Tavan Arası

8,2/10  (10 Oy) · 
83 okunma  · 
10 beğeni  · 
914 gösterim
Bazı eşyalarımız vardır, önce atmaya kıyamayıp tavan arasına kaldırırız da sonra unuturuz hayal meyal hatırladığımız ve işimize yarayacağına inandığımız bir şeyi aramak için, paslanmaya yüz tutmuş kilidini açarız tavan arasının ve uzun bir ömre ait bütün eski eşyalarımızı orada buluruz, güzel ve çirkin, neşeli ve üzgün... Hemen bir şey alıp çıkmak için girdiğimiz bu yarı aydınlık ve tozlu mekânda her neye el atsak, bizi gülümseyen bir çehre ile karşılar ve biz hiç farkına varmadan, dimağımıza uzak hatıraların lezzetini bırakarak zamanımızı hızla eleyip geçer. Birkaç zaman sonra ne aradığımızı tam olarak biz de bilmez olmuşuzdur artık ve orada her neye el atsak bir anıyla karşılaşır, ayrı bir sahneye temas ederiz. Bir yerlerden bize tanıdık gelen eşyaların kimisi iyiden iyiye pörsümüştür de kimisi hâlâ yepyeni durur. Onun yeniliği ile bizim sahiplenme duygumuz arasında doğrudan bir bağlantı vardır aslında. Hatta onu antika değeriyle ölçenimiz yahut insan gerçekliğinin aksine, geçen zamana direndiği için eskisinden de değerli bulmaya başlayanımız bile olur. Böyle zamanlarda tavan arası, sandık sandık hazineler gibi kıymetli gelir bize ve o sandıkların kapaklarını açmak kadar heyecan verici bir hazzı daha evvel hiç tatmadığımızı fark ederiz. Her parçası yeni bir medeniyet, her eşyası eski bir kültürdür artık tavan arasının ve orada yolunu şaşırmış zamanın musdarip günleri bir bir dökülür üzerimizden, iksir bulmuş gibi dinç ve tazelenmiş olarak döneriz hayata. Tarihin loş ve tozlu koridorlarında yaptığımız yolculuk birkaç zaman dudağımızda buruk bir gülümseme olarak yaşar ve zamanla, ufukta kaybolan bir gemi misali uzaklaşır gider hayatımızdan...
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Eylül 2006
  • Sayfa Sayısı:
    343
  • ISBN:
    9789758950089
  • Yayınevi:
    Kapı Yayınları
  • Kitabın Türü:
Ahmet Özaysın 
07 Ara 2015 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

İskender Pala Türkiye’de Türkçeyi en güzel kullanan yazarlarımızdan biri bana göre. Kendisini hem divan edebiyatı ile ilgili çalışmalarından hem de birbirinden güzel romanlarından tanıyorum bir okur olarak. Mihmandar, Efsane, Od ve Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk gibi tarihi roman sayılabilecek birçok kitabın yazarı olan Pala’nın deneme türündeki eserleri de en az romanları kadar edebiyatseverleri mıknatıs gibi kendisine çekecek derecede iştah açıcı.
Tavan Arası da bu iştah açıcı eserlerden biri. İçerisinde yüzün üzerinde deneme bulunuyor. Deneme diye adlandırsam da şunu belirtmeliyim ki kitaptaki yazılar okuyucunun dimağında az ve öz öyküleri andıran bir lezzet bırakıyor. Yazıların hemen hemen hepsi tarihi kişi veya olaylarla ilgili. İçinde sizi okurken şaşırtan bazen de gülümseten ilginç konulardan bahsediliyor.
Yazar kitabının sunuş kısmında eserin isminin neden Tavan Arası olduğunu ayrıntılı bir şekilde izah etmiş.
“Evin gençleri ve çocukları hep uzak tutulur nedense tavan arasından. Oysa çocuklar için büyülü bir mabet, gençler için karanlık bir zaman tünelidir tavan arası; sırlarla dolu, ayrıksı ve meraklı… Bir çocuğun tavan arasında oynayacağı öyle çekici oyuncaklar, bir gencin de orada çözeceği öyle gizemli şifreler vardır ki!.. Onlar belki de hayatlarına anlam katacak iksiri bir tavan arasında bulacaklardır.”
Bu satırlardan anlaşılacağı üzere yazar kitaptaki yazılarını tavan arasındaki eski eşyalar gibi gizemli ve büyülü, sırlar ve şifrelerle dolu bir tür hazine sandığına benzetiyor. Küçükken dedemlere gittiğimde her fırsat bulduğumda gizlice çıkıp karıştırdığım bir tavan arası vardı. Oraya gitmem de oradaki eşyaları karıştırmam da yasaktı. Bu yasağın kışkırtıcılığı, orada neler olduğuna dair içimi kemiren merak, karanlık ve tozlu manzarası karşı konulmaz çocuksu bir arzu uyandırıyordu bende. Hakikaten de yazarın anlattığı gibi gizemli ve sihirli bir atmosferin tam ortasında hissederdim kendimi. Muhtemelen yazar da çocukluğunda buna benzer bir tecrübe yaşamış olmalı ki böyle bir benzetmeden hareketle kitabını isimlendirmiş. Yıllar sonra diyorum ki, iyi ki de o tavan arasına çıkıp eşyalarını karıştırmışım; çünkü elime geçen tozlu eşyaların birçoğu eskimiş ve yıpranmış kitaplardı. Zira bu merakım sayesinde o gün bugündür kitaplar en büyük hazinedir benim için. Şu dünyada en huzurlu olduğum anlar, kitapların ikliminde seyahat etiğim anlardır.
İskender Pala’nın kitaplarından dil ve anlatım babında bahsetmeye lüzum görmüyorum. En başta da söylediğim gibi onun eserlerinde -hani derler ya “su gibi”- işte onun Türkçesi de adeta su gibi akıyor. Sadece kitaplarını değil, ekranlardaki konuşmalarında da takip edin. Birçok sözde yazar ve aydınımızın yaptığı gibi “-ııılama veya eeeleme”ler göremezsiniz. Ben görmedim açıkçası. Benim gördüğüm engin bir kelime haznesi, zengin bir kültür birikimi ve dinleyene huzur veren bir konuşma üslubudur.
Kitap hakkında sözü fazla uzatmaya gerek yok. Sizlere kitaptan altını çizdiğim satırlardan birkaç tadımlık alıntı paylaşmak istiyorum.
“Eski Türklerde hümanın adı “umay”dır. Oğuz hakanının hanımının ongunu (tılsımlı totemi, uğurlu kuşu) olarak bilinir. Kadının ve ananın değerine istinaden saltanata ait bazı eşya hakkında sıfat olarak kullanılan hümayun kelimesi de buna dayanır. (tuğra-yı hümayun, mühr-i hümayun vs.) Buradaki hümayun, Avrupalıların imperial veya royal, Romalıların ogüst kelimelerinin karşılığıdır. Onlarda daha ziyade kartal ile tasvir edilmiştir. Bizdeki hüma inanışı, padişahın başı üzerinde kanatlarının devamlı gölge yapması, dolaysıyla da halkı koruyup kollayarak onların mutluluğunu sağlaması biçiminde yorumlanmıştır. Diğer bir ifade ile, eğer Osmanlı devletinin bir ongunu bulunsaydı, bu mutlaka hüma olurdu. Tıpkı Selçuklu kartalı gibi.” (S. 74)
“Kültürlerin temel taşları olan bazı kitaplar vardır. İnsanın onları sık sık okuması gerekir. Yunus Emre’nin divanı da bunlardan biri. Yunus’un şiirlerini okurken insanın pek çok konuda tefekküre dalması mümkündür. Mesela onun şiirlerinin ölüm ekseninde okursanız otuz adet şiirinin yalnızca ölümü konu aldığını görürsünüz. Keza diğer manzumelerini de ölümle ilgili beyitlerle dolu olduğu dikkatinizi çeker. Nihayet, hakkında beş yüze yakın beyit söylediği ölümü karşısına oturtmuş bir alperen tipi ile tanışır ve dersiniz ki “Bu durumdaki bir insanın Yunus olmaktan gayri bir çaresi yoktur.”” (S. 103)
“Yeryüzünde kendi yetiştirdiği büyük şairleri, kendi diline ve kültürüne hizmeti dokunmuş edipleri, kendi çocukları okuyup anlayamasınlar diye her türlü tedbiri alan bizden daha şaşkın bir millet var mıdır acaba? Bırakınız Osmanlı harfleri ile yazılmış eserleri, Cumhuriyet’ten bu yana yetiştirdiğimiz büyük kalemşörlerin eser-i hameleri olan kültür hazinelerini de okuyup anlayabilen nesillere veda etmek üzereyiz. Ne hazin tecellidir ki asrımızın insanı olarak kabul edebileceğimiz Halit Ziya, Tevfik Fikret, Reşat Nuri, Halide Edip, Mehmet Emin, Ömer Seyfettin gibi müellifler bile birer arkeolojik kalıntı gibi algılanmakta, sırf dil yüzünden kültürümüz bir hazin mecraya doğru yaklaşmaktadır.” (S. 125)
“Dünyada Nasrettin Hoca gibi, şöhretinin büyüklüğüne nispetle hayatı hakkında yeterli bilgiye sahip olunmayan ikinci bir kişi var mıdır bilmiyorum? Diğer bir ifade ile, acaba başka hangi millet şöhreti ülke sınırlarını aşmış bir büyüğünü bu kadar nisyana reva görmüştür? İşte Nasrettin Hoca’mızın 21. Yüzyıla üç kala anılıp hikâyelerinin anlatıldığı ülkelerden bazıları: Almanya, Arnavutluk, Türk Cumhuriyetlerinin tamamı, Avusturya, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çek-Slovak Cumhuriyetleri, Çin, Finlandiya, Fransa, Gagauzistan, Moldovya-Ukrayna, Irak, İran, İtalya, Japonya, Kıbrıs, Macaristan, Makedonya, Pakistan, Romanya, Tayland, Yugoslavya, Yunanistan ve Batı Trakya.” (S. 130)
“Evet, Fatih, Avni mahlasıyla şiirler söylemiştir ve o şiirlerde kadından da şaraptan da bahsetmiştir. Ama nedense divan edebiyatının gündemde olduğu altı asır boyunca hiçbir zahit veya sofu buna bakarak ortaya çıkıp ta Fatih’in içki müptelası olduğunu söylememişken siz, altı asırdır herkesin gözü önünde olan şiirleri sanki yani bir keşifmiş, bir tarihi belge yahut Fatih’in el yazısıyla tuttuğu günlükleri bulunmuş gibi bilimsel bir eda ile ortaya atmayı nasıl karşılarsınız?” (S. 140)
“Türkçe, yabancı dillerden aldığı pek çok kelimeyi kendi ses (fonetik) ve şekil (morfoloji) özelliklerine öylesine uydurmuştur ki, bazen kelimelerin bir yabancı dilden alındığını anlamak, özel ihtisas gerektirir olmuştur. Bu bakımdan Türk hançeresinin, başka hiçbir dilde olmadığı derecede asimile yeteneği vardır. Bunu Türkçenin yapı ve işleyiş özelliğindeki kıvraklığa bağlamak mümkündür.” (S. 146)
Yazarın ifadesiyle “tarihin loş ve tozlu koridorlarında” bir yolculuk yapmak isterseniz, tavan arasındaki gizemli kapıyı bu akıcı ve doyurucu kitabı okuyarak aralayıp bilinmez diyarlara yelken açabilirsiniz.
http://www.kitapvedusunce.com

Kitaptan 2 Alıntı

Salih Çermik 
12 Oca 21:22 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Tarih, geçmişimizin aynası olduğu kadar geleceğimizin de habercisidir.

Tavan Arası, İskender Pala (Sayfa 228 - Kapı Yayınları - 12. Baskı)Tavan Arası, İskender Pala (Sayfa 228 - Kapı Yayınları - 12. Baskı)
Salih Çermik 
12 Oca 21:22 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

İmam Ebu Yusuf, çocukluğunda İmam-ı Azam'ın derslerine devam eder, ilim aşkıyla yanarmış. Ancak, yetim olan İmam Yusuf, annesinin zorlaması ile bir boyacı ustasının yanına çırak verilmişse de, o buradan kaçıp yine derslere devama başlamış. Annesi bir gün İmam-ı Azam'ın huzuruna çıkıp,
-Çocuğun sanatına neden engel oluyorsunuz? Kendisi bir bakır mangıra muhtaç yetimdir. Para kazanacak yerde senin yanında oturmaktan ne hâsıl olur? diye çıkışır. İmam-ı Azam cevaben;
-A kadın! Bu çocuğu boyacı etmekle ne yüz aklığı olur? Tahsiline engel olma ki, meclisimizde öğrendiği ilim sayesinde bir gün sana fıstık yağı ile pişirilmiş helva yedirebilsin, der. Anne ısrar edince de İmam-ı Azam, onun yevmiyesini kendi cebinden ödeyip derslere devamını sağlar. Aradan yıllar geçer. İmam Yusuf ilminde yegâne-i devran olur. Abbasi devletinin başına Harun Reşit geçer ve Bağdat'ta hüküm sürmeye başlar. Bu arada halife çok sevdiği eşi Zübeyde'ye incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten kızmış ve hiddetle,
-Benim mülküm olan yerlerde bir gece daha sabahlarsan talakıselase ile benden boş ol, deyivermiş. O günün imkânlarıyla Abbasi ülkesi sınırlarından çıkabilmek ancak bir haftalık yolculuğu gerektirmektedir. Halifenin pişman olması uzun sürmez. Ancak yeminden geri dönüş de yoktur. Devrin bütün âlimlerini huzuruna çağırıp bu meseleye bir çözüm bulmalarını isterse de kimse işin içinden çıkamaz. Nihayet son çare olarak Ebu Yusuf huzura çağrılır. Halife durumu anlatır ve çare sorar. İmam Yusuf:
-Kolay. der. Hiç üzülmeyiniz hünkârım. Muhterem eşiniz bu gece bir mescitte sabahlasın. Yarın helaliniz olarak geri döner. Zira Kur'an ı Kerim de mescitler Allah'ın mülkü olarak tanımlanır. Gerçekten de Tevbe suresinin 17. ve 18. ayetlerinde mescitler "Allah'ın mescitleri" olarak anılmaktadır. Harun Reşit bu çareyi çok beğenir. Diğer âlimlere de sorup şeriata uygun olduğunu öğrenince İmam Yusuf'a ihsanlarda bulunur ve onu Bağdat kadılığına tayin eder. Zübeyde de yüz bin dirhem gümüş gönderir. Çok geçmeden İmam Yusuf ile Harun reşit arasında dostluk başlar. Sık sık sohbet etmeye başlarlar. Yine bir gün sarayda derin sohbet e dalmışken hizmetkârlar huzuruna helva getirip ikram ederler. Halife helvaya baktıktan sonra:
-Ya imam bundan bol bol ye. Çünkü fıstık yağından yapılmıştır ve bizde dahi her zaman pişirmezler. Bugün senin için yaptırdım. İmam bu söz üzerine elinde olmayarak güler ve yıllar önce annesi ve hocası İmam Azam arasında geçen konuşmayı hatırlar. Halifeye durumu anlatınca halife derhal büyük bir tabak dolusu helvayı Ebu Yusuf'un annesine gönderir.

Tavan Arası, İskender Pala (Sayfa 27 - Kapı Yayınları - 12. Baskı)Tavan Arası, İskender Pala (Sayfa 27 - Kapı Yayınları - 12. Baskı)