• 170 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Vee 2019'da bitirdiğim bir başka kitap: İnsanın Anlam Arayışı / Viktor E. Frankl . Kitabın oldukça zengin bir içeriğe sahip olduğu hususunda zihninizde en ufak bir şüphe kırıntısı kalmamasını isterim. Kitap 3 bölümden oluşmaktadır. İlk bölümü yazarın, İkinci Dünya savaşı sırasında Nazi Ölümcül Toplama kamplarından biri olan Auschwitz'de (1940 yılında Polonya'da inşa edilen ve çoğunluğunu Yahudilerin oluşturduğu 4 milyondan fazla insanın imha edildiği ünlü Nazi toplama kampı.) geçirdiği tutsaklık yıllarını anlattığı otobiyografini içermektedir. Psikiyatrist Dr. Frankl'ın; insan onurunu ayaklar altına alan bir aşağılanma, gaddar SS gardiyanları, acımasız kapolar (özel ayrıcalıklara sahip tutsaklar), gaz odaları, krematoryumlar (ölü yakma odaları), katliamlar, açlık, hastalıklar, salgınlar, soğuk hava şartları ve çok ağır işlerde çalıştırılmak gibi sayısız zorluk ve acıyla geçen kamp günlerini okudukça ve bunların birer kurgu olmayıp gerçekten yaşanmış olduğu gerçeğini hatırladıkça, "vicdan kırıntısı da mı yok?" sorusunu sık sık kendinize soracaksınızdır. Peki Dr. Frankl bu kadar acı ile yoğrulmuş ve acı çekmek kavramının anlamından utandırıldığı günlerini neden bizlere anlatıyor? O hâlde kendisinden cevabı öğrenelim:
    "İstediğim tek şey somut bir örnek yoluyla okura, yaşamın, her durumda, hatta en acınası durumlarda bile potansiyel bir anlam taşıdığını anlatabilmekti." (Syf, 14)
    Evet Dr. Frankl'a göre acıya rağmen, hatta acıyı bir yaratıcılıkla işleyip insan yaşamına bir anlam katabilir. Tecrübeleri ile; acıya, işkenceye, açlığa ve daha bir çok onur kırıcı şeylere rağmen yine de insanın, onurunu koruyabileceğini savunur yazar. Bunu da şöyle bir alıntısıyla dile getirelim: "İnsan, onurunu bir toplama kampında bile koruyabilir. Dostoyevski bir keresinde şöyle demişti: 'Beni korkutan tek bir şey var: Acılarıma değmemek!' "
    Acıların, insanı değerli kıldığı düşüncesi bile bir anlam taşıyor insan yaşamına. Sevgi, bizi bekleyen insanlar, yarım kalmış işler, tamamlanmamış düşüncelerimiz, ailemiz, bize ihtiyaç duyan insan ve dünya.. bunun gibi birçok şeyi düşünerek nazi kampında intiharı düşünmeyen ve hayatta kalmaya çalışan insanların hayatlarındaki anlamlarıdır. Kitap boyunca yazar, insanı asıl intihara sürükleyen şeyin nazi kampı değil, hayatında bir anlamı, hedefi olmamasıdır diye düşündürüyor. Nietzsche'den bir alıntıyla bunu destekliyor da: "Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıl'a katlanabilir." Bu söz üzerinde günümüz insanın da durup bir düşünmesi gerekmektedir. Bir nazi toplama kampında olmamamıza rağmen en ufak bir zorlukta, acı karşısında hemen yelkenleri suya indirip akıntıya teslim oluyoruz ve "ölmek istiyorum" cümlesini dilimizden düşürmeyerek şımarık bir organizmaya dönüşüyoruz. Unutmamak gerekir ki; insanı intihar eşiğine getiren acı değildir, amaçsızlıktır.

    İkinci bölümde Dr. Frankl kendi geliştirdiği "Logoterapi" yöntemi hakkında oldukça açık, anlaşılır bir üslupla teknik bilgi verip okuyucuyu sıkmamak adına örneklerle de açıklamıştır.

    Üçüncü bölümde ise zorluklarla, hastalıklarla veya fobilerle başaçıkabilmenin yollarından biri olan "Trajik bir iyimserlik" kavramından bahseder. Bunu da şöyle bir alıntıyla özetlemek isterim:"Yani trajedi karşısında ve olabilecek en iyi insan potansiyeli açısından iyimserlik, her zaman için,
    (1) acıyı bir insan başarısına dönüştürmeye
    (2) suçluluk hisseden kişinin, kendisini daha iyiye yönelik olarak değiştirme fırsatını kazanmasına ve
    (3) yaşamın geçiciliğinden, sorumlu bir tavır almaya yönelik girişim gücü kazanılmasına olanak vermektedir."

    Dr. Frankl'ın acı tecrübelerle dolu bu eserini, modern çağın büyüttüğü ve yeni aldığı son model telefonu bozulunca dünyalara küsen, sosyal medyada takipçisi azaldı diye depresyona giren, fenomenlik uğruna çocuklarını kullanıp olamayınca da yıkım yaşayan, derslerinde istediği başarıyı yakalayamadığı için çocuğuna psikolojik şiddet uygulayan,
    en küçük bir esinti karşısında yürüyemeyip olduğu yere çakılan bizlerin; bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum.
    Keyifli Okumalar.

    Kübra Değirmenci
  • Auschwitz adı, dehşet verici olan her şeye karşılık geliyordu: Gaz odaları, krematoryumlar (ölü yakma odaları), katliamlar. Tren sanki tereddüt edercesine, sanki yolcularını o
    ürkütücü kavrayıştan olabildiğince uzun bir süre korumak istercesine ağır ağır yoluna devam etti: Auschwitz!
  • "Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar, toplumun tüm kesimlerine yayilir. Bombalar yağması, toplama kampları, krematoryumlar görmek gerekmez bu zihniyeti teşhis için. Kara gömlekler, KKK kukuletalari, gamalı haçlar taşımaz her zaman. Tarumar ülkesinden savaştan kaçıp gelmiş çocukları gençleri ülkesinde istemeyen "medeni" kisveli insanlardır. Çağdaş görüntüyü bozan, istenmeyen bir dil konuşan dağlıları magarada doğanları da istemezler. Kılıç artığı olanlar adı üstünde, güvercin tedirginligiyle yaşadıklarına şükretmeliler. Stadyumlarda gladyatör dövüşü yapılmıyordur artık, evladı öldürülmüş bir anne yuhalanir. Otizmli çocuklar yuhalanir bir okulda, veliler kendi "üstün sağlıklı " çocuklarıyla bir arada olmasını istemiyordur. Yoksulların sakatların delilerin göçmenlerin görünür olması istenmez faşizmin steril dünyasında. Temiz olmalıdır, her yer düzgün görünmelidir. Faşizmin obsesifligi, hijyen takıntısı şişman sayrılı, yoksul, pis, esmer görüntüleri kaldıramaz. 11 yaşında bir çocuğu ite kaka "abe yapma abe " diye korkuyla aglamasına aldırmadan araba camı sildiği sokaktan "muhafaza " altına alınmasıyla başlar faşizm. Herkesin içinde gün ortasında bir kadının kocası/ eski kocası tarafından öldürülmesinde katile sebep saik aradığınızda başlar. Günlük yaşantınizda sizin verdiğiniz tepkiler, yaptığınız seçimlerde başlar. "Sophie ' nin secimi" kadar zor değildir genelde. Basit sıradan kötülüklerdir, düzenli maaş, taksitlere bağlanıp ipotek altına alınmış hayatlar, sofrada külliyede hükümranın masasına daha yakın bir yer, yangına çığlıklara hawarlara kapını kapatıp gözünün görmeyeceği Toki evleri, belki bir müdürlük bir taltif seçmişsindir. Hünkarın atının gülmesine, firavunların gurlemesine, Yezitlere minnet eylemeyen yollar ıssızdır,korkutucudur hem .
    Bazıları tokat gibi yüzünüze vurur itelediginiz,üstüne basıp geçtiğiniz hayatlarını. Suriyeli bir baba sürüklendiği kentte logar kapağını açıp içine atlar, merhametinizle bize layık gördüğünüz bu çukurda yasamak istemiyorum alın diyetinizi der. Dokuz yaşında bir Suriyeli çocuk bir mezarlık girişinde asar küçük bedenini. Yapabilir mi diye tartışılır, bir çocuğun ağırlığıyla.. Kaç ömre yetecek acının , yaşama ağrısının ağırlığı vardır küçük omuzlarında. Yoksulluğa itilmiş, işsiz, kuryelikle, öğretmenlik, resim öğrencilerine modellik le çalışıp mahalle bakkalının veresiye defterine yazılı hayatlarını idame ettirmeye çalışan dört kardeş siyanürle yaşamlarına son verir. Bir dokunsan bin ah işiteceksindir, söylemezler, yüce gönüllü hayır lütuflarinizin dikey üstenci merhametinden köşe bucak kaçan bir onurla isyanlarını yazarlar. Dokunmadiginiz fağfuru kasede bir not: Siyanür var, girmeyin. Ölülerin bile mezarında rahat uyuyamadığı, mezarlıkların da tahrip edildiği zamanlar, ölenin üstünden sorgu kalkmıyor. "ölü eti çiğnemek " dedigi rahmetli buyuklerimizin . Reva görülen yoksul, yoksun hayatlara onurlu isyanda başka sebepler aranıyor. Psikolojik saikler, evlenmemisler mesela, çocukları yokmuş, yaşları büyükmüş birlikte yaşıyorlarmış, herkes fakirleşmiş nolacakmis? İleri derecede hastalıklı vicdani çürümüş bir topluma uyum sağlayamamak psikolojik sorun diye adlandırılır çünkü. Gayya kuyusunda yaşamaya rızası olmayanlar zindanlara, timarhanelere kapatılır ki "uyumlu, rehabilite edilmis" bireyler olsunlar. Diyetini ödeye ödeye bitiremedigimiz hayatlari sürüklemek istemiyor bazı insanlar. Çok akil analizlerinizle merhamet kırıntılı, vicdan tırmıklayici üstenci kibrinize tahammül edilmiyor. Yükselen değerlerde karşılığı olmayan, mülke güce iktidara tahvil edilmeyen her türlü meziyet erdem onur özkiyima dönüşüyor. Kapısında "çalışmak özgürleştirir " yazan toplama kampları yok olmadılar,çok uzakta değiller. Yakını görme sorunumuz var iste DC nin Joker filmini tartışıyor entelijansiya."

    Hülya Özevin
  • Auschwitz-Birkenau'daki bütün gaz odaları ve krematoryumlar tam kapasite işlediğinde yirmi dört saatte yaklaşık 9.000 kişiyi öldürmek mümkündü.
    Mary Fulbrook
    Sayfa 193 - Boğaziçi Üniversitesi - Haziran - 2017
  • 176 syf.
    Auschwitz kampına alınışı ile yaşadığı sınırsız acı sonucu çıkan tinsel yani ruhsal gelişimin etkisi kendi tinsel gelişiminize yardım edecek.
    Gaz odaları, krematoryumlar ve katliamların olduğu kampa getirildiklerinde yaşayacakaların sağa öleceklerin sola ayrıldığında sağa gidenlerdendi. İlk tepkisi geçmişinin tamamını dışarıda bırakmaktı. Soyunup, traşlanınca kamçılandıktan sonra sadece çıplak varoluşuyla kalmıştı. Kalan duygusu meraktı. Öğrendiği ilk şey ise yapamayacağına olan inancının yanlış oluşu yani şununla uyuyamam yada bununla yaşayamam gibi. İnsanın dayanabilirliği, alışabilirliği, ruhsal ilk tepkiler, intihar düşüncesi ve durumunun ümitsizliği ile birlikte ölüm tehlikesi ve ölümün yakınlığından doğuyordu. İpucusu seçimlerden korkmamaktı. Hayatta kalmak için çalışmaya elverişli görünmekti. Tiksinti, dehşet, acıma, hissetmez hale gelmişti. Duygu yitimi ve duyarsızlıkla karşı karşıyaydı. Avuntu bulma çabasındaydı. Dinsel inancın derinliği ve gücüne dayandı. Özleyeceği ve nihai en yüksek hedef sevgiydi. Düşünce ve inancın vermesi gereken giz sevgiyle ve sevgi içinde kurtuluştu. Acı göreceli ve acılara değmemek korkutucuydu. Acıya katlanma yolları içsel başarısıydı. Özgürlük mutluluktu. Yaşamın anlamı insanın elinden alınmayan ruhsal özgürlüktü. İnsanın kaderini ve içerdiği acıyı kabul edişi ağır koşullarda bile anlamlı kılıyordu. İçsel gücü kaderinin üstüne çıkarıyordu. Çıkarılan onurlu deneyim çekilen onca acıdan sonra Allah’tan başka hiçbir şeyden komamaktı. Kampta yaşadıkları sonucunda geliştirdiği Logoterapi insanın kendi sorumluluklarının farkına varmasını sağlıyordu. Düşünce odağının değiştirilmesi insanın işine ve misyonuna yönelişle mümkün oluyordu. İyileşme kendini aşkınlıktadır. Nihilizim varlığın hiçbir anlamı olmadığı inancıdır. Oysa insan ruhtan öte bir şeydir. Bu sınavda bazıları domuz gibi bazıları aziz gibi davranır iki potansiyel de vardır hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil kararlara bağlıdır. Mutluluk aranmaz ortaya çıkması gerekir insanın mutlu olması için bir nedeni olmalıdır. Mutlu olmak için neden aranmalıdır.
  • 204 syf.
    Antisemitizm yani Yahudi düşmanlığının kısa tarihçesi verilmiş. Bu düşmanlığın temel sebeplerinden en önemlileri:

    i) Yahudiler geçmişten beri gelenek ve dinlerine oldukça bağlı bir halk olmuş. Bu bağlılık zaman zaman mensubu oldukları yönetimler tarafından, bir kendi otoritelerine karşı çıkma olarak algılanmış.

    ii) Yahudilikten koparak yeni bir din haline gelen Hristiyanliğin Yahudilere karşı aldığı tavır etkili olmuş. Başta Yahudiliğin bir farkı yorumu gibi algılanan Hristiyanlik, Pavlus'tan itibaren Yahudiligin bazı akidelerini inkar etme ve bunun arkasında da Yahudilikten kopup evrensel bir din olma amacı ile beraber iki rakip din haline gelinmiş. Hristiyanlik, Yahudileri kendi inançlarına ikna etme çabaları Yahudilerin sağlam gelenek ve inançlarına bagliligina çarpınca, bu çabalar Yahudilere karşı adeta politika değişikliğine neden olmuş. Bunların sonucunda Yahudileri İsa'nın katili olarak algılama temelinde bir düşmanlık oluşmaya ve şekillenmeye başlamış.

    iii) Yahudilerin bağlı bulundukları devletlerde zenginlesmesi ve faiz ile ilişkili olmaları toplumun ve devletin özellikle kriz anlarında tepkisine neden olmuş.

    Bu üç temel sebepten ve başka ufak sebeplerden ötürü Yahudiler günah keçisi konumuna doğru evrilmisler. Avrupa'da yaşanılan Kara Ölüm(Veba) olayının sebebi dahi Yahudiler olarak görülmüş. Sonraki çağlarda Luther'in Yahudilere olan nefret içeren sözleri ve aslında her devirde bu tarz nefret söylemleri ve söylemden de öte katliamlari sürmüş.

    Katliamlarin en üst noktası tabiki Nazilerin uyguladığı soykırım olmuş. Öyle ki gaz odalarında öldürdükleri kadınların saçlarını kesip kumaş tarzı bir şey üretmek için fabrikaya satacak kadar soğukkanlı ve kayıtsizligin hüküm sürdüğü bir zihniyetin elinde milyonlarca Yahudi katledilmis. Yahudilerin yanısıra Romanlar, akıl sağlığı yerinde olmayan Almanlar dahi katledilmis.

    Küçüklüğümden beri İkinci Dünya Savaşı ve Nazilerlerle ilgili film ve belgesel izlemekten aşina olsam da yine 'bol sıfırlı' katledilen insan sayıları ve insanlık dışı türlü infazlar insanın kanını donduruyor. Bu konuda 'Nazi Toplama Kamplari' adında 1945 yılında henüz olay taze iken kayda alınmış görüntülerden oluşan belgeseli izlemenizi öneririm. Aslında belgesel sayılmaz, toplama kampına giren ABD askerlerinin kamptaki durumu kayda alışı diyebiliriz. Kayıtlarda özellikle iki husus çok dikkatimi çekmişti:

    Birincisi, olaydan bihaber olan Almanlara gaz odaları ve krematoryumlar gösterilince ağlamalari ve şoke olmaları.

    İkincisi ve daha önemlisi, bu ölüleri Alman vatandaşlara tasittirilmasina ara verilmesinde arkalarında bir deri bir kemik kalmış ölülerin önünde sanki piknikteymis gibi siritan Alman vatandaşlarının halleri çok ilginç ve manidardi.

    İki farklı tablo idi.


    Keyifli okumalar.
  • Auschwitz-Birkenau'daki bütün gaz odaları ve krematoryumlar tam kapasite işlediğinde yirmi dört saatte yak­laşık 9.000 kişiyi öldürmek mümkündü.
    Mary Fulbrook
    Sayfa 193 - Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi