Adı:
Sis
Baskı tarihi:
23 Mayıs 2018
Sayfa sayısı:
210
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056840517
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Olvido Kitap
Baskılar:
Sis
Sis
Sis
Sis
Sis
Dilimizin büyük yazarı, metafiziği sezen tek İspanyol… Her şeyden önce, ölüm hakkındaki görkemli savların yaratıcısıdır Unamuno.” Jorge Luis Borges

İspanyol edebiyatının dev yazarı Miguel De Unamuno’nun başyapıtlarından olan Sis, 1914 yılında yayımlandığında hem
varoluşçu içeriği hem de anlatım tekniği ile büyük ilgi çekmiş; daha sonraları felsefede Sartre, Heidegger; edebiyatta Borges, Calvino gibi yazarların yapıtlarıyla zenginleşecek bir geleneğin ilk örneklerinden biri olmuştur.
Romanın ana karakteri Augusto Pérez hali vakti yerinde, yaşama dair felsefi görüşleri olan biridir. Ne var ki bir gün sokakta gördüğü Eugenia’ya âşık olmasıyla tüm dünyası altüst olur. Zaten dünyayı bir sis olarak kabul eden Augusto için her şey gittikçe daha muğlak ve anlaşılmaz hale gelir. Sadece Augusto’nun düşünceleri değil, romanın kendisi de âdeta bir düşe, bir sise dönüşerek kurmaca sanatının sınırlarını zorlar.
Unamuno’nun artık bir dünya klasiği haline gelmiş bu eserini Gökhan Aksay İspanyolca aslından çevirdi.
225 syf.
·Beğendi
“Sis”e inceleme yazmayı düşünmüyordum ancak bazı düşünceler sıcağı sıcağına kağıdın güvenli kollarına emanet edilmezlerse kısa bir süre sonra unutuluyorlar ve ben bu hissi hiç sevmiyorum. Bu yazı bir tür “kendime hatırlatmalar ve çağrışımlar yazısı” olacak baştan belirteyim. İstanbul Okuma Grubu’nun toplantılarını seviyorum. Birkaç saat boyunca beyin fırtınası yoluyla herkesin kendine has fikirlerini özgürce ifade ettiği motive edici toplantılar yapıyoruz ve ben her defasında -toplantı sırasında pek fark etmesem de- sonrasında beynimde şimşekler çakarken buluyorum kendimi. Şimdi gecenin bir vakti yazmak için oturmuş olmam da yine bu etkiden.

“Sis”e dair ne söylenebilir? Açıkçası Unamuno’nun hayat hikayesi “Sis”ten daha enteresan geldi bana öncelikle onu ifade edeyim. Dik duruşu, hiçbir totaliter sistem karşısında hiçbir zaman boyun eğmemesi, hayatı boyunca doğru bildiğini savunması, bildiği yabancı diller, hatta sevdiği bir yazarı okumak için o yazarın dilini öğrenmesi hayran etti beni kendine. (Detaylı okumak isteyenler şu yazıya bakabilir: (http://www.cumhuriyet.com.tr/...guel_de_Unamuno.html)

Romana dair neler söylenebilir dediğimizde ise… Öncü bir roman olduğu, pek çok postmodern romanda görülen teknik özellikleri çok erken bir tarihte kullandığı, katmanlı bir yapısı olduğu, yazarın bu romanla “Aslında bütün edebi eserler bir kurgunun parçası, onları pek de ciddiye almayın, onlar yazarın zihninin oyunları, diyalog diye okuduklarınız da yazarın monologları.” dediği / demek istediği söylenebilir. Yazarın kitabının türüne “nivola” demesinden yola çıkarak kendi türünü oluşturma çabası içine girdiği, nivola’nın novela’dan farklı olarak Unamuno’ya has bir tür olduğu, hatta Unamuno’nun romanına “nivola” adını vermesinin eleştirmenlerin eleştirilerinden kurtulma yöntemi olduğu da ifade edilebilir. Kitaptaki metinlerasılıktan söz edilebilir, hatta Unamuno’nun eserlerine göndermede bulunduğu isimler ve yazarlar tek tek tespit edilip buna dair bir çalışma yapılabilir. “Neden sis?” Sorusu sorulup sonra yazarın sis metaforu ardına neler gizlediği üzerine uzun uzun yazılabilir. Roman kahramanının bir -ya da birkaç kadının- peşinden koşmasından yola çıkarak romanın bir aşk romanı olarak ortaya çıktığı sonra başka bir şekle evrildiği ifade edilebilir. Romandaki her biri nev’i şahsına münhasır karakterlerin tek tek özellikleri çıkarılıp bu karakterler üzerine uzun yorumlar yazılabilir hatta felsefeci köpek Orfeus’un bile romana konulmasının bir anlamı olduğundan söz edilebilir bununla da yetinmeyip Orfeus isminin tercih nedenleri üzerinden bir isim sembolizasyonu çözümlemesi yapılabilir. Bu liste uzar gider…

İnsanın dünyaya gelme gayesi nedir? Neden kitap okuyoruz, herkesin gezip tozduğu bu güzel bahar gününde sıcak ve havasız bir salonda kendimizden geçercesine neden bir kitabı tartışıyoruz, bütün bunlar niye? Unamuno, Danimarkalı filozof Kierkegaard’ı anlamak için Danca öğrenmiş bir yazar. Onu çok iyi anlıyorum zira ben de bir ara Aytmatov’u anlamak için Rusça öğrenmeye başlamıştım ve Unamuno kadar azimli çıkmasam da empati kurabilecek durumdayım. Kierkegaard’ın “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” kitabını okurken kitaptaki bir bölüm çok dikkat çekici gelmişti bana ve üzerinde uzun uzun düşünmüştüm. Sonra Sis’te de şu cümlelere rastlayınca bendeki taşlar yerine oturdu. Alıntıları arka arkaya paylaşacağım:

“Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. Kuşbeyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı bu gereksinimi o kadar az hisseder ki, muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler; kendilerine şarkı mırıldanmadıkça uyumayan küçük çocuklara benzerler; onlara yemek, içmek, uyumak, dua etmek ve aşık olmak, vs. için gerekli toplumsallığı sağlayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır.” (Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, çev: Mukadder Yakupoğlu, Doğu Batı Yayınları, s. 75)

“Hemen hemen hepimiz bilinçsizce sıkılıyoruz. Sıkıntı yaşamın temeli; oyunları, eğlenceleri, romanları ve aşkı bulan sıkıntıdır. Yaşamın sisi, tatlı bir sıkıntı, ekşimtırak bir likör damlatıyor. Bütün bu günlük ve anlamsız olaylar; vakit geçirdiğimiz, yaşamı uzattığımız bütün bu tatlı söyleşiler dünya tatlısı sıkıntıdan başka nedir ki?” (Unamuno, Sis, s.21)

Yani özetle "her şey can sıkıntısından" diyor Kierkegaard da Unamuno da. İnsanın bu hayatta ilk yüzleşmesi gereken konu yalnız olduğu gerçeğidir. Ne zaman bu hakikati kabullenir ve bu doğrultuda hareket edersek rahat ederiz. Ne zaman ki yalnızlığı bir külfet olarak değil de bir nimet olarak görmeye başlar bakış açımızı değiştiririz ve bu durumu eser yaratmak için bir fırsata dönüştürürüz işte o zaman hayatımız çok daha yaşanabilir hale gelir. Yalnızlığımızla yüzleşmek ve bu yalnızlıktan ve onun getirdiği can sıkıntısından kurtulmak yerine yalnızlığımızla barışmak kastettiğim. Gece vakti bir kitabın zihnine doldurduklarını sıcağı sıcağı yazmanın mutluluğu, bir deniz kenarında tabiatın yeni yeni uyanmaya başladığı bir bahar gününde güneşin verdiği mutlulukla kanatlarını yıkayan martıları seyretmenin coşkusu, çimlerin arasında nasılsa açıvermiş mor bir gelinciğe rastlamanın çılgın sevinci, üç yapraklı yoncaların arasında dört yapraklı bir yoncaya rastladığında duyduğun o tarif edilemez hayranlık, demli bir çay, bol köpüklü bir Türk kahvesi, ruhu ruhuna eş bir yazar bulmanın keşfi… Yoksa şarkıda da dediği gibi "yalnızlık ömür boyu"...

BLOGUMDAN İLGİLİ ŞARKI EŞLİĞİNDE OKUMAK İÇİN:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yalnizlik-omur-boyu/
225 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabı ocak ayındaki fuarda almış,8 Ocak 2017 diye de üzerine not düşmüştüm.Ancak sırasını beklemek zorunda bıraktığım kitaplardan biriydi.Belki de yazarı tanımıyor oluşum ve aldığım ilk kitabı olmasıydı bu sıralamanın nedeni.Hakkında bildiğim tek şey ise,bir gün bir arkadaşıma hediye aldığım kitaba yazdığım ve ona ait olan “Yaşamın tek öğretmeni yalnızca yaşamdır” sözüydü.Ve artık okunma zamanı geldiğini düşünüp elime aldığım andan itibaren içinde kaybolduğum düşünsel bir serüvene dahil olacağımı tahmin edemediğim ve bitişinden üzüntü duyduğumu hissettmeme de neden olan güzellikte bir kitap olduğu fikriydi.Böylesi güçlü bir yapıtla karşılaşınca istiyorsunuz ki bundan sonra elinize aldığınız ilk kitaptan itibaren tüm diğerleri bu şekilde sizi doyursun,düşünsel sarsıntı yaşatsın,size eklemlensin,varlığınıza yeni bir esinti kaynağı olsun…

Bu,bir roman tasvirindeki derinlikli bir felsefi yaratımdı bana göre..Ve felsefeye ilginiz varsa ruhunuza ayrıcalıklı bir doyum sunacağına emin olun…

Kitaba normal bir romana başlar gibi başlıyorsunuz,varlıklı bir adam,güzel bir kadın,bir ev, süregiden bir yaşam ve birkaç insan daha.. Normal ve bilindik bir hikaye kurgusu başlangıcı olduğunu size düşünürerek kadın-erkek ilişkisi ile başlatılan romanın aslında öyle olmadığını ve olmayacağını, satırlarda kontrolsüzce ilerleyişinizi fark ederken dikkatinizi daha farklı bir çabayla toplamaya başlıyorsunuz.Bu çaba daha çok düşünsel yetilerinizi ortaya koymanız gerektiğinin alarmını verir gibi bir uyarıya dönüşmeye başlıyor!Çünkü şimdiye kadar okuduklarınızdan farklı bir kurguda yer aldığınızı hissettiren bir yazarla tanışmış olduğunuzu anlamaya başlamakla birlikte romanın felsefi derinliği olan bir anlatıya dönüşeceğinin idraki üzerinde olacağınız Unamuno’nun ne demek istediğini anlamak üzere size farkındalığınızı artırıcı bir oturuş pozisyonu aldırıyor..Algılar açık,dikkat uyanık,beyin çalışmaya hazır…

Önsözden itibaren karşılaştığınız cümlelerdeki felsefi mesajların hayata dair değinmelerinde zihin istemdışı da olsa sorgulamaya başlıyor bile. Altını çizdiğim ilk satırlardan biriydi önsözde; “..bir yerde acı yoksa ironi de yoktur ve sakınım mizahla kavga halindedir..” Önsözün çekiciliği ise başlı başına kafa yorulması gereken bir bölüm olarak önce sizi etkisi altına alarak düşündürmeye zorlarken kitabın sonlarına geldiğinizde zaten yaşamış olduğunuz genel şaşkınlığınız daha da artıyor.Önsözü yazan kim?

Hem bir hikaye hem de varoluş gerçekliğinin sorgulanmaya başlandığı sahnelerin içinde yer alırken diyalogların çokça oluşu ve akıcılığı size kendinizi bir tiyatro sahnesinin baş aktörlerinden biriymiş gibi hissettiriyor.Konu itibariyle insan-aşk-acı-ruh-varlık-evlilik-yaşam vs. ekseninde sorgulanan varoluşun ruhunuzdaki tezahürü o anda başkalaşım geçirmeye müsait bir hal alıyor.İşte tam da o bölümleri bir solukta okumamak gerek,anlatım dili ne kadar akıcı olsa da.Çünkü o bölümlerde insanın hayat ile olan bağlantısının felsefi temeline “varoluş” yoluyla uzanırken,bu sorunlara dair yanılsamaları sıradışı bir üslupla uzunca bir diyalog içerisine yerleştiriyor yazar.Anlatının omurgasını bu diyaloglar oluşturuyor. Yazar,her okurun beynine,ruhuna Agusto vasıtasıyla ulaşma amacını güderken bunu ustaca kaleme döktüğü bir anlatıya dönüştürüyor.

Agusto Perez’in hissettiği aşkın beraberinde acıyı getirmesi, ona kendi varoluşunun kaynağına dair sorgulamaları başlatırken acı duyduğu ölçüde var olabildiğini de öğretiyor.İlk kez, acı çektikçe düşündüğünü,düşündükçe varlığını,acı çektikçe ruhunu hissediyor. Descartes’in o ünlü “düşünüyorum öyleyse varım” sözü,onun zihninde sürekli “varım o halde düşünüyorum” , "seviyorum öyleyse varım" gibi kendince söylemleriyle değişimlere uğruyor ve soluksuz bir septik sorgulamanın içinde buluveriyor kendini.Düşlerimizin düş kırıklıklarına dönüşümünde yaşadığımız acının derinliği, insanı felsefi boyutuyla düşünmeye zorluyor belki de her seferinde.Bir nedensellik döngüsü içinde yaşamın varoluş gerçekliğini aklileştirme çabasıyla Perez, içinde bulunduğu durumu ve geldiği noktayı ruhsal bir bakış açısıyla yeniden irdelerken kendinde gördüğü eksiklikleri de zihninde kurguladığı psikolojik deneylerle tamamlamaya ve aradığı sorulara yanıt bulmaya çalışıyor.Ruhunda çığlık atan aşkın acısıyla zihnindeki ve ruhundaki karmaşayı dindirme çabası onu üç kadın arasında kurguladığı deneysel bir deneyime sürüklerken, aşkını da bu deneye teslim etmekten başka çaresi kalmıyor. Bu bölümleri heyecanlı bir film izler gibi tasvir etmekten kendinizi alamıyor,içinizden yükselen sesleri Agusto’ya duyurmak istiyorsunuz hatta.Onu uyarmak ister gibi.Bir aşk bir insanı tahmin edemeyeceği bir sona ulaştırabilir mi?Felsefeyi ve tüm kavramları bir yana bırakarak düşünecek olursak Agusto’nun son noktada -deney sonrasında- yaşadığı acının boyutlarını anlamamak imkansız olurdu.İnsanların sevinçleri farklı olsa da acıları ortaktır neticede ve bazı acılardaki duyguların derinliğini duyumsamak elbette ruhun ilk ve en kolay algıladığı şey olabiliyor.Özellikle bu bir kadının sadece gözlerinde başlayan aşkın acısıysa!... Fakat her deneyimin acısı, her kişiyi farklı bir idrak boyutuna ulaştırırken kimilerinde ise yaşamın en öngörülemez noktasına taşımış olduğu sürprizini de beraberinde getiriyor.

Agusto’nun yaşamında,düşüncelerinde ve hayatını etkisi altına alan bu aşk deneyiminde her şeyin bir sis tabakası gibi beynini kapladığını, görünenle görünmeyeni,bilinenle bilinmeyeni varoluş temelinde ayırt etme noktasında yaşadığı her şeyin düşsel bir yanılsama gibi olduğunu ve fakat aynı zamanda olmadığını da anlamaya, hatta kendini ikna etmeye çalışırken, karmaşık olan hayatın idrakinin kavramsal zorluğunu da ustaca gözler önüne seriyor yazar.Özellikle finalde.Kitaptaki en önemli bölümlerden biri de sonda yer alan Agusto’nun köpeği Orfeo’nun monologlarının dikkate değer oluşu.Bağlılık kavramının üzerinde bu noktalarda üstüne basa basa durmuş ve bizi en acıtan ve düşündüren bölüm olarak müthiş bir tasvirle sahnelenmesini sağlamış diye düşünüyorum.

Bunun dışında bahsi geçen varlık,mülkiyet,mülkiyetin gücü,maddi kavramlar üzerine değinmelerinin boşuna olmadığını,yazar hakkında biraz araştırma yapınca anlıyorsunuz.Faşizme olan karşıtlığı nedeniyle tepkilere maruz kaldığı,sürgün edildiği ve ölümüne dair bilgiler sizi ona ve onun deliliğinin boyutlarını anlamaya daha da yaklaştırıyor.

Yazar ummadığınız bir sürpriz de yapıyor sonlarda. Birden bire kendinizi bambaşka bir yerde bulmanız, ummadığınız biriyle bir diyaloğun sahnesinde olmanız sizi şaşkına çevirirken, yazar şimdiye kadar böyle bir sahnenin içinde yer almadığınızı da size fark ettirerek sıra dışı bir deliliğin üstadı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.İşte sadece oldukça ilginç olan bu deneyimi yaşamanız için bile okunmayı hak eden bir kitap.

Çok hassas olma çabasıyla ve çok zorlanarak,ipucu vermemeye çalışarak, adeta kıvranarak kapalı ifadelerle bu incelemeyi yazma gayretinde oldum elimden geldiğince,fakat aynı zamanda bunun bir inceleme olmadığının da farkındayım böyle bir yazarla tanıştıktan sonra..Ancak bir edebi yapıtta varoluşçuluğu; bilindik bir konu olan aşk ile böylesi bir ustalıkla anlatma,okuru hiç beklemediği bir yerden vurup düşünsel yetilerini zorlayıcı bir kurgunun içine çekme ve tüm bildiklerinizi size yeniden sorgulatma yeteneğine sahip Unamuno’ya hayran kaldığımı,zekasının ne kadar incelikli kıvrımlara sahip olduğunu belirtmeliyim.Böyle yazarlar tanıdıkça hiçliğinizin bir kez daha farkına varıyorsunuz..

Mutlaka okuyun..
Keyifli okumalar dilerim.
Sevgiler...
225 syf.
·Puan vermedi
“Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında her şey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!”
Tevfik Fikret

İncelemeye bu şiirle girizgah yapmak istedim; zira takvimler Şubat’ın 21’ini gösterirken ve İstanbul’un her tarafı yoğun bir ‘sis’ ile kaplanmış iken, (https://i.hizliresim.com/k9av3q.jpg) ayrıyeten İstanbul grubunun da Mart ayına dair seçimine istinaden, Unamuno’nun bu ‘novila’sını bu sefer başka bir yayınevinin (Can Yayınları, Behçet Necatigil çevirisiyle) tekrar okumaya karar verdim.

Öncelikle, sizleri ikaz etmek isterim ki; bu inceleme ÇOK UZUN ve haddinden fazla teşekküllü olacak, hepsini okuyabilecek kadar sabrı olanlara selam olsun…

‘Sis’ novilasına* geçmeden önce, (*Unamuno, eleştirmenlerin yapıtlarını roman türüne sokmamalarına aldırmayarak, "Benim yazdığım novela değilse, o zaman 'nivola' oluversin." demiştir.) özellikle yazarın hayatına dair birkaç önemli bilgi ve anekdot aktarmak istiyorum:

“Miguel de Unamuno (29 Eylül 1864, Bilbao - 31 Aralık 1936) yirminci yüzyılın ilk yarısında ilgilendiği hemen her alanda damgasını vurmuş bir İspanyol romancısı, şairi, dilbilimcisi, tiyatrocusu, eleştirmeni ve düşünürüdür.
Sadece, İspanyol kültürünü benimsemekle yetinmemiş, her kitabı aslından okumak gibi ciddi bir alışkanlığı olmuş ve bu yüzden on altı lisan öğrenmiştir:
Kastilyaca, Baskça, Katalanca, Sanskritçe, Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Flamanca, İngilizce, Rusça ve Danca*.
(*En son öğrendiği dil, ilk varoluşçu filozof olarak bilinen ve fikirlerini benimsediği Soren Kierkegaard’ın eserlerini okumak için öğrendiği “Danca”dır ve Unamuno “Sis” novilasını yazarken, Baştan Çıkarıcının Günlüğü
eserinden de ilham almıştır.)

Yaşadığı çağı seçemese de, o çağın içinde kendisini seçmiş ve konumunu belirlemiş, iki büyük savaş arasının büyük kavgasında, güçlülerin yanında değil, özgürlüklerin ve demokrasinin Cumhuriyetçi cephesinde yerini almıştır. Cumhuriyete ve onun değerlerine öylesine içten, öylesine kararlılıkla bağlıdır ki, Falanjistlerin katlettiği 27 kuşağının temsilcilerinden Federico Garcia Lorca’nın akıbeti bile onu caydırmamış, tam tersine, rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’ni demokrasinin ve Cumhuriyetin kalesi olarak algılamak istemiştir.

1931’de kurulan Cumhuriyete kendini adayan Unamuno, 1936’da başını General Franco’nun çektiği faşist hareket, özgürlükçü demokratik Cumhuriyete baş kaldırınca, kendini üç yıl sürecek olan İç Savaş’ın içinde ve bilim-kültür cephesinin en ön saflarında bulur.

İç Savaş’ın başlangıç yılı olan 1936’da Miguel de Unamuno, Cumhuriyetin görevlendirmesi ile Salamanca Üniversitesi’nin rektörlüğünü yapmaktadır. Ne var ki, Avrupa’nın en eski ve köklü üniversitelerinden biri olan Salamanca Üniversitesi, Falanjistlerin ilerlemesi sonucu, milliyetçi kuşatmanın içinde bir Cumhuriyetçi adacık olarak kalmıştır ve her fırsatta taciz edilmekte, kışkırtılmaktadır.

Cumhuriyet karşıtları orduda ve Falanjist örgütlenmeler içinde yuvalanmışlardır ve Cumhuriyeti devirmek için bin bir komplo, bin bir entrika tezgâhlamaktadırlar. Franco yanlılarının etki alanı içinde yer alan ve Miguel de Unamuno’nun rektörü olduğu Salamanca Üniversitesi’nin büyük amfisinde 12 Ekim 1936’da rektörün izni olmaksızın bir ‘Irk Şenliği’ düzenlenmiştir. Şenliğin onur konukları arasında, daha sonra iyice ünlenecek olan o mahut Caudillo’nun karısı Dona Carmen Franco da vardır.

Bütün o davetli resmi erkânın ve bindirilmiş kalabalığın önünde kürsüye çıkan Francocu General Millan-Astray, Cumhuriyetin ilanı ile “İspanya’nın maruz kaldığı büyük iç ve dış tehlikeleri” sayıp döken ve faşizmi öven bir konuşma yapar ve konuşmasını, coşturulmuş kalabalık tarafından sık sık tekrarlanan "Muera la inteligencia! Viva la muerte!" (Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!) nidaları ile bitirir.

Kendi üniversitesinin çatısı altında böylesi bir baskına uğrayan Miguel de Unamuno, kendinden emin, kararlı adımlarla ve söz almaksızın, generalin ardından kürsüye çıkar, oluşan bir ölüm sessizliği içinde ve “işgalciler”in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar:

“Şimdi benim burada ne söyleyeceğimi büyük bir merakla beklediğinizi biliyorum. Beni tanıyorsunuz, beni biliyorsunuz. Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim. Ve bugün de öğrenmek istemiyorum, suskun ve sessiz kalmayı. Bazı durumlar vardır ki, orada susmak, yalan söylemektir. Zira sükût, ikrar olarak yorumlanabilir. Bugüne kadar içimde daima birbiri ile tutarlı bir uyum içinde yaşayagelen sözüm ile vicdanım arasında bir boşanmaya asla izin veremem. Kısa konuşacağım. Süslemesiz ve dolambaçlı cümleler olmaksızın dile geldiğinde gerçek, daha bir gerçektir. Bu çerçevede, biraz önce dinlediğimiz ve şu an aramızda bulunan Genaral Millan-Astray’in konuşmasına, - eğer buna bir söylev denebilirse- birkaç şey eklemek istiyorum.

Basklara ve Katalanlara ilişkin iftira ve aşağılamalar yığını içinde kişiliğime yönelik olanları bir yana koyalım… Marazi ve anlamdan yoksun bir çığlık dinledim: ‘Kahrolsun aydınlar! Yaşasın ölüm!’ Ben ki, ömrümü, anlamını kavrayamayanların tüylerini diken diken eden paradoksları hale yola koyup aşmaya çalışmakla geçirdim, uzman kimliğimle, bu barbar paradoksun benim için tiksindirici olduğunu söylemeliyim. General Millan-Astray bir maluldür. Bunu, kaba bir art düşünce olmaksızın vurgulayalım. Kendisi gerçek bir harp malulüdür. Miguel de Cervantes de bir harp malulü idi. Bugün İspanya’da, ne yazık ki, çok fazla sakat kimse vardır. Ve eğer Tanrı bize yardımcı olmaz ise yakın bir gelecekte, maalesef daha pek çok sakat insanımız olacak. General Millan-Astray’in bir kitle psikolojisinin temellerini atmakta olduğu düşüncesi, bana acı veriyor. Cervantes’in ruh büyüklüğüne sahip olmayan bir malul, bu kompleksinden kurtulup rahatlamayı, genellikle başkalarının da sakat kalmasını sağlamakta arar.

Yenmek, ikna etmek demek değildir; aslolan önce ikna etmektir; oysa duyguya ve tutkuya yeterince yer vermeyen kin, hiçbir zaman ikna edemez. Siz yeneceksiniz, çünkü siz, gerekli olandan daha fazla kaba kuvvete sahipsiniz. Ama kandıramayacak, inandıramayacaksınız. Zira, inandırabilmeniz için, ikna edebilmeniz gerekli. Oysa ikna etmek için, size, sizde bulunmayan iki şey gerekir: Akıl ve mücadelede haklılık. Sizi İspanya’yı düşünmeye çağırmanın, İspanya için tasalanmanızı beklemenin bir yararı olmadığını, bunun beyhude bir çaba olduğunu düşünüyorum. "Venceréis, pero no convenceréis" (Yeneceksiniz, ama ikna edemeyeceksiniz) Bu kadar!”

General Millan-Astray’in, oturduğu yerden, “Kahrolsun zekâ, Kahrolsun akıl!” nidaları ile sık sık kestiği ve coşturulmuş amfiye yuhalattığı bu konuşmasının ardından, Miguel de Unamuno kürsüden inerken faşist militanlar namlularını ona doğrultmuş, General Millan-Astray’ın bir işaretini beklemektedirler. Tam o sırada Dona Carmen Franco’nun ayağa kalktığı ve Unamuno’nun koluna girdiği görülür. Namlular şaşkınlık homurtuları içinde indirilir ve Unamuno amfiden yuhalamalarla çıkar, evinde göz hapsine alınır ve 31 Aralık 1936’da ölür.”
(Kaynak: Rona Aybay’ın – 24 Mayıs 2012 tarihli yazısından)

Şimdi gelelim, Sis novilasına; Unamuno 1914’te yayınlanan bu eserine daha sonra bir kurgu karakter olduğu anlaşılacak Victor Goti’ye yazdırdığı bir önsözle başlar. Ve Goti’nin vasıtasıyla edebiyata, hayata, varoluşa, mizaha, erotizme ve daha birçok konuya ilişkin düşüncelerini okuyucuya aktarır. Önsöze ek olarak cevapladığı bir son-önsöz’de ise, Goti’nin ‘hiçbir zaman kamuoyuna açıklanmasını istemediği düşüncelerini yayımlamak suçunu işlediğini’ belirtip, onun kaderini -tıpkı Augusto gibi-(hayat memat dairesinde) bundan sonra bizzat kendisinin tayin edeceği söyler.

Sis’in girizgahında her şey, aylak Augusto’nun yağmurlu bir günde piyano öğretmeni olan Eugenia ile karşılaşması ve akabinde onun peşine takılması ile başlar. Varsıl biri olan, hayata dair bir amacı bulunmayan ve daha önce hiçbir kadına aşık olmamış olan kahramanımız, Eugenia’dan sonra tamamen bir değişim geçirir. Aşık olduğu kadın, onun için kazanılması gereken bir savaşa dönüşür, lakin bununla birlikte oldukça zorlu bir süreci de atlatması ve bir rakibini de alt etmesi gerekecektir. Aşkı ve evlilik kurumunu önce en yakın arkadaşı Victor Goti’nin tavsiye ve direktifleri doğrusunda(öyle ki, onun da bir dediği bir dediğini tutmayacak, zaman içerisinde ve olayların gidişatına göre fikirleri değişecektir) sonrasında ise bu hususta bir allame olarak bilinen Antolín S. Paparrigópulos vasıtasıyla sorgulayacak, Eugenia’nın mistik faşist esperantist eniştesi Don Fermín ve halası Ermelinda’yı da kendi safına çekip, onlarında da yardımıyla Eugenia’yı ikna turlarına başlayacaktır. Bu esnada ve hiç beklenmedik bir şekilde hayatına ütücü kız Rosalinda girecek ve onunla yaşadıklarından sonra kafası tamamen karışacak, hatta aşçısı ve uşağının karısı Liduvina bile onu cezbedecek, üstüne üstlük, yolda ve civarında gördüğü her cins-i latife karşı ilgisini dizginleyemeyip, akabinde bir ihtiras rüzgarına kapılacak, tutkularının ateşiyle yanıp kavrulacaktır... ”Kadınlar ne ister?” sorusuna cevap bulmak için, onlar üzerinde psikolojik deneyler yapmak isteyecek, bunun için de en uygun ortamın evlilik olduğuna kanaat getirecektir.

Sonrasında ise, olanla umulan arasındaki fark ve gerçekle kurgu arasında dönen çark sizi fazlasıyla şaşırtacak, üslubu ve imgelemiyle yazara hayran bırakacak, Unamuno da bu güzergahta nihai amacına ulaşmış olacaktır:
“Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Uykuyu uyanıklıkla, düşü gerçekle, özgünü sahteyle karıştırmak; bütün her şeyi tek bir SİSte karıştırmak.”

Unamuno, kendi dönemine göre aykırı ve sıra dışı bir yazar olarak bu eserinde, daha önce belki de hiç yapılmayan bir şeyi yapmış, yazdığı bu novilaya kendisini dahil ettiği gibi, kahramanını da gerçek hayata aktarmış, okurlarının gerçekliği ve varoluşu (bir felsefe profesörü olduğu düşünülürse) ‘egzistansiyalizm’ ekseninde sorgulamasını sağlamıştır.
”İster yaşamdan kitaplara olsun, ister kitaplardan konuşmalara, gerçeği bir alandan başka bir alana aktardık mı, bir şeyler oluyor ve gerçekliği bozuluyor.”

Unamuno, yazdığı eserlerdeki kurgu ve gerçeğin birbirine karışması, varoluş ile sorgulamalara sürekli vurgu yapması ve yarattığı karakterlerin gerçekliğine dair açıklama mahiyetinde Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz kitabının önsözünde der ki:
Don Quijote, Cervantes kadar gerçektir; Hamlet ya da Macbeth Shakespeare kadar gerçektir, benim Augusto Pérez’im de bana o sözleri söylemekte haklıydı belki, –romanım (ama ne roman ya! Sis’e bakın, s. 199-200)– benim öyküm dahil, sizin öykünüzün ve başkalarının öykülerinin dünyaya gelmeleri için bir bahaneden başka bir şey değildim.
Bilindiği gibi, bir sanat yapıtından keyif alan onu kendinde yarattığı içindir, onu yeniden yarattığı ve onunla yeniden yaratıldığı içindir.
Emin ol ey okur, eğer Gustave Flaubert, söylediği gibi yazarken, yani romanında, gerçekçi romana örnek gösterilen romanında Madam Bovary’yi yaratırken, zehirlenme belirtileri duyumsadıysa ve Augusto Pérez’im önümde –daha doğrusu içimde– “yaşamak istiyorum Don Miguel, yaşamak istiyorum, yaşamak istiyorum...” diye inlerken ben de öldüğümü duyumsuyordum – Sis, s.204.
“Augusto Pérez sensin ha!” denecek bana. Ama hayır! Gerçek olan şu ki, bütün roman kişilerimi, yarattığım bütün kahramanları –koca bir ahali– ruhumdan, içten gerçekliğimden çıkarmış olmamdır, bizzat ben olmaları başka bir şeydir. Çünkü, bizzat ben kimim? Miguel de Unamuno imzasını atan kimdir? Sahi... kişilerimden birisi, yarattıklarımdan birisi, acı çeken kahramanlarımdan birisiyim. Ve bu, sonuncu ve en içten olan ben, çok üstün olan, olağanüstü ben –ya da kendiliğinden var olan– kimdir? Tanrı bilir... Belki de bizzat Tanrı...”

Kitapta en ilgi çekici bölüm belki de, Unamuno’nun ‘Son deyiş’ yerine Augusto’nun köpeği Orfeo’nun gözünden olaylara ve insanlara bakış açısıyla aktardığı ‘ölübaşı söylevi’dir. Bu bölümde, bizli konuşma hakimdir ve bir nevi özet şeklinde olayların bitişi verilir.

Ayrıca, Unamuno’nun bu novilasındaki kurgusunun içine ustaca monte edilmiş mündemiçsel ve varoluşa dair sorgulatıcı etkisi olan derin ve çetrefilli mevzular ile siyasi içerikli göndermeler, Hasan Ali Toptaş’ın “Bütün soylu hikâyeler, görünen içerikle gizli içeriğin toplamından oluşur.” ifadesinin ne kadar doğru olduğunu gösterir niteliktedir. Bunu yazarın henüz yeni okumuş olduğum Satranç Ustası Don Sandalio'nun Romanı‘nda da gözlemlediğimi söyleyebilirim.

Son olarak, yazarın “dil” hususundaki hassasiyetini ve görüşünü yansıtan 1931 tarihli Unamuno’ya ait tek ses kaydı olan ‘Sözün Gücü’nden bir bölüm aktarmak istiyorum:
“Fransız bir eleştirmen, İspanya’da neredeyse hiç yazar bulunmadığını, aksine kağıt üzerinde konuşan konuşmacılar olduğunu söylemiştir. Belki de, doğrudur, bu. Şahsen birisi için ‘kitap gibi konuşuyor’ denildiğini duymak kadar beni rahatsız eden bir şey yoktur; insanlar gibi konuşan kitapları tercih ederim. İnsanların gözleriyle değil, kulaklarıyla okumayı öğrenmesi gerek. Diri olan sözdür. Söz, her şeyin başıdır. Başlangıçta kelam vardı, muhtemelen sonda da kelam olacaktır.
Mesih, marangoz olan Mesih değil, ev inşa eden Mesih yazılı bir şey bırakmamıştır. Eserlerinin tümü söze dayanır. Şöyle dediğimi hatırlıyorum:
Köy evleri inşa eden o adam
Kayıktan seslendi,
Onlar kıyıdaki çakıllar üzerinde,
O ise su yüzünde süzülürken.
Göl esintisi ağzından
Kıssalar topluyordu;
Bu saadete nail olan
İşiten kulaklar,
Gören gözler.
Berrak havada filizleniyordu şimdi
O kanatlı tohumlar.
Güneş sarmalarken onları ışınlarıyla
Esinti beşiklerini sallıyordu.
Ta ki, sonunda bir kitaba düştüler,
Ruhun trajedisi, heyhat!
Onlar kuru çakıllara uzanmış,
O ise su yüzünde süzülürken.

‘Şahsen sözlerimin kitaplarda ölmesinden, diri kalamamasından korkuyorum, zira daima dilden geçindim.’

Ben ki, ihtiyar bir çocuğum,
Vakit öldürmek için
Oyuncağım Kastilya romansının
İçini deşmeye koyuldum.
Ancak birden irkildi
Ve titredi elim
Zira titrek kalpler
Feryat figan ediyordu.
Çan tokmağı geleneğinden gelen
Dillerinin kemiğiyle,
Kutsal bronz çanlarda
Miserere ile Ave Maria çalıyorlardı.
Düşüncenin şehadetidir
Kalemle kelimeler savurmak,
İhtiyar çocuğun oyuncağı,
Trajik kemikli lisan.”

Aynı lisana mensup Jorge Luis Borges ’ın ifadesiyle:
“Dilimizin büyük yazarı, metafiziği sezen tek İspanyol… Her şeyden önce, ölüm hakkındaki görkemli savların yaratıcısıdır, Unamuno.”

*Sis’in 2006 yılında çekilmiş, Meksika yapımı bir filmi de var:
https://www.youtube.com/watch?v=v01y3MzQ1o8
Yine, 2006 Hollywood yapımı “Stranger Than Fiction”da Sis’teki gibi bir kurgu karakter ile yazarı arasında buna benzer paralellikte bir hikaye senaryolaştırılıp beyazperdeye aktarılmıştı; daha önceden seyretmiş olanlar elbet hatırlayacaklardır. Bundan yeni haberi olup da, izlemek isteyenleri finalde sürprizli bir son bekliyor:
https://www.filmmodu.com/...n-turkce-dublaj-izle
225 syf.
·2 günde·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Sis kitabını yorumladım:
https://youtu.be/0QsuJ9RyBtA

Unamuno kitabının bir novella olmasını istememişti. Bu yüzden "nivola" tanımıyla kendine özgün bir tür yarattı. Ben de bu incelemenin inceleme olmasını istemedim. Roquentin'in baskılarıyla bu incelemenin adı tarihe "oncilome" olarak geçmiştir. İspanya tarihi bunu da yazsın bakalım.

Bask Bölgesi + Katalonya + Endülüs + Diğer İspanyol şehirleri = İspanya

Kan + balgam + safra + sevda = Sağlıklı vücut

Orfeo + Evridiki + Aristaeus + lir = Müzik

Augusto (kan) + Eugenia (balgam) + Ludovina (safra) + Rosario (sevda) = Sisle vücut bulan sesli bir İspanyol "nivola"sı.

Sisin hangi çeşidinden başlamalı?

Kitap, 1914 yılında yazıldı. I. Dünya Savaşı'nda İspanya tarafsız devlet kaldı. Kitabın yazımından 5 yıl önce 1909 yılında Trajik Hafta'da anarşistler, sosyalistler ve cumhuriyetçiler militarizme ve sömürgeye karşı isyan etmişti. Siyasi sis.

İspanya coğrafyası Bask Bölgesi, Katalanlar, Endülüs İspanyası ve belli başlı diğer İspanyol şehirlerinden meydana geliyor. Coğrafi sis.

Orfeo, Aristaeus'tan kaçan sevgilisi Evridiki'yi bulmak için Tanrılardan müzik ve liri aracılığıyla yardım ister. Mitolojik sis.

Augusto'nun olmak ve görünmek istediği karakter çıkmazı Mauricio. Psikolojideki karşılığı alter ego. Psikolojik sis.

İbn Sina gibi tıp alimlerine göre vücutta dört sıvı vardır: Kan, balgam, safra ve sevda. Kısaca ahlat-ı erbaa. Bunlar vücutta dengeli bir miktarda karışırsa vücut da sağlıklı olur. Fakat biri diğerinden fazla olursa bünyenin sağlığı bozulur. Bask Bölgesi, Katalanlar, Endülüs İspanyası ve diğer İspanyol şehirleri dengeli bir miktarda karışırsa sağlıklı bir İspanya vücudu olur. Eğer Madrid Barcelona'dan fazla olursa İspanya'nın vücudunun sağlığı bozulur.

Augusto, Eugenia, Ludovina ve Rosario karakterleri dengeli bir şekilde karışırsa edebi bir Sis olur. Eğer kadın karakter Eugenia Rosario'dan fazla olursa Unamuno'nun edebi kurmacasının dengesi bozulur. Unamuno da kitabında böyle demiş bize:

"Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Uykuyu uyanıklıkla, düşü gerçekle, özgünü sahteyle karıştırmak; bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak." (s. 190)

Gerçek ile kurmaca karışır edebi sis içerisinde. Kan olan Augusto'nun, mide işlevindeki safra Ludovina'nın hazırladığı özsularıyla karışması gibi:

"(...) midenin kanı oluşturan özsuları hazırladığını, kalbin, işlevlerini yerine getirebilmeleri için beyni ve mideyi bununla beslediğini, beynin de midenin ve kalbin hareketlerini idare ettiğini söylüyordum." (s. 214)

Sevdayı karşılayan Rosario, normalde tiksineceğimiz ve insanın kafasını sürekli bulandıran balgam işlevindeki Eugenia ve mide işlevindeki Ludovina'yı fizyonomik bir sis içerisinde karıştırır:

"İmgelemime ve kafama hitap eden Eugenia, yüreğime hitap eden Rosario, mideme hitap eden aşçımız Ludovina." (s. 155)

İnsan, köpeğin Tanrısı. Orfeo, lirin Tanrısı. Tanrı, insanın Tanrısı. İnsan ölürse köpek ölür. Orfeo ölürse müzik ölür. Tanrı ölürse insan ölür.

Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak...

Orfeo, Augusto'nun köpeği. Anarşizm, militarizmin köpeği. Müzik, piyanonun köpeği. Eugenia, piyano çalar. Augusto, lir Tanrısı köpeği Orfeo'yla birlikte hayatının müziğine kavuşur. Intro'da müzik ölüyse, outro'da da müzik ölüdür. Müzikal sis. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmalı.

Unamuno, Bask Bölgesi (Bilbao) doğumlu. Üstkurmaca. Kurmaca içinde kurmaca. Yazarla karakteri konuşturmaca.

"Kadınlar çok göz alıcı ve güzel
Yüreğim öyle salak ki haberi yok yaşlanmışım
Bu ben, ben değil
Bu ben, ben değil" Peyk - Bu Ben şarkısı

Augusto, salağın teki. Kendisinin öteki bir ben'e sahip olduğunu söyler. Alter ego. Yüreği de çok salak. Rosario. Bir kadını seven bütün kadınları sever. O kişi için bütün kadınlar göz alıcı ve güzel olur.

Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak...

Katalanların çalışkan ve ticari bir zekası var. İspanyollar bunları balgam gibi görüp vücutlarından atmak ister. Oysaki kan, balgam, safra, sevda olmadan dengeli bir vücut sağlığı da olmaz. İspanyollar neşeli, eğlence arayan ve boğa güreşleriyle vakitlerini geçiren "kan"lı canlı bir millet. Safrası, butifarra, fideua, chorizo sosis, paella. Sevdası Bask ve Endülüs arasındaki mesafenin uzaklığı. Mesafeler ne kadar uzaklaşırsa duyulan sevgi de o kadar artar. Augusto ve Eugenia'nın yaşadığı gibi.

"Özgürlük, akılsız yüreğe göre değildir." Dostoyevski.
Özgürlük, Katalansız İspanya'ya göre değildir.
Özgürlük, Augusto'suz Eugenia'ya göre değildir.
Özgürlük, Augusto'suz Orfeo'ya göre değildir.
Özgürlük, Evridiki'siz Orfeo'ya göre değildir.
Özgürlük, anarşizmsiz militarizme göre değildir.
Özgürlük, Sis'siz Unamuno'ya göre değildir.

Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak...
240 syf.
·3 günde·9/10
İç içe geçmiş kurgu-gerçek inancının belirsizliğinde her şey “sis”ten ibaret.

Okuduğu kitapları ana dilinde okuma fetişine sahip ve sırf bu yüzden de onlarca dil öğrenmiş bir adamdır Miguel De Unamuno. Psikanaliz yönteminin emekleme evresinde olduğu bir dönemde (1914 yılları) böyle bir eser çıkaracak kadar da öncü ve dahi bir kişilik. Faşizm karşıtı İspanyol yazar Miguel De Unamuno.

Başında fragman niteliğindeki iki adet önsöz ile karşılıyor kitap. Soru işaretiyle başladığım yolculukta her şey sanki bir olay kitabı edasında ilerliyor. Kitabın karakteri Augusto Perez yolda aylak bir şekilde dolaşırken Eugenia’yı görür ve ruhunun derinliklerindeki yaşam tortuları alev alır. Sonrasında ise varlığından şüphe duyar, sorgular ve ben onları okurken zihnimin içindeki sis tabakasının yağmura dönüşüp dolu olmasına şahit olurum. Acaba “Var mıyım?” diyerek kendimi yoklar ve Augusto Perez gibi sadece yağmuru hissetmek isterim. Acı çekerek ruhuma dokunmak, bir kadını tanıyarak bütün kadınları derinlemesine anlamak, var olduğumu ispatlamak için de düşünmektir amacım. Bundan sonra “Bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak ve yolumu bulabilmektir.” sloganım. İşte Umanumo bu düşüncelerin hepsini bu kitap sayesinde bana aşılamayı başarmıştır.

Yazar belli başlı kalıplara bağlı kalmadan insanın anlam arayışı, yaşam, ölüm ve evlilik gibi konuları, esnek biçimde yazmaya çabalamış ve bu yeni türe de “nivola” diye de bir isim koymuştur. “Evet, evet, nivola! Türü ben bulmuş oluyorum, türü bulmak, ona yeni bir ad takmaktan başka bir şey değildir ve kuralları istediğim gibi koyuyorum.(s.106)” diyerek de açıklamasını kitabın içinde yapmıştır. Bu sayede rahat bir biçimde kitabın içine metafiziksel olayları da katarak bize sürpriz bir son hazırlamıştır.

Kitapta birçok uzun ve dolambaçlı cümleler mevcut ama anlatımın ağır olduğunu söylemem mümkün değil. Hem bu Behçet Necatigil’in çeviri becerisi hem de yazarın sık sık monologlara başvurması kitabı akıcı hale getirmiş.
Karakterlerin içsel sorgulamalarını fazlaca görmemize rağmen mekan tasvirinin neredeyse olmaması benim dikkatimi çeken diğer husus bu da yazarın bir başka tercihi olarak önümüze çıkıyor.

“Var olmak düşünmektir; düşünmeyen şey var değildir, mevcut değildir.” alıntısıyla Descartes’e selam yollar, düşünerek var olmanızı ve sis diye tabir edilen hayat yolunda bu kitabın size ışık olmasını temenni ederim. Keyifli okumalar.
225 syf.
Kitabı yaklaşık iki sene önce almıştım ama nedense araya bir sürü kitap girdi. Sonra geçen hafta sitede bu kitabı okuyan arkadaşların yorumları gördüm ve kitabı okumaya karar verdim. İyi ki böyle bir karar vermişim. Böylece muhteşem bir yazar keşfetmiş oldum. Kitapta olayların nasıl ilerleyeceğinden çok kahramanın düşündükleri, hissettikleri ön planda. Aynı zamanda bir çok felsefi fikir kurguyla harmanlanarak verilmiş özellikle de varoluşçu felsefe. Bu durum her okuyucu için çekici olmayabilir. Ancak bu tür kitapların insanı kültürel anlamda geliştirdiğini ve hayata başka bir gözle bakmasını sağladığını düşünüyorum. Yaşamın amacı, ölüm, varoluş gibi konularda kafa yoranlara ve sisin arkasındakini görmek isteyenlere şiddetle öneriyorum.
240 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Bu kitabı İstanbul okuma grubu etkinliği kapsamında kafamın içinde sis-pus karışık şekilde okudum. Bu yazı bir inceleme olmaktan ziyade düşüncelerimin silinmemesi için kendime aldığım notlardır.

Unamuno varoluş felsefesinin temsilcilerinden biri. Peki nedir bu varoluşçuluk biraz bunu açıklamak, sonrasında ise kitap hakkında kavramlardan yola çıkarak birkaç fikrimi ve okurken ki hislerimi paylaşmak istiyorum. Kitabın konusunun detayına ve karakter analizlerine değinmeyeceğim.

Varoluşçuluk; varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu daha sonra tavır ve tutumlarıyla, davranış ve eylemleriyle kendisini, sürekli olarak yarattığını, biçimlendirdiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen bir felsefi akımdır.

Örneğin;
Jean Paul Sartre, her nesnenin bir özü, bir varlığı vardır der ve kendisi olarak var olma ve kendisi için var olma durumlarından bahseder.
Soren Kierkegaard insanın ezici bir varoluşun, kaçınılmaz bir yazgının, bir iç sıkıntısının esareti altında yaşadığına değinir.
Martin Heidegger ise var olmak nedir sorusunun cevabını sadece insanın kendisinde bulabileceğini söyler.

Çoğu düşünürün kendine sorduğu sorular vardır ve bunları kendilerince cevaplamaya çalışmışlardır. Unamuno da sis adlı eserinde ''varoluşu'' kendisi için ''çelişkiler'' ile karmaşıklığı ''karıştırmak;'' şeklinde bir izaha girmiştir.

Kitap konu itibariyle şu şekilde ilerliyor, aylak denebilecek bir adam olan Augusto Perez’in bir gün yolda Eugenia’yı görüp ona karşı kalbinde bir aşk duygusu hissetmesi ve bunun neticesinde çeşitli kavramları sorgulamaya başlaması ile devam ediyor. (Başta belirttiğim gibi konu hakkında çok fazla detaya girmeyeceğim ve kendimce önemli bulduğum sorgulanan kavramları dile getireceğim.)

Varoluştan kuşkulanma, özgür istenç, toplumdaki ve insanın kendi içerisindeki kuşku, ruh bilim, ritmin insana etkisi, insan-hayvan hayvan-insan arasındaki ilişki, yaşam üzerine sorgulamalardan bahsediliyor.

‘’Yaşam sandığından çok daha karmaşık.’’
‘’Yaşam da bir oyun mu, değil mi?’’
‘’Yoksa bir eğlence mi?’’
Gibi birçok soru mevcut kitapta.

Tanımak, affetmek, bağışlamak, aşk kavramı, sezinlemek, kuşkulanmak, sıkıntı, kafanın içinde gerçekleşen çeşitli sisli görüntüler, yeni doğan günün getirileri, aşkın kaybettirdiği oyunlar, annesi ile olan ilişkiler, evlilik olgusuna karşı hayranlığı varan istenç, önseziler, hafif bir anarşizm… Unamuno’nun diliyle Augusto’nun sorguladığı kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. Bir bölümde hafif bir feminizm dokundurması da mevcut. Augusto, Eugenia’ya aşık olduktan sonra tüm kadınlara aşık olabildiğini, adeta ruhunun açıldığını duyumsuyor. Bunun neticesinde beynine, kalbine ve midesine hitap eden üç kadın üzerinden psikanalitik bir tahlil yapmayı kafaya koyuyor. Ancak kendisinin deney faresi olduğunu geç fark ediyor.

Kitaptaki karakterlerden olan Victor Goti öncelikle önsöz bölümünde karşımıza çıkıyor. Ve Unamuno karaktere önsöz yazdırarak ilerleyen süreçlerde çok daha farklı şeylerin olabileceğinin mesajlarını veriyor. Victor ile Augusto’nun aralarındaki sorgulamaya dayalı diyalogların, köpeği Orfeo ile olan mono-di-yalogların bulunduğu ve benim sonlarına doğru olan ''şaşırtmaca''larla sevdiğim bir eser oldu sis. Aşk-müzik-yemek-uyku dörtgeninin çevresinde dönen hayatı ve hayatı anlamlandırmaya çalışan bir birey olgusunu anlatıyor.

Dile getirmek istediğim bir diğer husus ise, karakterlerin fiziksel özelliklerinin, içerisinde bulundukları mimari mekanların hiç tasvirinin yapılmamış olması. Sanırım bu özellikle tercih etmiş olduğu bir tarz ve kitapta yer alan içerisi ve dışarısı şeklinde tanımlanan mekan olgusu benim kafamda düşünsel olarak kafanın içi ve kafanın dışı şeklinde bir iz bıraktı.

Son olarak ise kitapta vuku bulan ve birkaç yerde de bahsi geçen intihara ve bunun neticesinde intiharın çeşidine değinmek istiyorum.
Emile Durkheim’ın intiharın ortaya çıkması ile ilgili çeşitli araştırmaları var ve toplumsal nedenlerden önce toplumsal olmayan nedenler üzerinde durur ve intiharı 4 çeşit olarak kategorize eder. Bunlardan ilki toplumsal bunalım sonucu, toplumun yapısında meydana gelen değişikliklerin bireyin yaşam biçiminin değişmesi sonucunda gerçekleşen anomik intihar, ikincisi anomik intiharın zıttı, bireyin üzerinde baskı yapan kuralların katılığından kaynaklanan fatalist(kaderci) intihar. Kaderci intihara örnek olarak köleler gösterilebilir. Bir diğer çeşit bireyin bağlı olduğu din, politik zümre, aile tarafından korunulmamış olmasından kaynaklanır. Toplumsal bağların gevşek olduğu, bireyin kendini yalnız ve mutsuz hissetmesi durumunda gerçekleşir ve bencil(egoistic) intihar şeklinde tanımlanır. Dördüncü intihar çeşidi ise bireyin toplumdan koptuğu, yalnız hissettiği zaman değil, topluma çok bağlı olduğu zaman ortaya çıkan elcil(altruistic) intihardır. Örnek olarak Hindistan’da eşi ölen kadınların, eşlerinin cenazesinde kendilerini yakmalarını gösterilebilir. Bir nevi toplumdaki görevi, ödevi yerine getirmektir ve hayatın anlamını yitirmesi durumu yoktur.

SİS’te karşımıza çıkan ise bencil intihar olmakla birlikte , hepimizin ölecek olması durumunun da üzerine basılarak vurgulanması toplumsal bir hissiyat bıraktı ve çok çok az da olsa elcil intihar olarak da sayılabilir diye düşünüyorum…

Çevremizi görmemize engel olacak kadar kalın bir su buğusu olan ‘’sis’’in düşüncelerinizi bulandırması ve düşünsel ufuk açması dileklerimle.

Keyifli okumalar..
240 syf.
·6 günde·Puan vermedi
İspanyol filozof. Felsefe öğretmenliği yapmış, Salamanca Üniversitesinde Eski Yunan Dili Kürsüsünde profesör olmuş, yine aynı üniversitede üç kez rektörlük görevini üstlenmiş.
İncelememe neden yazarın kısa bir hayat hikayesiyle başladım? Çünkü bu manyak adam hakkında size bahsetmek istediğim çok ilginç şeyler var kitaba geçmeden önce..
Bu manyak adam varoluşçuluk akımının önde gelenlerinden. Hayatını varoluşunu sorgulamaya adamış. Faşizme, dogmatikliğe karşı çıkmış. Bu yüzden sürgün yemiş, ev hapsine alınmış, ev hapsinde de ölmüş. Ülkesine, diline inanılmaz bağlı bir vatansever. Ve beni en çok hayret ettiren özelliği ise birçok filozofun yapıtlarını kendi dillerinden okuyabilmek için Yunanca ve Latince dışında tam “16” dil öğrenmesi!! Aman Allahım, gerçekten hayranlık uyandırıcı değil mi? İşte buna şapka çıkartılır.️️
Gelelim kitaba. :) Uzun uzun konusunu yazmayacağım zira bir başlarsam tüm kitabı anlatabilirim ve okumayan arkadaşlardan çok güzel dilekler(!) duyabilirim. :D O yüzden bu bölümü kısa tutacağım biraz. Yazar, Kahramanımız Augusto Perez üzerinden insanın anlam arayışı, varoluşu, hayatın anlamı, yaşam ve ölüm temalarını anlatıyor. Augusto Perez, tüm varoluşunu şu felsefe üzerinden bize aktarıyor: “Düşünüyorum, öyleyse varım.” Hayatının anlamsızlığını sorgularken bir kadına aşık olmasıyla kahramanımızın tüm trajedisi başlıyor ve hayatımızın bir ”Sis” olduğu gerçeğini suratımıza çarpıyor. Sonrasındaysa.. Buradan sonrasına devam etmeyeceğim. :D
Unamuno, kendi deyimiyle bir “novelle” değil “nivola” yazar. Yani yeni bir edebi tür ortaya çıkarır. Kitapta da bu şakaya Perez ve arkadaşı Victor arasındaki ikili konuşmalarda yer verilmiş. :))
Bazı noktalama hataları, belirli yerlerdeki uzun betimlemeler dışında çok sevdiğim bir kitap oldu. Bir romandan çok, psikolojik ve sosyolojik bir deney kitabı gibi düşünüyorum. Velhasıl kelam, Unamuno’nun “baş yapıtı” sıfatını sonuna kadar hak ediyor.
225 syf.
·4 günde
Varolan insan zihninin, insanın fiziki boyutlarını aşarak ağır ve yoğun bir atmosfer içerisinde yavaş yavaş belirmesini izliyorum satır aralarında. Henüz yoğrulmamış benliğinin, gecikmiş tüm gelişim aşamalarından bir hayal metaforu gibi sıyrılmasına şahit oluyorum.

Anne gölgesinin ardından sıyrılırken süregelen tüm yaşam kaygılarının salt bir mutlaklık boyutuna ulaşması da sanırım oluşturulan karakter için varoluştan yokoluşa sürüklenen sürüklenen bir hengame gibi.

Daha nasıl anlatabilirim, kelimelerimden emin değilim. Bilmek istediğim ya da zihnimden kağıda dökmek istediğim birtakım evrensel duyuşlara şahitlik mertebesine ulaştığımı beyan etmek isterim, öncelikle.

Daha başka nereden devam edebilirim sorusundan sıyrılırken Unamuno'nun yaratmış olduğu karakteri yaşamın gerçekliğine döndürmesi için bir silüet yeterdi. Yetti de... Eğer elimde olsaydı, Augusto'nun içinde bulunduğu sisten çıkmasını önlerdim. Geniş bir yelpazeden bakınca yaşama, kesinlikle Augusto'nun yerinde olmamayı düşlerdim.

Bu durumdan ötesinde ise Augusto'nun sisinin dağılması mutlak gerçeklik bakımından da insan doğasının hayatla olan mücadelesini, benliğini kazanmasını, elde edilen benlik sonucunda istek, arzu, öfke, sevinç ve üzüntünün kıymeti dahilinde insanın hayata hükmedebilmesi de gözle görülecek kadar büyük bir tablo halinde sunuluyorken bu manzaradan esirgenmemeli gözlerimiz.

Augusto'nun etrafındaki sisin dağılmasını önleyecek şekilde o dört duvarın arasından çıkmazken yaşamın asıl amacına, süreğenliğine, insanın içindeki o boyuta, varoluş kaygısına birebir benlik ile karşı karşıyayken sorgulamaya devam etmek yaşanan o yaşamı, soyut anlamda belki birkaç tık daha kutsallaştırabilirdi. Zira sevgili İspanyol yazar Unamuno, bu şekilde kurgulamayarak karakterimizi yaşamın gerçekliğine sürüklüyor.

Canlıların varoluşu arasında insani boyuta, insanın ahlak yapısına, sevgi ve aşkın mahiyetine, evliliğe, özellikle de evliliğin yasal yönüne, anne-baba olmanın gerektirdiği çizgiye, bunlardan daha ziyade insanın varolmaktaki kaygısına, varlıkla yokluk arasındaki tereddüdüne 'SİS' adında bir başlık açıp 225 sayfalık çerçeveden bakmamızı sağlayan son derece etkileyici ve kült bir eser.

Kült diyorum, çünkü yazar metnin arka planına yerleştirdiği felsefi, edebi, politik ve sosyal kaygıyı bariz belirgin kılmasa da alttan alttan zihninizde psikolojik bir yaptırım halinde kurguluyor.

Bir Sefiller kadar olmasa da hacminin hayli kalın olmasını dilerdim. Okuduğum süreç içerisindeki edebi şölenin uzaması benim için mükemmel bir deneyim olurdu.

Bu deneyimle birlikte Unamuno'nun kitabın son bölümlerinde kurmacanın, kurmaca ile gerçekliğin, yazar ve karakter ilişkisinin yazınsal süreçte nasıl olageldiğine işaret etmesi de ayrı bir özgünlüktü diyebilirim.

Çünkü bir süre sonra yazar ve karakter arasında rekabetin zorlu ve yaptırım gücünün yoğun olduğu bir sona doğru ilerlemesi hayli kaçınılmaz oluyor.

Augusto'nun yadsınamayacak bir varoluş süreçteki hayatını ve bu hayatın çetrefilli, dolambaçlı labirent misali intihar olgusunu gözler önüne serecek kadar düşüşünü, film seyrederken fark edilen gerilimi hissederek okumaksa apayrı bir deneyimdi.

Abartmak doğamda pek yoktur. Abartmıyorum da. Zira bu kitabın okunmasını, kitabı sımsıkı tutarak havaya kaldırmak suretiyle anlatmak kanaatindeyim.
240 syf.
·4 günde·Puan vermedi
İspanya edebiyatıyla tanış olmak.

Biraz sisli ve puslu ortamlarda arabada seyahat etmişsinizdir. Ya da biryerlerde yürümüşsünüzdür. Kitabın adı bana hep böyle şeyler çağrıştırdır. Kaybolmuşluk. Varlığı olan ama görünmesi sis dolayısıyla engellenen bütünler.. tabi ki okuyunca ne kadar saçma olduğunu fark ettim düşüncemin. Asıl vurgu bilenemeyene belirsizliğe çağrışım yapmakta çünkü ana karakterimiz böyle biri. Kendini henüz bulamamış ve seslerin içinde kaybolmuş gibi biri diye düşünüyorum.
.
.
Augusto’nun karakteri az çok başlarda takıntılı ve doğruyu arayan bir karakter olduğunu düşünsemde sonlarına doğru çok yanıldığımı fark ettim. Aşırı korumacı bir anne ile büyüyen bir çocuk. Aşırı derecede annesi üzerine örtülerek büyütüp hayatının bir evresinde yalnız bırakıp gittikten sonra bocalayan bir insanın yaşamı.
.
.
Kitabın girişinden belli bir bölüme kadar resmen büyülü gibi okuduğum aşık olduğum kitap diye düşündüm fakat sonlara doğru beni oldukça sukutu hayale uğrattı. Düşünürken neden böyle oldu diye 1000kitap istanbul okuma grubu sayfasından paylaşılan bu yazıya denk gelip bu fikrimi bir kenara bıraktım. Başından beri bir romana daha benzerliğini fark ettim diyebilirim. Benzer yönü az çok sonları ve karekterlerin yaşadıkları varoluşsal sancılar.

http://acikarsiv.ankara.edu.tr/..._Kayaci.pdf.pdf?show

Bu yazıda Kürk Mantolu Madonna olan benzerliği ele alınmış ben de az çok aynı fikirdeyim. Başları mükemmel olup sonlarına doğru olmadığını, sonunu bağlayamadıkları kanaatine vardığım romanlar.
.
.
Miguel de Unamuno da Sabahattin Ali gibi görüşlerinden dolayı çok fazla sürgün ve hapis hayatı yaşamış, kaleminden başı çok derde girmiş bir yazar olduğunu görüyorum. Sabahattin Ali ‘nin şu sözü aklıma geldi Markopaşa Yazıları ve Ötekiler dergisinde yazılarından dolayı söylediği “Ey, bir cılız kalemden dile gelen hakikat… Sen devleri korkutacak kadar mı korkunçsun?” Sözü gerçekten bu yazar içinde geçerli. Aydın insanların yollarını düşünce suçu işlediği gerekçesiyle kesilmesine ondan alışık olduğum için çok tanıdık geldi anlatılanlar.
.
.
Derinden etkileyen konularda oldu. Aptalca bulduğum da biraz Brezilya dizisi tadında :) kadın erkek ilişkileri, kandırılma...
.
.
Don Augusto ya gelecek olursam hayatımda gördüğüm en aptalca erkek fikirleri kitabın ilerleyen bölümleriyle bu adamda toplanmış bulunuyor. Yaşamın sis perdesini aşık olarak aralaması hayata gözlerini aşık ile açması . Yaşadığı aşk aklıma yine Kürk Mantolu Madonna kitabını getirdi. Ki burda geçen bir söz vardı. “Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş... Ne aradığımızı bilmeden aramak... Şimdi içim rahat, aradığını bulan ve başka bir şey istemeyen biri gibi sükunet içindeyim... Dünyada bundan büyük bir saadet olur mu?”

Augusto’ da buna benzer bir tabir var seni tanıyarak hayata gözlerimi açtım. Diğer kadınlarıda sevdim ve diğer kadınlarda bana çekici geliyor gibi birtakım aşka başladıkları anda yaşamaya başlamaları anlatılır.
.
.
Yaşamın sisleri ardına saklanmış bedeni aşk ile hayat bulmuş. Fakat sonları tahminin aksine yazarın yön vermesiyle son buluyor. Bu kısmı biraz saçma buldum. Neden bilmiyorum.
.
.
Varoluşculuk yaşamla anlam kazanma gibi yaşadıkça farkına varmak gibi diye düşünüyorum.
.
.
Güzel bir romanı geride bıraktık. Tavsiye ederim mutlaka okuyun :)
Kendi kendine eğlenmek, acılarını unutmak için kendini roman okumaya veren insanlar vardır.
Miguel de Unamuno
Sayfa 194 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. basım
-Karım piano çalacak,- dedi.
-Piano! Ne işe yarar bu piano?
-Ne işe mi yarar? En hoş yanı, iş denen o lanet şeye yaramaması. İş denen şeyden bıktım artık...
Yaşamın tek öğretmeni yalnızca yaşamdır.
Miguel de Unamuno
Sayfa 76 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sis
Baskı tarihi:
23 Mayıs 2018
Sayfa sayısı:
210
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056840517
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Olvido Kitap
Baskılar:
Sis
Sis
Sis
Sis
Sis
Dilimizin büyük yazarı, metafiziği sezen tek İspanyol… Her şeyden önce, ölüm hakkındaki görkemli savların yaratıcısıdır Unamuno.” Jorge Luis Borges

İspanyol edebiyatının dev yazarı Miguel De Unamuno’nun başyapıtlarından olan Sis, 1914 yılında yayımlandığında hem
varoluşçu içeriği hem de anlatım tekniği ile büyük ilgi çekmiş; daha sonraları felsefede Sartre, Heidegger; edebiyatta Borges, Calvino gibi yazarların yapıtlarıyla zenginleşecek bir geleneğin ilk örneklerinden biri olmuştur.
Romanın ana karakteri Augusto Pérez hali vakti yerinde, yaşama dair felsefi görüşleri olan biridir. Ne var ki bir gün sokakta gördüğü Eugenia’ya âşık olmasıyla tüm dünyası altüst olur. Zaten dünyayı bir sis olarak kabul eden Augusto için her şey gittikçe daha muğlak ve anlaşılmaz hale gelir. Sadece Augusto’nun düşünceleri değil, romanın kendisi de âdeta bir düşe, bir sise dönüşerek kurmaca sanatının sınırlarını zorlar.
Unamuno’nun artık bir dünya klasiği haline gelmiş bu eserini Gökhan Aksay İspanyolca aslından çevirdi.

Kitabı okuyanlar 416 okur

  • Şeyda Elif İşler
  • Gökhan Kazancıoğlu
  • Aslıhan
  • Yusuf Paçacı
  • Achillea
  • Şilan Budak
  • Aziz Yıldız
  • Özge Nur Aslan
  • N.
  • Dr Dormicum

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.7 (3)
9
%0.6 (1)
8
%2.3 (4)
7
%0.6 (1)
6
%0
5
%0.6 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları