Augustus ölümünden kısa bir süre önce, MS 13'te 76 yaşında iken yazdığı ve Campus Martius'taki anıt mezarın girişinde, bronz sütunların üzerinde sergilenmesini istediği Res gestae (İcraatlar) adı eserinde başardıklarının sade bir özetini sunmuştur. Asıl metin günümüze ulaşmadıysa da, Roma'dan epey uzakta, Anadolu'nun soğuk iklimli platosunda, Ankara şehrinde bulunmuş, biri Latince, biri Yunanca ve en önemlisi biri her iki dilde olan üç yazıt yardımıyla rekonstrüksiyonu yapılabilmiştir. İlk imparatorun sözleri oraya bile ulaşmıştı!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Populus Romanus'un ilk kralı, Roma kentinin kurucusu Romulus'tu. O sıralar Sabinlerin büyük çoğunluğu kendi kralları Titus Tatius'un yönetiminde bağımsız yaşıyordu. Romulus'un yerini, bir Sabin aldı: Titus Tatius'un damadı Numa Pompilius. Daha sonraki kral, Latin soyundan gelen Tullus Hostilius'tu. Onun yerine de başka bir Sabin, Numa'nın kızının oğullarından biri olan Ancus Martius geçti. Ardından Etrüsklerin fethi baş gösterdi. Bir sonraki kral, Tarquinius Priscus bir Etrüsktü. Onun ardılıysa, ne Etrüsklerdendi, ne de Latin soyundan: Tarquinius Priscus'un kızıyla evlenen Servius Tullius bir köleydi. Krallığın Servius Tullius'un damadına, Priscus'un oğullarından birine geçmesiyle birlikte tekerki de sona erdi.
Bu gelenekte krallık düzenli olarak kadın soyundan geçer." Ancus Martius, öncelinin kızı Pompilia'nın oğludur ve bu da ana yanından başa geçtiğini göstermektedir. Pompilia'nın babası Numa da öncelinin kızıyla evlenmişti. Servius Tullius, Priscus'un kızıyla; Lucius da Servius Tullius'un kızıyla evlenmişlerdi. Daha sonraki bir çağın Romalıları, önyargılarına çok ters düşen bir gelenek yaratmışa benzememektedirler.
Krallığın kaynatadan damada geçmesi, çok bilinen bir anayanlı kalıtım biçimidir. Taht erkeklerdedir, ama kadınlardan geçmektedir. Irokua'larda görülen annenin erkek kardeşinden kız kardeşin oğluna biçimindeki kural da aynı ilkeye dayanmaktadır; aradaki tek ayrım, Romalılardaki kuralın evlenmenin daha ileri bir gelişme aşamasını gerektirmesidir. Bu durumda, eğer krallık kaynatadan damada geçerse, kraliçelik de anadan kıza geçer. Acaba bu, kralın bir anlamda karısı adına yönettiğini mi gösterir? Bir sonraki bölümde, bunun böyle olduğunu göreceğiz.
Bu uzlaşı havası çerçevesinde Senato Caesar adına 18 Mart'ta Forum' da halka açık bir cenaze töreni düzenledi. Antonius'un emri üzerine Senato tarafından Caesar'a verilen payeler ve senatörlerin tümü tarafından diktatöre edilen bağlılık yemini teşrifatçı tarafından okundu; ardından konsül halka hitap etti (Shakespeare'in ünlü dizeleri Roma hitabet sanatının etkisini başarılı bir şekilde yansıtır). Ayrıca Tiber kıyısındaki geniş bahçelerini Roma halkına bağışlayan ve her vatandaşa 300 sestertius (75 denarius) bırakan Caesar'ın vasiyeti de okundu. Parçalanmış, kanlı mor kaftanı halkın önünde sergileniyordu. Bazı kaynaklara göre yaralarını gösteren balmumundan bir heykeli bile yapılmıştı. Büyük bir kalabalık toplandı. Cicero daha sonra toplanan bu kalabalığın şehrin ayaktakımından ibaret olduğunu iddia etmiş ve bu iddia politik rakipler tarafından sıklıkla kullanılmış olsa bile her kesimden insanın Caesar'ın cenaze törenine katıldığı açıktır. Magister ve eski magisterlerden oluşan bir grup kızının Campus Martius'taki mezarının yakınlarında yakmak üzere naaşı kaldırmaya başladı. Öfkeli kalabalık bunu kabul etmedi. Kahramanları Clodius nasıl Senato Binası'nda yakıldıysa Caesarda şehrin kalbinde, Forum' da yakılacaktı. Magisterler tarafından kullanılan sıralar parçalanıp ateş yakıldı. Halk kendini kaybetmişti. Caesar'ın zaferlerini ve mevkisinin alametlerini kuşanmak üzere kiralanmış aktörler bunları üstlerinden söküp parçalıyor ve ateşe atıyorlardı. Kıdemli askerleri silah ve zırhlarını, kadınlar en pahalı mücevherlerini alevlere fırlattı. Halkın bazen Caesar'ı protesto ettiği olmuştu ama bu hep belli sorun ve şikayetlerle ilgili protestolardı. Kariyeri boyunca sadece küçük bir zümreyi gözetmeyip halkın genelinin yararına yaptırımlarda bulunan Caesar'a karşı
“Felsefede bütün bir 20. yüzyıl boyunca yaşanan bu profesyonelleşme sürecinin önemli bir özelliği de kadınların filozofların akademisine katılımı olmuştur. Birinci Dünya Savaşı sırasında, üniversite sıralarını, erkeklerin askere gidişleriyle birlikte daha çok doldurmaya başlayan kadınlar, önce büyük filozoflara asistanlık yapmışlar, fakat bununla da kalmayıp, en azından bazı örneklerde önemli filozoflar olup çıkmışlardır. Almanya’da Edmund Husserl ve Martin Heidegger’in öğrencisi olmuş Hedwig Conrad Martius, Edith Stein ve Hannah Arendt, Fransa’da Simone de Beauvoir’ın açtığı yoldan giden Julia Kristeva, Hélène Cixous, Luce Irigaray, Sarah Kofman, Michèle le Doeuff, İngiltere’de Ludwig Wittgenstein’a asistanlık yapmış olan Elisabeth Anscombe ve onu takip eden Philippa Foot, Onora O’Neill ve nihayet Amerika Birleşik Devletleri’nde Judith Butler ve Martha Craven Nussbaum yüzyılın çığır açıcı kadın filozofları olmuşlardır. Zaman zaman felsefenin klasik konularıyla da meşgul olmuş olan bu kadın filozofların çığır açıcı filozoflar olarak görülmelerinin en önemli nedeni, onların feminizm adı verilen ve erkek egemen bir karaktere sahip olduğuna inandıkları bütün bir felsefe geleneğine meydan okuyan yeni bir felsefe geleneğini başlatmış olmalarıdır.”