YouTube kitap kanalımdaki Azerbaycan edebiyatı videosunda bu muhteşem kitabı önerdim: ytbe.one/FM7RoOXGSok
Hayatımda ilk kez Celil Memmedguluzade okuyorum ve Azerbaycan edebiyatı okudukça her geçen gün şaşkına dönüyorum. Meğer ne güzel kitaplar kaçırıyormuşum da hiç haberim yokmuş...
Şimdi bu kitabın gözünüzde biraz olsun canlanabilmesi için size bir tarif vereceğim. Öncelikle Nikolay Gogol'ün hicivleriyle Sadık Hidayet'in birey tespitlerini birleştirdiğinizi düşünün. Sonra da bizden Fakir Baykurt'un toplumcu gerçekçiliğini alın ve Aziz Nesin'in de mizahi yönlerini bu karışıma ekleyin. İşte alın size Danabaş Köyünün Öyküsü kitabı... Nasıl, sizce de muhteşem değil mi?!
Madem öyle hadi bir benzetme daha... Boğaziçi Üniversitesi'ne hukuksuz olarak atanan rektör olayını hatırlıyorsunuz değil mi? Şimdi Boğaziçi Üniversitesi'ni bir köy gibi düşünün. Adı da Danabaş olsun. Rektör yerine de bir muhtar koyun. Adı da Hudayarbey olsun. Üstelik bu muhtar sadece atanmış olmakla kalmasın, elde etmek istediği şeyler için her yolu mübah görsün. İşte şimdi bu kitap sizin için daha anlamlı hale gelmiş olabilir.
Ben eminim ki herkesin etrafında mutlaka bir Hudayarbey vardır. Kendisini en ahlaklı gösterip etrafına ahlakçılık taslayan, en Müslüman benim diye geçinip Müslümanlık satan, para nereden gelirse gelsin mübah sayan ve şeriata uyduğunu söyleyip türlü dalavereler yapan... Size de tanıdık geliyor mu bütün bunlar? Çünkü biz Hudayarbey'leri çok iyi tanıyoruz.
Bu kitapta en keyifli bulduğum yönlerden bir tanesi yoksul ve yaşlı bir köylü olan Mehemmed Hasan'ın başına kötü bir olay geldikten sonra kendi inandığı Tanrı'yı sorgulaması oldu. Keşke biz de inandığımız Tanrı'yı sorgulasak onun yaptığı gibi. Biz de inandığımız dinin kutsal kitabını anlayarak ve sorgulayarak okusak... İşte Celil Memmedguluzade bana hep bunları düşündürdü kitap
YouTube kitap kanalımdaki Azerbaycan edebiyatı videosunda bu muhteşem kitabı önerdim: ytbe.one/FM7RoOXGSok
Hayatımda Azerbaycan Türkçesiyle okuduğum ilk kitap olma unvanına erişen o muhteşem eser... Ölülər!
Azerbaycan'la ilişkimizin Eurovision'da birbirimize 12 puan atmaktan öteye geçmesini istediğim için bu aralar Azerbaycan kültür ve sanatını tanıyorum. O yüzden de Azerbaycan edebiyatının değerli yazarlarını bir bir okuyup kitaplarını inceliyorum.
İlk olarak aklınıza şu soru gelebilir... Ana dili Türkçe olan biri Azerbaycan Türkçesiyle yazılmış bir kitabı okurken zorlanır mı? Aslında gerçekten de o kadar zorlanmaz. Evet başta biraz zorlanıyorsunuz ama sonrasında x harfinin Türkçede h harfi, q harfinin de k harfi yerine geçtiğini anlayınca işiniz gittikçe kolaylaşıyor.
Zaten aynı coğrafyanın insanlarıyız, hatta aynı kaderlerin. Aynı gökyüzüne bakıyoruz, aynı nefesi alıyoruz. İşgallere karşı nice savaşı göğüslemişiz beraber. Nice kitaplar çevirmişiz birbirimizin edebiyatından... Bütün bunlar aynıyken nasıl anlamayız ki birbirimizin dilinden?
Körü körüne inancın çok güzel örneklerinden biri bu kitap bence. Düşünsenize, bir gün bir ölünün dirildiği söyleniyor ve halk da sorgusuz sualsiz bunu söyleyen şeyhlere ve hocalara inanıyor... Yani bu millete birisi uçuyor, birisi diriliyor desen mutlaka bunlara inanacak müritler çıkar diyor bu kitap. Ama sadece tek kişi, yani İskender buna karşı gülüp geçiyor.
İskender, elinden şarabı, votkayı yani alkolü düşürmeyen biri. Fakat o haliyle bile gerçekleri sorgulayabilen, kendisini aklın yoluna adayabilen bilinci açık bir insan. O yüzden ben bu kitaptaki İskender'in cesaretine ve kurulu düzene karşı duruşuna bayıldım. Bize kral çıplak diyecek İskender'ler lazım. Hatta bu karakter Ömer Hayyam'ın Dörtlükler kitabındaki şu
YouTube kitap kanalımdaki Azerbaycan edebiyatı videosunda bu muhteşem kitabı önerdim: ytbe.one/FM7RoOXGSok
Azerbaycan edebiyatında savaşın vahşetini anlatan bir kitap buldum! İşte o kitap Hüseyn Cavid'in İblis adlı oyunu...
Bugüne kadar gerek gündelik hayatta gerekse de askerlikte savaş hakkında hep düşündüm. Yeri geldi Stefan Zweig okudum onunla Brezilya'ya kaçtım, yeri geldi Puşkin okudum Kafkasya'da cephede savaştım. Bazen Einstein oldum ve savaştan nefret ettim bazen de Tolstoy oldum ve savaş devam ederken bizzat halkımın insanlarını anlattım.
İşte sayın Hüseyn Cavid'in İblis kitabı da böyle. Arif adlı karakterde Dostoyevski'nin Ivan Karamazov ve Goethe'nin de Faust adlı karakterlerinin bir karışımını bulabiliyorsunuz. Hem Ivan'ın kendi içindeki şeytan ile olan mücadelesi var Arif'te hem de Faust'un iyilik ile kötülük arasındaki gelgitten kurtulamayan o çelişkili ruh hali. O yüzden Azerbaycan edebiyatı okumayan insanların gerçekten de çok şey kaçırdığını düşünüyorum.
Yeri gelmişken hayatımda en sevdiğim kitaplardan biri olan Gecenin Sonuna Yolculuk kitabında, bu kitabı tam olarak özetleyen bir alıntı mevcut:
"Savaşı ve içinde ne varsa hepsini reddediyorum... Ben savaş var diye üzülmüyorum... Ben kaderime razı olmuyorum... Ben bu konuda sızlanıp durmuyorum... Onu olduğu gibi reddediyorum, içindeki insanlarla birlikte, onlarla, onunla hiçbir alışverişim olsun istemiyorum. İsterlerse dokuz yüz doksan beş milyon kişi olsunlar ve ben tek başıma kalayım, yine de haksız olan onlar..." [s. 84]
Arif de savaşı ve içinde ne varsa hepsini reddediyor aslında. Reddediyor reddetmesine fakat insanın içindeki savaş öylece durur mu hiç? Bence insanın içinde olup biten savaşlar, bugüne kadar tarihte gördüğümüz bütün savaşlardan daha çetin geçiyor. Çünkü her gün bir başkası oluyoruz,
YouTube kitap kanalımdaki Azerbaycan edebiyatı videosunda bu muhteşem kitabı önerdim: ytbe.one/FM7RoOXGSok
Son zamanlarda okuduğum en iyi kitaplardan biriyle tanıştırmak istiyorum sizi bugün. Çünkü bu kitabın içinde neredeyse her şey var. O halde neden Deli Kür daha fazla okunmasın?
Şimdiye kadar Azerbaycan edebiyatında Anar Rızayev kitaplarıyla birlikte gerçek ve saf sevgiyi, Celil Memmedguluzade kitaplarıyla körü körüne birilerinin peşinden giden insanları ve cehaleti, Hüseyn Cavid kitaplarıyla madde ve mana arasında kalan insanları ve Mirzə Ələkbər Sabir kitaplarıyla da ironinin edebiyatta ustaca kullanımını görmüştüm. Deli Kür kitabının yeri ise çok başka oldu bende...
Bugüne kadar okuduğum hiçbir kitapta karşılaşmadığım bir şey gördüm bu kitapta. Kitaba ismini veren Azerbaycan'daki Kür Nehri, kitabın psikolojisini yönetiyor. Evet, yanlış duymadınız. Kitaptaki karakterler arasında bir tutku varsa Kür Nehri kendisine yansıyan ışıktan dolayı kırmızıya dönüşüyor, öfke varsa gürlüyor, hüzün varsa sakinleşiyor, belirsizlik hakimse suyu bulanıklaşıyor... Gerçekten muhteşem bir düşünce!
Üstelik kitabı okuduğum süreç boyunca aklıma bir zamanlar ülkemizde bulunan köy enstitülerinin ve Hasan Ali Yücel'in gelmesi de bir tesadüf değil. Biz genelde Türkiye İş Bankası Hasan Ali Yücel klasiklerini biliriz. Fakat bu ismin değerini, neler yapmaya çalıştığını ve köy enstitülerini neden kurduğunu hep göz ardı ederiz.
Zamanında ülkemizde kitap yazmış değerli yazarlar olan Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Talip Apaydın, Adnan Binyazar ve daha nicesinin bu kurumlardan çıktığını biliyoruz. Bu yüzden Deli Kür kitabının bize anlatmaya çalıştıklarıyla bu yazarların kitaplarındaki mesajlar arasında büyük paralellikler yakalanabileceğini düşünüyorum.
Bu kitapta herkes kendisinden bir şeyler bulabilir. Umutsuz olduğunuz bir dönemde bu