1920 yılında Beyazıt’ta bir konak; Sultan’a gönülden bağlı, lakin bir taraftan da vatanın kurtuluşu için yardımlarını esirgemeyen Osmanlı maliye nazırı Ahmet Reşat Bey’le, yüreği Millicilerle dolup taşan Sarıkamış gazisi Kemal’le, deli saraylısı büyük teyzeyle, aşık kadınlarıyla, Kuvayi Milliye ruhuyla hareket eden kadın-erkek dostlarıyla dolu bir konak.
Ayşe Kulin, biyografik özellikler barındıran bu romanında gerçek hayatta da büyük dedesi olan (anneannesinin babası) Ahmet Reşat (Yediç) Bey’in konağı etrafında süregelen dönemin vakalarına, Vahdettin’in bir İngiliz gemisiyle kaçışıyla son bulan Osmanlı’nın lağvedilmesiden önceki birkaç yılına ve Anadolu’da başlayıp yurdun her bir köşesine yayılan milli mücadelenin detaylarına ışık tutuyor. Bu bakımdan tarihe meraklı bir çok kişinin ilgisini de cezbettiği muktedir. Keza beni de okurken en çok etkileyen olaylardan biri, dünyanın dört bir yanından harp vesilesiyle göç eden muhacirlerle dolup taşan, düşman askerleriyle dört bir yanı dertest olmuş İstanbul’un içler acısı suretine şahit olmaktı. İngiliz mandasına razı gelen sultanın İstanbul’unda şu satırları okumak, örneğin, olayların vahametini açıkça ortaya koyuyor:
“İşgalcilerin biz Müslüman Osmanlılar’a en ufak tahammülleri yok. Nitekim son günlerde yeni bir adet çıkarttılar, siz asker olmadığınız için farkında değilsinizdir. Osmanlı subaylarının, hangi rütbeden olursa olsun, bütün Müttefik askerlerini selamlamasını istiyorlar.”
“Anlamakta zorlanıyorum Mahir Bey, üst rütbede bir Osmanlı subayı, er dahi olsa, Müttefik askeri selamlamak zorunda mı yani?”
“Aynen öyle efendim.” (s.186).
Bununla birlikte, yurdun her bir tarafında kendi menfaatleri için çalışan işgalci güçlerin ve etnik grupların faaliyetlerini görmek 100’ü aşkın yıl sonra tekrar almamız