• Dahi Filozof Sakallı Celal ( YALINIZ)

    Sakallı Celal deniz bakanı olan bir paşanın oğlu olarak dünyaya gelir. Yaşıtları oyuncaklarla oynarken o kendi kendine harfleri öğrenerek ev halkını şaşkına çevirir. İlkokul çağında konaktaki odasından çıkmaz, durmadan deniz lisesine giden ağabeylerinin kitaplarını okur. Babasının henüz yaşın küçük demesine direnerek Fransızca dersleri aldırmalarını sağlar. Kısa zamanda mükemmel derecede Fransızca öğrenir. Dönemin en iyi eğitim veren okulu olan Galatasaray Lisesi’ne, 1896 yılında kayda gittiğinde hazırlık okumasına gerek kalmadığını, Fransızcayı çok iyi bildiğini söyler ve bunu kanıtlar.

    Galatasaray Lisesi’nde iken derslerinde olağanüstü başarılar elde eder ve aynı okuldaki ağabeyi Nihal’ı geçmeye çalışır. Bu sırada subay olan ağabeyi Cemal’in padişahın despot yönetimine başkaldırdığı için Beyazıt Meydanı’nda asılacağını duyar. Korkuyla meydana koşar asılanlar arasında ağabeyi yoktur fakat ömür boyu sürgüne gönderilir. Bu, Sakallı Celal için ilk travmadır. İkincisi ise; aynı okuldaki ağabeyi Nihal’ın ölümüdür. Atletik bir vücuda sahip Nihal barfikste çalışırken başının üzerine düşer ve hayatını kaybeder. Celal’in dünyası başına yıkılır.
    En büyük ağabey Kemal ise deniz subayı ve gemi mühendisi bir mucittir. “Havanın oksijenini yakan bir makine’’icat etmiş ama bununla ilgili çizimler yanlışlıkla bir manavın eline geçip “kesekâğıdına’’ dönüşünce uygulama olanağı bulamamıştır.

    1907’de mezun oluncaya kadar Galatasaray’da geçirdiği 11 yıl, Celal’in özgür, bağımsız, aydınlanmacı kişiliğinde çok etkili olur. Mezuniyetine az bir süre kala aşığı olduğu okulu ile birlikte bütün kitapları ve anıları yanar. Bu onun için ağabeyinin ölümü gibi ağır bir darbedir. Uzun süre kendine gelemez.

    Okulunu bitirir. Muhteşem bir Fransızcası ve elinde her kapıyı açan Galatasaray Lisesi diploması vardır. Basit memurluklar gözüne küçük gelir. Tevfik Fikret Galatasaray Lisesine müdür olunca bu dahi adamı elinden kaçırmaz ve okulda öğretmenlik yapmasını sağlar. Celal, Nazım Hikmet gibi birçok gence ders verir.

    Bir süre sonra devlet Fransızcası kuvvetli 35 genci sınavla Fransa ve İsviçre’ye yükseköğrenim için gönderir. Kazananlardan biri de Celal’dir. Sorbonne’da Siyaset Bilimi okumaya Fransa’ya gönderilir. Kendisi Makine Mühendisliği okumak ister fakat bunu hocasına söyleyemez. Sonra ailesine mektup yazarak devlet büyüklerinden Makine Mühendisliğine geçmesini sağlamalarını, kabul etmezlerse kendi paraları ile okutmalarını rica eder ama ailenin maddi imkânı gayet yeterli olmasına karşın bunu reddederler. “Devlet neyi uygun görmüşse onu tahsil et’’ cevabını alır. Bir daha asla kesmemek üzere o gün sakalını uzatmaya başlar. Fransa’nın en büyük yazar, şair ve düşünürleriyle fikir alışverişinde bulunur. Hür beyni daha da aydınlanır. “Devletin parasını yediğimiz yeter’’ deyip diploma almadan ülkesine döner.

    Üsküp’e Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Burada öğrenciler ve halk kendine hayran kalır. Kendi parasıyla okulun önüne futbol sahası yaptırır. Fransa’dan toplar getirtir. Öğrencilere don ve fanila diktirir. Futbol’u öğretir. Fakat bölgedeki yobazlar onu şikâyet ederek okuldan attırır. Sebebi; futbol günahmış. Çünkü Yezit’ler Hz. Hüseyin’in başını keserek yerde top gibi oynamışlar, futbol onu temsil ediyormuş.

    İstanbul’a döner. Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ve askerlerinin zor durumda olduğunu öğrenir. Bir tekneye mühimmat doldurup yola çıkar. Fakat yolda İngiliz devriye teknesi yollarını kesince arkadaşları “silahımız var vuruşalım’’ derler ama o karşı çıkar; “ silahları değil aklımızı kullanacağız’’. Muhteşem dili ve siyasi bilgisi ile İngiliz komutanına bu silahları Fransızlara direnen Tunuslu mücahitlere götürdüklerine inandırır ve Mustafa Kemal’e ulaştırır.

    Silâhaltına alınmak ister ama “ülkeye öğretmen lazım’’ denilerek Kastamonu Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olarak gönderilir. Fakirlik, hastalık ve cehaletin olduğu bir dönemdir. Şehirde frengi vardır, bununla mücadele eder. Öğrencilere Fransızcanın yanı sıra tarih ve hayat bilgisi dersleri verir. Yobaz zihniyet onu bir kez daha hedef alır. “Dini bütün yerde başı açık geziyor, çocuklara Fransız devrimini anlatıyor, ayaktopu oynatıyor günahtır” diye İstanbul Eğitim Bakanlığı’na şikayet ederler. Görevden alınır.

    İzmit Lisesi’ne gönderilir. Burada büyük şair Yusuf Ziya Ortaç ile tanışır. Sakallı Celal öldükten sonra şair onun arkasından; “Celal beyin cenazesine gitmedim. İnsan kendi tabutunun arkasından yürüyebilir mi?” diyerek dostluklarının büyüklüğünü gösterecektir.

    Sakallı Celal buradan Ankara Lisesi’ne müdür yardımcısı olarak atanır. Burada da öğrencilerine sürekli aydınlanmayı, akıllarını kullanmayı ve hurafelerden uzak durmaları gerektiğini öğütler.
    “Çocuklar evlerinde ve camide din öğrenebilir ama Fransızca öğrenemez’’ diyerek din dersi saatini azaltarak Fransızca derslerini arttırır.
    Okulun lağımı taşar, kimse ilgilenmeyince kendisi açar. Koskoca müdür yardımcısı bu işi yapar mı diye ona işten el çektirirler. Sakallı Celal tepki olarak diğer gün bir boyacı sandığı bulur ve okulun önünde öğrencilerinin ayakkabısını boyar.
    Mevzuatı delerek Türkiye’de ilk kez İstanbul’dan bir bayan öğretmen getirtir ve atamasını yaptırır. Çok büyük tepki alır.
    Bakanlıktan bir yazı gelir. Yazıda “Yükseköğrenime öğrenci ihtiyacı olduğu için son ve bir önceki sınıfların durumlarına bakılmaksızın mezun edilmesi gerektiği’’ yazmaktadır.
    Hiç beklemeden burası “boyacı küpü’’ değil diyerek bir daha öğretmenliğe dönmemek üzere istifa eder.

    Aydın’a incir fabrikasına işçi olarak gider. Fabrika yönetimine ve üreticilere incir ve üzüm tarımının geliştirilmesini, taşınmasını, kurutulmasını ve paketlenmesini modern tekniklerle öğretir. Fransızca bilen, muhteşem silah kullanan ve fabrikanın karmaşık makinelerini tamir edebilen bu adam gözde biri haline gelir ve “ustabaşılığa’’ getirilir.
    İşçilere okuma yazma ve Fransızca öğretir. Fabrika sahibine modern teknikleri, çiftçiye ise kooperatifleşmeyi öğretir. Hasta bir işçi ve fakir bir köylüye maaşını verdiği için komünist diye şikayet edilir. Polis evini basar, evde komünizme ait belgeleri bulamayınca yerini sorarlar.
    Sakallı Celal ise kafasının içini göstererek “İşte burada’’ diye cevap verir.
    Sağ işaret parmağı makineye sıkışır ve ucu kopar. Soranlara “O zaten komünist parmağımdı bir şey olmaz’’ cevabını verir.

    Sakallı Celal Maddi sıkıntı çekse de hayatı boyunca kimseden para yardımı kabul etmez. Elinde büyüyen Mehmet İsvan çok zengin bir iş adamı olur hocasına hesap açar fakat öldükten sonra tek bir kuruşuna dokunmadığını görünce baygınlık geçirir.

    Hayatı boyunca hiç sigara ve alkol kullanmaz. Maddiyata asla önem vermez.
    Ardında yazılı eser bırakmasa da ilk yorumlara atacağım muhteşem sözleri ile onurlu bir yaşam bırakır.

    6 haziran 1962 yılında hayata gözlerini yumar.
    “Ya bir de bu günleri görseydi’’ dostlar…
  • Bugün çocukluk arkadaşımdan aldığım ders ile kendime geldim. Eğlenin keyif alın ve hayatınıza bakın mutlu olmak için çok fazla şeye ihtiyacınız yok :)
  • 1062 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #Anna Karenina

    Yüzyıldır Anna Karenina hakkında pek çok şey yazıldı. Rus olan ve olmayanlar yazdı, Tolstoy’u bilen ve bilmeyenler, Rusya’da yaşayan ve yaşamayanlar, içinde bulunanlar ve gelip geçenler yazdı. Anna Karenina’yı Batılılar ve Doğulular yazdı, tüm değişik adları ile, heyecanla, merak, ilgi ve sevgi ile, şaşırarak, bazen bozularak yazıldı, yazılıyor ve hiç durmaksızın yazılacak, anlatılacak.

    Onların ve başkalarının arayışı bizim de arayışımız oldu.

    Kitabın içeriği hakkında bilgi vermeye gerek görmüyorum. Bir dünya klasiği olması hasebiyle okumayan neredeyse kalmadığı için çeşitli görüşlere ve kendi görüşlerime yer verdiğim bir kesit yayınlıyorum.

    Orhan Pamuk

    “Anna Karenina benim okuduğum en mükemmel, en kusursuz, en derin ve en zengin roman. Tolstoy’un her şeyi gören, herkesin hakkını veren, hiçbir ışığı, hareketi, ruhsal dalgalanmayı, şüpheyi, gölgeyi kaçırmayan, inanılmayacak kadar dikkatli, açık, kesin ve zekice bakışı, bu romanın sayfaları çevirdikçe okura, “evet, hayat böyle bir şey!” dedirtir. Yarıştan önceki bir atın diriliğini, mutsuz bir bürokratın yavaş yavaş düştüğü yalnızlığı, bir kadın kahramanının üst dudağını, bir büyük ailedeki dalgalanmaları, hep birlikte yaşanan hayatlar içinde tek tek insanların inanılmaz ve hayattan da gerçek kişisel özelliklerini Tolstoy mucizeye varan bir edebi yetenek, hoşgörü ve sanatla önümüze seriverir. Roman sanatı konusunda eğitim için okunacak, defalarca okunacak ilk roman Anna Karenina’dır. Nabokov’un bu büyük roman hakkındaki sonsözü ise Tolstoy’un mirasçısı bir başka büyük yazarın edebiyat, roman ve hayat konusunda vazgeçilmez bir dersi niteliğinde.”

    M. Özlem PARER

    Tolstoy destan olarak nitelenen ilk başyapıtı Savaş ve Barış'ın ardından gelen Anna Karenina'yı, kendi iç dünyasıyla birlikte sanatında da kırılma noktasıyla sonuçlanan bir ‘’bunalım"ın, manevi krizin eşiğinde yazmıştır. Yaşadığı bu süreci İtiraflarım'da (İspoved, 1879-1882) açıkça dile getiren Tolstoy Anna Karenina'yı yazdığı dönemi de kapsayan yıllarda ailesiyle birlikte daha iyi bir yaşam sürmenin yollarını aradığını anlatmış, “boş bir uğraş” olarak andığı yazarlığıyla “küçük bir emek karşılığında büyük para” kazandığını belirten sözleriyle sanatını profesyonel olarak kullandığını duyumsatmıştır. Bununla birlikte yazmayı “ruhunda yaşamın anlamına ilişkin her türlü soruyu bastırma’’nın bir yolu olarak gördüğünü suçluluk duyarcasına itiraf etmiştir.11873 Martında "bütün ruhu"yla yazmaya başladığını belirttiği Anna Karenina yaklaşık bir yıl sonra, 1874 baharında bölümler halinde yayınlandığı halde, romanını tamamlamadan pedagojiyi sanattan daha önemli bir konu olarak görüp yeniden bu alana dönmüştür. 9 Nisan 1876 tarihli mektubunda bölümler halinde yayını süren romanının yayın öncesi düzeltmelerini yapacak gücü olmadığını, yayınlanmış olan her şeyi yeniden yazmak, atmak hatt"yadsımak ve suçluyum, ilerlemeyeceğim, yeni bir şeyler yazmayı deneyeceğim” demek gerektiğini dile getirmiştir.

    Özgür Beden

    Edebiyat alanında kıyaslamalara karşıyım. https://1000kitap.com/...hailovic-dostoyevski ve Lev Nikolayeviç Tolstoy dünyaya mal olmuş, üstün yetenekli yazarların başında geliyorlar. Her iki yazarı da keyifle okuyorum. Anna Karenina hayatımda ilk okuduğum kitaplarından olduğu için manevi bir öneme sahip benim için. Tekrar tekrar okumaktan sıkılmadığım ender yapıtlardan biridir. İyi ki varsın Tolstoy, iyi ki böyle kaliteli eserler bizlere miras bıraktın. Önünde saygıyla eğiliyorum.
  • 152 syf.
    ·30 günde·Beğendi·10/10
    1984'den sonra okudum. Bir kere bu kitap daha akıcı. Mükemmel bir hayat dersi veriyor yazar. Okurun ne kadar boktan bir dünyada yaşadığını yüzüne vuruyor. Kitabı okuyan bazı kişiler komünist sistem eleştirisi gibi görüyor mu bilmiyorum ama, aslında eleştirilen siyasetçilerin kendileri. Ve tabi ki bunların yavşak ve asalak takipçileri. Aptal insanların bizleri yönetmesi çok acı.
  • Mükemmel bir kitap onu okurken gerçekten sanki peygamberin zamaninda yasiyorsunuz coook sey ogretir ister ahlaki ister hayat dersi hepsi de kuran ve sunnetle destekli ve etkisi kalbin derinine iniyor
  • Jarvinen, Okunen ve Gulbe Nasıl Kral Oldular?


    Reçel Kralı Jarvinen anlatıyor...

    Ben önceleri yoksul bir sokak çocuğuydum. Şimdi ise yurdumuz için
    büyük ve iyi bir güç olduğumu söyleyebilirim.
    Ben bu konumumu kime borçluyum?
    Tesadüfen dinlediğim bir konferansa değil mi?

    Daha önce de söylemiştim. Küçük dükkânımda kurabiye ve şekerlemeler
    satıyordum. Böyle sınırlı ve ilgisiz bir hayat yaşamaya mahkûm olduğumu
    düşündükçe canım sıkılıyordu. Az kazanıyordum. Ruhumdaki acıyı
    dindirmek için içkiye başladım.

    Bu sırada ünlü bilim adamlarımızdan biri kasabamıza geldi ve
    duvarlara şöyle ilanlar astırdı.
    “İhtiyar, genç, bilgili, cahil herkesi davet ediyorum!..
    Ben bütün hayatımı, güzel ülkemiz Suomi’nin yükselmesine adadım.
    Boş zamanlarınızda bana haftada bir saat ayırınız.
    Ümit ediyorum ki, bu bir saat içinde alacağınız bilgilerle, hayatınızın bundan
    sonrası sizin için ve yurdumuz için yararlı olacaktır!..”

    Ben o ana kadar birkaç kez açık konferanslara gitmiştim.
    Orada tanıdıklarıma da rastlamıştım. Doğrusu
    ben konferanslardan hiç hoşlanmazdım. Çünkü bu konferanslar çoğunlukla o
    kürsüye çıkmaya layık olmayanlar tarafından verilmekteydi.
    Bu konferansları verenler, ya dişleri dökülmüş, dindar bir takım kişilerdi ki,
    genellikle bizim anlamadığımız şeyleri mırıldanır dururlardı ya da genç, ama
    şarlatan tipli kimselerdi ki, ciddi düşünceler sergileyecekleri yerde saçma
    sapan şeyler söylerlerdi. Üçüncü türden olanları da Eğitim Bakanlığı’nın
    memurlarıdır. Bunlar da devletten harcırah ve fazla mesai ücreti almak için
    dolaşırlardı. O güne kadar dinlediğim konferansların hayati bir konusu yoktu.

    Bu kez kasabamıza gelen bilim adamlarının konferans ilanı birçok
    kimsenin ilgisini çekmişti. Tabi ben de bu konferansa gittim. Salon hınca hınç
    doluydu. Konferans beni heyecanlandırdı, derin uykudan uyandırdı.
    Hayatın anlamını öğretti. Amacıma nasıl ulaşabileceğimi gösterdi bana.

    Konferansın konusu “Yağmalanmış Kitap”tı.
    Konuşmacı ise Robinson Crusoe’dan söz ediyordu.
    İfade biçimi Sokrates’in dili gibiydi. Hem derin felsefi konuları anlatıyor,
    hem de çocukların bile anlayacağı kadar sade bir dil kullanıyordu.

    Şöyle diyordu konuşmacı:
    “İnsanlık her zaman koca bir çocuğa benzemiştir.
    İnsanlar kendi aralarındaki anlaşmazlıkları kavga ve gürültüyle
    çözmeye kalkışırlar. Allah inancı ve hayır işlemek gibi istek ve düşüncelerini
    bile şiddet yoluyla savunmaya yeltenirler. Hikmet ve felsefe konularını
    oyun ve eğlence hâline getirirler. Birçoğunuz Robinson’un hikâyesini
    okumuş veya duymuşsunuzdur.

    Ne zaman okudunuz?
    Küçükken değil mi?
    Diyorlar ki: Robinson küçük çocuklara mahsustur.
    Kesinlikle hayır!

    Bu kitap büyük bir millet olmak isteyen her millet için bir felsefe kitabıdır.
    Robinson, dünyanın en büyük kahramanıdır.
    Bütün kahramanların üstünde bir kahramandır.
    Romulus’ten, Cesar’dan, Napoleon’dan daha büyüktür.
    O, uygarlık alanında bir kahramandır, sarsılmaz bir iradenin canlı bir örneğidir.

    Robinson Crusoe, İngiltere’nin ve Kuzey Amerika’nın büyüklük ve
    kudretlerinin anlaşılmasına hizmet eden bir delil, bir anahtardır.
    Robinson, yeryüzünde sevincin müjdecisi ve havarisidir.
    Leonardi, Schopenhauer ve Hartmann’dan çok daha filozoftur.
    O, daha iyi bir insan hayatının sağlanması için yapılan savaşta zaferi
    teşvik ve ilan etmiştir.

    Robinson’dan öğreniyoruz ki, insan yeryüzünün ve dünya hayatının
    hükümdarıdır. Robinson bize bu dersi kuru sözlerle değil, canlı örneklerle,
    çalışmasıyla öğretiyor. İnsanın zekası, dehası, kudretli iradesi, doğanın
    acımasız güçlerinden daha üstündür.

    Robinson diyor ki: “Bitkin ve hastalıklı beyinlerin uydurduğu
    saçmalıkları bir tarafa atınız. Bir defa bana bakınız! Benim misalim göz önünde!
    Fırtına gemiyi parçalıyor, çevrede değil bir yurt parçası, üzerinde
    yaşanılacak küçük bir ada bile yok. Her taraf amansız dalgalarla denizlerle
    dolu... Bütün yolcular boğulmuş... Bir genç çocuk, bir tahta parçası üzerinde
    yalnız başına kurtulmuş... Dalgalar onu sürükleyerek ıssız bir adaya atıyorlar...
    Kendisi aç ve çıplak...

    Bu çocuk acaba ne oldu dersiniz?
    Acaba perişan bir hâlde öldü mü, yoksa çaresizlikten ve üzüntüsünden
    intihar mı etti dersiniz?

    Robinson, batan gemiden kurtarabildiği şeyleri güçlükle adaya sürüklüyor.
    Orada önce kendisine bir barınak yapıyor. Sonra buğday ekiyor,
    yaban keçilerini evcilleştiriyor. Daha sonra da adaya gelen yerlilerden birini
    yakalayıp kendisine yardımcı yapıyor.

    Kısacası o uzak adada yerleşik ve düzenli bir hayat kuruyor.
    Hem de yalnız başına!.. Genç bir çocuk!.. Issız bir adada!..

    Konuşmacı şu sözlerle konuşmasını sürdürdü:
    -Ey Fin kardeşler!.. Milletimizi oluşturan iki milyon Fin, bu Robinson
    denen çocuktan daha güçsüz, daha iradesiz, daha akılsız mıdır?

    Değerli öğretmenler.. Rahipler..
    Hâkimler.. Mühendisler.. Memurlar..
    Avukatlar.. Genç Suomi’nin evlatları..
    Aydın filizleri...
    Sizler de kendi milletiniz arasında birer Robinson olmak istemez misiniz?

    Robinson, ıssız adanın orta yerinde kendi kültürüne yabancı Müslüman bir
    yerliyi kendisine dost edinmiş, kendi kültürüyle eğitmiş.
    Sizlerse büyük kentlerde, üniversitelerin, gazete merkezlerinin,
    tiyatro ve müzelerin duvarları dibinde durduğunuz hâlde milletimizin
    milyonlarca mensubu hakkında “Bunlar cahildir, kabadır, sarhoştur.” diye
    şikâyet ediyorsunuz. Bu durum karşısında bir kere Robinson’u gözünüzün
    önüne getiriniz. Hayata ve insanlara karşı görevinizin neden ibaret olduğunu düşününüz.

    * * *

    Jarvinen konuşmasını sürdürüyordu:
    -Bu konferans benim gözlerimi açtı.
    Sırtımda büyük ve güçlü kanatlar çıktı sandım.
    Şimdi bende de büyük adam olma isteği oluştu.
    Bizim şu küçük Suomi için ben de büyük bir iş yapayım diye düşünmeye başladım.
    Fakat ben ne yapabilirdim? Bütün sermayesi birkaç bin Mark’tan ibaret
    olan bir kurabiyeci ne yapabilirdi?

    O sırada benim üç dostum vardı.
    Onları da konferansa götürmüştüm.
    Düşüncemi onlara açtığım zaman, aynı itirazlarla karşılaştım. Arkadaşlarımın
    biri kunduracı, biri demirci, üçüncüsü de yumurtacıydı.
    Konferanstan dönerken bunlar:
    -İşte herbirimiz birer kahraman değil miyiz?
    Birimiz yumurtacıyız, birimiz kunduracı... Sen de çocuklara şekerleme,
    kurabiye satıyorsun. Biz nasıl birer Robinson olabiliriz? diyorlar ve gülüşüyorlardı.

    O an bana ilham geldi. Bir şair gibi konuşmaya başladım:
    -Ne demek baylar!.. Ben kurabiye satarım ama niçin kendi mesleğimde,
    kendi işimde bir Robinson olmayayım.
    Ben yalnız ballı simitler satmakla kalmam, bu ülkede arıcılığı da ilerletebilirim.
    Bu işi o derece ilerletebilirim ki, ballı ve şekerli kurabiyeler bu ülkede yalnız
    zenginlere mahsus bir lüksten ibaret kalmaz.
    Yoksullar bile bunları rahatlıkla alabilirler.
    Arkadaşlar, ben kararımı verdim! Ben bu ülkede tatlılar kralı olacağım!

    Bunun üzerine arkadaşlarım:
    -Peki biz ne olacağız? diye sordular.
    -Biriniz ayakkabı kralı, diğeriniz de yumurta kralı olabilirsiniz, cevabını verdim.
    Ve hep birlikte plan yapmaya başladık.

    Eve gittik, sabaha kadar gözümüze uyku girmedi.
    Hep aynı konu üzerinde konuştuk.
    Çok sürmeden azim ve iradeyle sürekli çalışmayla gençliğimizde
    kurduğumuz hayallerin gerçekleştiğini gördük.

    *

    Kunduracı olan arkadaşımız biraz para biriktirerek eğitim almak üzere
    Paris’e gitti ve orada en ünlü ayakkabı imalathanelerinin birinde üç yıl çalıştı.
    Tam anlamıyla usta bir kunduracı olarak yetişti.

    Şimdi kendisiyle birlikte iki oğlu da çalışıyor. İkisi de yüksek öğrenim
    görmüştür. Biri kimya okudu, Finlandiya’da en büyük deri fabrikasına
    yönetici oldu. “Okunen ve Oğulları” firması tüm Avrupa’da tanınmıştır.

    “Okunen Ayakkabı Mağazaları, Finlandiya’nın tüm şehir ve kasabasının yanısıra
    Avrupa’nın büyük şehirlerinde de vardır. Londra’nın Piccadilly
    Caddesi’nde, Paris’in Opera Bulvarı’ nda “Okunen Ayakkabı Mağazaları”na rastlarsınız. Bu imalathaneler ve mağazalar, Okunen’in küçük oğlu tarafından
    yönetilir. Almanya’nın Jena Üniversitesi’nde eğitimini
    tamamlamıştır. Bir Parisli gibi Fansızca konuşur.

    İngiliz Veliahtı Prens Edward -ki modanın mucididir- ayakkabılarını
    “Okunen Ayakkabı Mağazaları”na sipariş ederdi. Prens, Okunen’in oğluna
    meslektaşım diye hitap eder ve şaka yollu:
    -İkimiz de birer krallığın veliahtıyız.
    Ben İngiltere Kraliçesi’nin oğluyum.
    Siz de Ayakkabılar Kralı’nın oğlusunuz, derdi.

    Arada bir keyfi yerindeyse:
    -Veliahd unvanını taşımaya siz benden daha layıksınız, diye eklerdi.
    “Okunen ve Oğulları” firması, her yıl Finlandiya’nın en seçkin 8-10 gencini
    seçer ve yüksek öğrenim görmeleri için,
    Almanya’daki Wirchov Laboratuvarı’na, Fransa’daki Pasteur
    Enstitüsü’ne ve Amerika’da Edison Enstitüsü’e gönderirler.

    *

    İşte burada Robinson hakkında dinlenilen güzel bir konferansın verdiği
    verimli sonucu görüyorsunuz. Ama hepsi bundan ibaret değil tabi ki.
    Pazar yerinde sepetle yumurta satan Thomas Gulbe de “Yumurta Kralı” oldu;
    ismi İngiltere, Fransa ve Almanya’da duyuldu.

    Thomas Gulbe de o günden sonra köy köy dolaşıp, yumurta toplamaya başladı.
    Her köy ve kasabada kapı kapı dolaşıp her evden 2-3 veya 8-10 yumurta
    satınalırdı. Gulbe, aldığı yumurtalara karşılık para yerine onların işine
    yarayabilecek ve hoşlarına gidebilecek ufak-tefek eşya verir; toplanan binlerce
    yumurtayı sandıklara doldurarak, dış ülkelere ihraç ederdi. Ancak Thomas
    Gulbe, en taze yumurtaları satın alırdı. Üç günlük yumurtaları bile bayat diye
    satın almazdı.

    Her yumurtanın üstüne “T.G.” harfleri, yani “Thomas Gulbe” markası basılırdı.
    Bir yıl sonra Londra, Paris ve Berlin’in en büyük lokantaları “T.G”
    markalı yumurtalar istemeye başladılar. Yol masrafı fazla olduğundan Thomas
    Gulbe, Finlandiya’nın her tarafına seyahat edemiyordu. Bu nedenle Gulbe,
    ülkenin her yanından yumurta toplamak için bir çözüm buldu. İlkokul
    öğretmenleriyle yazışarak, ülkede mükemmel bir satın alma ağı kurdu. Bu
    aslında çok geniş ama kendi çapında çok basit bir işti.

    Gulbe, ülkeyi çeşitli bölgelere ayırdı.
    Her bölgeye Latince rakamlarla işaret koydu.
    Bir ilçede kendisiyle temas hâlinde olan öğretmenlerin isimlerinin
    baş harflerini Arap rakamlarıyla, Latince rakamlarının yanına yazdı.
    Bundan sonra da yumurta getiren ailenin baş harflerini işaretleyip yazdı.
    Her öğrenci sabah okula gelirken, birgün önce kendilerinin veya
    komşularının taze yumurtalarını da yanlarında getiriyorlar ve öğretmene
    teslim ediyorlardı. Öğretmen, hergün topladığı birkaç yüz yumurtanın üzerine gereken işareti yazdıktan sonra, hemen Thomas Gulbe’nin yumurta depolarının
    bulunduğu Abo şehrine sevk ediyordu.

    Depoda da yumurtalar hızlı bir şekilde sandıklara yerleştirilerek gemilerle
    gideceği ülkeye ihraç edilirdi. Bu teşkilat sayesinde Paris, Londra,
    Brüksel, Anvers ve Berlin lokantalarında müşterilere iki-üç günlük
    taze yumurta sunulurdu. Eğer yumurtalardan birisi bozuk çıkarsa,
    Gulbe Firması’na şöyle bir mektup gönderilirdi:
    “15 Nisan, VII, 15 M. işaretli yumurta bozuk çıkmıştır.”
    Gulbe Firması’nda kısa bir incelemeden sonra VII numaralı Kuopio
    kasabasından, 15 numaralı öğretmenin, Madam M.’den aldığı yumurtanın
    bozuk çıktığı anlaşılırdı. Hemen öğretmene bir mektup yazılır ve
    “15 Nisan’da Madam Makinen’den alınan yumurta bozuk
    çıkmıştır. Tekrarı hâlinde bir daha kendisinden yumurda satın
    alınmayacağını ihtar ediniz.” şeklinde bildirilirdi.

    On yıl sonra Thomas Gulbe, Finlandiya’nın “Yumurta Kralı” oldu.
    Londra, Hamburg ve Filsingen’de yumurtaları muhafaza etmek için, yaza
    mahsus soğuk hava depoları ve kışa mahsus kaloriferli mahzenler kurdu.
    Finlandiya’nın belli başlı her merkezinde tavuk çiftlikleri kurdu.
    Burada damızlık için yetiştirilen cins tavuklar ucuz bir fiyata köylülere
    satılıyordu.

    Yumurta ticaretinin yanı sıra kümes ve av kuşları ve av hayvanları ticaretine
    de başladı. Gulbe artık çok zengindir. Ancak işin en önemli yanı sıra yaptığı
    ihracat sayesinde Finlandiya ekonomisine yaptğı katkıların ötesinde,
    ülkeye milyonlarca döviz kazandırmış olmasıdır.

    Thomas Gulbe Firması, her yıl çeşitli kurum ve kişilere şu yardımlarda
    bulunmaktadır: Köy kütüphaneleri için 100.000 Mark,
    Zeki köylülerin tarımda uzmanlaşmaları amacıyla, Norveç,
    Danimarka ve İsviçre’ye gönderilmeleri için 100.000 Mark,
    Ünlü bilim adamı, öğretmen ve sanatçıların yabancı ülkelerde araştırma
    yapmaları için 100.000 Mark.

    İşte Thomas Gulbe, bu amaçlaruğruna sekiz yıldan beri her yıl 300.000
    Mark ülke kalkınmasına yardımda bulunuyor. Bugüne kadar verdiği para
    2.500.000 Mark eder ki bu para Gulbe’nin servetinin küçük bir kısmıdır.

    *

    Sizi daha fazla sıkmamak için sözü kısa tutarak kendi taç ve tahtımdan söz
    edeceğim. Küçük bir simitçi çocuğunun nasıl Reçel Kralı olduğunu anlatacağım.

    Robinson hikâyesinden aldığım ilhamla kendi işimde bir Napoleon
    olmaya karar verdim. Önce Finlandiya’yı işgal etmeye, sonra da
    Avrupa’yı kendi sömürgem hâline getirmeye karar verdim.

    Görüyorsunuz ya, yoksul ve cahil bir Fin çocuğunun kurduğu bu hayal, pek
    yüksekten uçan cinsten ve cüretliydi. Ama ben aklıma koyduğum şeyi
    kesinlikle yapmaya karar ver miştim. Ben bu amacıma ulaştım. İşe küçükten
    başladım. Küçük bir meyve suyu fabrikası açtım. Bu fabrika hâlâ üretime
    devam etmektedir.

    Burası daha çok samanlığı veya pancar deposunu andıran ahşap bir binadır.
    Yeni fabrikam çok ilkel ve basit bir fabrikaydı ama bunu işletmek için bile
    param yoktu. Banka Müdürü’ne giderek, kuracağım işle ilgili planlarımı anlattım.

    Banka Müdürü:
    -Bir kez girişimde bulununuz, dedi.
    Sizin gelecekteki krallığınız için, biz de bir miktar sermayeyi riske atalım,
    diyerek destek verdi.
    “Tatlı Krallığı” gibi cazip bir kelimeyi ilk kez Banka Müdürü’nden duydum.
    Girişimim başarıyla sonuçlandı. Ürettiğim meyve suyu temiz, koyu ve
    tatlıydı. Önce köyleri dolaşıyor, meyve suyu karşılığında pancar satın
    alıyordum.

    İkinci yılın sonunda, Finlandiya’da böyle beş fabrikam oldu.
    Ondan sonra yeni bir işe giriştim. Finlandiya ormanlarında çok çilek olur.
    Kışın köyleri dolaşırken, köylülere binlerce litre veresiye meyve suyu
    dağıttım. Bunlar yazın meyve sularının karşılığını çilekle ödemeye başladılar.

    Köylüler çoluk-çocuk topladıkları çilekleri bana taşıyıp teslim ettiler.
    Bu çilekler bana çok ucuza maloluyordu, öyle ki pancardan daha ucuza
    maloluyordu. Köylüler ve işçiler Jarvinen’in reçellerini yemeye alıştılar.
    Reçel ve ekmek, çoğu kez köylülerin öğle ve akşam yemeğiydi.
    Çünkü ürettiğim reçel, tatlı, lezzetli, ucuz ve bol proteinliydi.

    Ertesi yıl Finlandiya’da toplanan çilekler yetmez oldu.
    Rusya ve Almanya’ya siparişlerde bulundum.
    Rusya’dan ünlü Vladimirovsky vişneleri, İrlanda’dan da pancar getirttim.

    Aynı zamanda köyleri dolaşarak, köylülere meyve fidanı ve tohumluk
    pancar dağıtıyor, bunların ekimi ve yetiştirilmesi konusunda bilgiler
    veriyordum. Bütün ülke âdeta benim çiftliğim hâline geldi.
    Bu sanki benim vücudum gibi bir şeydi. Sayısız kan hücreleri,
    sinirler, kaslar hiç durmadan benim için çalışıyorlardı. İşlerin böyle güzel
    geliştiğini gördükçe keyifleniyordum.

    Bütün düşüncelerim meyve suyu, pancar, çilek ve vişne üzerinde
    yoğunlaşmıştı. Sürekli bunların nasıl daha kaliteli üretebileceklerini
    düşünüyordum. Reçel ve tatlıyı seven sanatçılar, şairler benim gönüllü
    danışmanlarım olmuşlardı. Üretimde yaptığım her yenilik önce onları
    sevindiriyordu.

    Bense sürekli bir tek şeyi düşünüyordum: Jarvinen Reçelleri’ni
    nasıl daha ucuza mâl edebilirdim? Günlerce nehirlerde emek sarfeden
    kayıkçılar, aylarca dağlarda maden ocaklarında didinen kömürcüler, benim
    reçellerimle besleniyorlardı.

    Bir keresinde Finlandiya’ya ticari temaslar için gelmiş olan İngiltere
    Orman İşletmesi Müdürü, işçilerin yedikleri reçel ve tatlı besinleri
    görünce şaşırdı:
    -Bu reçeller işçilere özgü bir gıda değildir, kral sofrasına yaraşan bir
    tatlıdır. Bunların bu kadar ucuz satılmasını aklım almıyor, diyerek
    hayretini dile getirdi. Sonra kendisi de sipariş verdi:
    -Eğer size 50.000 kutuluk sipariş verecek olsam, bana aynı fiyattan
    verebilir misiniz?
    -Bu takdirde size % 2 iskonto yaparım, cevabını verdim.

    Jarvinen’in reçelleri böylece İngiltere’de de tanındı.
    Sonra Danimarka, Hollanda, Belçika, Almanya, Fransa ve hatta Amerika’da
    bile tüketilmeye başlandı.

    İşimin çeşitli birimleri vardır. Her birimin başında kimyagerler, uzmanlar
    bulunur. Bu uzmanlar zaman zaman ülkede seyahatlar yaparak köylülere
    meyve ağaçlarının yetiştirilmesi ve bakımıyla ilgili sade bir dille
    konferanslar verirler.

    Bugün reçel sevkiyatını yazın soğuk hava, kışın sıcak hava tertibatına sahip
    özel vagonlarla yapıyorum. Her yıl Mesina Limanı’ndan bir gemi yükü
    portakal ve Singapur Limanı’ndan yine bir gemi yükü pirinç satın alırım.

    Fin gençleri benim sayemde diledikleri kadar muz yiyebilirler.
    Benim meyve sularım, reçellerim; rom, İsveç puncu, bira, likör ve konyakla
    mücadele ediyor; halk, “Fazla içmek yerine, tatlı yemeye alışıyoruz.” diyerek
    memnuniyetini ifade ediyordu.

    Jarvinen, Halk Üniversitesi profesörlerine hitaben yaptığı konuşmayı
    şöyle sürdürdü:
    -Sizler benden daha iyi bilirsiniz ki; şeker gereksiz bir gıda değildir.
    Şeker sağlıklı beslenmenin temelidir. İyi beslenen bir insan, iyi beslenen bir
    toplum, daha az içki tüketir.
    Tatlı, acının düşmanıdır; acının da tatlının düşmanı olduğu gibi.

    Sarhoşlar tatlıyı sevmezler, tatlıyı sevenler de ispirtolu içeceklerden
    hoşlanmazlar. İşte bundan dolayı Jarvinen’in reçel
    kutularına “içkiden alıkoyar” ibaresi yazılmıştır. Bu reçellerin girdiği her
    köylü ve işçi evine güneş doğuyordu.

    Reçeli gören çocukların yüzleri gülüyor, ev hanımları, aile reisinin kazandığı
    parayı içkiye değil de, reçele vermiş olmasına seviniyorlardı.
    Jarvinen, konuşmasına şu sözlerle son verdi:
    -Limanda Jarvinen markalı binlerce sandığın gemilere yüklendiğini
    gördüğüm zaman, kalbim mutluluk ve neşeyle doluyor. Bunları askerlerim
    olarak görürüm. O askerler, milletin refahı, ailelerin mutluluğu için çalışırlar.

    Ben kendi dünyamda her reçeli ayrı ayrı kutsarım. Uzun yıllar alan emeğimi
    kutsarım. Bütün hayatımı kutsarım. Çünkü biliyorum ki hayatım anlamsızca
    geçmedi. Gerek Finlandiya’da, gerekse yabancı ülkelerde, insan hayatını
    tatlılaştırmak için üzerime düşen görevi, üstün bir gayretle yerine getirdim.

    Bütün bunları, bende kutsal ateşi alevlendiren o güzel kitabın dâhi yazarına borçluyum. Halkımıza ışık saçan ve ufuk saçan siz aydınlarımıza,
    bilim adamlarımıza da teşekür etmeliyim. Tesadüfen uzaktan
    gelen bir profesörün çaktığı parlak bir kıvılcım, sizin sayenizde sönmedi,
    büyük bir ateş oldu. Sizler benimruhumun ışığını yaktınız. Sizlere
    teşekkürler ediyorum, sonsuz teşekkürler...

    Yapmakta olduğunuz büyük uygarlık uğraşınızın mükâfatı, böyle sade bir
    teşekkürle ödenmez biliyorum. Yorulmadan ve daha büyük işler
    başarmış olmanızı temenni ediyorum. Dünya tarihini okudum. Birçok hoca
    ve öğretmenle görüştüm. Sürekli düşünüyorum ve öyle sanıyorum ki,
    yeryüzündeki birçok millet hâlâ vahşilikten kurtulamamıştır. Yalnız
    bugünkü vahşilik başka şekilde oluyor.

    Başka milletlerin topraklarını işgal eden kumandanlardan niçin bu kadar
    saygıyla bahsedildiğini anlamıyorum. Büyük İskender, Anibal, Scipion,
    Cesar, Charlmange, Napoleon ve daha bunlar gibi binlerce kumandan, başka halkların topraklarını işgal etmekten başka ne yapmışlardır?

    Gerçi bu işgaller sonucunda büyük devletler meydana geliyor; ama sayısız
    insan da sıkıntılardan ve açlıktan ölüyor. Milyonlarca insan cahil kalıyor.
    Her yerde ahlâksızlık, hırsızlık, sefalet, sefahet, çatışmalar, toplumsal nefretler
    artıyor ve herkes kabalaşıyor. Baba serveti veya okul diplomaları
    sayesinde, halkın yuvarlandığı çürümüşlük ve yozluk bataklığından
    kurtulmuş ve sağlam zemine basabilmiş olanlardan hiçbiri, milyonlarca halktan
    birini bile, karanlıklardan kurtarmak için parmağını bile oynatmıyor. Bunlar cahil,
    sarhoş ve aç bir halktan oluşmuş büyük bir devletin, bataklıklar üstüne taşlardan
    yapılmış yüksek kalelerden farksız olduğunu bilmek istemiyorlar.

    Tarih, kaç kez bu mağrur kahramanlara ibret dersi verdi.
    Kaç kez hatalarını başlarına geçirdi. Dolandırıcı Metternichlerin, zorba Dured
    Albaların kurdukları görkemli yapılar bir darbede yıkılmadı mı? Tarih, bunları
    çocukların kartondan yaptıkları evler gibi yıktı. Ama bunlardan hiçkimse ders
    almadı. Politikacılar ve generaller, hâlâ o eski zorbalık ve yağmacılık oyununa
    devam ediyorlar. Sürekli devletlerinin sınırlarını genişletmeye çalışıyorlar.

    Fakat egemenlik sürdükleri sınırlar içinde bulunan halkın özgürleşmesini,
    aklını, düşüncesini, inancını ve ahlâkını yükseltmesini istemiyorlar.
    Bizim küçük Suomi’mizin toprakları bundan daha fazla büyüyemez. Ben
    ülkemizde yurttaşlarımızın gittikçe çoğalmasını istiyorum. Suomi’nin iki
    milyonluk halkı eğitim ve terbiye görsün, gerek kendi hayatlarını, gerekse toplum
    hayatını iyileştirmeye ve yükseltmeye çalışsınlar istiyorum.


    Jarvinen orada bulunan öğretmenleri de saygıyla selamlayarak
    konuşmasına son verdi.
    Bu konuşma üzerine Torsten Forsten isimli yaşlı bir köylü, yüksek sesle
    “amin” dedi. Diğerleri de hep birlikte “amin, amin” diye tekrarladılar.

    Bu köylünün üç oğlu da Helsinki Üniversitesi’nde profesördüler.
    Kendisi ise ağaçlardan çam sakızı toplamayı sürdürüyordu.
    Başkan ayağa kalkarak “Jarvinen’in bu mantık ve duygu dolu konuşmasından
    sonra başka söz söylemeye gerek kalmadı.” dedi. “Jarvinen’in sözleri,
    halkın, tepedekilere ‘Bizim yanımızda olunuz!.. Bize kalkınmayı ve gelişmeyi
    öğretiniz!..’ şeklindeki feryatlarının bir ifadesidir.” diyerek yerine oturdu.

    * * *

    Bu tören ve Jarvinen’in konuşması tüm ayrıntılarıyla bütün Fin
    gazetelerinde yer aldı. Bu konuşma Finlandiya’da yankılar uyandırdı. Uzun
    süre bu konuşmadan söz edildi. Halkı ve işçi sınıfını aydınlatmak isteyenlerin
    ordusu yüzlerce gönüllü kazandı.

    Kimi şehirlerde zengin tüccarlar, Halk Üniversiteleri’nin kurulması için
    bina bağışladılar, ya da yeni bina yapımı için yüksek miktarlarda para bağışında
    bulundular. Birçok öğretmen, hâkim, avukat, memur ve doktor, akşamları kulüp ve
    lokallerde oturup kumar oynamaktan ve habire bira içmekten vazgeçtiler. Tekrar
    kitap okumaya, mesleklerinde araştırmalar yapmaya başladılar. Halkı
    aydınlatabilmek için, önce aydınlanmış olma gereğini kavradılar. Artık her
    yerde bilgili konuşmacılar ve konferans verenler görülmeye başladı.

    Bütün toplantılarda, oyun ve eğlence yerlerinde, lokantalarda toplanan yardım
    paralarıyla kitaplar satınalınıp, en ücra köylere kadar gönderilmeye başlandı.
    Öncelikli konular belirlenerek bu konularda en kapsamlı ve bilgi dolu
    kitapları yazabilecek olanlar ödüllerle teşvik edildi. Yazarların eserlerinin
    basımına yardımcı olundu. Bu şekilde ortaya çıkan kitaplar ucuz fiyatlarla
    piyasaya sürüldü.

    * * *

    Hayatının sonlarına doğru Snelman, dostlarıyla şöyle sohbetler yapıyordu:
    -Finlandiya’nın bugünkü hâliyle, çocukluğundaki durumunu kıyaslarken,
    şöyle bir tablo tasavvur ediyorum:
    Büyük bir harabe ev... Bütün pencereleri örtük...
    Dışarıdan bakıldığında metruk bir ev izlenimi veriyor... İçerisi karanlık, boğucu,
    rutubetli ve ağır havası olan bu ev, büyük bir mezarlığı andırıyor.

    Ama birtakım genç, korkusuz ve güçlü insanlar çıkıp geliyor. Çok neşeli ve
    zeki insanlar... Hemen evin perdelerini çekip, pencerelerini açıyorlar. Evin
    içine gün ışığı, temiz hava ve çiçek kokuları doluşuyor. İçeriye canlılık
    katıyor. Binanın dışı da onarım görüyor, yenileniyor. Çevredeki insanlar da artık
    cinli-perili bir evden kaçar gibi bu evden uzaklaşmıyorlar. Yanına gelip,
    yenilenen binayı hayranlıkla seyrediyorlar.

    İşte böyle bir değişim, her ülkede, her kentte, her ilçede ve unutulmuş,
    terkedilmiş her köyde yaşanabilir. Bunun için yalnızca dinamik fikirli, uyanık
    ruhlu ve uygarlık yolunda çalışmaktan yorulmayan, usanmayan; aksine heyecan
    ve zevk duyan insanlara ihtiyaç vardır.


    Dipnot:
    Robinson Crusoe adlı eserde geçen hikâyeyi,
    yazar Daniel Defoe’nin, İbn Tufeyl’in “Hay bin Yakzan” (Ruhun Uyanışı)
    adlı Şark Klasiği’nden alıp uyarladığı, edebiyat çevreleri tarafından tespit edilmiştir.