• 300 syf.
    ·47 günde·8/10
    Dünya klasiklerine girmiş kitapların çok sevdiğim yanı;sonunu tahmin edemeyişimiz. Kolay okunan, kolay anlaşılan kitaplar olmadığı için belki de Dünya Klasikeleri'nin diğer kitaplara nazaran daha kaliteli bir kitlesi var.
    Balzac'ın ilk okuduğum eseri değil Vadideki Zambak. 2-3 sene önce 'Otuzunda Kadın' kitabı ile tanıdım Balzac'ı ve ne yalan söyleyeyim kitaptan hiçbir şey anlamamıştım o zamanlar. Bu durum yazara biraz önyargılı olmama sebep oldu. Zaman geçtikçe araştırdım Balzac'ı ve kitaplarını beğenmediğim bir yazar oldu bende.(cüretkâr bir cümle yazdığım hissindeyim ama gerçek bu.) Edebiyat öğretmenimin tavsiyesi üzerine Vadideki Zambak kitabını okumaya karar verdim ama Otuzunda Kadın kitabını anlamamış olmanın verdiği morel bozukluğundan dolayı bu kitapta benim için bir sıfır gerideydi. Başladıktan sonra itekleyerek,kendimi zorlayarak okudum. Çünkü konu biraz ağır işleniyor. Kimin kim olduğunu anlamaya çalışmak içim verdiğim mücadele kimi zaman konudan uzaklaşmama sebep oldu -yabancı kitapların anlaşılmasını zorlaştıran şeyin isimlerin ve hitap etme şekillerinin olduğunu düşünüyorum- İlk 50 sayfada anlatılandan bir şey anlamayıp ilerledikçe yapboz parçalarının yerine oturması gibi olaylar yerine oturmaya başladı ve gittikçe daha çok merak saldım. Kendimi zorlaya zorlaya başladığım kitabı farkına varmadan bitirdim.

    Kitabı özetleyecek olursam: Felix ailesinin sevgiden mahrum bırakılmış çocuğudur. Birgün bir baloda bir kadınla yakınlaşır ve kadına tutulur. Tabi kadın evli ve 2 çocuk sahibidir. Bu yüzden Felix'e her daim ablası,annesi olduğunu aralarındaki bağın dostluktan öteye gidemeyeceğini belirterek kocasına sadık bir kadın olmuştur. Fakat bu Felix'e karşı hissettiklerini örtbas etme çabasıdır. Felix'e karşı duygularını bastıran anne kocasının yaşattığı ıstıraplara sabrederek yaşamına devam eder.Felix ise aralarındaki samimiyetin arttığı sırada Paris'e dönmek zorunda kalır ve Lady Dudley ile tanışır. Bir süre sonra ona aşık olduğunu sanar ve birliktelik yaşarlar. Bu durum Henriette'yi çok üzer. Bunun üzerine Felix Tours'a gidip gelir Henriette'yi görmek için. Henriette Felix'in kızıyla evlenmesini vasiyet eder. Ama kızı kabul etmez. Çünkü annesinin ölümüne sebep olan birinden nefret etmektedir. Felix Paris'e dönerek iş hayatına devam eder.

    Ayrıca kitap, yazarın botanik hakkında da bilgisinin olduğunu gösteriyor bize. Vadideki zambak;yazarın, botanik bilgisini imkansız aşkın anlatımıyla harmanlayıp okura sunmuş olduğu bir kitap. Balzac şu an benim için betimlemelerin babası.
    Şahsım adına kendimce çıkarımda bulunduğum birkaç nokta oldu. Örneğin;Felix'in hayatına giren İngiliz kadının söylemleri o dönemde İngilizlerin kadınları bir köle gibi gördükleri düşüncesine kapılmama sebep oldu. Felix'in Henriette'ye yıllarca bağlı kalıp sonra hayatına giren Lady Dudley ile kısa bir birliktelik yaşaması bana Necip Fazıl'ın "Sevdiğini gizlemek başkalarına fırsat vermektir." sözünü hatırlattı.

    Uzun lâfın kısası ne kadar sıkılarak okunursa okunsun bittikten sonra değeri anlaşılacak bir kitap olduğu kanaatindeyim. Keyifli okumalar dilerim.
  • 531 syf.
    ·16 günde·9/10
    Daha önce böyle bir kitap okumadım. Ama bunu yazmaya çalışan yazarların kitaplarını okudum. Kinyas ile Kayra yı okuduktan sonra daha önce yazılan bu tarz kitapların ulaşmak istedikleri noktanın bu olduğunu da anladım. Edebi olarak değeri paha biçilemez bir kitap. Bu su götürmez bir gerçek. İçeriği çok fazla şiddet, kan içerse de -ki ben normalde bu kadar acı şeyleri okuyamam- kitap o kadar olağanüstü bir güzellikte yazılmış ki böyle bir fedakarlığı hak ettiğini düşündüğüm için devam ettim okumaya. Ve pişman da değilim.
    Sadece merak ediyorum. Bu kitap tamamen bir kurgu mu? Ya da Hakan Günday birilerinden mi esinlendi. Ve gerçekten kaybolmayan biri kaybolmayı bu kadar iyi tasvir edebilir mi?.. neyse, bunlar benim merak ettiklerim. Size iyi okumalar dilerim :)
    Ve son bir şey.. Ne kadar kendinizi boşlukta hissederseniz hissedin birilerine (yaşlı ve çocuklar özellikle) yardım etmek sizi her zaman mutlu eder..
  • 202 syf.
    ·17 günde·Beğendi·7/10
    ***Spoiler'lı***

    Kitapta iki tür büyük güç var. Takviye ve eleme. Hükümet bunları teknoloji ve ideolojilerle iyi uyguluyor. İdeoloji vermek bir insanı yaşadığını hissettirebilmek için gerekli en önemli güçlerden biri. Bu onların takviye gücü olmuş oluyor. Teknoloji ise eleme gücü. Teknoloji üzerinden görülmesi istenen düşünceler ve yok edilmesi gereken düşüncelerle insanların fikirleri elimine edilmiş oluyor. Guy Montag yerine öldürülen sivil gibi.Tek bir düşünceye odaklandırmak. Ama tabi nereden baktığına göre değişir. Asimile edilen ve asimile eden arasındaki fikir ayrılığıdır bu. İdeolojiler de teknoloji de aslında ateşe benzer. Hem takviye hem elemedir. Az önceki güçleri kullanmayı bilenler onları tam tersi kuvvetle de kullanabilirler. Peki ya bu ideolojiler nereden gelir. Kendi başına oluşması da mümkündür elbette ama ana etken kitaplardır. Şuanda konuşulan bütün her şey kitapların çarpıtılmış veya bozuk kopyasıdır aslında. Kimisi kitaptaki enteller gibi hafızıdır veya değildir. Dini yozlaşmanın temeli de buna dayanır. Kitaplardan uzaklaştıkça sahte ideolojiler peşimize aynı kitaptaki tazı gibi tepemize dikilir. Kaçınılması çok zordur. Kitaplardan uzaklaştıkça savunmasız kalırız ve bir birey olamayız. Bunu sağlayan tek şey elbette kitaplar değildir. Ama kitap okumayan insanın bağlantı kurabilme yetisi çok düşüktür. Aynı kocalarının savaşta ölmelerinden bahseden kadın komşular gibi. Sözcüklerimiz tekrarlanır ve tekrarlanır sonsuz bir döngüye gireriz.

    Üstüne düşünülmeyen, sorgulanmayan hayatın, yaşayama da değeri yoktur. - Sokrates

    Anti entelektüelizm(Philistinism) çok tehlikeli bir kavram ki bu distopyanın ortaya çıkışının temelini bu kavram oluşturuyor. 18. yy dan sonra gelişen Sanayi Devrimi sonucunda insanlık bu hastalığın bir kurbanı oldular. Teknoloji gelişimi ile insanlar bir fabrika ürünü üreten bir ürüne dönüştüler. Haksız da sayılmazlar. Hayatlarını geçindirebilmek için buna mecbur kalmışlardı. Kırsal kesimden şehirlere göçün başlamasıyla ekonomi tarımsal olarak zarar görmüştü. O yüzden açlık uğruna savaşan insanlar kitapları okumak için zaman ayıramıyorlardı. Kocaman bir şehir fabrikaya dönüşmüştü. Ama asıl sebep o dönemde oluşan sosyal yapıydı. Sınıflar arası sahte davranışlar oluşmaya devam ediyordu. Toplum birey arasında neredeyse hiç farklılık yoktu. Bu da insanları tek tip birer fabrika ürününe dönüştürmüştü. 20. yy da çıkan 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı insanlığa öyle bir darbe vurdu ki insanlar kimlik ve varoluşu yeniden sorguladılar. Düşmanları dev gibi fabrika şeklini almış olan şehirlerdi. Teknolojinin de gelişimi ile bu kaotik ortam betimlendi ve distopyalar ortaya çıktı. Ray Bradbury'nin en çok bu bahsettiğim kavramdan korktuğunu düşünüyorum. Bilginin gerekliliğini maddiyat getirip getirmediğine göre değerlendiren maneviyatı kaybetmiş bir toplumdan korktuğu için bizi uyardığını düşünüyorum. Son olarak da bu sözü buraya bırakmak istiyorum. Guy Montag'ın ağlamasının temelini oluşturan sistemdeki bozukluğu görmesiydi bence. Kitapların nihai takviyesi.

    Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır.
    Dostoyevski - Yeraltından Notlar
  • Kitapların işlevi, bağımsız insanları daha da bağımsız yapmak değil, hele yaşama yeteneksiz kişilere ucuzundan, yalancı, gerçek yaşamın yerine yapay bir yaşam sunmak için değildir. Ancak insanlara yaşamın kapısını aralaması, yaşama hizmet etmesi, ona yarar sağlaması durumunda kitapların bir değeri vardır. Bir güç kıvılcımının, bir gençleşme sezgisinin, yeni bir tazeleniş soluğunun okurda doğmasını sağlamadı mı, okumakla geçirilen her saat boşa harcanmış demektir.
  • Yaşanmamış bir çocukluk aşkı, insanın içinde ne kadar kök salabilir? Suçluluk duygusu bir gölge gibi peşinden gelir mi? İnsan, hayaletlerine can verip sonra canını almaz mı?
    Murakami okurken zihnimde beliren sorulara cevaplar arayıp durdum. Kitapta söz ettiği şarkıları dinledim. Nat King Cole'un Pretend'i, Frank Sinatra'nın As Times Goes By adlı şarkısı beni büyüledi. Hacime'nin hikayesini "ikinci kez" okurken ilkinden farklı bir lezzet aldım. Şu meşhur boşluk hissini anlattığı satırları hayranlıkla okudum. Bir yazarın hayatıma böyle derinden dokunması kitapların sihirli olduğunu göstermez mi? Ve hak ettiği değeri görmesi gerektiğini.
    Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında Haruki Murakami
  • 200 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Fransız akademisyen Jules Payot(1859- 1939) tarafından kaleme alınan ve özgün adı “L’êducation de la volontê” olan elimdeki Şubat 2019 4. Baskısı olan eser, çevirmen Hakan Alp tarafından türkçeye tercüme edilerek Ediz Yayınevi tarafından yayımlanmış. Kitabın önsözü 1893 yılına ait. İlk baskısı Ağustos 2018. 125 yıl aradan sonra bu değerli kitabı keşfedip dilimize tercüme ettirerek yayımlamak suretiyle değerli hizmetlerinden ötürü Ediz Yayınevine teşekkür ediyoruz. Kitapları incelerken özellikle bu hususa dikkat ediyorum çünkü gerçekten okuyucunun kişisel gelişimine katkı sunacak katma değeri yüksek kitapların sayısı genele oranla çok çok az ve bu yüzden yabancı dil öğrenmenin ve uluslararası kaynak araştırması yapmanın neden bu kadar önemli olduğu da de bir kez daha bu vesileyle ön plana çıkmış oluyor.
    Yazarın biyografisinde bazı kaynaklara göre örgün eğitimde lider bir figür olarak ortaya çıktığı belirtilmiş. Kitabı okuduğunuzda gerçekten de bu sıfatı ne kadar hakettiğini anlıyorsunuz.
    Özellikle kitabı bu kadar değerli kılan şey sorunlara karşı önerdiği cevaplarda kullandığı dilin klasik ve kalıplara girmiş sözlerden uzak olması ve en çok dikkat çekici yanı ise batının postmodern kültürüyle eğitim sisteminde öğrencilere dayattığı ezberci ve rekabetçi eğitimi sıkı sıkıya yapıcı bir şekilde eleştirirken irade terbiyesi noktasında sunduğu çözüm önerilerinde semavi dinlerin talim ve terbiye anlayışlarından anekdotlar olması.
    Kategorik olarak 5 başlık altında yer alan alt bölümler halinde işlediği konularda, insan fıtratının yaşam döngüsü içerisinde gençliğinden erişkinlik dönemine ve sonrasına kadar genel olarak irade terbiyesi noktasında karakteristik yaptığı hataları ve bunların pratikteki çözümlerini etkili bir farkındalık uyandıracak şekilde, bugünün ihtiyacına uygun gelen bir dille anlatıyor.
    Bu kitabı okurken başarıya ulaşmak için koyduğunuz hedeflere yönelik yaptığınız çalışmalarda duyduğunuz isteksizliğin sebeplerini, olası cesaretinizi kırabilecek mevcut klasik sorunları, kendi kendinizi bile bazen inandırabildiğiniz tembellik bahanelelerini, sosyal hayatın içerisinde karşılaştığınız genel problemleri, iradenizde etkili olan psikolojik sorunları ve tüm bunlarla nasıl başa çıkabileceğinize dair hayat pratiğinde kaşılık gelen çözüm önerilerini bulacaksınız.
    Özellikle eğitim öğretim hayatındaki büyük hayat tecrübesiyle yaptığı tespitlerde tamamen tarafsız ve mevcut sorunların çözümlerine yönelik gerçekçi ve yapıcı önerileriyle en başta gençlerden başlamak üzere yetişkinlere kadar hayatın her döneminde herkesin bulundurması gereken bir başucu kitabı olma özelliği taşıyor.
    Üstadlarımızdan Cemil Meriç’in, “Kaderimi tayin eden” ve “disiplin içerisinde çalışmayı bu kitaptan öğrendim” dediği eserdir.
    Yine aynı şekilde hocaların hocası Ord. Prof.Dr. Ali Fuat Başgil de kitabı okurken içinde tahassür ve nedametle karışık müphem bir acı duyduğunu ve “keşke on sekiz yirmi yaşlarındayken elime geçseydi” diye geciktiği için üzüldüğünü ifade etmiştir.
    Bir sonraki eser tanıtımında yeniden buluşmak üzere, Vesselâm.