• Sen bana bir dert oldun ki hepsinden büyük
    İnkar etmek kolay
    Param yok dersin, babam yok
    Hiç ailem olmadı ki benim, sahiplenilmeyi bir annemden bilirim
    Olanı da söylersin
    Ben çok güzel gülerim mesela ve hep ağlarım, ah ben duygularımlayım
    Peki ya sen?
    Ben seni nasıl söyleyeceğim?
    Beni asla terk etmediğini nasıl anlatayım onlara
    Ya da kelimelerinin beynime ok gibi girdiğini
    Her cümlesinden anladığını varlığını
    Yalanlarının arkadasında saklandığını
    Her kelimen bir kanepe ise
    Seni gördüğümü kanepe arkadasında
    Elleri dizlerine çevrili
    Küçük bir çocuk sarı benizli
    Bana bakar durur gülümser
    O hep gülümser
    Peki ben her baktığımda bilmez miyim onun gülücüklerinin arkadasında saklı hüznünü
    Gülümserken bile ağladığını göremez miyim sanıyorun?
    Hepsini anlıyorum.
    Fakat ben bunları nasıl anlatsam, hangi türlü kabul eylesem bilemiyorum.
    Bu hangi iş tanımlayamıyorum.
    İşi tanımlayamıyorken, içinden nasıl çıkılır hiç bilmiyorum

    O tatlı çocuğu da asla bırakamıyorum.
    Vazgeçemiyorum.
    Fakat oturmak istiyor çocuk
    onu oradan çıkartamıyorum.
    Oradan çıkıp hayatıma dahil edemiyorum.
    Sadece ben sürekli,
    Her seferinde ama mütemadiyen
    Sadece kendimle
    Kendimle kavga ediyorum.
  • Ben yok olmayı kabullenirken, kar taneleri mütemadiyen ayak izlerimi kapatmaktayken, güneş bile her gün batarken, sizdeki ne arsızlıktır; silinmeyi dahi kabul edemiyorsunuz bir başka faninin zihninden...
  • Kutsal Şiir: İlahi Komedya

    Dante Alighieri (1265-1321), bu ismi tanımayanımız yok. Büyük İtalyan Şair; Felsefe, Edebiyat adamı ve de teolog Dante. Ömrü boyunca Latince ve İtalyanca dilinde eserler vermiş, eşsiz bir kişilik. Floransa aşığı ama oradan sürgün edilip kalan tüm ömrü boyunca Floransa’yı bir daha görememiş. Bu nedenle de, Roma’dan Floransa’yı manipüle edip yöneten din bezirgânlarını eleştirmek asli görevi olmuştur. Hayatını ve tüm eserlerini, özellikle de incelediğim bu kitabını, çocukluk ve gençlik aşkı olan kadına, Beatrice’e adamış bir Katolik din adamı.

    Dante, öteki dünyaya yaptığı fantastik geziyi bir efsane haline getiren İlahi Komedya adlı bu uzun şiirinde, Latince yerine Toscana lehçesi kullanmış. “Cehennem, Araf ve Cennet” başlıklarında üç ana bölümden (cantica) ve üçlüklerden (terzina) oluşan şiir tam 14.233 dize. Dante’ye ait bir sitille “Terza Rima” (aba, bcb, cdc,) kafiyesiyle yazılmış. Her bir dize on bir hece. Her üç ana bölümde de 33 Kanto (Canto = Destan bölümü) var. 99 Kanto’ya, Cehennem’deki giriş Kanto’su da eklenince toplam 100 ediyor.

    Bu düşsel gezinin ilk iki etabı Cehennem ve Araf’ta, Dante’ye büyük Latin Şair Vergilius rehberlik etmektedir. Son ana bölüm olan Cennet de ise rehber; Dante’nin dokuz yaşından beri âşık olduğu, evlenemediği, yirmili yaşlarda hastalıktan kaybettiği kadını, yeryüzü cenneti Beatrice’dir. Bu fantastik gezi, 1300 yılı 7 Nisan Perşembeyi 8 Nisan Cumaya bağlayan o mübarek gece başlar ve 14 Nisan Perşembe günü de sona erer. Dante, eserin içinde mütemadiyen okuyucusuyla konuşmaktadır (ilk defa Cehennem 20.Kanto sf. 200; son defa da Cennet 22. Kanto sf. 846).

    Kitabın Basımı ve Çevirisi

    Çevirmen Rekin Teksoy (1928-2012) beyefendiyi rahmetle anıyorum. Usta işi bir çeviri yapan Teksoy, Saint Michael Lisesi, İstanbul ve Roma Hukuk Fakülteleri mezunu büyük bir akademisyen, edebiyatçı, sinemacı ve gönül adamıydı. Teksoy, iki yıla yakın süren bu çeviri çalışmasında, orijinal hece yapısıyla İtalyancadan çevirinin mümkün ötesi olacağını bildiğinden eseri serbest koşukla çevirmiş. Düzyazı yerine ilk defa şiir düzeninde yapılan bu çeviri, çok ama çok zengin bir dipnot çevirisiyle de okuruyla buluşmuş. Sizlere önemli bir tavsiyem var: Eseri okurken, sayfada önce dipnotları okuyup sonra şiire geçiniz. Bu şekilde şiiri anlaması daha kolay oluyor. Son olarak; ben bu eserin, üç kitaplık ve 976 sayfalık, 2013 yılı ve on beşinci baskısını okudum. Yedi-sekiz dizgi hatasını saymazsak usta işi bir basım olmuş. Çevirmen ve yayınevinin ellerine sağlık.

    Cehennem

    7 Nisan 1300 Perşembe gecesi, Dante, karanlık bir ormanda yolunu şaşırır ve üç hayvanla karşılaşır. Rehberi, Aeneis Destanı’ nın yazarı Publius Vergilius Maro (MÖ 70 – MÖ 19) ilk defa ortaya çıkar ve ikisinin öteki tarafa fantastik yolculukları başlar.

    Belirtmem lazımki, Dante’nin Cehennem 28. Kanto’da, Hz. Muhammed ve Hz. Ali ile Selahaddin Eyyubi’yi bölücülerin olduğu hendekte görmesi ve onları eleştirip şiirine almasını kınıyorum. Dante’nin bu üç İslam büyüğüne Cehennemi (!) reva görmesi her ne kadar Hristiyanlık dini propagandası yapan bir din adamı için ters değil aksine olumlu olsa da, bir filozof ve edebiyat üstadı için hiç şık olmamış…

    Dante’ye göre; dünyanın merkezi olarak kabul ettiği Cehennemde toplam 10 hendek vardır. Bu Cehennemde; günahkârlar kaynar ziftlerle, başlarına yağan ateşlerle, ürkütücü ormanlarla, başları üstünde diri diri yakılmakla, ayaklarının tersine yürümekle, kenef çukurları içinde boğularak, zıpkınlı zebanilerin kontrolünde, sistematik olarak cezalarını çekmektedir. Sandro Botticelli’nin La mappa dell’Inferno’ sunu (Cehennem Haritası) bilenler, hendeklerin aslında derin bir çukurun parçaları olduğunu anlamıştır. Çukurun dibine indikçe cezanın derecesi de artmaktadır.

    Dante ikizler burcudur, yani sanatçılığı doğuştandır. Ama ne hikmettir ki, Ortaçağlı Dante, tam bir coğrafya ve astronomi cahilidir! Neden derseniz; dünyanın boşlukta sabit durduğunu ve evrenin merkezi olduğunu, ayrıca dönmediğini (Ptolemaios’un görüşü), Ay dâhil Güneş-Merkür-Jüpiter ve diğer tüm gezegenlerin tamamının birer yıldız olduğunu; dünyanın kuzey yarımküresinin karalarla, güneyinin ise okyanuslarla kaplı olduğunu ve Araf diyarının güneyde yüksek bir dağ olduğunu sanmaktadır. Tamam, Kopernik (1473-1543) henüz doğmamıştı. Ama bir Pagan olan İskenderiyeli Hypatia’yı da mı (370-415) hiç mi duymamıştı? Ki o kadın dünyanın kendi etrafında döndüğünü, Güneş Sisteminin elips yapısını ve dünyanın evrenin merkezi olmadığını sağken ispatlamıştı. Ayrıca Dante bir İbn-i Sina (980-1037) hayranıdır. İbn-i Sina’nın kendisinin ve tüm öğrencilerinin Hypatia’nın savlarını ispatlayan buluşları vardı. Hatta Lokman Hekim kadar ünlü olan Horasanlı Doktor Er Razi (865-925) Mıknatısın Demiri Çekme Nedeni? ya da Dünyanın Biçimine Dair adlı eserlerinde, dünyanın iki eksen etrafında döndüğünü ispat etmişti. Ayrıca Dante’ye göre; kuzeyde Kudüs, Batıda Ebro yani İspanya, doğuda Ganj yani Hindistan ve güneyde de sadece Araf vardı. Saydığım tüm olumsuzluklara rağmen Dante, tanıdığım en akıllı ve yetenekli yazar ve şairlerden biri. Sanırım binlerce kitap okumuş. İtalya ve antik Yunan tarihi ve özellikle Roma ve Yunan Mitolojileri hakkında tam bir uzman. Zaten eserin üçte biri tarih kitabı gibi. Avrupa’da yapılan tüm savaşlar, hatta Mezopotamya’da yapılanlar bile bu eserde var. Kalan metnin yarısı da Kiliseye yaptığı ağır eleştirilerdir ki bunun nedeni; Dante’nin Monarşi ’den yana olmasıdır. Her ne kadar İngiliz Cromwel gibi güçler ayrılığına inanıyorum demese de devlet-din işleri ayrı olsun istemekte ve de bunu da eserinde devamlı surette ima etmektedir.

    Dante koyu bir Katolik din adamı olmasına rağmen, devamlı olarak Mitolojiye göndermeler yapmakta, Yunan ve Roma Pagan Tanrılarının adlarının anmakta ve aslında yaratıcısına (Katolik inancına göre Kutsal Üçlüye: Baba, Oğul ve Kutsal Ruha) şirk yani eş koşarak çok büyük bir günaha iştirak etmektedir. Bununla beraber, eseri boyunca Kitabı Mukaddes’e, Eski ve Yeni Ahit’e, Matta-Luka ve Yuhanna İncillerine sıkça göndermeler yapmakta. Beğenmediği papalara büyük çoban hatta papalık makamına “Arsız bir orospu” diyecek kadar ileri gitmektedir. Papa Bonifazio’nun 1300 jübile yılında tüm günahları bağışlama lütfunu da çok ağır eleştirmiştir. Buna göre; papanın aracılığıyla, sıfır ile biten yıllarda dünyada ve ahrette tüm günahlar bir yıl boyunca bağışlanmaktadır.

    Sonuç olarak Cehennem epeyce renkli bir yer, tüm vahşetine ve ürkütücü karanlığına rağmen…

    Araf

    Vergilius’un rehberliği devam etmektedir. Vergilius bir Pagan olarak yaşadığından ve Tanrıya iman etmediğinden Cennet’te değil Araf’ta yaşamaktadır. Yani yaptıklarından değil, yapmadıklarından dolayı bu tampon bölgededir. Zamanın zamanla hesaplaştığı yerdir burası. Bu kısımda, Dante, Vergilius’un ağzından Katolik Kilisesinden başka bir kurtuluş yolu olmadığının propagandasını yapmaktadır.

    Eserin, bu devasa şiirin tamamında göze çarpan teknik “Sembolizm” dir. O kadar çok gönderme var ki eserde, çeviri metnin neredeyse yarısı dipnottan oluşuyor. Bu dipnotlar Dante uzmanlarınca yazılmış metinlerdir. İlahi Komedya aslında gösterge bilim (semiotics) için başucu kitabı gibidir adeta. Örneğin: Beatrice zafer arabasından inip (bir tekeri Eski Ahit diğeri ise Yeni Ahit, araba ise Kilise) büyük bir ağaca doğru yürür (Kuran’daki Tuba ağacı gibi bir ağaç). Beatrice’in, Kiliseyi simgeleyen arabadan inip yaya olarak Kutsal Roma İmparatorluğu’nu simgeleyen ağaca yürümesi, Kilisenin adalet karşısındaki alçak gönüllü davranışını simgelemektedir.

    Araf’ın en önemli özelliklerinden birisi de dünyadaki gibi gece-gündüzün yaşanmasıdır. Ama doğa olayları burada görülmemektedir (yağmur, şimşek, deprem gibi) .

    Araf 6. Kanto (sf. 389)

    76 Ey köle İtalya, acılar ülkesi,

    Fırtınada kaptansız gemi,

    Taşranın değil, kerhanenin ecesi!

    Araf, Cennet’e çıkabilme umudu taşıyanların yeridir. Burası, mahşere kadar, günahlar için çekilen cezaların beldesidir. Araf, Cehennem kadar olmasa da en az onun kadar renkli bir dağdır. Dante’nin Araf’a girişinde alnına çizilen yedi adet “P” harfi, yukarı doğru çıktıkça tek tek silinmektedir. “P” Latince “Peccatum” yani günahı simgelemektedir. Yedi ana günah: Böbürlenmek, Kıskançlık, Cimrilik, Öfke, Oburluk, Şehvet ve Tembellik (Araf sf. 419).

    Dante’ye göre; insanın eylemlerini “Sevgi” yönetir. İyi sevgi, iyi eylemlere; kötü sevgi kötü eylemlere yol açar. Kilisenin kurucusu Petrus’a (aslında Kilisenin uydurucusu demek lazım!) göre: “Kapıyı kapayıp da yanılmaktansa, açıp da yanılmayı yeğle!” düstur edinilmelidir.

    Dante, Qvidius’un Metamorphoseis adlı eserinden, mitolojik bağlamda, epeyce alıntı yapmıştır bu uzun şiir için.

    Dante bu eseri 1300 yılında, 35 yaşında yazar. Henüz çok meşhur biri değildir ve sürgünündedir. Eserini yazma nedeni her ne kadar ölmüş sevgilisi Beatrice gibi gözükse de aslında o İtalya’nın tek bir imparatorluk etrafında birleşmesini ve kilisenin elini yönetimden çekmesini arzulamaktadır. Hıristiyanlığın Papa eliyle yozlaştığına inanmakta; Floransa halkının kurda dönüşmüş köpekler olduğunu açıklamakta; yer yer de ağır şekilde, bazen de göndermelerle din ulemasını yerden yere vurmaktadır.

    Dante, 30. Kantoda (Araf sf. 604) 1290 yılında ölen sevdiği kadın Beatrice ile ilk defa karşılaşır. Rehberlik vasfı Vergilius’tan sevdiği kadına geçmek üzeredir…

    Cennet

    Dante’nin bu bölümde iki rehberi vardır: Sevdiği kadın Beatrice ve eserin hemen sonunda karşılaştığı Ermiş Bernard (1090-1153). İlginçtir Dante, 20. Kantoda (Cennet sf. 831): “Paganlığın pis kokusuna artık dayanamadı…” dese de, eserin tamamında Pagan kültürünün Tanrılarından medet ummaktadır (bu bir çelişkidir):

    Cennet 1. Kanto (sf. 649)

    13 Ey güzel Apollon, bu çaba için bana

    Kendi yeteneğini aşıla ki, ozanlara

    Verdiğin defne yaprağına değer göresin beni de.

    Dante, Araf’ta üzerindeki tüm günahlardan kurtulduktan sonra Cennet’te, 10. gök katına kadar çıkacaktır.

    Aristotales’in felsefesini batı düşüncesine yeniden uyarlayan Albertus Magnus’un (1200-1280) öğrencisi olan Aquinolu Thomas’ın (1227-1274) Sumna Theologica isimli kitabı, Dante’nin bu “Kutsal Şiir” boyunca başucu kitabı olmuştur.

    Cennet bölümü, kanımca, önceki iki bölümden daha renksiz olmasına rağmen, Dante’nin Katolik inancına göre; Babanın yani Tanrının Oğlu diye adlandırdığı İsa Peygambere yazdığı bir methiyedir aslında. Kanımca burada en önemli ikirciklik de; Meryem’in İsa Peygamberin hem annesi hem de kızı olması durumudur (Cennet 33. Kanto sf. 942). Nedeniyse; İsa’nın ete kemiğe bürünmüş Tanrının ta kendisi olmasıdır (elbette Hıristiyanlık inancına göre)…

    Bu uzun soluklu eserdeki tüm resimleri, sonradan, Fransız ressam ve gravürcü Gustave Doré (1832-1883) ve büyük Rönesans ressamı Sandro Botticelli (1445-1520) çizmişler ve hepsi de harikuladeler…

    Son Not

    Benim için çok keyifli bir okuma oldu. Hem Dante ile tanışma şansı yakaladım hem de yoğun bir tarih ve mitoloji deneyimi yaşadım. Sizlerin de bu muazzam şiiri okumanız dileğiyle.

    Süha Demirel, İstanbul, 4 Nisan 2014.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    İlahi Komedya – Cehennem, Araf, Cennet (3 Cilt Takım)
    (Cehennem – Araf – Cennet)
    Orijinal isim: La Divina Commedia
    Dante Alighieri
    Oğlak Yayıncılık / Şiir Dizisi
    Çeviren: Rekin Teksoy
    Yayın Yılı: 2010
    976 sayfa
    Kitap Kâğıdı
    13,5×20 cm
    Karton Kapak
    ISBN:9753296816
    Dili: Türkçe
  • “Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan. Simurg’u göremesen de bari küçük bir serçeyi gör. Kaf Dağına varamasan bile hiç olmazsa evinden çıkıp kırlara açıl; böcekleri, kuşları, çiçekleri ve tepeleri seyret. Bırak dünyanın haritasını yapmayı! Daha hayattayken bir taşı bir taşın üstüne koy. Gülleri ve bülbülleri göremeyip gün boyu evinde oturan adam Dünyanın kendisini hiç görebilir mi?” (21)

    Yazar tarafından 1992’de kaleme alınmış ve 1995 yılında ilk defa yayınlanmış tarihi-fantastik türündeki bu roman, aynı zamanda yazarın ilk eseri. Benim okuduğum İletişim Yayınları 57. baskısı (2016). Birkaç yüz baskıyı daha hak eden bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bünyesinde epeyce eski Türkçe de olmasına rağmen kitabın dili ve biçemi harikulade. Kitaptaki cümleler nispeten uzunlar, yine de okuyucuyu sıkmıyorlar. Aksine, cümleler ilerledikçe detaylarda boğulmak yerine her bir sözcüğü daha çabuk okumak isteğiyle dolup taşıyorsunuz.

    Kitapta yaşananalar, miladi 1680’li yılların İstanbul’unda geçmektedir. Otel ve pansiyon yerine yalnızca hamam külhanlarının olduğu bir devir! Okuyucuyu İstanbul’un her bir köşesinde gezdiriyor yazar. Galata meyhanelerinde içki içip, sokaklarda naralar atıyor, saray avlularında şöyle bir tur atıp, Ermeni-Rum-Yahudi mahallelerinde esnaftan alışveriş yapıyorsunuz. Kısaca, gözbebeğimiz İstanbul’un her bir noktasına nüfuz ediyorsunuz.

    Arap İhsan isimli yaman bir korsanla başlıyor öykümüz. Galata’ya yanaşan bir korsan gemisinden inmiş ve kulağından tuttuğu Alibaz adlı haylaz bir çocukla ev diye bildiği yere gitmektedir. Alibaz ele avuca sığmayan bir çocuktur, bu nedenle uyusun da zulmünden kurtulalım düşüncesiyle kendisine üç yaşına kadar afyon verilip susturulmaya çalışılmıştır. Afyona karşı kazandığı bağışıklık onu ayaklı bir felaket ve bir uyurgezer yapmıştır. Arap İhsan’a gelince, o da bir külhanbeyidir. Tepesinde bir tutam kalacak şekilde traşlı saçıyla, sırtında ve geniş göğsündeki savaş ve kırbaç izleriyle süslü iman tahtasıyla sapına kadar bir yiğittir. Gerçi bir o kadar da belalı bir yiğit! Öyle ki, Venediklilere saldırdıklarında, sırtında dev sandıklarla kaçarken, arkasından kurşun sıkanlarla alay etmeyi adet edinmiş bir korsandır kendisi. Alibaz nasıl uyku nedir bilmiyorsa, Arap İhsan da korku nedir bilmez. Eve vardığında, kitabın başkahramanı olan yeğeni Uzun İhsan Efendi’yle tanışırız. Bu adamın, evde kendisiyle beraber yaşayan bir de oğlu vardır, adı Bünyamin. Arap İhsan, yeğeni olan Uzun İhsan Efendi’yi devamlı surette uyuyor olması nedeniyle mütemadiyen azarlar. Uyurken de bir dünya haritası çizeceğini iddia eden bir adamdır aynı zamanda. Gel gör ki, Uzun İhsan Efendi, bu harita işini uyuyarak cidden yapabilmektedir. Kendisini uykunun kollarına alan efsunlu yeşil içeceğiyle, rüyalarında dünyayı karış karış gezerek bir atlas yaratmaktadır. Bir gün, bu atlası oğluna verdiği vakit adını da “Puslu Kıtalar Atlası” koyacaktır (tam bu noktada, Paula Coelho’nun 1988’de yayımladığı “Simyacı” kitabı geldi aklıma, o kitapta da bir “aslında hayatın gizemi ilk noktada, yani yolculuğa çıktığın ilk yerdedir,” meselesi vardı, dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına geri gelen tilki gibi!).

    Günlerden bir gün Bünyamin evden ayrılmak zorunda kalır ve lağımcılar ocağına katılır. Hani şu savaşlarda kalelerin içine sızmak için açılan tüneller, siperler ve bunun gibi çoğunlukta yer altında kazılan tünel benzeri şeyler lağımcıların işidir. Bünyamin, bir kalenin kuşatması esnasında yine kaleden kaçırılacak bir casus için kendisini eğiten ustasıyla beraber tünel açmak için ter dökmektedir. Bünyamin’in hayatı tam da bu tünelde alt üst olmaya başlar (bu tünel macerasını okurken, samimi söylüyorum, kendimi bir an o tünelin içinde hissettim, o kadar gerçekçiydi ki anlatılanlar; barut fıçıları, toprak mezarlar, karanlıkta savaşan askerler ve harika bir kurgu tabii). Casusu kaçırırlarken Bünyamin’in yüzüne isabet eden bir zincir yüzündeki hemen tüm deriye yapışır ve yerinden kopartarak yüzünün tamamen tanınmaz bir hale gelmesine neden olur. Güzel çehresi gitmiş, yerine bir dilencinin suratı oturmuştur. Bu arada, kaçırmaya çalıştıkları casus Zülfüyâr adında Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat-ı Hümayununun bir üyesidir. Ayrıca zatıâlileri teşkilatın da iki numaralı adamıdır. Kaleden kaçarlarken Zülfüyâr’ın elindeki büyük bir hazine değerindeki gizemli siyah sikke bir şekilde Bünyamin’in cebinde kalır. Bünyamin’in tanınmaz suratı nedeniyle onu savaşta yaralanmış bir yeniçeriye benzetirler ve gerçek Bünyamin’in bu efsunlu siyah sikkeyle savaş alanından kaçtığına dair bir hükme varırlar. Sonra da bizim gariban Bünyamin’in peşine düşerler. Teşkilat-ı Hümayun öyle bir kurum ki, kolları Osmanlı Devletinin her yerine ulaşabilecek durumda. Teşkilatın yeni başkanı Ebrehe (Kuran’da Fil Suresinde adı geçen M.S. 500’lerdeki Yemen Kralı Ebrehe, Kâbe’ye rakip olarak inşa ettiği Kilisesi Yemenli Araplarca yakılıp yağmalanınca kızar ve filleriyle Kâbe’nin üzerine yürüyüp yıkmaya yeltenir, ancak ordusu ve filleri Ebabil Kuşları tarafından cezalandırılır!), diğer önceki liderlerin aksine tuhaf bir adamdır. Bu muamma zat, bilme arzusunun esiri olmuştur ve elindeki gücün de yardımıyla kendi zevki sefası için sahte evraklar, kılık değiştirme operasyonları ve daha fazlasını da yaparak teşkilattaki herkesin hayatlarını kontrol altına almış durumdadır.

    Bünyamin, kendisini yeniçeri sananlara hafızasını kaybetmiş gibi davranır ve babasının yurduna, İstanbul’a döner. Memleketine vardığındaysa vaziyet hiç iyi değildir: Efsunlu siyah sikkeyi aramaya gelen yeniçeriler, Bünyamin’in yerini söylemesi için Uzun İhsan Efendi’ye işkence edip evini ateşe verirler. Uzun İhsan Efendi artık gözleri yuvalarından çıkarılmış bir âmâ ve burnu yüzünden kesilip alınmış yarım bir adamdır artık. Yine de başkahramanımız, gözleriyle olmasa da maneviyatıyla görmeye devam eden, etrafında olup bitene yön veren bir güçle kuşanmışçasına hayatına devam eder. Bünyamin babasına bunu yapanlara ulaşmak ve öç almak adına dilenciler locasına kapağı atar ve sonun başlangıcı işte tam da burada başlar. Alibaz’a gelince, o da büyümüş ve artık okula başlamıştır (okul dediğim bildiğiniz Kuran kursu!), üstelik Eminönü’ndeki tüm oyuncakçıları talan eden bir çocuk çetesinin de lideri olmuştur. Bir Turan kahramanı olan Efrasiyab’ın adı Alibaz’ın yeni lakabıdır artık.

    Son Söz

    Ben yedi yaşımdan beri deliler gibi okurum. Milliyet Çocuk dergileri biriktirmekle başlamıştım edebiyat hayatıma, sonra çizgi romanlar geldi, tek bir günde 30-40 çizgi roman okuduğumu bilirim. Herhalde binlercesini okumuşumdur şimdiye dek. Normalde sağlam edebi eserleri birkaç oturumda okurum. Gerçi 2014 Martında sol köprücük kemiğimi motosikletimden düşüp kırdığımın ilk haftası -eve tıkılıp kalmaktan olacak- Hugh Howey’in o 550 sayfalık tuğla gibi post-apokaliptik distopyası “Silo” romanını tek bir oturumda okumuştum. Sabah başlayıp gece yatıncaya dek hem de! İşte size anlattığım bu 238 sayfalık kitabı da aynı şekilde tek bir oturumda okudum. Öyle bir heyecan ki tarifi zor, ancak yaşanır da anlanır diyebilirim. Ardınızdan atlı bir araba geliyor da sizi ezmesin diye dörtnala koşturuyorsunuz okurken. İhsan Oktay Anar’ın önce öyküsüne, sonra zekâsına, daha sonra kurgusuna ve anlatım biçemine hasta olacaksınız. Gustave Flaubert’in bir roman kuramı olan fotoğraf çekme tekniğinde olduğu gibi, kitabın tüm kurgusu çevreden içeriye doğru bir spiral şeklinde döne döne merkeze ulaşıyor ve büyük finali yapıyor. Bu kitabı bir kere değil, birkaç defa okuyacaksınız. İstanbul’u gezerken elinizde bu kitabı okuyarak dolaşın. Ne demek istediğimi o vakit belki de anlarsınız…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur hiç eksik olmasın.
  • Mütemadiyen sana mektup yazıyorum. Kırklara karışırken yeryüzü maceram inadına sırılsıklam sana mektup yazıyorum. Sen evde ekran başında otururken ben siluetini karşıma almış sana mektup yazıyorum. Sen ayna karşısında sivilcelerini patlatırken, illegal örgütler işlek caddelerde ana haber bültenlerini patlatırken, kitle imha gücünün efendileri müslüman halklar üzerine demokrasi patlatırken, ben bir çınar altında oturmuş sana mektup yazıyorum. Sense gazete veren kuponlar biriktiriyorsun, kırışıklıklar için kozmetik biriktiriyorsun, vitrinlerden seçip seçip şıklıklar biriktiriyorsun.
  • Maria Puder son birkaç dakika zarfında biraz sükUnetini kaybetmişe benziyordu. Bunu tespit edince memnun oldum: Onun hiç sarsılmadan gittiğini görmek, beni herhalde pek üzecekti. Mütemadiyen elimi tutup bırakıyor: “Ne manasız şey?.. Ne diye gidiyorsun sanki?” diye söyleniyordu. “Asıl sen gidiyorsun, ben daha buradayım!” dedim. Bu sözümü fark etmemiş göründü. Kolumdan tuttu. “Raif… Şimdi ben gidiyorum!” dedi. “Evet… Biliyorum!” Trenin hareket saati gelmişti. Bir memur vagon kapısını örtüyordu. Maria Puder merdiven basamağına atladı, sonra bana eğilerek, yavaş bir sesle, fakat tane tane: “Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim… ” dedi.
    Evvela ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilave etti:
    “Nereye çağırırsan gelirim!”