• Önyargı düşüncenin en büyük hastalığıdır.

    Farklı iki gezegenin insanlarıydılar, o kadar farklıydılar ki birinin iltifatı diğerinin hakareti, birinin ilgisi diğerinin sıkıntısıydı.

    Çıkarları için fırsat oluşturmaya çalışanlar sonunda mutlaka hırpalanırlardı! Hak etmişti ve hırpalanmıştı.

    Keşke hep derinlerde kalsaydı.

    Hissettiği üzüntü kızgınlığa dönüştü, kaçtığı ıstırapsa sorulması gereken hesaba. Nasıl göründüğünün ne önemi vardı? Evrimleşen bir ruh için önemi olmamalıydı!

    Varlıkları şekilleriyle yargılayan biri nasıl hakiki insan olabilirdi! İstediği kadar güzel olsundu!

    Bir varlığın kendi varoluş şekline duyduğu sancı en ağırıydı.

    Kelimelerin ruhtaki fırtınaları dindirmesi için önce anlamlarını bedene indirmeleri gerekirdi.

    Nedeni ne olursa olsun tek bir gerçek vardı, hayat ıstıraptı.

    İnsan sevdiği birine duyduğu öfkeyi çevirmeye çalıştığında, altında ezileceği bir yük alırdı sanki sırtına.

    Adaletsizlikle geçen bir hayat dayanılır gibi değildi!

    Bedenin toprağa deneyimlerin evrene, ruhun Yüce’ye dönsün, unutma ancak bütünün tamamı kadar yalnız, her bir parçası kadar çoksun. Ruhun her daim anlamlarla var olsun.

    Deneyim bilginin bedende aldığı hal, ruhta bıraktığı izdi.

    Varlıkların halleri vardı ama halleri birbirinden bu kadar farklı olabilenlerin hangi halleri onların aslıydı? Bir şeyin nasıl aklın alamayacağı kadar itici olabilirken aynı zamanda aklı hayrete düşürecek kadar merak uyandırmaya meyilli olabilirdi?

    Analiz edilmeyen duygular başıboş esen fırtınalardı, analiz edip fırtınayı anlamak, estiği kaynağı bulmak, fırtınayı dindirebilmenin tek şartıydı.

    İnsan ruhunun fırtınasından nasıl saklanırdı?

    Zihni düşüncesiz bırakabilmek için bedeni yormak gerekir.

    Davranmadan önce düşünmüyorsak, ne kadar tehlikedeyiz anlamıyor musun?

    Ama tesadüf yoktu ki her şey hayatın matematiği değil miydi?

    Hızlı düşünme ancak kalıplar oluşturarak mümkün olabiliyordu, ve her kalıp bir önyargıya dönüşebiliyordu, hızlıca karar vermeye çalışırken kendi önyargı hapishanesinde kalabiliyorlardı insanlar

    Yaşam, hayatın değerini bilmeyen organizmaların yaşamasına izin veriyordu.

    Her teması bir krize dönüşen biri için temassızlık en iyi stratejiydi.

    Mükemmelliği tetikleyen şey eksiklik duygusudur. Bu duygu, senin en büyük engelleyicin ya da kendi potansiyelini doldurmakta en büyük gücün olabilir.

    Hayat hepimizden daha akıllı. Bize kendi potansiyelimize ulaşmamız için sürekli fırsat verir. Bazen verilen fırsatları görmez, bazen bu fırsatları görüp kaçırır, bazense bu fırsatlarla savaşırız, ama hayat vazgeçmez, biz vazgeçmediğimiz sürece..

    Sevdiğin varlığın seni kendine, ‘’asla’’ layık görmemesi aşağılanmanın zirvesiydi.

    Korkular daha kötüleriyle yüzleştiğimizde nasıl da etkisizleşiyorlardı.

    Hayat kaçmaya çalışanlar için ağırdı. Durup yüzleşmek, kendin olmak için çaba göstermek gerekirse yeniden doğmak için yaşarken ölmek şarttı.

    Tekamülde belli bir seviyeye ulaşabilmiş ve daha da ilerleyebilecek herkes gibi kendi korkusundan yeniden doğdu, deneyimleyerek, üzerine giderek, vazgeçmeyerek. Düşünerek, analiz ederek saplanıp kalmayarak, fark ederek. Ama doğumlar her zaman sancılıydı.

    Su çok iyi bir iletkendir, içinde bilgiyi taşır, yeterince suyun içinde kalırsan sende var olan her şey suya geçer, su senden eksiltmez seninle bir olur, sense suyla çoğalırsın, suya doğan herkes suyla birdir, bu yüzden biz sualtında birbirimize isimlerimizi sormayız zaten su bize taşımıştır isimlerimizi.

    İnsan organizması sorması gereken sorular yerine hep karşısındakinin duymasını istediği cevapların sorularına odaklanmaya eğimli.

    Evren öyle güzel tasarlanmıştır ki varmak için çıktığımız yol, gitmek istediğimiz yer neresi olursa olsun, yola çıkma cesaretini gösterebilen ve kendine samimi olan herkesi özüne yaklaştırır.

    Hata olarak algıladığımız şey algımızdaki zayıflıktır.

    Kızmak kurban gibi hissedip pes etmek ya da karşındakini suçlamak yerine sakince analiz etmek zorundasın, bir şeyi neden istediğini, neden istemediğini ve ne istediğini, yani seçimlerini analiz edebildiğin kadar varoluşu anlayacaksın.

    Evren merakla harekete geçer, düşünceyle genişler, korkuyla küçülür, analizle büyür, yargıyla son bulabilir, merak ettiğin her şey senin kim olacağına yön verir.

    İçinde korkuya yuva olan her şey onu keşfetmesi gereken muhteşem bir deneyimden uzak tutabilirdi, korkularının üzerine gitmek tek çareydi! Ve kendi kendine söz verdi: Bir daha korku hissettiğinde asla saklanmayacak tam tersi hemen deneyime geçecekti! Çünkü sonu ne olursa olsun, böyle bir keşfin olasılığı her türlü riske değerdi, korkularla yaşanan anlar ancak saygısızca yağmalanmış bir hayata ait olabilirdi.

    Senden daha üstün bir fikri fikirle yenemezsin, o fikrin kendini yabancı hissedeceği bir şey seçmelisin.

    Düşüncelerin efendisini yenmek için onunla konuşarak anlaşmayı deneyemezdi, her şeyi ama her şeyi senden daha çok, daha iyi bilen birine ne diyebilirdin ki! Tek bir yol vardı, ilkellik! Gelişmiş bir düşüncenin hayvansı ilkelliğin karşısında hiçbir şansı olamazdı.

    Yargılanmak insanlığın en büyük duvarıdır. Anlamak ve kabullenmekse yargılamanın tek ilacı.

    İnsan organizmasının en ilginç tarafı bir bütün olduğunu görene kadar insanlığını keşfedemiyor olması.

    Başkasını yargıladığında aslında kendini yargılıyorsun.

    Senin hissettiğin her duygu senden evrene yansır hatta evreni değiştirir.

    Çünkü şu bir gerçektir ki tekamülümüz hangi seviyede olursa olsun merak ettiğimiz şeyler aslında düşüncelerimizin köklerini oluştururlar. Kıskançlık yaşayan biri kıskandığı şeye odaklanacağından soruları da hep bu olguya odaklı olacaktır. Yani merakın odağındadır ve o odak duygularının da kaynağıdır. Merakını ehlileştirmediği için başka birine odaklanmış ve sürekli o kişiyi merak eder hale gelmiş ve bu nedenle de büyük kıskançlılar yaşayan birinden anlayış beklemek mantıklı olmaz. Çünkü anlayış ancak analizle gelişir ve merakı başkasına saplanmış biri o başkasıyla ilgili bilgi toplamakla o kadar meşguldür ki analiz yapamaz hale gelir ve anlayışı gelişemez. Kendi gelişemez.

    Çünkü önemli olan bilmek değil anlamaktır, gerçekten anladığında asla yargılamazsın, yargılamak varoluşa aykırıdır, her varlığın mutlaka bir TEK’ten geldiği bir mekanizmada yargılamak en büyük saygısızlıktır, kısacası varlık aslında her şeyi bilerek bedenlenir ama amaç daha fazlasını anlayabilmek olduğundan doğumla birlikte bilinci geçmişe biriktirdiği bilgilere kapanır, çünkü önemli olan geçmişte anladıklarının özüne ne kadar işlediğini ölçebilmektedir.

    Bir şeyi özellikle de bir kişiyi her yargıladığımızda onu tüketiriz, yargılar bilgiyi depolamamızı sağlar.

    Yargılama elinden geleni yap, başta sarsılabilirsin ama vazgeçmezsen kesin başaracaksın, insan gelişmek için dizayn edilmiş bir organizmadır.

    İnsanın insanlığı evrendeki merhametin temsilidir.

    Ben toplumdan kopalı çok oldu! Sizin doğrularınız benim değil, sizin inançlarınız benim değil, tanrınız bana masal, korkularınız bana gülünç, varoluşunuz bana anlamsız! Ben sizden biri değilim sadece biriyim! Tek başıma kendi potansiyelime doğmak için buradayım.. İlkelliğinizin içinde bir bataklıkta gibi debelenmektesiniz, kaybolan ben değil sizsiniz! Toprağa dönün özünüzü arayın! Tükettiğinizi üretmeden bu bataklıktan asla çıkamazsınız.

    Güzellik her şeyde her yerde satılıktı.

    Bu hareket tehditkar olsa da yüzündeki aptal gülümsemeye sığınmaktan başka ne yapabilirdi ki?

    Kuramadıkları telepatik bağın yan etkisi bu olmalı diye düşündü; dokunmak.

    Yargıladı Sonje, yargıladığı her şeyin hayat tarafından kendisine yaşatılacağını bilmeden.

    Akıl deneyime eremediğinde zihnin yaşanmışlıklarının içindeki anlamları bulamadığnda yazmalı insan.

    İnsan kendisi bile bilmezken neyi niye yaptığını nasıl karşısındakine anlatsındı? Henüz kendin bile sorgulayamadan sorgulanmak haksızlıktı.

    Hissettiklerinden başkasını sorumlu tutacak kadar mı insanlığını kaybetmişti?

    Güçsüzlük çaresizliğin kapısıydı.

    Hayat kınadığımız anlamakta zorlandığımız her şeyi bize yaşatmak için mükemmellikle dizayn edilmişti, eşitlendiğimiz anlar her yürekteki farklı eksikliklerin yaratığı o karmaşık duygulardaydı, o duyguları analiz edip anlamlandırmaya çalışanlarla hissettikleri, eksikliğin öfkesinde etrafındakilere savaş açanların arasında aralıksız bir mücadele vardı. Anlamın yağma ile mücadelesi…

    Evrende her şey zıtlıklarla var olur, babam derdi ki bu kadar iyi olma, sen bu kadar iyisin diye evrenin bir yerlerinde birileri o kadar kötü olmak zorunda kalıyor. Evrenin tek sorunu denge. Var olan her şey hangi kaynaktan çıkmış olursa olsun negatif ya da pozitif, ancak dengeye ulaşabiliyorlarsa var olmaya devam edebiliyorlar. Ancak dengedeyken evrimlerini tamamlayabiliyorlar. Aşırı negatif kendini yok ediyor sonunda, aşırı pozitifse mutlaka yok ediliyor.İnsanlıksa bu dengenin içindeki savaşının ürünü.

    Olmaması gereken bir şey zaten olmaz.

    Anlamsızlık aslında henüz anlayamadığın bir anlamdır. Çünkü evrende hata yoktur. Asla! Ve olan her şeyin bir anlamı vardır, mutlaka, dedi.

    Aklın hasta olabildiği gezegen burası, hata olmayan bir evrende aklın hasta olmasının anlamı ne ki? İçinde girdiği deneyimi analiz ederek kendi evrimini yaşaması için dizayn edilmeli mi akıl peki hasta olunca nasıl algılıyor deneyimi, gerçekliği?

    Hayatında birilerine, asla geri ödenemez bir iyilik yapmamışsan yaşamış sayılmazdın zaten.


    İnandıkları güç onlara merhametli olmayı buyururken onlar acımasızlıklarıyla inançlarını mı koruyorlar!

    Çifte standartların var, kendini her candan yukarıda üstün görüyorsun, ama aslında üstünlüğünden değil hissizliğinden geliyor bu görüşün! Hissetmiyorsun, hissedemiyorsun ve hissedemediğin şeyleri yok sayıyorsun, her şeyi bildiğini sanıyorsun ama anlamıyorsun, anlamadıklarını yargılıyor, küçümsüyorsun, evrimde senden daha çok yukarıda olduğumu bile göremiyorsun! Seni hayata havale ediyorum, bana yıllardır yaşattığın aşağılanma duygundan bir zerre tatman dileğiyle..

    Bir erkeğin erkekliği, annesinin anneliğini göstermekteydi.

    Kelimeler yetmiyor fark ettiklerimi ifade etmeye, öğrendiklerimi bilseniz sadece benim hissettiklerimi hissedebilirsiniz; zihninizde başka düşünceye yer kalmaz. İçimde yayılmaya çalışan nefretle savaşıyorsun.

    Hayatta her şeyin bir sonu vardı, en köklü egemenliklerin, en köklü fikirlerin ,en bitmez tükenmez savaşların ,en yıkılmaz binaların ,en merhametsiz düşüncelerin hatta güneşlerin, Evren’lerin bile sonu vardı... sonlanmayan tek şey dönüşümdü .

    Ağlamak umutsuz çaresizliklerin ihtiyacıydı.

    Çaresi engellenmiş çaresizliklerin dehşetindeydi insanlık.

    Bireysellik algıları yok. Herkesin motivasyona bir başkası gibi olmak, birey yok biri gibi olmak var.

    Söylediklerine inanmak çok zor üstelik sadece kelimelerden ibaret olunca..

    Her suskunluk zaten evet değil miydi?

    İnsan mutluluğu bile paylaşamayacağı kişilerle aile olduysa veda etmenin ne anlamı vardı?

    Ama mucizeler hayatın kendini hatırlatması değil miydi?

    Neydi doğru? Hayatın yanında olabilmek için kendi hayatını feda etmeye hazır insanlara gösterdiğimiz saygı mıydı yoksa hayatı umursamamayı önemsizleştirecek zenginlikte hayata hükmedebilen adamların emirlerine mi gösterilmeye devam edilmeliydi? Neydi doğru?

    Kendi çıkarlarından olmak pahasına bir çocuğa verilen değer dünyayı değiştirirdi.

    Birileri bir şeylerin sözünü verdiklerinde başka bir şeyleri alıyorlardı insandan.

    Bir dokunuşun tesellisi insanı cehennemden çıkarabilir miydi? İnsan cehennemin yükünü başkasıyla paylaşabilir miydi?

    Ama neydi bir insansıya diğerinden üstün olduğunu düşündüren hayatının diğerlerinden daha değerli olduğunu içine sindiren ya da diğerlerinin hayatının daha değersiz olduğuna ikna eden ve tüm bu deliliği normal hale getiren şey neydi?

    Ama saygısız korkakların gezegeninde sayısı tükenmiş cesurlar öldürülürken korkmak bir geleneğe dönüştürülmüştü.

    "Kendini herkesten daha akıllı gören, hayatın sana verdiği şansı üstünlük zanneden, senden daha azıyla yetinmek zorunda olanların gözüne gözüne fazlalıklarını sokan sen! Zavalı sen... Kendini koyduğun o en yüksekteki yerle, tepesine çıkıp ezdiğin en alttaki asla kopmayacak bir bağ olduğunu bilmeyecek kadar cahil , hep kendine istiyecek kadar da arsızsın. Bu kadar öğrenmişliğinin , bilmişliğinin yanında hiçbir şey yapmayarak , kendi türüne zırnık kadar katkıda bulunmayarak nasıl da ihanet seversin! BİR'in parçası olduğunu unutmuş, kaybolmuşsun ! Varlığın lanetlenecek!"

    Çaresizlik bedenine ağır geliyordu.

    Yaralanmış bir ruhun yarısı ancak paylaşılınca hafiflerdi.

    İnsan kendi varoluşundan daha büyük bir şeyin parçası olduğunda Tanrı’ya yaklaşırdı.

    ‘’...Olasılıklarla doluydu dünya, ama yeni dinlerin zamanı çoktan geçmişti, çünkü insanlığın daha fazlasına ihtiyacı vardı, artık herkesin dini nihayet vicdanındaydı. Bilinmeyen her denklemin karşısına Tanrı’nın adını koyan cahillerin sonu gelmek üzereydi...’’

    Hayatını kurtarabileceğini bile bile bir canın bedenden gidişini izlemek insanlığa ait içinde kalan o son parçayı da ezip geçmişti, bir canı kurtarabilecekken üşenip de emek vermeyen herkes o kurtaramadıkları canın başına gelenlerle bir gün mutlaka yüzleşecekti.

    Hayatının anlamını kaybetmek üzere olan biri için acı sadece hala yaşıyor olmanın habercisiydi!

    Başka bir yaşam mümkün, ama sadece emek verenler için..

    Dahil olmadan değiştiremezsin.

    Ancak her şeyden kopabiliyorsan gerçekten özgürsün.
  • 60 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Herkese Merhaba.
    Bilinmeyen Adanın Öyküsü, hem anlatımı hem bıraktığı his açısından masal tadında bir hikâye. Basit bir hikâye diyebilirim. Bir adam kraldan bir tekne istiyor. Neden? Çünkü bilinmeyen bir adayı bulmak istiyor adam. Kraldan istekte bulunuyor. Ama krala ulaşmak çok kolay olmuyor tabi. Kralın kibrini ne güzel anlatmış José. Ve temizlikçi kadın. Bence hikâyenin gizli kahramanı. Ne güzel karar veriyor yazgısını değiştirmeye. Adamın tek derdi bilinmeyen adaya gitmek istemesi. Bilinmeyen Adanın Öyküsü, bir arayış hikâyesi anlayacağınız. Bilinmeyen adalar hep olacağına göre bu arayış hiç bitmeyecek ama amaç varmak değil, yolda olmaktır zaten. Aramak elbette zahmetlidir, her şeyden önce boşa aradığınızı söyleyen insanlar olacağı için. Kitabın özeti son cümlesinde aslında. Okunmaya değermi tabikide değer. Güzel bir hikaye oldu benim için. Kısa bir sürede okuyabiliyorsunuz hemen. Bu kitabı okuyarak Jose Saramago'nun ilk defa kitabıyla tanışmış oldum. Büyük bir beklenti icindeydim ama pek beklentimi karşılamadı diyebilirim. Ama şöyle bir gerçek var ki bazı kelimeler cok anlamlıydı. Yani derinden okunup anlaması türden diyebilirim. Tavsiye ediyorum.
  • Hayat bir mucize değil, zayıf kimselerin gerçek dünyayla yüzleşmeye dayanamadığı için inandığı bir masal.
    Richard Bach
    Sayfa 130 - Epsilon Yayınları
  • 220 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Hangi taşı kaldırsam / Anamla babam / Hangi dala uzansam / Hısım akrabam / Ne güzel bir dünya bu / İyi ki geldim / Süt dolu bir torbayla / Şöylece çıkageldim / Kime elimi verdimse / Döndürüp yüzümü baktımsa / Kısmet kapıyı çaldı / Kör pınara su geldi / Ben şakıyıp durdukça öyle / Gülün kokusu geldi / Bebesi olmayana / Bunalıp da kalmışa / Acılarla yüklü / Dargın yüreklere / Yetiştim geldim / İyi ki geldim.

    "Ezgili Yürek" Ruhi Su, sesindeki içtenlik ve sevgiyle "Yetiştin geldin / İyi ki geldin." Söylediğin türkülerle tâzeleniyoruz...

    "VAN'DAN YARINLARA ENGEBELi BİR YOLDA"

    Bir insanın yaşamında kaç kez olur böylesi, bilemiyorum. Hani, öylesine yoğun bir an yaşarsınız ki, sanki o anı yaşamamış olsanız, eksik, yarım, kolu kanadı kırık, yoksul kalacağınızı bilirsiniz, duyumsarsınız. O yoğun anı yaratan bir görüntü, bir ses, bir söz, bir sessizlik, bir bakış, bir davranış ya da ne bileyim, herhangi bir şey olabilir... Ben böyle bir anı, geçen yıl yaşadım. Üstelik tek başıma değil, ya da bir iki de değil, bin kişiyle birlikte yaşadım. 1983 Şubatı'ydı. Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaydı. Şan Tiyatrosu'nun koca sahnesinde, o, elinde sazı öylece duruyordu. Ve alkışlar dinmiyordu. Daha ne sazının bir teline dokunmuş, ne bir ses vermişti. Adı söylenmiş miydi, yoksa söylenmemiş miydi, şimdi anımsamıyorum, ama alkışlar bitmiyordu. O, öylece duruyor, kâh çarpan ellere, yüreklere bakıyor, kâh başını öne eğiyor, alkışların bitmesini bekliyordu. Oysa sanki alkışlar hiç bitmeyecekti... Sonunda, baktı ki bu çarpan, çırpınan yüreklerin durulacağı yok, sazına davrandı. O anda bin kişi soluğunu tuttu. (O güne dek ben böyle bir sessizlik duymamıştım.) Neden sonra sahneden gelen ses, oradakilerin sesi, soluğu oldu.

    O, Ruhi Su'ydu. Salonu dolduran insanlar, o gece, o alkış ve alkışın ardından gelen sessizliğin yoğunluğunu, içlerindeki özlemle, hasretle bütünlediler. Özlem, hasret... Çünkü üç yıldır Ruhi Su konser veremiyordu, sahnelere çıkamıyordu.

    Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Haftası'ndaki o yirmi dakikalık özlem gidermeyi saymazsak, dört yıldır, dinleyicileriyle yüz yüze, karşı karşıya gelemiyor Ruhi Su. Ama sesi, türküleri her zamankinden daha çok içimizde, aramızda. (Plakları, kasetleri her zamankinden çok satılıyor şimdilerde.) Ankara'da, Evrensel Kitabevi'nde plaklarını imzaladığı gün yanında olmak, onu izlemek, plak, kaset, hatta korsan kasetleri imzalatmaya gelen gençleri izlemek olanağını buldum. Belki bugüne dek onu sahnede hiç dinlememişlerdi, hiçbir konserine gitmemişlerdi. (Öyle ya, içlerinde çoğu 18 yaşındaydı.) Ama onu tanıyorlar, biliyorlardı. Ruhi Su'nun önünden yüzlercesi geçiyor, bir imza alma, bir iki sözcük söyleyebilme süresini elden geldiğince uzatmaya çalışıyorlardı. Gözlerinde sonsuz sevgiyi, saygıyı görüyordum. Ruhi Su'nun yanında, yakınında olabilmekten duydukları sevinçle, yüzlerinin nasıl güldüğünü görüyordum. Hepsi sayısız soru sormak için yanıp tutuşur gibiydiler. O gençlerin ağzı, dili olmaya çalıştım, bu "konuşa, konuşa"da. Akıllarından geçen her soruyu (özellikle günümüze ilişkin olanları ya da falanca filanca sanatçıyı illaki etiketlemek peşinde olan soruları) irdeleyemedikse, bağışlasınlar.

    Ruhi Su'nun evindeyiz. Kitaplar, resimler, kilimler arasında, söylenenler, söylenebilenler, söylenemeyenler arasında. Çok gerilerden başladık. Çocukluktan. "Bunları şimdiye dek pek kimselere anlatmadım," dediklerinden. "Anlatmadım... Çünkü... " (En iyisi baştan başlayalım. Çünküleri siz kendiniz de bulabilirsiniz.)

    1912'de Van'da doğdu Mehmet. Anasını, babasını hiç tanımadı, bilmedi. Kendi deyişiyle, "Birinci Dünya Savaşı'nın ortada bıraktığı çocuklardandı."

    Çok küçüktü Van'dan Adana'ya bir ailenin yanına geldiğinde.

    Aile çok yoksul bir aileydi. "Amca" diyor, "amca" biliyordu erkeği. Altı yaşına geldiğinde Adana İngiliz ve Fransız işgali altındaydı. İşgalin getirdiği sorunlara dayanamayarak Toroslar'a kaçtılar. Toroslar'a sığındılar, oradan oraya göçtüler. "Kaç kaç" deniliyordu bu olaya. Kurtuluş Savaşı'nın sonunda Adana'ya döndüler. Zaman içinde, "Amca"nın gerçek amcası olmadığını öğrenmişti bile. Ama anasız, babasız, amcasız, teyzesiz öyle çok çocuk vardı ki o sıralar, hiç önemsemedi. Çocuk olmayı önemsemediği gibi.

    "Adana'ya döndüğümüzde on yaşındaydım. Hüseyin adında bir mahalle arkadaşım vardı. Annesi beni çok severdi. Bir gün, "Gel oğlum, seni de Hüseyin'in okuluna yatırayım, daha rahat edersin," dedi. Hüseyin'in okulu dediği, Öksüz Yurdu -Darül Eytam'dı.

    O zamanlar Adana'da, Suphi Paşa derler, soylu aileden, nüfuzlu bir paşa vardı. "Köyden geldi, kimsesizdir," diye bir mektup yazıp "al bunu Öksüz Yurdu müdürüne ver," dedi.

    Cebinde mektupla öksüzler yurduna vardı Mehmet. Müdür, "Banyo yapsın, çocuğa elbise verin," dediğinde, okula alındığını anlamıştı. Amca'nın bu olup bitenden haberi bile olmamıştı.

    "O günden sonra hep yatılı okudum," diyor Ruhi Su. "Oyun diye bir şey varmış, onu öğrendim. Öksüzler yurdunda çocukluğumu yaşamaya başladım." Ve öksüzler yurdunda müzik yaşamı başladı.

    "Önce sesimin farkına vardılar. Marşlar, şarkılar söyleyerek taburun önünde yürüyen gruba aldılar beni... Zaten önceden, konu komşu hep beni çağırır türkü söyletirlerdi."

    Yaşı büyüktü, sınıf atlatıp 3. sınıfa aldılar. Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir yurda bir keman aldıracak ve Mehmet kemana başlayacaktı.

    Yıl 1925. Ankara'da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştur. Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir bildiri yollanmıştır. "Müziğe hevesli, istidatlı çocukları bize yollayın." Bu amaçla sınavlar açılmaktadır. Adana Öksüz Yurdu'nda 4. sınıftan Mehmet ve 5. sınıftan Şaban sınava girer. Mehmet kazanır, Şaban kazanamaz. Okul müdürü Mehmet'i çağırır, "Sen bir yıl daha bu okulda okuyabilirsin, ama Şaban açıkta kalır. Bu yıl onu kazanmış gösterelim, sen seneye nasılsa yine sınava girersin," der. "Peki," der Mehmet.

    "O anda bana çok doğal geldi," diyor Ruhi Su. "Yoo, hiç içimde ukde kalmadı. Müdür doğru söylüyordu. Böylelikle hem Şaban da açıkta kalmayacaktı. Nasılsa, bir yıl sonra sınavı kazanacağımdan emindim. Hiç üzülmedim."

    Bir yıl sonra, beşinci sınıftan Suphi ve Mehmet girdi aynı sınava. İkisi de kazandı. Kayıt işlemleri için dosyaları Ankara'ya gitti. Aynı anda Ankara'dan devrin Savunma Bakanı Recep Peker'den, Türkiye'deki tüm öksüz yurtlarına bir başka tamim yola çıkmıştı: "Okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek."

    "Bu karar okula gelince, bizim müzik sınavı sayılmadı. Suphi de, ben de çok üzüldük, ama çaresiz İstanbul'a, Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne geldik... "

    Hayır, o zaman da "Keşke geçen yıl hakkımı Şaban'a vermeseydim," diye içinden geçirmemiş Ruhi Su, ama o andan sonra tek amaç, ne yapıp edip Ankara'daki Müzik Öğretmen Okulu'na girmek olmuş.

    Sürdürüyor anlatmayı:

    "Adana'dan ayrılmadan önce bizi muayene eden askeri doktorlar, isimlerimizi duydukça gülümsüyordu: Ökkeş, Cumali, Ali Merdan, Durmuş vb. Sonunda bize dediler ki: 'Çocuklar, siz bu isimlerinizin yanına bir de kibar, güzel isimler koyun, sonra İstanbul'da size gülerler.' Biz de öyle yaptık. Cumali, Ali Ulvi oldu. Suphi, Suphi Nijat oldu. Ben de Mehmet Ruhi oldum. Ruhi'yi ekledim adıma. Böylece kibar adlarımızla çıktık yola."

    Ve İstanbul'a geldiler:

    "İstanbul bir masal ülkesi gibiydi. Haliç'ten denize girilirdi. İnsanlara bakıyoruz, yapılara bakıyoruz. Askeri Lise'de herkes herkesle dayanışma içine girdi. Yazdı geldiğimizde. İstanbul öksüz yurtlular bize yol gösterdi. Beni, kendi yurtlarındaki müzik öğretmeni Ahmet Muhtar Bey'le tanıştırdılar. Akşamları kantinde toplaşırdık. Ağabeyler, 'Hadi Ruhi çal,' derler, keman çaldırırlardı."

    Akşamlardan bir akşam Ruhi (artık Mehmet unutulacak, Su soyadını alıncaya dek Ruhi olacaktı) yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi. "Ne bu rezalet!" diye haykırdı. Kemanı kaptığı gibi kırması bir oldu. Keman onun değildi, Adana'dan arkadaşı İsmail'indi.

    "Birkaç gün sonra okul komutanı beni çağırıp kemanın parasını ödemek istedi, ama ben kabul etmedim," diyor Ruhi Su. "Çok ağrıma gitmişti, çok üzülmüştüm. Askeri Lise'den ayrılma yolları arıyordum. Aklım fikrim Müzik Öğretmen Okulu'na girmekteydi. Bir gün Ahmet Muhtar Bey, 'Ankara'ya gelebilirsen iyi olur, gelebilir misin?' dediğinde, hiç düşünmeden gelirim dedim."

    Bilinçaltında düşünmüştü bile. Askeri Lise'den kaçacaktı. Kimliği bile müdüriyetteydi. Ama bir arkadaşının iki kimliği vardı. Onu verdi Ruhi'ye. Öteki arkadaşlar yol parasını topladılar. Ve bir akşam elinde bavulu, cebinde sahte kimlik okuldan kaçtığı gibi kendini trende buldu.

    "O zaman trenlerde sıkı kontrol vardı. Tam Polatlı'ya yaklaşırken polisler geldi, her zamanki soruları sordular. Nereden geliyorsun?. Nereye gidiyorsun? Nerede kalacaksın?... Cevaplarımı tutmadılar ki, kimliğimi alıp yarın merkezden alırsın dediler... Ankara'da istasyonda indim. Sırtımda koca bavul, sora sora Ulus'a yürüdüm, oradan Cebeci'ye yürüdüm, Müzik Okulu' nun önüne geldim. Müzik Öğretmen Okulu'nda Ahmet Muhtar Bey'i buldum. Kaçıp geldiğimi söyleyince, bir 'Eyvah!' çekip beni doğru Askeri Liseler Müdürlüğü'ne yolladı. Oraya gidip diplomamı ve kimliğimi isteyecektim. Sırtımdan bavulu indirmeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Yanılmıyorsam masada bir albay oturuyordu. Hikayeyi ta Adana'dan başladım anlatmaya. Başlamamla birlikte gözlerimden yaş boşandı. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan ağlıyordum."

    (Ey okur, Ruhi Su'nun hala çocukluğundayız, niye bunca ayrıntı, deme sakın. Bir insanın ne istediğini çok iyi bilip o uğurdaki amansız çabasının, azminin, var olabilme mücadelesinin ilk adımlarıdır bunlar. Üstelik, Van'dan Ankara'nın Müzik Okulu'na uzanan yol, uzun mu uzun, engebeli bir yoldur. Sabırsızlanma, biz yolun henüz başındayız.)

    Yetkilinin yanıtı şöyle oldu: "Senin gözyaşlarına kanıp peki dersem, herkes Askeri Lise'den kaçar... Sen şimdi İstanbul'a okuluna dön. Oradan bize dilekçeyle başvur."

    Cebinde sahte kimlik, yüreğinde sonsuz bir sevinç ve umutla gittiği yolu yanında iki inzibatla geri döndü o akşam. Ne raylar, ne vagonlar, ne de karanlık, bir gece öncekine benzemiyordu. Onca yıkılmışlığın içinde yine de yoldan ayva alıp okuldaki arkadaşlarına götürmeyi ihmal etmedi. Okulda arkadaşlarından önce nöbetçiyi gördü. Kaçtığı için derhal hapsedildL Orada kaldığı iki gün içinde daha da bilendi. Artık biliyordu. Bir gün mutlaka Müzik Öğretmen Okulu'na girecekti...

    Şimdi, askeri liselere başvuruların çoğaldığı günlerdeyiz.

    "Öksüz Yurdu'ndan gelen çocukları grup grup Gülhane Hastanesi'ne gönderip sağlık muayenesi yaptırıyorlardı. Çürük çıkanları başka okullara yolluyorlardı. Okul komutanına çıkıp beni muayeneye yollamalarını istedim. 'Oğlum sen demir gibisin, bir şeyin yok,' dedi. Ben ısrar edince, 'Peki, git bakalım' , dedi. Herkes Askeri Lise'ye girmek isterken benim böyle Müzik Öğretmen Okulu diye tutturmama şaşıyordu. 'Oğlum ben burada müzik kısmı da açacağım, seni başına şef yaparım,' diye yumuşak sözlerle beni kandırmaya çalışıyordu. Göz muayenesinde bütün harfleri ters ve yanlış okudum. Ama doktorlar öksüzüm diye bana acıyıp sağlamdır diye rapor verdiler. Kulak muayenesine girdim. Oradaki doktora durumumu, isteğimi anlatıp yalvardım, beni çürük çıkarsın diye. İyi adammış, hiç unutmam, 'iltiha-ı uzeniyesinden dolayı mektebe devam edemez' diye rapor verdi."

    Siz, "Çürük çıkan" Ruhi Su'nun sevincini görecektiniz. Ağabeyler, arkadaşlar hemen bir dilekçe yazdı, müzik okuluna girebilmesi için, yine aralarında para toplayacaklardı ki, dilekçeye yanıt geldi:

    "Mektebimize ek bina yapıldığından, yerimiz yok, alamayız."

    Çürüğe çıktığından Halıcıoğlu Askeri Lisesi'yle ilişkisi kesilen Ruhi Su, Adana Öksüz Yurdu'na geri yollanır.

    Lanet olsun!..

    Şu yukardaki satırı ben söyledim, Ruhi Su değil. Peki, o hiç lanet etmedi mi? Öfkeden çıldırmadı mı, kahrolmadı mı? isyan etmedi mi?... Soru değil bütün bunlar. Sormuyorum. Şimdi karşımda her zamanki gibi sakin, kendinden emin, sıcak, hoşgörülü, inançlı, bilinçli gülümseyen yüzüne bakıyorum ve sormuyorum. Yanıtı biliyorum çünkü: Hayır, Ruhi Su öfkeden çıldırmadı, kahrolmadı, lanet etmedi, isyan etmedi. Çünkü bir gün o okula mutlaka gireceğini biliyordu. Adana Lisesi. Parasız yatılıdır Ruhi Su. Oradan Adana Öğretmen Okulu'na, 15 dakikalık teneffüslerde keman çalışıyor. Çünkü nasılsa bir gün Ankara'daki o tek müzik okuluna girecek.

    Batı müziğini ilk o dönemde tanıdı, Adana'da sessiz filmler oynatan sinemada bir de küçük orkestra vardı. Filmdeki sahnelere göre orkestra müzik yapıyordu. Orkestradaki Avusturyalı kemancı Erwin, Adana Öğretmen Okulu'nun keman hocasıydı. Ruhi Su, Klasik Batı Müziği parçalarını ilk ondan öğrenecekti.

    Yaz geldi mi, evi olan evine, evi olmayan Konya'da bir okula yollanıyordu. O, evi olmayanlardandı. Konya'dadır. Ankara Müzik Öğretmen Okulu'nun öksüz öğrencileri de yazın Konya'ya aynı okula gönderilir. "Orada o çocuklar beni dinleyince şaşırdılar, çalmamı çok iyi buldular. Mutlaka Ankara'ya gelmeye bak, dediler."

    Yine arkadaşlar para topladı. Ruhi Su yine Ankara'ya Müzik Öğretmen Okulu'na gitti. Aylardan eylül. Bir ay sonra giriş sınavı var.

    "Ne çalarsın?" diye sordu öğretmenler. Ben de birtakım morsolar (morceau'lar, Fransızca parçalar demek) dedim. O zaman öyle derdik. Konçerto falan çalmıyor musun dediklerinde çok şaşırdım. İlk kez duyuyordum bu sözü. Armoni, müzik imlası sözlerini de... Öğretmenlerden biri sınava hazırlamam için bir konçerto verdi. Vivaldi. Sol majör keman konçertosu. Birinden bir keman ödünç alıp bir otel odasında gece gündüz çalıştım."

    Sınav günü geldi çattı. Girdiği her dersin sınavını başarıyla verdi. Ulvi Cemal Erkin'in "Son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girsin," önerisine tüm öğretmenler katıldı. Ve Ruhi Su Ankara Müzik Öğretmen Okulu'na girdi.

    Oh! En sonunda oldu işte! demeyin sakın. Ve sıkı durun: Sınavı kazanıp okula alındığına ilişkin belgeye bir de not eklenmişti: "Şimdilik gündüzlü, başarılı olursa, yatılı olmak üzere" diye.

    Hasan Ali Yücel, Orta Eğitim Müdürü, Ruhi Su'yu çağırıp, "Gündüzlü nasıl okursun?" diye sordu. "Arkadaşlar yardım edecek" "Arkadaşların yardımıyla olur mu, sen en iyisi Konya'ya git," dedi Hasan Ali.

    Talim Terbiye Dairesi üyesi Kazım Nami Duru (hepsinin hocasıydı) Ruhi Su'yu teselli etti, "Üzülme, masraflarını ben üzerime alıyorum derim. Sen kal," dedi ve onu Çocuk Esirgeme Kurumu'na yolladı.

    Çocuk Esirgeme'de, "Sen her öğlen kabını al gel, bir yemek verelim sana," dediler.

    Müzik Okulu Müdürü Müderris İsmail Hikmet Bey, "Oradaki yemeklerle olmaz, sen gel bizim misafirimiz ol," dedi.

    Bütün bu gel git'leri, dedi demedi'leri duyan Hasan Ali çok kızdı. "Neden bu çocuk hâlâ Konya'ya dönmedi?" diye sordu.

    İsmail Hikmet Bey, "Çocuk hasta, revirde yatıyor," diye idare etti.

    İdare edile edile, birinci yılı başarıyla tamamladı ve yatılı olmaya hak kazandı Ruhi Su. (Okula girdiği yıl, güzel, sade, söylenmesi kolay ve çok sevdiği için Su soyadını almıştı.)

    1935-1936. Ankara'da Riyaseti Cumhur Orkestrası yenilendi. Müzik Öğretmen Okulu'ndan orkestraya seçilen öğrenciler arasında Ruhi Su da vardı. "Ben öğretmen olacağım diye kararlıydım, ama provalara da katılıyordum. Ankara'da konservatuvar kurulduğunda, bizim ülkemizde hiç geçmişi olmadığından, Opera Bölümü'ne kimse girmek istemiyordu. Hindemit, Karl Ebert gibi hocalarımız başlarına vurur, "Niye bunlar opera istemiyor, opera güzel meslek. Sonunda eviniz, arabanız olacak," derlerdi. Sonunda bana da "Siz yine öğretmen olun, ama Opera Bölümü'ne de girin," dediler."

    1936-1942. Ruhi Su konservatuvarın Opera Bölümü'ndedir. Şan hocası Prof. Hay, "Sesinin bazı tonları zayıf çıkmasın istiyorsan, kemanı daha az çalış," dediğinde kemanı daha az çalışamayacağından tümüyle bıraktı. Konservatuvarı bitirince Devlet Operası'na girdi. (1942-1952).

    1945'te Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakacaktı. Öğretmen okullarına geçmeden bir geriye dönüş. Müzik Öğretmen Okulu'na girmeden önce evlenmiş, bir oğlu olmuş Ruhi Su'nun: "22 yaşında evlendim. Evet, çok genç. Ama kararımı vermiştim. Madem bir türlü Müzik Okulu'na giremiyorum, öğretmen olacaktım, sevdiğim hanım ebe-hemşireydi. Hayat benim için tamamdı, yolum çizilmişti..." Müzik Öğretmen Okulu'na girdikten iki üç yıl sonra eşi de Ankara'ya gelecek, Ankara Numune Hastanesi'ne girecek, ancak bu evlilik çok sürmeyecekti.

    Opera'da roller de 1952'ye dek birbirini izledi Ruhi Su için. Bastien-Bastienne, Madam Butterfly, Fidelio, Satılmış Nişanlı, Maskeli Balo, Figaro'nun Düğünü.

    "Opera'dan büyük tat alıyordum. Ama türkü söylemekten de geri kalmıyordum. Benim türküleri dinleyen Avusturyalı çalıştırıcımız Markoviç, "İlk defa Türk Müziği'nin bu kadar güzel olduğunu görüyorum," dedikten sonra, o zaman Radyo Müdürü olan Vedat Nedim Tör'e benden söz etmiş. Her gün bir saat radyoda program teklif ettiler. Ben on beş günde bir olsun dedim.

    1943-1945 arasında, iki haftada bir pazar, basbariton Ruhi Su radyoda türkülerimizi söylüyordu.

    "Müzik eğitimim, müzikteki gelişmem, dünyaya bakış açımdaki gelişmemin türkülere eğilmeme çok yararı oldu. Batı'nın lied'leri gibi, bizim türkülerimiz de çeşitli konulardaydı. Her konunun kendine özgü yorumu olduğunu, olması gerektiğini anlıyordum. Klasik Türk Musikisi'nde konu tekti, hep aşktı. Oysa halk türkülere korkusunu, yangınını, sevincini, pireden rahatsız oluşunu, kısaca dışarıya duyurmak istediği ne varsa, hepsini koymuştu... Türküye eğilişim, gördüğüm eğitim sonucu, farklıydı. Hem sesimi kullanıyordum, hem yorumumu. O güne dek türkücünün eğitimi 'şarkı geçmek'ti. Ses formları, bilgi, müzik kültürü yoktu."

    Radyodaki programları sonsuz tutuluyordu. Söylediği türkülerden sonra, hiç görmediği, bilmediği, tanımadığı insanlar telefon ediyor, "Bir çorbamızı içmeye bize gelmez misiniz?" diyorlardı... Kimi çevreler de bunların halk türküleri olduğuna bir türlü inanmak istemiyordu. "Halkın böyle güzel şeyler düşünebileceğini düşünmek istemiyorlardı. Örneğin, Âşık Ali İzzet'in Bir Allahı tanıyalım/Ayrı gayrı bu din nedir/ Senlik benliği nidelim/ Bu kavga, döğüş, kin nedir'i bunlardan biriydi... Sonra söylentiler aldı yürüdü."

    Ve bir gün, 1945'teydi. Mesut Cemil, söylentilerden söz edip, "Ruhiciğim seni harcamayalım, biraz ara verelim," dedi. Ruhi Su, "Ben bu yolda harcanmaya hazırım," dediyse de, Mesut Cemil, "Senin için şöyle şöyle diyorlar," diye diretti ve Radyo'daki görevi bitti Ruhi Su'nun. Ruhi Su'nun biyografisinde, "1952'de elinde olmayan nedenlerle Opera'dan ayrılmak zorunda kaldı" yazılı. Doğrusu bu ya, hem mapusta olup, hem operada aryalar söylemesi elinde değildi.

    1952-1957. Beş yıl tutuklu kaldı. Mapusta nişanlandı, mapusta evlendi, kendi gibi tutuklu olan Sıdıka Hanım'la. O gün bugün eşi olan insanı evliliğin ilk yıllarında haftada on dakika gördü. Tahliye olduklarında eşi Ankara'ya, kendi Konya'nın Çumra kasabasına yollandı. 20 aylık emniyet gözetimi için. Sonra... Sonra işsizlik, iş arama, işsizlik, ayrılıklar, göçmeler, yine söylentiler, yine işsizlik ve hep türküler. (Hiç unutmaz, Çumra'nın o güzelim insanlarını. Fırında çalışan arkadaşları bir gün gelip, "Biz arkadaşlarla düşündük, sizi bir fırına alacağız, fırından çıkan ekmekleri sayın, ayda birkaç yüz lira verebiliriz" demişlerdi.) Sonra, "Karacaoğlan", "Barbaros", "Lale Devri" filmlerinde türkü söyledi. Sonra işsizlik, emniyet gözetimi bittikten sonra Ankara'da yine işsizlik, sonunda eşini çocuğunu alıp (ikinci oğlu olmuştu) İstanbul'a geldi.

    Yıl 1960. Ruhi Su, Taksim Belediye Gazinosu'nda gecesi 100 liradan (büyük para) türkü söylemeye başladı.

    Bu tarihten sonra sürdürecekti kulüplerde türkü söylemeyi. "27 Mayıs Devrimi, o güne dek kulüplere egemen olan yabancı toplulukları engellemiş, gece kulüpleri yerli sanatçılara, yerli orkestralara açılmıştı."

    Bu arada Yapı ve Kredi Bankası'ndan bir teklif alır Ruhi Su. Bu banka her yıl halk oyunları şenlikleri düzenliyordur. Ruhi Su, bu şenliğe katılan tüm ekiplerin müziklerini banda, notaya alacak ve arşiv oluşturacaktır. Çalışmaya başladı. (Ayda bin liraya.) Arşivin tohumlarını attı. Çalışmalar doludizgin ilerliyordu ki, "Bitmeyen Yol" adlı filmde bir türkü söyledi. Hani, "Serdâri halimiz böyle n'olacak/Kısa çöp uzundan hakkın alacak" türküsü. "Dünya" gazetesinin o dönemin fıkra yazarı öyle öfkelenecekti ki türküye, ertesi gün Ruhi Su aleyhine bir kampanya başlatacaktı.

    "Bir süre sonra bankadan bana çok nazik bir biçimde, 'sen artık bütün aletleri, notaları, bandları alıp evinde çalışsan, buraya uğramasan da olur' dediler. Ben de, 'Peki, anladım' deyip oradan ayrıldım," diyor Ruhi Su.

    Şu yukarıdaki gibi sayısız örnek verebiliriz, ama gereği yok. Yaşamı boyunca yılmadı, sesiyle, sazıyla, türküleriyle yaşadı Ruhi Su. "Halkımın bir desteğini gördüğüm için sürdürdüm ve hep bu işle yaşadım. İşimin hiçbir zaman furyası olmadı, ama sevenler ciddi biçimde sevdiler, derinden bağlandılar. Çünkü halk işime ciddiyetle eğildiğimi biliyor, seziyor ve ileriye dönük olanı benimsiyor."

    Genç yaşlardan başlayarak Ruhi Su'nun dünyaya bakış açısı sanatını, sanatçı duyarlılığı da dünyaya bakışını geliştirdi, biçimlendirdi, güçlendirdi. Ve bu süreç içinde kendi deyişiyle "sanatın ölçüleri dışına çıkmadı."

    "Müziğimiz içinde ileriye açık yeni bir ses getirdiğime inanıyorum. Hiç olmazsa, çoksesli batı müziğinin içinde, bize özgü bir üslubun gerekliliğine inandırdım insanları. Yalnız besteciler açısından değil, tüm yorumcular açısından da türkülerimizin, şarkılarımızın Türk toplumuna özgü bir rengi olmalı. Ben sesimle böyle bir kişilik, böyle bir renk getirdiğime inanıyorum... "

    Bugüne dek binlerce türkü derledi Ruhi Su. Bunlardan ancak birkaç yüzünü söyleyebildi. Çünkü onunki bir "sanat işi"ydi. Eğitimle, bilgiyle, kültürle, bilinçle bütünleşmiş bir söyleyişti. Türküleri seçiminde dünyaya bakış açısı önemli bir etken oldu: "Sözü ve ezgisiyle halkı en iyi anlatabilen türküleri aldım. Zaten ilk şimşekleri radyoda bu yüzden çektim ya!... Bunları seslendirirken, halkın söyleyişinden çok yararlandım, ama halkın ağzına öykünmekten, taklitten, özenmekten kaçındım..."

    "Bir şeyler getirmiyor, ileriye doğru bir şey değiştirmiyorsa, yaşıyor sayılmaz bir sanat. Gelenekler bile yaşayanla zenginleşir. Yaptığımız iş, hem halkın özlemlerini gerçekleştirmeli, hem de halkın özlemlerini geliştirmeli."

    Ruhi Su, dört yıldır işini, sanatını plaklarda, kasetlerde sürdürüyor. (Bu konuşmada müziğe, türküye, daha geniş yer ayırmıyorum, çünkü bu konularda ki tüm düşüncelerini plak kapaklarında kendi yazmış, açıklamış.)

    Aşk duygusu içinde söyledi tüm türkülerini, aşk duygusu içinde yaşadı her yaşadığını. "Bu duyguyu hiç yitirmemeli, her yaşta duyabilmeli insan... İnsanı yaşatan, güçlendiren, hayatı sevdiren bir duygu bu…"

    "Hayır, hiçbir zaman yaşlılığı duymadım. Ancak bazı organIarın işlevleri güçleşti. Ağırlaştım. Günlük yaşamda değil, örneğin saz çalarken: Parmaklarıma istediğim ritmi, hareketi verememek gibi. Bunlar bana yaşlılığı anımsattı... "

    Birkaç ay önce parmaklarında bir ağırlaşma duydu Ruhi Su. Uzun çabalar sonucu teşhis konuldu. (Saz çalmasaydı, parmakları onca duyarlı olmasaydı, bunca erken devresinde asla konulamayacak bir teşhis): Parkinson hastalığı. Şimdi gerekli ilacı alıyor. Hastalığın ilerlemesi önlendi ve sağlığına kavuştu. "Şimdi mutluyum. Saz çalabiliyorum. İşimi yapmak konusunda yeniden umutlara düştüm," diyor.

    (Nerdeyse beş saattir hiç aralıksız o anlatıyor ve hiçbir yorgunluk izi yok.)

    "Demin anlattıklarımı kimselere anlatmadım. Öksüz olduğumu çok kimseye söyleyemedim. Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var. İlk iş 'Kimlerdensiniz?' derler. Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı... "

    Bu sözleri, tam ayrılmak üzereyken söyledi Ruhi Su!

    İçimden kahkahalarla gülmek geliyor: Ruhi Su öksüz öyle mi!... Hadi canım siz de, alay mı ediyorsunuz!.. Hiç mi türküsünü dinlemediniz, şu Anadolu topraklarında yaşayan anasının, babasının, kardeşlerinin halkının sesini hiç mi duymadınız!..

    Bundan sonra, "Ruhi Su kimlerdendir?" diye soran bir "aşiret reisiyle" karşılaşırsanız, siz siz olun, "Hayatı ve insanları kucaklayanlardandır," deyin.


    Konuşan: Zeynep Oral (Milliyet Sanat Dergisi, 1 Mayıs 1984)
    Konuşmalar s.173-184 (Adam Yayınları, Birinci Basım: Eylül 1985)

    https://www.youtube.com/watch?v=RIXjhcsFkOQ
  • 372 syf.
    ·6/10
    Yapıtın üslubu ve içeriği hakkında kendi görüşlerimi ve kitaptakileri yazarak neden derecelendirmede 6 sırasını belirlediğimi anlatmaya çalışacağım. İlk 3 paragraf Antik Yunan dünyası hakkında bir kısa ön bilgi veya hatırlatma olacak daha sonra eserin üslubu, yazım tarzı ve içeriği incelenecek.

    Bu yöntem tarihteki olaylar, kişiler ve dönemler incelenirken olduğu gibi bu kitap ve yazar için de geçerlidir ve her şeyden önce kitabın yazıldığı döneme bakmak gerekir. Ve tabii yazıldığı coğrafya da önemli. Antik Yunan devri dünyada bilinen ülke ve milletlerin aralarındaki ilişkilerin kendisinden sonraki dönemlere göre zayıftı. Dünyaya dair görüşler daha yeni yeni genişleyip dallanıyordu; tıpkı diğer her alanda olduğu gibi. Antik Yunan'da kent devletlerinin durumu öncelikle bilinmelidir. Örneğin buna göre Platon olması gereken (ideal) devleti ararken öğrencisi Aristoteles yıkılmakta olan kent devletlerine çözüm olarak her kent devletinin (158 kent devleti olmalıydı sanırım) yasalarını inceleyip bar olandan bir şeyler çıkarma peşindeydi.

    Siyasi yapı dışında Antik Yunan'ın bir de düşünsel süreçteki yapısı da incelenmelidir. Antik Yunan'ın düşünce alanında çoğu tartışmanın yapıldığı bir yer olduğu biliniyor. İsimlerini şöyle sayabileceğiniz filozoflar bunu göstermektedir. (Epiküros, Demokritos, Herakleitos, Diyojen, Phytagoras, Sokrates, Platon, Aristoteles, Zenon, Parmenides, Protagoras, Gorgias, ...) Çeşitli alanlarda bu sayılan ve sayılabilecek olan filozofa atıf yapılır. Hatta Batı felsefesinin başlangıcı olarak Antik Yunan'ın bile alınabileceği söylenebilir. Yunan dünyası, düşün alanındaki bu ilerlemesini somut ve büyük bir neden olarak kölelik kurumuna borçludur diyebiliriz. Köleler yapılması gereken çoğu işi yapmaya koşulduğundan insanlar bu alanlarda düşüncelerini ileri sürecek boş vakti bulabilmişlerdir.

    Coğrafi yapısına gelecek olursak da parçalı ve dağlık Yunan coğrafyası kent devletlerini doğurmuştu. Aralarındaki tek ayrılığın sebebi dağlardan çok dinsel inançlardı gibi bir yorumu da göz önünde bulundurmak gerekir. Hem tarım hem de ticaret işlerinin görüldüğü kent devletleri vardı. Kent devletlerinin arasında da bazıları sivrilip öne çıkabilmişti. Yunan kent devletleri hem kendi içlerinde hem de dışarıyla savaş halindelerdi. Birleştikleri alan genelde Olimpiyat Oyunları oluyordu.

    Kısaca şöyle bir Yunan dünyasına baktıktan sonra bu bilgilerle şimdi anlatılacak olan eser ve yazar arasındaki bağlantıyı kurup değerlendirmeyi öyle yapmak gerekir. Platon eserini böyle bir dönemde yazmıştı ve Nomoi'sinde geliştirmişti.

    Eser 10 kitaba (parçaya) ayrılmış. Platon'un diğer eserleri gibi bu da diyalog şeklinde. (Tam olarak diyalog olmuyor, çünkü başka kişiler de var) Yazar bu eserinde de hocası Sokrates'i baş konuşmacı olarak göstermiş ama Platon'un gençlik dönemi eserleriyle bu eser arasında büyük farklar var. Platon'un eserleri incelenirken eserler 3 döneme ayrılır genelde. Devlet de Sokratik etkiden çıkıp kendi düşüncelerini işlediği bir kitap. İlk iki kitapta (parçada) Sokrates'in kendisi varmış gibi görünse de daha sonra Platon ve kendi düşünceleri Sokrates adını ardında bırakıp onu görünmez kılar. Öyle ki "keşke orada Sokrates yazmasıydı" dediğim oldu okurken. Hocasına verdiği değeri göstermiş olabilir, adını kitaplarında yaşatarak ve onun düşüncelerini kendisince geliştirerek ama yine de ben Sokrates adını kullandığını düşündüm bu kitap için. Çünkü işlenen konu devlet ve anlattığı ideal radikal bir değişim gerektiriyor. Bunun için içeriğe bakalım.

    Platon'un Devlet'i neden radikaldi? Radikal olarak adlandırılması belki doğru değil ama toplu bir değişimi gerektirmesini düşündüğüm için bu sıfatı yakıştırdım. Bir defa bu devlet düşüncesinin "idea" olduğunu Platon da kitabın çeşitli bölümlerinde dile getiriyordu. Sürekli alaya alınma, deli denme ve imkansızı isteme gibi tatsız yorumlar işitebileceğini defalarca kitabın çeşitli bölümlerinde görüyorsunuz. Yine de Platon bu kaygılarından sonra zor da olsa olabilir olduğunu kanıtlama peşindedir.

    Önce her kitapta (parçada) işlenen temayı şöyle bir yazdıktan sonra radikal olan bu devlet görüşünün ne olduğunu anlatmaya çalışalım.
    1. Kitap: Doğruluk tartışması yapılır.
    2. Kitap: Sokrates doğruluk üzerine soruşturmaya başlar ve toplum bakımından doğruluğun ne olduğuna gelinir. Buradan da düzenli bir toplumun nasıl olacağına bağlanılır. Savaşın ortaya çıkışı ve koruyuculardan söz edilir. (Müzik ve masallar konusu da açılır)
    3. Kitap: Koruyucular, yöneticiler, müzikler gibi konulardan söz edilmeye devam edilir ve "Üç Cevher Yalanı" veya "Metaller Mitosu" olarak bilinen bir masal anlatılır.
    4. Kitap: Doğruluk devlet düzeyinde soruşturulmaya başka ölçütler üzerinden devam edilir.
    5. Kitap: Devlette kadının yeri ve çocuklar üzerinde durulur. Filozofların başa geçmesi anlatılır.
    6. Kitap: Filozoflar konusu devam eder. Gemi benzetmesi anlatılır. İyi ideası vurgulanır.
    7. Kitap: Çok bilinen Mağara Alegorisi (Benzetmesi) ile parça başlar. Eğitim konusu üzerine konuşulur.
    8. Kitap: Bu bölümde yönetimlerin dolaşımı yapılır. (Timokrasi, oligarşi, demokrasi, zorbalık)
    9. Kitap: Zorbalıktan bahsedilmeye devam edilir. Üç çeşit insan üzerinde durulur.
    10. Kitap: Çeşitli sanatlar (şiir, resim...) üzerine konuşulur. Bir efsane daha anlatılır.

    Platon kitapların (parçaların) arasında ve -ben pek iyi bulmasam da- ilk iki kitapta doğruluk tartışmasından devlet düşüncesine olan bağlantıyı kurabilmiş görünür. Şöyle bir baktığınızda Platon Devlet'inde her şeyi düşünmüş ve zor da olsa bu düzen olabilirmiş gibidir. Toplumda mesleklerin ortaya çıkışından bahsettikten sonra herkesin bir işte uzmanlaştığını göstererek işe başlayan Platon toplumun nasıl var olduğunu açıklar. Daha sonra toplumlardan bir savaş ortamı doğurur Platon ve koruyuculara geçer. Savaş başladığına göre devlet kuruldu sanırım.

    Koruyucular anlatıldıktan sonra manidar bir şey olur. Daha ilk kitapta (parçada) doğruluk üzerine başlayan tartışma üçüncü kitapta (parçada) "bir yalan söylenebilir" durumuna geliyor. Karşınızda "Metaller Mitosu" yani "Üç Cevher Yalanı". Platon birilerinin yönetmesi gerektiğini düşünerek yöneticilerin şu yalanı söyleyebileceğini ifade eder: Tanrı insanları bir ve aynı topraktan yaratmış ama bazılarının mayasına demir ve tunç, bazılarının mayasına gümüş ve bazılarının mayasına da altın katmıştır. Yalandan anlaşılacağı üzere toplum kademelere bölünmüştür ama başka bir kademeye geçiş mümkündür der Platon. Bu yalanla biraz yalan siyasetini geçerli kılma çabası var Platon'da.

    Platon koruyuculardan, meslek gruplarından bahsettikten sonra devleti yöneten kişilerin nasıl olması gerektiği üzerinde durur. Bunu Mağara Alegorisi ile de güçlendirmeye çalışır. Mağara Alegorisi'nde anlatılan düşünce hem idea düşüncesi hem de filozofların durumudur. Mağara Alegorisi'ni anlatmayacağım. Kısaca sanı'dan idea'ya uzanan dört bilgi aşaması olduğunu ve idea ile onun yansıması olan geçici dünya maddesi arasında ideayı görme durumundan bahsedildiğini söyleyeceğim. İdeayı görme aşamasına ulaşan kişi filozoftur ve bu aşamaya fazla kişi gelemez der Platon. Bu aşamaya ulaşanların çabasının ise delilik ve benzeriyle suçlanacağını söyler. Sanı (doksa) aşamasındaki insanlar ideayı kavrayamazlar ve sanılarının gerçek olduğu zannıyla yaşarlar. İşte bu yüzden devleti yönetenler filozof olmalıdır.(Filozof-kral) Filozofların yetiştirilmesinde bir de sayı bilgisi vardır ki burada yapılan hesaplar biraz gariptir. Platon'un üzerindeki Phytagorasçılar'ın etkisi yansıyor burada. (Sekizinci kitap, Armoni bölümünde göreceğiniz hesaplama bunu gösterir)

    Platon devletinde kadınların ve çocukların yerini de belirler. Ama çok tartışma konusu olan koruyucu sınıftaki ortaklaşa olma konusu da göz önünde bulundurulmalıdır. Kadın ve çocuktan da bahsediyor denilebilir ama nasıl bahsediyor bakmak gerekir. Eşitlikçi yanı da var ama başka taraflardan neler dediğini ve nasıl değerlendirilebileceğini ayrıca tartışmak gerekir.

    Yönetim dolaşımı yapılıp hangi yönetimlerin nasıl ortaya çıktığı ve neden dağıldığı üzerine değerlendirme yapılır. Son kitapta da Platon Devlet'inden şairleri, ressamları vb. kovar. O dalda çalışanları devletin istediği şekilde eser vermeye zorlamaları gerektiğinden bahseder. Platon'a göre doğa zaten ideanın yansımasıyken bir de doğayı resmedip yansımanın yansımasını yapmanın bir alemi yoktur. Resim, müzik gibi konularda belli tür ve makamları yasak ettikten sonra benim oldukça saçma bulduğum bir efsane ile kitap biter.

    Koca bir devleti koruyucusuyla, yöneticisiyle, ressamıyla, şairiyle inceleyen Platon yaşlılık döneminde bir de bu düşüncelerini Nomoi'de düzeltmeye, değiştirmeye ve geliştirmeye kalkışır. Çünkü Devlet kitabındaki ideal arayışını siyasi sahaya yansıttığında uğradığı başarısızlık kendi düşünceleri üzerinde çalışmaya iter onu.

    Sorulacak bir soru ile de kendimce olan bu incelemeyi bitireceğim. Bir filozof ideal bir devlet kurma çabasında neden savaşı ve savaş sebeplerini ortadan kaldırmaya çalışmaz da savaşı yapacak askerlerin yetiştirilmesini, başta kimlerin olacağını vesaire tasarlar?

    Savaşlar ve yalan konusu önemli. Üstelik bunu bir filozof kitabında işliyorsa. Devlet kavramının ve Devlet'in yaptığım bu incelemeye rağmen önemli olmadığı kanısındayım. Sonuçta devlet bir zamanlar yoktu ve devlete kutsallık katan bir şey olduğunu da sanmıyorum. Yine de devlet kavramının ve Devlet'in önemi konusu için birçok kaynağa bakabilirsiniz...
  • Çok şükür ki az önce de ağzımdan kaçırdığım üzere bu bir masaldır. Adı üzerinde masalların da gerçeklerle uzaktan yakından hiç mi hiç ilgisi yoktur(!) Bir bakmışsınız bir karga konuşuvermiş de ağzındaki peyniri düşürüvermiş, bir bakmışsınız prens, kurbağa olmuş da efsunlamp onu öpecek bir prenses çıkagclmişmiş... İyi ki de bir masal; kaftan kafa hayal ürünü bir deli saçması yazmaya kalkışmıştım doğrusu. Aksi takdirde, bu gerçek hayata dair bir kitap olsaydı misal, kuşkusuz tutup da Nermin adında, orta yaşlarım sürmekte olan böylesi pek de hoş sayılamayacak özellikleri de mevcut, tuhaf hayaller kurup () düşler ülkesinin kuytularına sığınmayı seven, on beş milyonluk bir ana kentte doğru dürüst bir aşk macerası bile yaşayamayan, beceriksiz bir kadından değil de eski bir cumhurbaşkanından bahsederdim.
  • 319 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    Kitabı isminin yarattığı meraktan dolayı seçtiğimi söylemeliyim. Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” ni çağrıştırıyor, değil mi? Kitabı okumaya başlamam ve devam ettirebilmem de bu merakı diri tutarak oldu sanırım… olayları, konuyu çözmekten çok “müzenin adı neden sadakat müzesi acaba” sorusunun cevabını aramaya koşullandım önce. Neyse ki ihanete uğramış bir sadakat kavramına müzelik bir değer bahşedilmek istendiğini anlamam çok uzun sürmedi. Yazar, bu durumu deneyimleyen kahramanına da Kahraman adını vermiş, Kahraman’ın aşk acısını ihanet boyutundan çıkarıp müzeliğe değer hale getirme çabası içinde aldığı yolu daha dikkatle okudum böylece. Ama yazar bu yoldaki olayları, durumları, hisleri vb. hayli yalın, hayli basit anlatmış. Gerçek bir yaşam öyküsü okuyor hissinden çok, uydurulmuş bir masal okuyor hissi verdi. Bir de aşk kavramı çok yüceltilmiş, aşıkların kavuşamaması halinde bu kavuşamamanın ölümle eşdeğer olduğu vurgulanmak istenmiş. Melankoliyi ve depresifliği kışkırtacak boyutta buldum bazı söylemleri… Isınamadım… Doğru ile özdeşleştiremedim. Tatilde olmamın ruhuna uygun, çerezlik bir tatil kitabı okumuş oldum böylece.