunu anlatmak istemem, lakin merak ediyorum, Dilber çıksa kitaptan, gelse otursa yanıma, sırtını sıvazlasam, desem ki "Ah canım, kıyamam sana.", sarsam sarmalasam... Merak ediyorum ufacık bir merhem olur mu, geçmişine, kavuşamadığı sevdasına, kırılan onuruna... Ahh Dilber, ah bu insanoğlunun kara,