Yazarın kitabı önce Alafranga adıyla yayınlanmış, sonradan Şıpsevdi adı verilmiş. Kitap, tabiri caizse ilk adına yakışır şekilde alafranga hastalığına yakalanmış Meftun karakteri etrafında kurgulanmış; yazarın yeri geldiğinde hem alaturka hem alafranga kültürlere çattığı, yer yer mizahi bir dil kullandığı; “Bu eser alafrangayı aşağılamaya değil eksine onu yanlış anlaşılmaktan kurtarmaya hizmet edecektir. Daha doğrusu bu roman herhangi bir amaca hizmetten çok halkı güldürmek için yazılmıştır.” ifadesiyle kendinin de eseri meydana getirme sebebini ortaya koyduğu, 1911 yılında yayınlanmış bir eserdir.
Aksaray’dan, Eminönü’ne yapılan atlı tramvay seferlerinden, bu tramvaylarda çalışanlardan, yolculardan, bu sefer güzergahındaki esnafla husule gelen konuşmalardan uzun bir giriş yaptıktan sonra nihayet merkez karakter Meftun ve ailesine gelir konu. Onun etrafında alafrangalığın kitabı yazılır. Hem Meftun ve ailesinin hikayesi yazılır hem yeri gelir onların ağzından filozofvari beyanlarla karşılaşırız.
Yazarın çocuklukta okuyup unuttuğum bir kitabı yoksa bu ilk okuduğum eseriydi. Bazı kitaplarda olaylar çok hızlı akar; burada bazen böyle olmakla beraber yazar kitabın genelinde bazı anları çok detaylı anlatır. Konuşma diyaloglarında sazı eline alanın bazen karşısındakini dinlemekten uykuya dalacak noktaya getirdiği olur. Günümüz Türkçesiyle yazıldığı için açık, net, çoğunlukla akıcıydı. Bunun yanında yerel dilde kullanılan, eskiden kullanılan ya da Fransızca’da yer alan kelimeler, tamlamalar, cümleler [tramvay ispirleri, takatuka, mümeyyiz, velosipet, çaçaronluk, bas bleu, alapersan, alaşinuaz, marsıvan, temenna etmek, alyon, pinpon (yaşlı kimse), matrak (kalın sopa)...] de çokça vardı. Bunların da dipnotlarda gerekli açıklamaları yapılmıştı.
1911 yılı Abdülhamit’in