• Kitabın son sayfasını kapatıp, gözyaşlarım henüz tazeyken yazıyorum. Dolan gözlerimden yaşlar süzülürken buğulu buğulu okudum her satırı. İçim parçalandı.Yüreğim dağlandı. Lanet olsun sana savaş!
    “Ey kutsal analık! Mutluluksun sen. Bir okyanus dolusu acıya katlanmaya değersin sen!...” diyen bir ananın sınavı bu kadar mı çetin olur? Acılı bekleyiş, fedakarlık, umut... Savaşın gölgesinde kalanların hissedeceği hangi duygu varsa hepsi işlenmiş satırlara. İçimize işlemesi kaçınılmaz. Derinden sarsıldım. Mübalağa ettiğimi düşünmeyin lütfen! Benim üç abim var. Asker yolu gözlemenin nasıl bir his olduğunu az çok biliyorum. O zamanlar onlardan gelecek küçücük bir haberin benim ve annem için kocaman bir mutluluk ve gönül ferahlığı olduğunu hatırlattı bana.
    Kısacık bir kitap,koskocaman yaşantıları ve savaşın ardında bıraktığı derin izler anlatılıyor. Okumayanlara gönülden tavsiye ediyorum.
  • "Bu Sansar Marcus," dedi ekrandaki son resme bakan Sanchez. "Herif öldü adamım. Neredeyse bir yıl oluyor. Elinizdeki bilgileri güncellemiyor musunuz?"
    Başka bir fotoğraf.
    "Ölü."
    Başka bir fotoğraf.
    "Ölü."
    Ve başka bir fotoğraf.
    "Ölü."
    "Yalan," diye karşılık verdi Hunter. "Bu adam geçen hafta buradaydı."
    "Öyle diyorsan öyledir."
    Yeni bir fotoğraf.
    "Ölü."
    "Sırf can sıkmak için hepsine ölü mü diyorsun?"
    "Evet."
    "Seni adi serseri! Vaktimi seninle harcamaktan zevk mi alıyorum sanıyorsun?"
    "Bak dostum, ikimizin de vaktini boşa harcıyorsun. Veri bankanızda Burbon Kid'in fotoğrafı yok. Hiç olmadı. Hiç olmayacak. Polise defalarca onun profilini tarif ettim."
    "Çizimleri gördüm." En az beş sefer barmen, polise Burbon Kid yerine kendi resimlerini çizdirmişti. "Biliyor musun, sersemin tekisin sen."
    "Bitti mi?"
    "Hayır." Ekrandaki fotoğraf değişti.
    "Tanrım, bu o."
    "Burbon Kid mi?"
    "Hayır, gazeteci çocuk. Bu hafta üç kere geç kaldı."
    "Tamam, bu kadar yeter. Seni öldüreceğim. Çok ciddiyim, seni geberteceğim."
    De La Cruz içeri girdi.
    D: Şansımız yaver gitti mi?
    H: Dalga mı geçiyorsun? Bu herif pisliğin teki, bize hiçbir şey söylemeyecek.
    D: Eğer onu yakalamazsak Burbon Kid'in er ya da geç barına uğrayacağını biliyorsundur. Bu sefer seni canlı bırakmayabilir. Neye benzediğini bilen tek kişi sen olduğuna göre gelecek sefer onun tarafından öldürülmekten kurtulabilecek tek kişi de sensin.
    S: İroni falan mı yaptığını sanıyorsun?
    D: Sanmıyorum. Durum basbayağı ironik.
    S: Dinle, hayatımda hiç görmek istemediğim iki şey var: Onlardan biri de o adamın gözleri. Fotoğrafını bile görmek istemem.
    D: O zaman iş birliği yap. Bu bizim kadar senin de çıkarına tamam mı?
    S: Tamam.
    D: Eee, görmek istemediğin iki şey olduğunu söylemiştin. İkincisi ne?
    S: Paskalya çöreğinin nasıl yapıldığı.
    D: Seni işe yaramaz serseri!
    H: Onu öldürebilir miyim?
    D: Fena fikir değil. Ancak daha büyük problemlerimiz var. Bir kaza olmuş.
    H: Kaza mı?
    D: Evet. Şehir dışındaki akıl hastanesini, Dr. Moland'ın hastanesini bilir misin?
    H: Igor ve Pedro'nun Burbon Kid'in kardeşini kaçırdığı yer mi?
    D: Evet.
    S: Burbon Kid'in kardeşi mi varmış? Dalga mı geçiyorsunuz! Kimmiş?
    H: Seni ilgilendirmez.
    S: Senin ve kurtadamların dün gece öldürüp kaseden kanını içtiğiniz o muydu yoksa?
    H: Bunu nereden biliyorsun?
    S: Bilmiyorum. Söylenti diyelim. Aslında henüz duyduğum bir şey de yok. Söylediklerimi unutun gitsin.
    H: Biliyor musun, o koca dilin bir gün başına çok büyük bir bela açacak.
    S: En azından benim dilim viakinin tadının neye benzediğini biliyor.
    H: Bu da ne demek şimdi?
    D: İkiniz bir dakikalığına olsun çenenizi kapar mısınız? Hastanede neler olduğunu öğrenmek istiyor musunuz istemiyor musunuz?
    H: Elbette, özür dilerim. Devam et.
    D: Dün gece hastane yanıp kül olmuş.
    H: Ne?
    D: Kül olmuş. İtfaiye küllerin altında yüz yirmi beş ceset bulmuş.
    H: Lanet olsun! O deli kurtadamlar hastaneyi mi yakmışlar?
    D: Onlar değildi. Onlar çıktığında hastane yerli yerindeymiş. Yangın sabaha karşı olmuş. Onlar gittikten çok sonra.
    H: Öyleyse kaza mıymış?
    D: Hayır kaza olamaz.
    H: Kaç kişi hayatta kalmış?
    D: Hiç.
    H: Hiç mi?
    D: Hiç. Tek bir kişi bile sağ çıkmamış. Sebebini bilmek ister misin?
    H: Acil çıkışlar kapalı mıymış?
    D: Hayır.
    H: Yani bana yangın çıktığında içeride olan yüz yirmi beş kişinin diri diri yandığını mı söylüyorsun? Bir kişi bile çıkmayı başaramamış mı?
    D: Hayır, kimse diri diri yanmamış. Onlarınkine cesetlerin yanarak ortadan kaldırılması denebilir.
    H: Ne? Hiçbir şey anlamadım.
    D: Yüz yirmi beş kurban yangın başlamadan önce ölmüş.
    H: Ne iş? Nasıl yani?
    D: Sence? Tahmin yürüt.
    H: Gaz kaçağı?
    D: Sen hiç insanların gözünü oyan gaz kaçağı duydun mu? Kafalarını uçuran? Dizlerini paramparça eden, gırtlaklarını deşen?
    H: Bir daha söyle?
    D: Ne dediğimi duydun.
    H: Birinin önce herkesi öldürdüğünü, sonra da hastaneyi yaktığını mı söylüyorsun?
    D: Hunter, hastaneyi yakan Burbon Kid. O yaptı.
    H: Evet ama niye? Hastanedekilerin ona zararı dokunmamıştı. Igor ve Pedro'yu içeri alan görevlileri öldürse anlarım ama bu... Yüz yirmi beş masum insanı öldürmek için nasıl bir gerekçesi olabilir?
    D: Bilmiyorum. O herifin neyi, niçin yaptığını kimse bilemez.
    S: Ben biliyorum.
    D: Ne?
    S: O adamları niye öldürdüğünü de, niçin bu kadar zalimce, merhametsizce davrandığını da biliyorum.
    H: Bu herif bizimle dalga geçiyor. Haydi Sanchez, esprini yap ve bir an önce defol! Burbon Kid o insanları niye öldürmüş? Evet, haydi, esprini bekliyoruz!
    S: Espri falan yok. Ciddiyim. Onca masum insanı niçin öldürdüğünü, neden öldürmeden önce farklı farklı işkence ettiğini bilmek istiyor musunuz istemiyor musunuz?
    D: Devam et.
    S: O insanları bir noktadın altını çizmek için öldürdü. O nokta şu, benim polis arkadaşlarım: Gelmiş geçmiş en acımasız katilin insanları öldürmek için gerekçeye ihtiyacı yoktur. Laf olsun diye de öldürür, eğlence olsun diye de... Peki, sizler ne yaptınız? Kardeşini öldürüp ona bir gerekçe verdiniz. Tahminimce altını çizdiği şey, onu kızdırmak için hiçbir şey yapmamış, o zavallı yüz yirmi beş insandan daha büyük acılar çekeceğiniz.
  • Bir kıtada kan ırmak gibi akarken, aynı kıtanın öbür ucunda gece ve gündüz, şade kendi ticari kazançlarını arttırmak emeliyle, vergi kaçırmak, menfaat kaçırmak emelleriyle şehirleri dolduranlara lanet olsun.
  • Umeys’in kızı Esma’dan nakledildi. Dediki:

    Resulüllah (s.a.v) bir gün Hz. Aişe (r.anha)’nın evine girdi. Kızkardeşi Esma yanında idi. Üzerinde vücudunun hertarafını örten ve yenleri geniş bir elbise vardı. Resulüllah (s.a.v) onu görünce kalkıp dışarı çıktı. Hz. Aişe (r.anha) kızkardeşine “buradan uzaklaş Resulüllah (s.a.v) sende hoşlanmadığı bir şey gördü” dedi. Hz. Esma uzaklaştı arkasından Resulüllah (s.a.v) içeriye girdi.Hz. Aişe (r.anha) niçin kalkıp gittiğini sordu. Resulüllah (s.a.v) de elbisesinin yenini sadece parmakları görünecek şekilde ellerinin üzerine çekerek şöyle cevap verdi:

    “Kızkardeşini görmedin mi? Müslüman bir kadın şurasından başkasını gösteremez." (Mecmeu’zzevâid nr:4168)

    Usame b.Zeyd (r.a) nakletti. Dedi ki:

    “Resulüllah (s.a.v) Dihye’tül- Kelbi’nin kendisine hediye ettiği mısır kumaşlarından sık dokunmuş bir elbiseyi bana giydirdi, ben de onu hanımıma giydirdim. Resulüllah (s.a.v) daha sonra bana sordu: ne oldu Mısırdan gelen elbiseyi giymiyorsun? Dedim ki, ey Allah’ın Resulü ben onu hanımıma giydirdim. Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki, altına pijama türünden bir şey giymesini ona emreyle. Çünkü ben o elbisenin kemiklerinin hacmini belli etmesinden korkuyorum.” (Ahmet b. Hambel) müsned

    Ibn-i Abbas (r.anhuma)’dan dediki:

    “Resulüllah (s.a.v) kadınlardan erkeklere benzeyenlere, erkeklereden de kadınlara benzeyenlere lanet etti.” (Buhari nr:5751, ebu Davut nr:4098, Ahmet b.Hambel nr:3149, Nesei nr:9161)


    “Ümmetimin son dönemlerinde bir takım adamlar olacaktır. Erkekler gibi eğerlerin (bineklerin) üzerine binip cami kapılarına ineceklerdir. Hanımları ise giyinik uryandır, (giyinik çıplaktır), başları üzerinde arık deve hörgücü gibisi vardır. Onalara lanet edin. Zira onlar lanet olunmuşlardır.” (Ahmet b.Hambel - müsned nr.6786, Ibn-i Hibban sahih nr:5655-7347)


    Hz. Âişe'den rivâyete göre, bir gün Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ ince bir elbise ile Allah Resulunun huzuruna girmişti. Resulullah (s.a.s) ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu:

    "Ey Esma! Şüphesiz kadın erginlik çagına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir." Hz. Peygamber bunu söylerken yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti." (Ebu Davûd, Libâs, 31). "Allah Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (İbn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, IV, 151, 218, 259)


    "Erkeğin avret yeri göbeği ile diz kapağı arasıdır." (Ahmed b. Hanbel, II/187). "Diz kapağı avret yerindendir." (Zeylai, Nasbu'r-Raye, I, 297).

    Sahih-i Müslim'de Ebû Hüreyre (r.a.} tarafından bir rivayette Peygamberimiz (s.a.s), giyindiği halde açık olan, yani ince ve şeffaf elbise ile dolaşan kadınların Cehennemlik olduklarını, Cennetin kokusunu bile alamayacaklarını bildirirler. (Müslim, Libas.-125.)

    Harbın oğlu Züheyr bana anlattı: Bize Cerir Sehl’den o da babasından o da Ebu Hureyre (r.a)’den nakletti. Ebu Hureyre (r.a) dedi ki:Resulüllah (s.a.v) şöyle buyurdu:

    "Ateşlik iki sınıf insan ki ben onları henüz görmedim. Yanlarında sığır kuyruğu gibi kamcılar olup insanları onlarla döven topluluk ve biri de bir takım kadınlar topluluğudur ki bunlar giyinik, çıplaktırlar. Görenleri yoldan saptıran ve kendileri de haktan sapanlardır. Başları bir tarafa sarkan deve hörgücü gibi olacaktır. Bunlar cennete giremiyecekler. Kokusu şu kadar, şu kadar yürüme mesafesinden alındığı halde, bunlar cennetin kokusunu da bulup alamıyacaklardır." (Müslim - sahih bab: libas ve’l- zineh hadis nr.3971)

    Alkame bin Ebi Alkame annesinin şöyle dediğini rivayet eder:

    "Abdurrahman'ın kızı Hafsa'nın başında, saçını gösterecek şekilde ince bir başörtüsü olduğu halde Hz. Âişe'nin huzuruna girdi. Hz. Âişe başından örtüsünü alarak ikiye katladı, kalınlaştırdı." (Muvatta', Libas:4)

    Hz. Ömer (r.a.) ise, cam gibi şeffaf olmasa da, giyindiği zaman altını iyice belli eden elbisenin kadınlara giydirilmemesi hususunda mü'minlere ikazda bulunmuştur. (Beyhakî. Sünen, 2:235)

    İmam Serahsî bu nakilden sonra, kadının giydiği elbise çok ince de olsa yine aynı hükmü taşır, şeklinde bir açıklama getirir. Daha sonra da, "Giyindiği halde açık" olan mealindeki hadisi kaydeder ve şöyle der: "Bu çeşit bir elbise şebeke (ağ) gibidir, örtünmeyi temin etmez. Bunun için yabancı erkeklerin bu şekilde giyinmiş bir kadına bakması helâl olmaz." (el-Mebsût, 10:155)

    "Kadın örtülmesi gereken avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker." (Tirmizî, Radâ, 18).

    Hz. Âişe (R.anhâ)'dan nakledilen;

    "Allah Teâlâ erginlik çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." (İbn Mace, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât, 160) hadisi saçları da kapsamına alır.

    Hz. Âişe (r. anhâ) ilk başörtüsü uygulamasını şöyle anlatır:

    "Allah ilk muhâcir kadınlara rahmet etsin onlar; "Baş örtülerini yakalarının üstüne taksınlar..." (en-Nûr, 24/31) ayeti inince, etekliklerini kesip bunlardan başörtüsü yaptılar."

    Yine Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: "Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âîşe dedi ki:

    "Şüphesiz Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim Nûr sûresinde "Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar..." ayeti inince, onların erkekleri bu ayetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kız, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan her biri etek kumaşlarından, Allah'ın kitabını tasdik ve ona iman ederek başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamberin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı." (Buharî, Tefsîru Sûre, 29/12; İbn Kesîr, Muhtasar, M. Alî, es-Sâbûnî, 7. Baskı, Beyrut 1402/1981, II/600).
  • Benim için incelemesi zor bir eser olacağını hissediyorum Bekir Yıldız’ın ‘ve Zalim ve İnanmış ve Kerbela’ isimli eserinin. Çünkü hem eserde anlatılanlar yaşanmış dehşet verici gerçekler, hem de karakterlerin anlayışları günümüzde hâlâ sağ. Hüseyinler hâlâ ayakta dimdik, zalim ve kollarını dört bir yana dolamış Yezidler’in zulmü karşısında. İncelemede zorluklar yaşamamın bir diğer önemli sebebi ise konunun bir din ile yakından temas halinde olmasıdır. Benim dini tercihlerimden ötürü -İnceleme şeklimden Alevi olduğum düşünülebilir. Ancak Alevi değilim. Dinler ile görüşümü Türkiye’nin şu koşullarında kendime saklamayı daha doğru buluyorum.- de, bir inceleme kaleme alması zor bir eser ‘ve Zalim ve İnanmış ve Kerbela’. Eser adından da anlaşılabileceği üzerine 10 Ekim 680 yılında gerçekleşen Kerbela Katliamı’nı ve öncesinde gerçekleşen olayları konu ediniyor.

    Eğitim almakta olduğum bölümün ‘Tarih’ olması sebebiyle elbette ki Kerbala Katliamı’nı bu alanda eğitim almamış birçok kişiye oranla daha iyi biliyorum. Ancak bu konuda hiçbir edebi eser okumamıştım daha evvel. Edebi bir bakış açısı ile gerçekleri okumak beni derinden etkiledi. Aslında aklımda Kerbela Katliamı ile ilgili bir eser okumak yoktu. Bu eseri 1000kitap’da bir yazarın (Kusura bakmasın şu an ismini hatırlayamıyorum.) alıntısını görmem ile okumaya karar verdim. İyi ki de bu kararı almışım.

    Kerbela Katliamı hem dünya tarihini hem de İslam tarihini derinden etkileyen bir olaydır. Bir avuç aç, susuz fakat ‘inanmış’ insanın, koskoca bir ordu ile karşı karşıya kaldıkları yerdir Kerbela. Mevki, makam, şön, şöhret ve zenginlik hırsının gözlerini bürüdüğü zalimlerin, İslam peygamberi Muhammed’in torunu Hüseyin’i katlettikleri, Hüseyin’in kardeşi Hasan’ın oğullarının katledildiği, Ali’nin oğullarının katledildiği yerdir Kerbela. Çöldür ama kumlar yaştır. Yaştır, çünkü bu kumlar kan ile gözyaşları ile sulanmıştır. ‘İnanmış’ların, ‘zalim’e, Yezid’e, boyun eğmediği yerdir Kerbela.

    Günümüzde de olduğu gibi tarihin her döneminde zalimler de, mazlumlar da olmuştur. Bu zıtlık hep süregelmiştir. Bu eserde de haksız zalimler ve haklı mazlumlar var. Haksız zalimler: Muaviye bin Ebu Sufyan ve oğlu Yezid. -Lanet olsun Yezid’e...- Haklı mazlum ise: Hüseyin ve yoldaşları. Her iki taraf da bazı şeyleri simgelemektedirler. Muaviye ve Yezid, zenginliği, zalimliği, orduları, kaba gücü, baskıyı, zulmü, halkı ve hakkı hiçe saymayı, saltanatı, yalancılığı simgelerken; Ali, oğlu Hüseyin ve Hasan ise zalime -Muaviye ve Yezid- karşı direnmeyi, mazlumdan yana olmayı, hukukun ve kişinin üstünlüğünü, halkı ve hakkı, Muhammed’in yolunu simgelemektedirler. Ayrıca bir de halk vardır ki Bekir Yıldız eserinde halkı da çok net ifadeler ile anlatmıştır.

    Eser Halife Ali’nin şehit edilmesi ile başlamaktadır. Ali’nin öldürülmesinin ardından, Muaviye bin Ebu Sufyan ve Hasan halife ilan edilmiştir. Hasan’ı halk desteklerken; Muaviye’yi ise ordu ve güç desteklemektedir. Kanlı olayların olmasını istemeyen Hasan, Muaviye’nin gücü elinde topladıkça zalimleşeceğinin farkına varamaz ve ona biat eder. Aslında Hasan iyi niyetlidir çünkü Müslüman kanı aksın istemez. Fakat büyük bir yanılgıya düşmüştür. Zalimin güç kazanmasına fırsat verilirse, o zalim daha fazla kan akıtır ki gerçekten de hep öyle olmuştur. “Korkarım hep böyle olacak. İdamlar, işkenceler çoğaldıkça, insanlar sinecek. İnsanlar sindikçe de, idamlar, işkenceler daha çok artacak.” Syf. 97. Burada daha fazla tarihi olaylara yer vermek istemiyorum. İsteyen okuyucular ister kitabı okuyabilirler, isterlerse çeşitli kaynaklardan araştırabilirler. Bir tarih öğrencisi olarak Bekir Yıldız’ın anlattıklarının tarihi veriler ile çelişmediğini ve güvenilir olduğunu söyleyebilirim.

    Eserin anlatım biçimine gelirsek dilini gayet sade buldum. Ayrıca okuyucuyu, yoran betimlemeler ve aşırı uzun cümleler ile sıkmamış Bekir Yıldız. Diyaloglarda sanki gerçekten Muhammed’i, Ali’yi, Muaviye’yi, Yezid’i, Hasan’ı ve Hüseyin’i dinlediğimizi hissettirmiş ki bu bence çok çok büyük bir başarıdır. Ayrıca karakterleri de tanıtışını da başarılı buldum. Yezid’in ilk anlatıldığı paragraf hem insanda büyük bir iğrentiye yol açıyor hem de günümüzde, gündelik hayatlarımızda yer alan Yezid benzerleri kişileri akla getiriyor. Hüseyin ve yoldaşlarının, toplam 72 kişinin, Kerbela’da kuşatıldıkları kısmı kaleme alış tarzı ise tek kelimeyle muazzam. Hüseyin’in dedesi (Muhammed) ve babası (Ali) ile konuşmaları, yanındakilerin inançlarından dönmeyerek zalime itaat etmemeleri, çölün o kavurucu sıcağı gerçekten çok başarılı bir şekilde anlatılmış. Elbette o zalim olayı yaşayanlar kadar hissedemeyiz fakat eseri okurken o çölde Hüseyin ve yoldaşları ile birlikte Kerbela Çölü’nde susuzluktan kavrulduğunuzu bir nebze de olsa hissedebiliyorsunuz.

    Bu eser ile ilgili daha neler söylemek isterim inanın bilmiyorum ancak gerçekten etkisi altında kaldığım bir eser. ‘Zalim’in, ‘İnanmış’ın ve ‘Kerbela’nın çok başarılı bir şekilde anlatıldığını dile getirererek sözlerimi sona erdirebilirim sanırım. ‘ve Zalim ve İnanmış ve Kerbela’ isimli eseri okumamış herkese tavsiye ederim. Okumuş olanlara da ne mutlu bu kadar değerli bir eseri okumuşlar, bu kadar acı bir olayı öğrenmeye çalışmışlar. Ne mutlu hakkın, haklının, adaletin, doğrunun, mazlumun, aklın ve vicdanın yolunda olanlara! Lânet olsun Yezidler’e, Yezidleşenlere, adaletin terazisini bozanlara ve Yezid yolunda yürüyenlere!...

    “Korkusuzluğum nedendir? Çünkü bilirim ki, zalimin zulmünü, inanmışlığın direnci er geç yener. Bugün yenemezse, yarın yener.” Sayfa: 122
  • Köpeğe halktan yetenekli diyen mi suçlu, yoksa halk mı neyse lanet olsun’
  • "onlar, eee, bilirsiniz ya, onlar yalnızca bir grup gerçekten sevimli herif işte, bilirsiniz ya, ama şimdi nedense herkesi öldürmek istiyorlar. Lanet olsun, bazı sabahlar ben de yatağımdan aynı hislerle kalkıyorum. Kahretsin.
    Douglas Adams
    Sayfa 427 - Alfa Yayınları, 2. Baskı