Hüseyin Rahmi Gürpınar denilince akla genellikle o şen şakrak İstanbul sokakları, mahalle kavgaları ve ince bir mizah gelir. Ancak Şıpsevdi, o gülüşmelerin ardında aslında derin bir trajediyi ve köksüzleşmenin getirdiği o büyük boşluğu barındırır. Meftun Bey’in şahsında cisimleşen o "alafrangalık" merakı, aslında bir toplumun kendi kimliğiyle verdiği hüzünlü kavganın resmidir.
Şıpsevdi, sadece bir yanlış batılılaşma eleştirisi değildir; o, bir insanın kendi gerçeğinden kaçarken nasıl koca bir hayatı ve etrafındakileri yıkıma sürüklediğinin ağıtıdır. Meftun’un Paris hayalleriyle süslediği o köşk, aslında dışı süslü, içi ise çürümeye yüz tutmuş bir yalnızlığın sembolüdür.
Kitabı okurken, o abartılı Fransızca kelimelerin arkasında, kendi toprağına yabancılaşmış bir ruhun sessiz hıçkırığını duymamak elde değil.
Kitapta geçen şu ifade, eserin ruhundaki o temel sancıyı çok iyi özetler:
Hayat, bir tesadüfler zinciri; biz ise bu zincirin halkaları arasında savrulan biçareleriz.
Hüseyin Rahmi, burada kahramanının o şıpsevdi, her şeye hemen kapılan ama hiçbir şeye kök salamayan doğasını anlatırken aslında insanlığın ortak kaderine dokunuyor. Meftun, her yeni modaya veya fikre aşık olurken, aslında içindeki o devasa aidiyet boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Ancak bu boşluk, ne ithal mobilyalarla ne de yapay bir yaşam tarzıyla doluyor.
Bir diğer sarsıcı nokta ise insanın kendi felaketine olan körlüğüdür:
İnsan kendi felaketini kendi elleriyle hazırlar da, sonra oturup kaderine ağlar.
Bu cümle, roman boyunca her karakterin ama en çok da Meftun’un içine düştüğü o ironik kederi anlatıyor. Köşkteki o şatafatlı sofralar kurulurken, arka planda bir ailenin onuru ve birikimi eriyip gidiyor. Yazar, mizahı bir maske gibi kullanarak bizi en can alıcı yerimizden,