• 243 syf.
    İnsan, insan olabilmek için de yine bir insana ihtiyaç duyar, toplumsal bir varlık olarak. Tıpkı yazarın da baba olduktan sonra hayatın farklı boyutuna geçtiğinden, olgunlaşmaya başladığından söz ettiği gibi. Bir insanın sorumluluklarını almaya başlamak, onu yetiştirmeye başlamanın da ilk adımlarıdır.
    Çocuklar ilk adımlarını düşe kalka atmayı öğrenirken birden koşmaya başlamasını arzularız. Biran önce ve herkesten fazla matematik öğrensin yabancı dil öğrensin de onun başarılarıyla mutlu olalım isteriz eksikliklerimizi tamamlamak istercesine. Bu hatada, başarı düzeyini arttırmak hatta öğrenci sorumluluğunu üstünden atmaya çalışan eğiticilerin de büyük bir payı vardır. Çoğu veli de bu açmazın içine düşer, öğretmenin direktifleri doğrultusunda.. Her ikisi de ister ki öğrenci başarılı olsun aynı zamanda robot gibi yerinde otursun, mümkün olduğunca konuşmasın, sormasın hep çiçek olsun kaktüs olup rahatsızlık vermesin. Oysa çocuklar ya da gençler, fikirlerini, edindiği bilgileri sorgulayıp tartışmadığı sürece gelişme imkânını elde edemeyecek, sadece verilenle yetinmeyi ezberlemeyi öğrenecektir.
    Başkalarına tabi yetişen öğrenci modeli kendi mesleğini seçemez dahası yeteneğini keşfetmek gibi bir farkındalığa sahip olamaz. Gelecekleri hakkında da onları tanıdığını iddia eden günün popüler mesleklerini tercih eden ebeveyn ya da rehber öğretmenler karar verici olur. İşte mutsuz verimsiz sadece günü kotarma peşinde olan, çalışan modelleri de böylesi yanlış tercihler sonrası ortaya çıkmaktadır.
    Yazar yol göstericiliğini tecrübelerinden çıkarımlar ve örnek hikâyelerle süsleyip anlatımına canlılık katmış. İlgi çekici olanlara değinmekte fayda görüyorum. Öğretmenin sıkıcı olması birçok öğrencinin derse odaklanamaması dersin içine girememesinde olumsuz etkendir. Öğretmenin heyecandan uzak aynı ses tonuyla dersi okuyarak bitirmesi zamanla öğrenciyi o dersten ve konudan uzaklaştıracaktır. Öğrenciyle aktif yapılmayan söz hakkı verilmeyen ders sadece öğretmenin zamanını doldurup görevini tamamladığı hissi yaşamasına yarar. Yazar ne kadar ilgi çekici olduğunuzu denetlemek için de küçük bir testle yine kendinizin kontrolü yapmanız gerektiğini, basit bir ses kaydıyla fark edebileceğinizi söylüyor. Bu konu temelde önemlidir çünkü öğrenci derse odaklanıp katılmadıktan sonra öğretmeye çalıştığınız hiçbir şey kazanım haline gelmeyecektir.
    Yine ilerleyen sayfalarda rastladığım bizzat tanık da olduğum, ‘bir linç takımına katılmak’ diye nitelendirilen öğretmen odalarında rastlanan kulis olayı. Bir dönem vekil öğretmenlik yaparken her gün bir öğrenci masaya yatırılır; olumsuz görülen bütün özellikleri, tembel yaramaz, dersin akışını bozuyor diyerek gündeme oturtulur, nöbetçi öğretmen de koridorda bahçede de yaramazlık ettiğini söyler ona şahitlik ederdi. O çocuk öyle kabul edilip neden ya da ne yapılabilir gibi çözümün peşine pek düşülmezdi. Yazar da basit ama insan hayatında fark yaratabilecek ‘yankı’ hikâyesinden bahsediyor. Yankıyı “hayatın kendisi” olarak nitelendiriyor. Eğer daha fazla sevgi istersen daha fazla sevgi ver, daha fazla nezaket ve anlayış istersen daha fazla nezaket ve anlayış göster. Aslında hayatın düsturu olmalı, çünkü hayat verdiklerinizi bir şekilde size döndürüyor. Bunu da kendini doğrulayan kehanet varsayımıyla bağdaştırıyor. Tıpkı büyüklerimizin dediği gibi: “Bir insana kırk defa deli dersen deli olur.”
    Çocuklara olumsuz şeyleri söyleyip eleştirel yaklaşmaktansa ‘gelecek sefer’ kelimesiyle başlayıp devamında pozitif bir alana sürüklemeliyiz. Bu yaklaşım hem suçlama ifadelerinden uzaklaşıp kendini değersiz hissettirmeyecek hem de negatif davranışları ortadan kaldırmasına yardımcı olacaktır. Verilen cezalar yapılan hatanın bedelini ödemiş hissi yaratır ki bu da o davranışta hiçbir şekilde olumlu değişim getirmez. Çünkü ödediği bedel aynı hatayı tekrarlama isteği uyandıran bir kısırdöngü halini alır.
    Daha iyi ve doğruyu elde ederek doyuma ulaşan, bir hayata sahip olmak da sürekli öğrenme sonucu gerçekleşebilecek bir kazanımdır. Yazarın da vurguladığı gibi öğrenmenin yaşı yoktur; öğrenmek ve gelişmek en büyük zenginliktir. Yarattığınız farkla bunu daha çok hissederek yaşayacaksınız. Yaş haddine takılmadan öğrenmeyi, gelişmeyi hayat felsefesi edinen insanlar aynı zamanda bu zenginlikten payını alanlardır.
    Yazarın öğretmenlere önemli vurgularından biri de öğrencilere öğretmeyi hedeflediği ders konusunu hazırlarken öncelikle kendisinin bu konunun önemini kavraması ve hayata geçirmede örnekler verebilmesi gerektiğidir. Aksi takdirde hedeflenen kazanımların hiçbiri gerçek anlamda kazanılmayacaktır. Aslında öğrenci de kendini önemli hissetmek, öğretmeni tarafından takdir edilmek, varlığının farkına varıldığını bilmek ister. Her birinin farklı değerler taşıyan birbirinden apayrı acı ya da tatlı birçok hikâyesi vardır. Sizin tavrınız, bu hikâyenin bir parçası olmanızı sağlayacak ya da hep dışında bırakacaktır. Tıpkı yazarın hatırlattığı kırlangıç hikâyesindeki gibi.
    Hayatta tek başına gösterilen çabayla, hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmanın bir acizlik olduğunu düşünüyorum. Kendi yaşamımdan bir örnek vermek isterim. İş dolayısıyla bir dönem bulunduğum kırsal alanda öğrendiklerimi paylaştığım anneler ve derslerine destek olduğum birkaç öğrenciyle yaşadığım manevi doyum pek az şeyde hissedebileceğim türdendi. Çünkü yaptığınız iyilik ya da gösterdiğiniz fayda bir başkasında çoğalıp zincirleme bir etki yaratabilirsiniz, kurtarılan her bir denizyıldızı hikâyesi örneğindeki gibi. Öğretmenin görevi de öğrenciyi kaybetmek değil kazanmaktır. Herkesin ayrı bir değer taşıdığına ayrı bir dünya olduğuna inanmasıdır.
    Öğretmen öğrencinin psikolojik durumunu hissedebildiği gibi, öğrenciler de aynı şekilde bunun farkına varabilir. Öğretmenin mutsuz ya da gergin halini hissedip olumsuz bir şekilde etkilenebilir. Sınıfta bulunan birçok öğrencinin o günkü ruh haline zarar verebileceği gerçeğini hatırlayıp gülümseme gibi pozitif etkisi olan mimik ve jestlerini öğrencilerinden esirgememelidir. Hata yaptığında özür dilemeyi ya da yapılan basit de olsa güzel bir davranış için teşekkür etmeyi bilmelidir. Sadece başarı değil gayret göstermek de takdir edilmelidir ki öğrenci o sınıfa korku ve kaygıyla girmesin. Korkunun başarının önünde daima önemli bir engel olduğu unutulmamalıdır.
    Yazar hayatında olumlu değişimle fark yaratmayı esas alan kişisel eğitim kitabı tarzında aynı zamanda kutsal bir amaca hizmet eden değerli bir eser ortaya çıkarmış. Hayat uzun bir yolsa, öğretmen olma yolunda da tecrübelerden, hikâyelerden ders çıkarılarak oluşturulan rehber niteliğindeki bu eser, insan yetiştiren herkesin okuması hatta yetinmeyip notlar da alması gereken bir kitap..
  • İbni Sina'nın teorik felsefesi:
    1-Doğa ilmi
    2-Matematik
    3-Metafizik
  • Yedi yaşındaki çocuğun beynini "Falan kurtarıcımızdır, ona tapacaksın ;filan yaşatıcımızdır , onu alkışlayacaksın." diye yeryüzünün şahid olmadığı korkunç taasup telkinleriyle çürütmeye çalışan, bütün bir gençlik dimağının ateşlerini matematik ve fizik formüllerini ezberletmekle söndüren ve bunların yanında bir masal tarihi, bir sözde İnkılâp felsefesi ve bir sürü şarap ve oğlan beyitleriyle iradesiz, mecalsiz ve şaşkın bırakan terbiyeye veda etmeliyiz.
  • 188 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    2019 Yılı okudugum ilk Ilber Ortaylı eseri ve incelemem.
    Sosyal değişme, esas itibariyle Rönesans’ta fark edilen bir olgu ve buna bağlı olarak edinilen bir bilinçtir. Keşfedilen yeni kara parçalarındaki ilkeller, “bon sauvage” (iyi vahşi) Avrupa’da insan ve insan toplumunun evrimi konusunda bir bilinç uyandırdı. Bu evrim kuşkusuz Avrupa kıtasına has bir olgu olarak algılanıyordu. Özellikle Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’ya yapılan geziler neticesinde 18. yüzyıl Avrupa’sında, diğer dünya parçalarındaki toplumların durgun olduğu ve oralarda tarihin fasit bir daire teşkil ettiği fikri yaygındı. Bu keyfiyete, seyyah Chardin’in “Asya atalettir, Avrupa devamlı değişmedir,” ifadesinde şahit oluyoruz. Mousnier de 1740’ta Paris Akademisi adına yaptığı bir açıklamada “Avrupa bilinç ve bilgi düzeyindeki gelişme sayesinde değişen bir dünyadır, diğer bölgeler atalet içindedir,” der.1
    Bu gibi görüşler Şark’ın münevverleri tarafından da değişme çağında, yani 19. yüzyılda benimsenmiştir. 19. yüzyılın öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl bir sosyal değişme ve ıslahat fikri vardı? Galiba 18. yüzyıl bizdeki değişme bilinci bakımından en önemli çağdır. Osmanlı 18. yüzyılının da değişmeci dalgalanmalara uzak olmadığı apaçık... Ama bu gerçek Türk tarih bilincinde yeterince akis bulamamıştır. Çünkü Türkiye’de bu memleketin tarihinin 18. yüzyılı bilinmemektedir.
    Tarihsel dönemleme açısından “II. Viyana muhasarası sonrası dönem” olarak mütalâa edegeldiğimiz 17. yüzyılın sonu ilâ 18. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’yla sıcak çatışma hâlindeydi. Rusya ve Avusturya (bu asırda henüz Alman İmparatorluğu adını taşıyor) hep müttefik olarak Osmanlı ordularıyla çarpışıyordu. Osmanlı askerî modernleşmesi, bazen yenilgi, bazen direniş ve bazen zaferle geri püskürterek, Avusturya ve Rusya’ya karşı direnebiliyordu. Türkiye, Doğu’daki değişme bilincinin doğduğu yerdi, zira bu tarihsel koşullarda bu bilince sahib olmak zorundaydı. 18. yüzyılın siyasî, sosyal görüşleri en açık olarak sefaretnamelerde izlenebiliyor. Ünlü gezgin ve dâhi Evliya Çelebi’nin istisnaî örneğinden sonra seyahat eden ve seyahatname yazabilecek biri çıkmamıştır. Seyahatname, Osmanlı edebiyatında zayıf ve geç gelişen bir tür; klasik İslâm çağı ve Rönesans Avrupa’sıyla boy ölçüşebilecek durumda değil.
    18. yüzyıldaki siyasî tefekkürümüzü bu nedenle memurların genel raporlarından izlemek zorundayız. İkinci kaynak ordu ve maliyenin başındakilerdir. Fennen, gelişen merkezî ordunun ağır masraflarını karşılayacak zümre ıslahat üzerinde düşünmek durumundaydı. Nitekim 18. yüzyıl Osmanlı dünyası, artık geçen asırlardaki ıslahat lâyihaları geleneğinden daha farklı bir ıslahat fikir ve hareketi ihtiyacı içindedir. 17. yüzyıl Osmanlı yazarları İbn-i Haldun’cu kuramdaki çöküşün farkında olarak, âdeta “asabiyye” ve “dayanışmayı” askerî reformlarla sağlamayı ve muhafazayı düşünürler; askerî reform, müesseselerin iç içeliği itibariyle toprak nizamı ve maliyeyi de etkileyecektir. Osmanlı, “devlet-i ebed müddet”e inanır. Binaenaleyh, çöküntü emarelerine rağmen dirilişin, devletin temel müesseselerine avdet ile mümkün olabileceği düşünülür. Kınalızade’de bu görüş açıkça ortadadır. “İstanos Politikos” deyiminden haberdar olan Kâtib Çelebi, politika ilmini toplumu bir insan bedeni gibi ele alarak mütalâa eder. Asıl olan hükümdarlık, askerî kurumların düzgünlüğü ve malî güçtür. Tabii ki bu yazarlar İbn-i Haldun’u benimsemeye devam eder, ama onun işaret ettiği kaçınılmaz sona kendi reform lâyihalarında pek itibar etmezler.

    Yunanlılar / etrafa bakıyor, “bu nedir?” diye. Bu duygu var; bu aidos’tur işte.


    Herodot / yaptığı belirli bir gerçeğin etrafındaki rivayetleri toplamak.


    Thukydides’te tam bir soğukkanlılık var.


    Tarih yazımında / kimse kimseyi geçmez, normlar bellidir. (s. 3)


    Tarihçilik / belirgin bir şekilde, abartma ve yalana sapmadan yorumlama meselesidir.


    Batılılar “İslam medeniyeti” diyor. Hâlbuki Müslümanların medeniyeti var.

    İslam medeniyeti yok ve olmaz.

    Çünkü tabir infiratçıdır (izole edici)


    Medeniyet tarihi açısından en tehlikeli şey Aydınlanma Çağı’nın tarih yaklaşımıdır; çünkü tarihi yorumla kademelere ayırmışlardır. Teleolojik, gâî bir yorum getirmişlerdir. En iptidaisiVoltaire’dir. Bu çizgiye Weber, Tonnies ve Karl Marx dâhildir. (s. 6)


    Artık insanoğlu tarihi (…) bir şey inşa etmek için kullanıyor.


    Bu nedenle “tarih yapmak” gibi bir görüş ve deyim ortaya çıkıyor.


    St. Augustinus’un de Civitate dei’si 17. Yüzyılda J.B. Bossuet’nin Discours sur I’Histoire universelle ad usum Dophinum adlı eserinde ustaca bir ortak bulunuyor. Tanrı’nın insan topluluğunu belirli bir amaca götürdüğü işleniyor bu eserde. İşte bu teleolojik (gâî) yorum, Avrupa düşüncesinde Voltaire’den Hegel’e birçok yazarı etkiledi. (s. 11)


    Kültürler; arası saygılı bakış Eski Yunanda vardı, İslâm ortaçağında vardır.

    Rönesans sonrası Batı ise egosentrik, etnosentrik bir dünyayı, bir kurulmuş düşünceyi temsil eder. (s. 13)


    Tarih Dersleri -2: Tarih Yazıcılığı (Yunan ve Roma Geleneği)

    Hakikatin künhüne inmekten çok, çıplak gerçeği görüp onu tasnif etmek; Yunan düşüncesinin herhalde en önemli katkısı da budur.


    Tarihi yazarken, efsaneden kurtulamamışlar.

    Fakat Roma tarihçiliğinde (…) doğrudan doğruya tarihe ve millete misyon yükleme niteliği vardır. (s. 16-17)


    Yunanistan’ın izleyicisi olduğunu iddia eden Batı, Yunandan çok Roma tarzı bir historiografiyi benimsemiştir.


    Roma / bu militarist bir toplumun tarihidir. Askeri tarihtir ve burada bir Romalılık söz konusudur; başka milletleri idare edecek bir misyon. (s. 22)


    Roma tarihçiliğinde (…) bir tür etrafı inceleme, mukayese etme ve pratik bir yaklaşım söz konusu. Hâlbuki bu daha evvel söz konusu değildir. (s. 23)


    Polybios / ona göre bütün tarihçiler tarih yazımıyla siyasi faaliyet için eğitimi amaçlar. (s. 24)


    Tarih Dersleri -3: Hellensitik Devirde Tarihçilik

    Tarihyazıcılık alanında en önemli aşamalardan (…) birini Hellenizm devri (…) oluşturur.


    General Ptolemaios Mısır’ın hükümdarı olduğunda Kobt rahib Manethon’a eski Mısır vesikalarını kullanarak, Yunanca Mısır tarihini yazmayı emretti.


    Yunan (…) kendi ile barışık bir kültür (…) etrafa üstünlük mukayesesi yok. Bu yüzden Hellenizm devrinde dışa yönelik bir tarihçilik başlamıştır.


    Tevrat mı istiyorsun, Yunanca tercümesi var; felsefî, edebî eser, matematik, tıb mı istiyorsun Yunancası var… (s. 31)


    Yunanca, Doğu Akdeniz dünyasının en yaygın diliydi

    Bugün Şark tetkikleri yapmak isteyen insanın kesin olarak Yunancayı çok iyi bilmesi lazım. (s. 33)


    Türkoloji ve Var Olmayan Bir Dal: Oksidentalistik

    Oryantalizmin sorunu / oryantallerin, oksidentalist olmaları, yani Doğuluların Batı-bilimci olmaları gerekiyor.


    Resmî Tarihçilik Sorunu Üzerine

    Resmî tarihçilikten kasıt, toplumun başındaki yönetimin yüceltilmesi ise, böyle bir eğilim ve hattâ kurum, tarihin kendisi kadar eskidir.


    Hükümdarın veya bazı kabilelerin destan ve vekayinamelerde saptırılmış olay ve övgülerle yüceltilmesi üniversal bir olgudur.

    Resmî tarihçilik denen olgunun ve kurumun köklerini bakıma Rönesans ve Aydınlanma döneminde aramak gerekir. Bu günahı doğuran ana da tarih felsefesi denen daldır. Voltaire…


    Jean Deny ve Türkoloji

    Osmanlı Türkolojisi akademik kurumlarda değil, edebî ve siyasî muhitlerde doğmuştur. (s. 52)


    16. Yüzyıl Alman Seyahatnamelerinde Türkiye

    Hans Dernschwam’ın Günlüğü(1553-155)

    “Türkler tarih bilmezler, ibadetleri Arapçadır. Rahiplerini anlamazlar, tıpkı bizimkilerin papazların Latincesini anlamadığı gibi.”


    Solomon Schweigger’in İstanbul İzlenimleri (1571)

    …eserinin önemli bir bölümü İstanbul’da gördükleri hakkındadır.


    İstanbul’un kamusal binalarının güzellik ve görkemine değinmektedir. Ona göre bu binalardaki şaşaa ancak riyakârlara ve sahte dindarlık taslayanlara özgüdür; gerçek müminler bu işte gevşek ve ihmalkârdır ve paralarını faydalı işlere yatırırlar. (s. 63)


    19. Asırdan Zamanımıza Hindistan Üzerine Türk Seyahatnameleri

    Direktör Ali Bey

    Bağdat üzerinden Hindistan’a yaptığı seyahat (H. 1300-1304) 1884-1888 yılları arasındadır ve bu uzun iş seyahatinin sonucunda seyahat notlarını 1898’de bastırmıştır.


    Bağdat’ı uzun uzadıya anlatmaktadır.


    Ahmed Hamdi Efendi’nin Hindistan ve Sevad-ı Afganistan Seyahatnamesi

    Ahmed Hamdi Efendi, din adamıdır.

    Hind’de en çok dinler onun ilgisini çekmiştir.


    Falih Rıfkı’nın Zeytindağı eseri; İmparatorluğun Şark’taki yıkımının realist ve renkli bir destanıdır.


    Avrupa Seyahatnamelerinde Türkiye ve Türkler

    Türkiye’yi anlatan seyahatnamelerden ilkiSchiltberger’inkidir. Hans Schiltberger 1396 Niğbolu Savaşı’nda Türklere esir düşmüştür. Esareti uzun sürmüş… (s. 77)


    “…bütün dünyayı dehşete düşüren Türkler karılarından korkarlar…”

    Schiltberger


    18. Yüzyılda Akdeniz Dünyası ve Genel Çizgileriyle Türkiye

    Fransa, İngiltere / Atlantik ülkeleri Akdeniz’deki faaliyetlerini bir süre tatil ediyorlardı (17. yüzyıldan sonra)

    Boşluğu ise Avusturya dolduracaktı. (s. 86)


    1774-83 / Kırım’ın Rusya’ya ilhakı / İstanbul’un tahıl ihtiyacı gereği ticaret devam ediyordu / ağırlıkla kaçak yollarla ve bu yollar Osmanlı tebaası Rum armatörleri zenginleştirdi. Bunlardan biri deAlexander İpsilanti’dir. (s. 88)


    Osmanlı’da 18. Yüzyıl Düşünce Dünyasına Dair Notlar

    Cevdet Paşa / ona göre devlet bir vahiydir. Cevdet Paşa’daki epistemolojik sorun, diğer kurumlaştırma gayretlerinde de mevcuttur. (s. 97)


    18. yüzyıl / değişmenin adının konmayıp zarurî olarak yaşandığı bir asırdır.

    Dolayısıyla 18. yüzyılı mektep kitaplarının deyişiyle gerileme çağı olarak kabul etmek bir düşünsel hamlıktır.

    Ahmet Cevdet Paşa, medeniyeti reddeden ve her yenilikte bid’at arayan Vahhabîliğin kökünün İbn-i Teymiyye’ye kadar uzandığını söyler ki doğrudur. (s. 98)


    Osmanlı Seçkinleri


    Tanzimat Adamı ve Tanzimat Toplumu

    1849 Polonya-Macaristan mültecileri

    19. yüzyıl Osmanlı hayatına birtakım yeniliklerin girmesinde mültecilerin payı olduğu açıktır.


    Klasik Arap ve İran edebiyatının Türkçedeki en iyi tercüme ve şerhleri 19. yüzyılda yapılmaya başlandı.


    Osmanlı Devletinde Laiklik Hareketleri Üzerine

    Laique, laicus yani lâdinî, kavram olarak ruhban sınıfına ve ruhaniyete ait olmayan düşün ve yaşam biçimini ifadede kullanılan bir deyimdir.


    Osmanlı padişahı 15. yüzyılda artık Oğuz boylarının başkanlığından çok bir Roma kayzeri olmayı benimsemiştir.


    Yavuz Sultan Selim’in hilafet sembollerini hem de merasimle aldığı rivayeti, onun çağdaşları tarafından değil 18. yüzyıl vakanüvisi Enderunlu Ata tarafından ortaya atılmıştır. Üstelik Yavuz Sultan Selim bu unvanı kullanmamış, sadece “Hadîm-i Haremeynu’ş-Şerifeyn” gibi bir unvanla yetinmiştir. (s. 139)


    Hilâfet unvanının kullanılması 1789 Aynalı Kavak Tenkihnamesi ile başlar.


    Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet

    Arapçada millet “community-communitas” anlamında dinî topluluğu karşılayan bir terim. Etnik grup karşılığı “kavm” olabilir.


    Bu nedenle nation deyiminin karşılığı olarak titizlikle uluskarşılığı kullanılmalıdır.


    18.-19. Yüzyıllarda Galata


    Galata’daki Yabancı Misyonların Günlük Yaşamı
  • 190 syf.
    ·10 günde·Puan vermedi
    Bu incelemede önermeler üzerinden gitmeyeceğimi başından belirtiyorum. Sadece bu kitaptan anladığım kadarıyla ve başka kaynaklardan okuduğum kadarıyla Wittgenstein'in felsefesini anlatmaya ve yorumlaya çalışacağım. Bunun için sizi tatmin edecek bir inceleme olmayabilir. Uyarıldınız!!
    -----------------------------
    Descartes, kitaplarından birinde şöyle bir ifade kullanır: ''Düşünüyorum öyleyse varım.'' Bu sözü bir miktar incelemek, Tractatus'u anlamak için fazlasıyla yararlı olacaktır. Descartes, burada gerçekliği(varım), yeterli ve gerekli şart olarak ''düşünme''ye bağlıyor. Tabi ki bu sözün anlatmak istediği tek anlam bu değil. Ancak diğer anlamları dışarıda bırakarak devam edeceğim.

    Descartes, bu cümleyi kullandıktan sonra kendisinden çok daha sonraki dönemlerde bile birçok tepki gördü. Bu tepkiyi gösterenlerin en başında Immanuel Kant geliyor. Kant, bu düşünceyi yerden yere vurdu ve genel kullanımla ''çürüttü''. Tabi ki buna girmek istemiyorum çünkü konudan çok sapacağımı düşünüyorum ve yeterli bilgiye de sahip değilim. Kant, Descartes'in gerçekliğini çürüttükten sonra yeni bir gerçeklik arayışı içine girmiştir. Bunu yaparken de akla yani düşünceye bir sınır çizmeye çalışmıştır. Şimdilik Kant'ı burada bırakarak daha ileri dönemlere geçelim.

    Descartes'e karşı olan bu tepkiler, 19. yüzyılın başlarında ''tarihi'' gerçeklik olarak kabul eden filozoflar tarafından gelmiştir. Bu konuyu da geçmek zorundayım çünkü incelemem temel olarak Wittgenstein üzerine.

    19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyıl başlarında ayrı bir tepki de dil tarafından gelmiştir. Dili tek gerçeklik olarak kabul eden bir dil felsefesi doğmuştur ve bu felsefenin filozofları arasında Wittgenstein çok kuvvetlidir. Ancak bir açıdan da çoğu filozofun umursamadığı biridir. Çünkü hayata bir kere Wittgenstein'ın gözlerinden bakmak tüm felsefeyi çoğu açıdan reddetmektir. Ve temel olarak Wittgenstein için bir gerçeklik arayışı içinde olduğunu söyleyebiliriz.

    Şimdi Wittgenstein üzerine rahatça konuşabiliriz. Wittgenstein, Kant'ın yolundan gitmiştir ve onun yaptığını daha ileri bir boyuta taşımıştır. Düşünceyi ve onun ifade biçimi olan dili sınırlandırmak. Peki, bu sınırlandırılmış olan dil nasıl bir dildir ve bize sunduğu çözüm nedir?

    Burada, Wittgenstein'in keskin bir zekaya ve ileri derecede bir matematik bilgisine sahip olması göz önünde bulundurulmalıdır. Wittgenstein, dilde bir kesinlik yaratmak istemiştir tıpkı matematikteki ''2+2=4'' gibi kesin ifadelerle ya da mantıksal için doğruluk değeri ''0'' veya ''1'' olan önermelerle dolu bir dil. Yani Wittgenstein bize gri rengi seçme şansı vermez. Ya siyah ya beyaz...

    Ancak burada şöyle bir problem göze çarpıyor: ''Eğer en başından 2+2=5 kabul edilmiş olsaydı, şu an ne olurdu?'' İşte, Wittgenstein'ı anlamayı zorlaştıran kısım burada sunduğu çözüm. Wittgenstein, kimsenin reddemeyeceği matematiği, dünya-dil ikililiği içinde ele almıştır. ''Dil, dünyanın ifade biçimidir.'' şeklinde kısaltılabilir belki. Daha anlaşılabilir olması için şöyle bir örnek verilebilir: ''Masanın üzerinde bir bardak duruyor.'' Bu cümle, Dünya'daki bir olguyu anlatıyor bize. Herkes farklı bir masanın üzerindeki farklı bir bardağı görebilir. Ancak bu onun temelini (gerçekliğini) değiştirmez. Yani matematik bir kere kabul edildikten sonra kimsenin ''2+2=5'' diyemeyeceği gibi artık farklı bir ifade düşünülemez. Bu Wittgenstein'ın kesinliğidir.

    Artık elimizde olan şey şu: Dünya'daki olguların ifadesi dildir ve bu olgular kesindir.

    Wittgenstein, ilginç bir şey daha söyler ve bu durumu kendi felsefesiyle uyumlu olarak çözümler. Bu ifade çoğu kişi tarafından ''resim teorisi'' olarak ifade edilir ve ben de bunu kullanarak ilerleyeceğim. Resim teorisi; sözcüklerin, durumların veya olayların insanın zihninde canlandırılan biçimidir. Yani konuştuğumuz dil, zihnimizde canlandırdığımız resimlere dayanır. Bu da demek oluyor ki yukarıda bahsettiğim kesinlik ''yorumlanırken'' değişebilir. Wittgenstein'a göre bu büyük bir problemdir çünkü herkesin zihninde farklı bir resim canlandırması kimsenin birbirini net olarak anlayamamasına yol açar. Burada çözüm kolaydır ve Wittgenstein'ın felsefesiyle uyumludur, dildeki her şey çözümlenebilir, indirgenebilir ve Dünya'da bir karşılık bulabilir. Matematiksel mantık açısından şöyle demektir: ''En karışık ifadeler bile temelde 'p' şeklindeki bir önermeye karşılık gelir.''

    Peki, gerçekten ''her şey'' çözümlenebilir ve Dünya'da karşılık bulabilir mi? '' Tanrı, her şeyi yaratandır.'', ''Hayatımın, en büyük mutluluğunu yaşadım.'' gibi cümleleri basite indirgemeyi deneyebilirsiniz. Ancak bunların Dünya'da herhangi bir karşılığı bulunmaz.Yani bu ifadeler bizim alanımızın dışında kalır. Bu demektir ki: Karşılığı olmayan ifadeler herhangi bir sembol tarafından ifade edilemez yani bir ''p'' önermesine karşılık gelmez. Bu sonuçlar doğrultusunda matematiksel olarak temellendirilmiş dilimizde bu tür ifadeler olamaz.

    Elimizde son bir sorun kalıyor: ''Dünya'da karşılığı olan ve olmayan şeyler arasındaki sınır nedir?'' Wittgenstein, buna karşı sert bir tutum izler ve metafiziksel(fizikötesi,doğaötesi) kavramların tamamını reddeder. Onun için tanrı, mutluluk, kötülük ve iyilik gibi kavramlar yoktur. Ve aslında bunu Tractatus'ta çok güzel bir şekilde anlatır: anlatmayarak. Tractatus'ta tanrı üzerine, sevgi üzerine veya ahlak üzerine hiçbir kısım yoktur. Çünkü Wittgenstein'a göre bunlar zaten yoktur.
    ------------------------------
    Başta belirttiğim üzere bu inceleme yeterli olmamakla birlikte Wittgenstein'ın erken dönemini hedef alır. Ve Wittgenstein'ı tamamen anladığımı düşündüğüm zaman bu incelemeyi değiştireceğim.

    Okumayı düşünenelere birkaç öneride bulunmak istiyorum. Mantık üzerine en azından birkaç makale okuyun. Frege ve Russel'ı okuyun. Kitabı sayfa olarak baştan sona ve sondan başa olmak üzere toplamda iki kere okuyun. Ve bu incelemeyi kitabı okumadan önce hiçbir şekilde dikkate almayın.

    Şunu da hep aklınızda tutun: ''Üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı.''