selim koç, bir alıntı ekledi.
14 May 14:04

gelişmiş bir
sosyalist demokrasi için beslenen (ve SSCB'de Stalin'in yükselmesiyle
bürokratik diktatörlüğün amansız mekanizmasında
ezilen) umut ve arzuların şekillendiği bir nesebe sahipti. Her ne
kadar dolayımlandırılsa, arıtılsa ya da yer değiştirilse de
izleyen kırk yıl içinde tüm bunlar olmuştur- Batı'nın parlamenter
rejimlerinden az değil daha fazla gelişmiş olacak, sermayenin
ötesinde bir politik düzen ideali onu hiçbir zaman
terketmıedi. Batılı Marksist geleneğin Sovyetler Birliği'nin devlet
yapılan karşısındaki sürekli eleştirel uzaıklığı bu nedenledirki bu uzaklık, uluslararası komünist harekete en yakın temsilcilerinin
yazılarında bile ayırdedilebilir: Değişik zamanlarda
Sartre ve Lukacs, Althusser ve Della Volpe; Korsch, Gramsci
ve Marcuse'ten söz etmek bile gereksiz. Diğer yandan bu gelenek,
barbarlıkları ve yozlaşmışlıkları ne olursa olsun, Rus
İhtilali ve onun izleyicilerinin, bir dereceye kadar, yirminci
yüzyılda şimdiye kadar sermaye düzenindeki tek gerçek gediği
temsil ettikleri şeklinde bir duyguyu daima taşımıştır -kapitalist
devletlerin, onlara karşı giriştiği saldırıların vahşeti, Rus İç
Savaşı'na İtilaf Devletleri'nin müdahalesinden, SSCB'ne Nazi
saldırısına, Çin'e karşı döğüşülen Kore Savaşı'na, Küba'ya karşı
teşebbüs edilen saldırıya ve sonra Vietnam'daki savaşa kadar,
bu nedenledir. Bunun yanında, Batı'da işçi hareketi içinde alternatif
gelenek olan sosyal demokrasi, status quo'nun genellikle
uysal bir destekçisi durumuna gelcre,k kapitalizmin gerçek
muhalifi ol'lla gücünü tümüyle yitirdi. SSCB'ne ideolojik
olarak bağlı Komünist Partileri kitle örgütlenmeleri olarak bulundukları
yerlerde, yerel burjuvazilerin yegane militan karşıtları
olmaya devam ettiler. Tüm bu nedenlerden dolayı Batılı Marksist
geleneğin komünist devletlere karşı eleştirileri tipik olarak
ima yollu ve ihtiyatlı oldu.

Tarihsel Materyalizmin İzinde, Perry AndersonTarihsel Materyalizmin İzinde, Perry Anderson
Umutcan Dinç, bir alıntı ekledi.
02 Nis 00:31 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

ABD bir yandan uzay çalışmalarını hızlandırmak, diğer yandan Sovyetler'in tehdidi altındaki ABD saflarındaki yönetimlere cesaret vermek zorundaydı. ABD Başkanı Dwight Eisenhower aynı yıl kendi adıyla anılan Eisenhower Doktrini'ni ilan ederek SSCB'ye karşı destek isteyen herkese askeri yardım vaat etti. Türkiye'nin elinde doğru dürüst silah kalmamıştı. 1958 yılında ABD'nin Kore Savaşı'ndan kalma ilk F-100 jet filosu Türkiye'ye gönderildi, bir de denizaltı.

Meraklısı için Entrikalar Kitabı, Murat Yetkin (Sayfa 39 - Doğan Kitap)Meraklısı için Entrikalar Kitabı, Murat Yetkin (Sayfa 39 - Doğan Kitap)
Hakkı, bir alıntı ekledi.
 31 Mar 19:11 · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Kore Savaşı'nda Türkiye Birleşmiş Milletler kuvvetine bir tugaylık kuvvet yollamak suretiyle katıldı.Milli Mücadele den beri muharebe alanlarına girmemiş olan Türk askeri Kore Savaş ında gerçekten destan denilebilecek kahramanlık örnekleri vermiştir, Kore'de Akan Türk Gençlerin kanı Türk kahramanlarının Türkiye'nin 1952 yılında Nato'ya resmen alınmasında çok mühim bir rol oynadığı herkesçe kabul edilen bir gerçektir.

20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Fahir Armaoğlu (Sayfa 454)20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Fahir Armaoğlu (Sayfa 454)
JuvenâL Outsmart, bir alıntı ekledi.
20 Şub 18:00

1960 ve Cunta Yönetimleri
Marshall plânı, savaşın yıkıntı hâline getirdiği bir Avrupa'ya iktisadi yardım sağlamıştır, bunun yanı sıra Çinhindi'nde Fransızları askeri bakımdan desteklemiş ve Kore Savaşı'nda 'savunma desteği' yaratmıştır. Eisenhower yıllarında ABD, savunma şemsiyesini, Çin'i ve Rusya'yı çevreleyen 42 ülkenin üzerine açmıştır (...)
1960'larda resmi müttefikler yerine karşı ayaklanmalara ağırlık verildi. Aşağılık diktatörler ve çürümüş cuntalar, iktisadî yardım'la ayakta tutulmaktaydı. Bunlar devrimci toplulukların başlattıkları başkaldırı eylemlerine karşı, kurulu düzeni koruyorlardı.

Kirli İşler İmparatorlukları, Ovid DemarisKirli İşler İmparatorlukları, Ovid Demaris
JuvenâL Outsmart, bir alıntı ekledi.
06 Şub 19:36

ABD Cuntaları, Marshall Plânı
"Marshall Plânı, savaşın yıkıntı hâline getirdiği bir Avrupa'ya ekonomik yardım sağlamıştır. Bunun yanı sıra Çinhindi'nde Fransızları askeri bakımdan desteklemiş ve Kore Savaşı'nda 'savunma desteği' yaratmıştır. Eisenhower yıllarında ABD, savunma şemsiyesini , Çin'i ve Rusya'yı çevreleyen 42 ülkenin üzerine açmıştır. (...) 1960'larda resmi müttefikler yerine, karşı ayaklanmalara ağırlık verildi. Aşağılık diktatörler ve çürümüş cuntalar, ekonomik yardımla ayakta tutulmaktaydı. Bunlar, devrimci toplulukların başkaldırı eylemlerine karşı kurulu düzeni koruyorlardı."

Kirli İşler İmparatorlukları, Ovid DemarisKirli İşler İmparatorlukları, Ovid Demaris
Mehmet A., bir alıntı ekledi.
03 Şub 13:40

Dağdaki bütün çocuklar, işçi çocukları, seyyar satıcı çocukları, küçük memur çocukları komünistlerden çok korkardı. O sıralarda yamyam söylentileri de çıkmıştı. Herhalde ikisini aynı şey sayıyorduk. Gazetelerde de Türkiye'de yakalanan komünistlerin fotoğrafları yayınlanıyordu. İş­te Kore Savaşı, komünist düşmanlığının çocuklarda bile kök saldığı bu döneme rasladı.

Gurbet Yavrum, Aysel Özakın (Sayfa 105 - E Yayınları - 1. Basım, Temmuz 1975 (e-pub))Gurbet Yavrum, Aysel Özakın (Sayfa 105 - E Yayınları - 1. Basım, Temmuz 1975 (e-pub))
Hasan G., bir alıntı ekledi.
19 Oca 14:18 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Nazım
ABD Savunma Bakanı John Dulles, Kore savaşı sırasında, “müttefik güçler, en ucuz askeri Türkiye'den temin ediyor, bir Türk askerinin maliyeti 23 cent'e denk geliyor” demişti. Avrupa'dan Asya'ya kadar bütün dünyadaki “insan pazarları”na bakmışlardı, tezgahtaki en ucuz fiyat bizim alnımızda yazıyordu.

Hatta, Nazım Hikmet bu fiyat etiketi üzerine “23 sentlik asker” şiirini yazmıştı: “Mister Dallas, sizden saklamak olmaz, hayat pahalı biraz bizim memlekette, mesela iki yüz gram et alabilirsiniz, koyun eti, Ankara'da 23 sente… Yahut iki kilo kuru soğan, yahut bir kilodan biraz fazla mercimek, elli santim kefen bezi yahut, yahut da bir aylığına yirmi yaşlarında bir tane insan!”

Adam, Yılmaz Özdil (Sayfa 454 - Kirmizi Kedi)Adam, Yılmaz Özdil (Sayfa 454 - Kirmizi Kedi)
Ilayda |민윤기, Kore 1952-1953'i inceledi.
14 Oca 23:58 · Kitabı okudu · 38 günde · 6/10 puan

Uzun bir zaman sonra cok sukur ki bitirebildim. Oncelikle bu kadar uzun surme nedeninden baslarsak eger kesinlikle gunluk seklinde olmasindan dolayiydi. Bu tarz yazilan eserleri hakikaten zor okuyorum.
Icerige gelirsek eger benim fikrimce keske roman tarzinda olsaymis dedim. O zaman insana zevk de verirdi okurken.
Ama bir taraftan da savasi orada bulunmus olan bir askerin gozunden tanima firsatimiz oldu. Keza roman olmasini da bekleyemeyiz bu durumda.
Okurken biraz bunaldigim dogrudur.
Cok fazla da bir seyler soyleyemiyorum daha baska.

Sinan Tütüncüler, Vejetaryen'i inceledi.
02 Oca 21:15 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 6/10 puan

Bitki olmayı arzulamak, çıplak bir şekilde güneşlenmek, ellerinle toprağa kök salıp, ayaklarınla gökyüzüne açılmak nasıl bir duygudur? Bitkisel yaşam dediğimiz şey, bu duygunun yansıması mıdır? Bu dünyada insan olmaktan vazgeçen ama dünyadan vazgeçmeyenlerin çıkış kapısı mıdır?

“sabitfikir” Dergisi’nin, “2017 yılının öne çıkan 50 romanı” listesinin 5. sırasında yer alan “Vejetaryen” isimli roman, Güney Kore edebiyatının sınırlarını aşarak dünya edebiyat gündemine yerleşti. Onu dünya edebiyat gündemine taşıyan ise elbette Man Booker Uluslararası Ödülü oldu. Amiral gemisi dillerin dışında kalan dil edebiyatlarının kadersizliğine bir örnek olarak gösterebiliriz bu durumu. Kendi dillerinin sularında yeterince geniş alanlara açılamayan bu tip eserler, ancak çeviri ile batı toplumlarına açılabildiği ölçüde görünürlük ve değer kazanabiliyorlar. Bizim ülkemiz için de buna benzer birçok örnek verebiliriz.

“Vegetaryen” Han Kang tarafından Güney Kore’de 2007 yılında yayınlanmış. Kitabın İngilizce çevirmeni olan Deborah Smith, İngilizce-Korece dilleri arasındaki çevirmen yetersizliğini fark edip 2010 yılından itibaren kendi çabaları ile Korece öğrenmeye başlamış. Kitabı ise 2015 yılında İngilizce’ye kazandırabilmiş. Beş yılda çeviri yapabilecek düzeye gelmek, hele ki alfabesi farklı olan bir dil için büyük başarı. Kitabın Türkçe çevirisinin, İngilizce’den mi yoksa Korece’den mi yapıldığını merak eden okurlara iyi haberi vereyim; Kitap Türkçe’ye doğrudan anadilinden çevrilmiş. Çevirinin kalitesini ölçme şansımız yok ama başka bir dildeki çevirisinden çevrilmesinden daha iyi bir seçenek olduğu kesin.

Bu arada meraklı okur için bir bilgi daha vermek isterim, kitabın yazarı Han Kang, kadın bir yazar. Bizim gibi, Doğu Asya ülkelerinin isim kültürüne aşina olmayan bir toplum için, o dillerdeki dişil ve eril isimleri ayırt etmek mümkün olmuyor. Eğer benim gibi “Han” isminde kolaya kaçıp eril bir anlam üretir iseniz, kitabın sonuna kadar erkek bir yazarın kitabını okuduğunuzu düşünebilirsiniz. Ben ancak, yazarla yapılan röportajları okumak istediğimde kadın bir yazarın eserini okuduğumu fark ettim. Oysa romanda, kadının ruhunda bir erkeğin temas edemeyeceği noktaları açığa çıkaran detaylara temas ettiğimde bunu anlamam gerekirdi.

Roman aslen üç öyküden oluyor. Yazar Han Kang, bu üç öyküyü farklı tarihlerde (2004-2004-2005) Kore’de üç farklı edebiyat dergisinde birbirinden bağımsız olarak yayınlamış. 2007 yılında ise üç öyküyü tek bir roman çatısı altında birleştirmiş. Öyküler kendi içinde bir bütüne sahip. Ancak birleşince anlam bütünlüğü yükseliyor. Her bir öyküyü farklı karakterler anlatıyor. Kitabın başkarakteri Yonghe, kitabın tüm tanıtımlarında bir gün vejetaryen olmaya karar verdiği belirtilen kişi. Ancak roman boyunca bu karakterin anlatımına temas etmiyoruz. İlk öyküde kocası, ikincide ablasının kocası, üçüncüde ise ablası öyküleri aktaran karakterler.

Evet, hikâye Yonghe’nin vegetaryen olmaya karar vermesi ile başlıyor. Bu değişimi gördüğü rüyalara dayandırıyor. Ama roman boyunca anlıyoruz ki, bu değişim sadece bir beslenme türü değişiminden ibaret değil. Başlı başına bir kişilik, karakter ve dünya ile kurulan bağa dair bir değişim. Dünyaya, onun değerlerine karşı bir duyarsızlık, umarsızlık kadın karakterin ve çevresinin tüm yaşamını altüst ediyor. Vejetaryen olma isteği bir süre sonra, tüm besinlerden kaçınmaya kadar uzanıyor ve Yonghe ağaç olmayı istediğini dile getirmeye başlıyor. İlk öykü vejetaryenliğe geçiş, ikinci öykü bitkileşmeye özenme, üçüncü öykü ise ağaçlaşma isteği ile özetlenebilir.

Romanda Yonghe’nin dar bir çevresi ile temas ediyoruz. Geniş bir Kore toplumu profilini görme şansımız yok. Ama bu dar çevre bile bize kısa bir Kore toplumu özeti verebiliyor. Vietnam Savaşı gazisi baba ve onun ataerkil pozisyonu çok dikkat çeken bir özellik. Yonghe’nin gençliğine kadar babasından şiddet görmesi ve et yemekten vazgeçtiğinde de bu şiddetle tekrar yüzleşmek zorunda kalması bu ataerkil yapıyı özetliyor. Yazarın bu konuya dikkat çekip çekmediğinden emin olmamakla beraber, şiddete maruz kalan çocuğun ev kadını olan, ekonomik bağımsızlığını kazanamamış küçük kız kardeş olması dikkat çekici. Bir parfümeri işleten ve evini geçindiren büyük ablanın bu şiddetten muaf olduğunu görüyoruz. Hatta romanın üçüncü bölümünde, ablanın da, kendi içindeki karanlığa kapılıp gitme riskine karşın, işine ve çocuğuna duyduğu bağlılıktan dolayı o karanlıktan kurtulduğunu gözlemlemek mümkün. Ama yazar röportajlarında bu durumdan öte, hikâyede ana karakterin hayatta yaşadığı farklılaşmadan dolayı gördüğü dışlanmayı işlediğini dile getirmiş. Romandan bu çıkarımı yapmak elbette mümkün ve doğru ama küçük kız kardeşin neden farklılaşma eğilimine girdiği, büyük ablanın ise neden bu farklılaşmadan kaçındığını anlatan ince damarların da olduğunu düşünüyorum.

Roman boyunca anlatım bana oldukça düz ve sade geldi. Bunun yazarın yazım karakterinden mi, yoksa çeviri tercihinden mi kaynaklandığını bilmek mümkün değil. Ancak hikâye o kadar ilginç ve derin ki, bu düzlüğü zihinlerde sert virajlara dönüştürebiliyor.

Kitabın Man Booker Uluslararası Ödülü alması ile ilgili ilginç bir bilgi ise, Orhan Pamuk’un da “Kafamda Bir Tuhaflık” romanı ile aynı yıl ödüle aday iken, içinde Elif Şafak’ın da bulunduğu jürinin ödülü Han Kang’a vermesi. Elbette Elif Şafak’ın kime oy verdiği kamuoyunda bilinmiyor. Ancak kadının karanlığının derinliğine inen “Vejetaryen”e oy vermesi hiç de olasılık dışı değil.

Ayla
“İşte yine geldim."

Ayla'nın manevi babası Kore Gazisi Astsubay Süleyman Dilbirliği dün hayata veda etti.
Astsubay Süleyman Dilbirliği, Birleşmiş Milletler’in yardım çağrısıyla Türkiye, Kore’ye 17 Ekim 1950’de General Tahsin Yazıcı komutasında 5090 kişilik bir tugaydaki askerlerden biri olmuştu. Annesi-babası öldürülmüş Koreli bir kız çocuğunu ölümden kurtaran ve çocuğa 15 ay boyunca kendi çocuğu gibi bakan Süleyman Dilbirliği, Türkiye’e dönmek zorunda kalıp bir daha Ayla’dan haber alamamış ve yıllar sonra Ayla adını verdiği kızı 60 sene sonra görmüştü. Süleyman Dilbirliği 91 yaşındaydı. Astsubay Süleyman Dilbirliği, 1950'de başlayan Kore Savaşı sırasında ailesini savaşta yitiren 5 yaşındaki Koreli bir kız çocuğunu sahiplenerek adını Ayla koymuş ve bu öyküsüyle "Ayla" filmine konu olmuştu.