• 163 syf.
    Bazı kitapları okumak bir nevi içsesinle konuşmak gibidir, sanki kitabı okumuyormuşsun da kendi kendinle konusuyormuşsun gibi hissettirir... Bu kitabın bende bu denli etki bırakacağını beni bu kadar kavrayacağını tahmin etmezdim... Kitabı okuyan herkes kendinden bir parça bulacaktır illaki. Herkes hayatının ucundan, köşesinden küçük bir detay, bir anı bulacaktır ya da bir tanıdık...

    Kürk Mantolu Madonna'nın okur kitlesi bende büyük bir beklenti ve merak oluşturmuştu, kitabı okuyunca, kitabın neden bu kadar beğenildiğini kendim de kitabın etkisinde kalarak anladım. Bir kitap hem bir o kadar yalın hem bir o kadar yoğun bir anlatıma sahip olmayı nasıl başarabilir, bu kitapla Sabahattin Ali'ye olan saygım bin kez daha arttı... Kaleminin gücünü anlatmaya çalışmak anlamsız o ancak okunarak anlaşılacaktır... Kürk Mantolu Madonna belleğime işleyen bir eser oldu, unutulmayacaklar listesinde yerini aldı. Okuyan zenginleşir, okumayan eksik kalır...
  • 639 syf.
    ·136 günde·Beğendi·10/10
    Nezamandır serinin 4 kitabıni okumaya kıyamıyordum Bu devasa seriyi bitirdiğime üzüldüm harikaydı hakkaten ruhun şad olsun koca çınar . Herkes okumalı hakkaten bir lafım var her zaman derim ince memedi okumayan kişi kitap okudum demesin çünkü eksik kalır hakkaten son olarak yaşar kemalin fırat suyu kan akıyor baksana. Kitabınıda herkese öneririm
  • 705 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    İnceleme videosu için: https://www.youtube.com/watch?v=tJ3D5oLvEvI

    Spoiler içerebilir!

    Fyodor Dostoyevski bir isyancı, dünyadan nefret eden, maraz, herkese ve her şeye karşı şüpheci, uslanmak bilmeyen bir kumarbazdı ama pek az rastlanan bir edebiyat dâhisi olduğu da inkâr edilemez. Geçen yıl bu kitaptan alıntı sözle başlamıştım onun hayatını anlatmaya. Ayyaş, bağnaz, cimri ve huysuz bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelmişti büyük yazar. Hizmetçi ve kölelerine kötü davranan bu adam yine bu insanlar tarafından öldürülene kadar Dostoyevski babasına karşı sevgi beslemez hatta onun ölmesini arzulardı ama öldüğünde bu durum onu çok üzmüştü. Yaşamının her evresini sefaletle geçiren yazarın kumar sorunu vardı ve biriken borcunu kapatmak kolay olmuyordu. Bu borçları kapatmak için kitap yazmak zorunda kalıyordu.

    Toplumsal olaylar konusunda sessiz kalmak istemez reform isteyen halkın yanında olmayı tercih ederdi. Bunun üzerine Rusya’nın Avrupa ülkelerine nazaran hiç gelişmediğini düşünen bir grup aydın yeni bir reform hareketi başlatmak istedi ve bu gruba Fyodor Dostoyevski’de katıldı. Fakat Rus Çarı 1.Nikoloy bu duruma sessiz kalmadı ve kendisine karşı yürütülen bu propaganda hareketini engellemek için aydın grubunu tutuklattı. 1849 yılında tutuklanan yazar ve diğer aydınlar 8 aylık süreçte sorguya çekildi ve sonuç olarak haklarında idam kararı çıkarıldı.

    Dostoyevski son dakika kurtulmuştu idamdan ve Suç ve Ceza kitabında hissettiklerini Raskolnikov’un gözünden şöyle açıklıyordu.

    Yüksek ve sarp bir kayalıkta, ancak iki ayağımın sığabileceği, dar bir çıkıntıda, dört yanım uçurumlar, okyanuslar, sonsuz bir gece, sonsuz bir yalnızlık ve hiç bitmeyecek fırtınayla sarılmış durumda yaşamak zorunda olsam ve bütün ömrümce, bin yıl boyunca, hatta sonsuza kadar o bir karış toprakta durmam da gerekse; o şekilde yaşamak, şu anda bir yarım saat içinde ölecek olmaktan çok daha iyidir…
    --
    Suç ve Ceza kitabı ilk olarak 1866 yılında tefrika halinde yayınlanmaya başlamış ve 1867 yılında bir araya getirilmiştir. Kitap Rodian Romanoviç Raskolnikov adındaki eski hukuk öğrencisinin işlediği cinayetin öncesini ve sonrasını ele almaktadır. Petersburgh’ta - bakıldığında bir mezarı andıran küçük bir odada yaşayan Raskolnikov parasız, sefil, hasta fakat son derece yakışıklı ve ortalamanın üzerinde akıllı bir insan olarak tasvir edilmiştir. Kitabın içerisindeki her bir karakterin önemi ve özelliği büyüktür. Öyle ki daha kitabın ilk bölümündeki sarhoş baba Marmeledov ile tanışma bölümü ne kadar büyük bir eser okuyacağınızı size hissettirir. Sarhoş adam Raskolnikova hasta eşi Katerina İvanovna ve aileyi ayakta tutmak için fuhuş yapmak zorunda kalan kızı Sonya’yı anlatır.

    Bu konuşmayla birlikte Dostoyevski ile özdeşleşen “Aşağılık insanoğlu her şeye alışır” alıntısının baş mimarı yine bu sarhoş adamdır.

    Toplum içinde kendisini yalnız hisseden Raskolnikov yine bu toplum için kendi özündeki iyilik yapma arzusunu bir suçla harmanlar. Bu suç insanların değerli eşyaları üzerinde tefecilik yapan yaşlı bir kadın Alyona Ivanovna’nın öldürülmesiyle olacaktır, böylece rehin aldığı eşyaların sahipleri feraha erecektir. Bir gün elindeki eşyayla birlikte kadının kapısına dayanır ve kadını kandırıp içeri girdikten sonra baltayla kadını öldürür. Fakat bu iş burada bitmez, biraz sonra kadının üvey kız kardeşi Lizaveta olay yerine gelir ve Raskolnikov geride olaya şahit bırakmamak adına bu kadını da öldürmek zorunda kalır.

    Raskolnikov insanların manevi eşyalarını istismar eden Alyona’yı öldürmenin toplum içinde kendisini yükselteceğini ve insanlara fayda sağlayacağını düşünmesi birçok okura göre egoizm ve faydacılık etiğinden kaynaklanmaktaydı. Günümüzde hayvanlara ya da ormanlara büyük zararlar veren kişi veya kurumlara karşı duyduğumuz nefret ve bu nefretin içimize sinsi bir yılan gibi kanalize ettiği öldürme hevesi de bununla benzerlik göstermektedir. Böylelikle toplum tarafından övünülecek bir iş başarmış olacaktı. Fakat yasalar toplumlar için vardı bu yüzden Raskolnikov kendisini yasalardan üstün bir birey olarak görmüştü, böylece işlediği cinayetteki düşünceleri çelişki gösteriyordu. Raskolnikov suç ile bağ kurmuştu ama sonuçları hakkında hiçbir fikri yoktu. Cinayet gerçekleştikten bir süre sonra ateşli hastalığa yakalanması ve çeşitli ruhsal bunalımlara girmesi bu durumun daha ilk adımlarıydı.

    Peki Raskolnikov neden kendisini diğer insanlar üstün gördü?
    Bunun birçok cevabı olabilir ama kitapta açık olan bir şey var o da maddi güvensizlik içindeki bir adamın psikolojik durumu. Annesi ve kardeşinin elinde avucunda ne varsa ona göndermesi ise tuzu biberidir. Böyle bir durumda bir insan neden kendisini cinayet işleyecek kadar alçaltır? Cevap Raskolnikov’un egosunda gizliydi.
    --
    Dostoyevski idam cezasının affından sonra 4 yıl kürek mahkûmu olarak çalıştırıldı ve kutsal kitap haricinde herhangi bir kitaba erişemiyordu. Birçok okuyucunun dediği gibi Suç ve Ceza kavramları üzerinde bu mahkûmiyetin önemi büyüktü.
    Bu sebeple romandaki Raskolnikov suç işleyen birey olarak karşımızda dursa da bu doğuştan gelen bir içgüdü müydü yoksa gerçekten egosunu beslemek isteyen idealist bir gencin sonradan kafasında kurduğu bir takıntı mıydı bilmiyoruz. Cinayeti soğukkanlılıkla işlemişti ama sonrasında yaşadığı hastalıklı ruh halinden dolayı kendisine sempati beslemek daha kolay oluyordu.

    Neyse ki kendisini günlerce süren hastalık halinden kaldığı yerde çalışan Nastasya ve yakın dostu Razumihin sayesinde kurtaran Raskolnikov bundan sonraki aşamada itiraf ve sessizlik arasında gidip gelmeye başlayacak ilk itirafını da Marmeledov’un kızı Sonya’ya yapacaktı. Bunun sebebi ise ikisinin birbirine benzer yanları olması ve aralarındaki güçlü sevgi bağıydı. Sonya ailesine destek olmak için oldukça büyük bir fedakârlık yapıyordu. Alçakgönüllü, masum, merhametli ve utangaç bir insan olması ise Raskolnikov’la olan benzerlikleriydi. Doğru yolu bulmak ancak Sonya’dan geçiyordu. Çünkü bu kadın itirafı duyduktan sonra merhametinden bir şey kaybetmeyecek ve Raskolnikov’un içindeki iyi insan profilini görmeye devam edecekti.
    --
    Kitaptaki karakterlerin her birinin iç sesine ulaşmak mümkündür. Dostoyevski’nin yarattığı bu karakterlerin her biri dönemin Rusya’sında birer semboldür. Kitaptan ağabeyine bahsettiğinde şöyle yazmıştı; “olaylar günümüzde geçiyor, yani şimdi içinde bulunduğumuz şu yıl içinde” diyerek açıklamıştır.
    Amacı bir romandan daha fazlasıydı ve dünya edebiyatı tarihinde yazılmış en iyi kitapların başında yer alıyor oluşu Dostoyevski’nin amacına ulaştığını göstermektedir.
    --

    Olağanüstü bir insan mı yoksa sıradan bir insan mıydı Raskolnikov. Çünkü ona göre bu yaptığı olağanüstüydü ama içinde onu kemiren bazı duygular bu cinayette bazı yanlışlar olduğunu gösteriyordu. Bu şey suçluluk değildi, sanırım ahlaken günah oluşuydu. Çünkü o hiç hak etmeyen birini de öldürmek zorunda kalmış, içindeki o olağanüstü adama ihanet etmişti. Toplum için bir şeyler yapma hevesi öyle alelade gelişmemişti belki de. Rus Edebiyatının bir diğer önemli kitabı Oblomov’da başkahramanımız Oblomov bir rüya görmüştü ve çocukluğu hakkında fikrimiz olmuştu. Aynı durum Raskolnikov için de geçerli olabilir mi?

    Çünkü o da bir düş görmüştü ve düşünde yedi yaşındaydı. Babasıyla birlikte kötü bir olaya şahitlik etmişlerdi. Bir grup sarhoş mujiğin çelimsiz bir ata yaptığı eziyetti bu. Sarhoş adamları arabaya bindirmeye çalışan genç bir mujik bu adamları eve götürmek ister ama arabaya bağlı olan beygir o kadar güçsüzdü ki tek bir kişiyi bile çekmesi mucize sayılırdı. Fakat genç mujik atın herkesi götüreceğine inanıyordu. At hareket edemeyince onu yüzünden ve gözünden kırbaçlayarak götürmeye çalışıyor ama at kendinde zerre kımıldayacak gücü bulamıyordu. Mujik daha da sinirleniyor ve ata daha çok vurmaya başlıyor, hatta etrafındaki diğer insanlardan da vurmaları için destek bekliyordu. Raskolnikov da böylesi sahneye dayanmakta güçlük çekiyordu. Mujikler atı öldürene kadar kırbaçlamaya devam etmişti ve kalabalığı yararak koşan Raskolnikov ata sarılmıştı. Süremeyeceği yük yüzünden işkence gören köylü beygirinin gördüğü işkence Raskolnikov için büyük bir anlam ifade ediyor olmalıydı. Çünkü bu attan Petersburg’ta insan haliyle binlercesi yaşıyordu.
    **

    Suç ve Ceza kitabına sıradan bir roman gözüyle bakmak imkânsızdır. İçerisinde sorgulanan adalet kavramı basit bir cinayet olayından ibaret değildir. Bu kitabı herhangi bir başlık altında değerlendiremiyoruz çünkü içinde polisiye barındırdığı kadar gerilim, psikoloji barındırdığı kadar felsefe de bulabilirsiniz. Bu kitap evrensel değerlerin ortak paydasında buluşur. Hangi ırktan veya hangi milletten olursanız olun, içerisindeki insanlara sadece Rus gözüyle bakamazsınız, onlar bugün bizimle yaşayan insanlar.

    Tarihteki en önemli psikolojik tahlillerin olduğu düşünülen bu kitap suç kavramının toplum nezdindeki portresini, kişinin kendi içindeki ilkelerine karşı ihanetini ve vicdan muhasebesi yapan Raskolnikov’un olağanüstü insan olmak isterken aslında hiçte öyle olmadığını gördüğü dünya edebiyatının tarifi mümkün olmayan eşsiz eseridir. Bu kitabı okumayan kitapsever her daim eksik kalacaktır.
  • 631 syf.
    ·
    Gözümü açtı bir de ordan baktım. Bir şeye bağnazca bağlanmamak gerek ama diyorum ki bir de bu yanı varmış. Harika müthiş kesinlikle okuyun. Okumayan açısından o dönem çok eksik kalır sadece duyduklarımızla yetinmemek gerek
  • 480 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10·
    Kesinlikle bu kitap okunmali! lale devrine dair bilgiler akılda kalici şekilde anlatilmis. Ve işin icinde aşk varsa o kitap sonuna kadar soluksuz sekilde okunur derim, o kitap ta bu kitap. Soluksuz ve zevkle okudum katrei matem katrei hayat a dönüştü iskender pala ve o muhtesem dil anlatimiyla süperdi
  • 326 syf.
    ·27 günde
    “Cefaların gamıyla cevrisinin risalesini
    Okumayan ne bilir Mihrî’nin hikayesini”

    Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kadın divan şairi olan Mihrî Hatun, aynı zamanda bir başka kadın şair olan Zeynep Hatunla aynı dönemde yaşamıştır. Mihrî Hatun’un gerçek adı kimi kaynaklara göre Mihrümah ya da Mihrinnisa’dır. Ancak kendisinin kullandığı ad güneş, sevgi anlamına geliyor.

    Bir kadı olan babası Yahyazade Mehmet Çelebi aynı zamanda şiirle de uğraşmaktaymış ve mahlas olarak Belayî adını kullanıyormuş. O zamanlar kadınların evinden bile çıkması normal görülmezken Mihrî babasının desteğiyle okumayı yazmayı öğrenmiş, medresede dersler almış. Şiir yazmaya olan merakı cinsiyeti dolayısıyla bastırılmaya çalışılan Mihrî , örnek olarak çağdaşı olan Zeynep Hatun’u alıyor kendisine. Mihrî arada sırada şiirlerini gönderiyor ona.

    Daha sonra, Zeynep Hatun’un yanında sarayda buluyor kendisini.
    ll. Beyazıt’ın vali olarak bulunduğu zamanda Amasya önemli bir yer haline geliyor. Şehzadenin iyi yetişmesini sağlamak için etrafta bulunan bilginler zengin bir ortam oluşturuyor. Şehzade Ahmet’in Amasya sarayında kurduğu şiir meclisinde Mihrî Hatun’un da bulunduğı biliniyor. Elinde işleme değil de kitap olduğundan, erkeklerle sohbetten kaçmadığından, şiirlerinin başarısından dolayı göze çarpan birisi Mihrî Hatun. Takdir ediliyor. Kaynaklarda çok güzel olduğu ve aşıklarının bol olduğu geçiyor. “X’in haremi”, “X’in zevcesi” olarak adlandırmıyor kendini, adını kullanıyor. Bu çok cesurca bir hareket. 18. Yüzyıl sonlarına doğru anca kırılıyor bu önyargı Osmanlı’da. Mihrî ise 15. Yüzyılda yaşamış bir kadın.

    Daha sonra Zeynep Hatun evlendiriliyor, ayrılıyor saraydan. Mihrî şiirlerinden bir bölüm gönderiyor fikir almak için. Mektuba Kadı İshak Fehmi “Zeynep Hanım ise ere varıp, eri hükmünde olup şiirden ve rical ile münasebetten el çekmiştir” satırlarıyla cevap veriyor. Bundan sonra Âşık Çelebi’nin Meşâirü’ş-şuarâ’sında yazan Kadı İshak Fehmi’nin yargısını, Mihrî’nin “evlenmekten ar ettiği için” bekar kaldığı bilgisini vermiş yazar.

    Mihrî bir dönem kendisinin hocası olan Müeyyetzade’ye aşık oluyor. Şiirlerinden bu aşkın karşılıklı olduğu anlaşılıyor. Mihrî, şiirlerinde adeta ilan-ı aşk ediyor. O dönemde kadınların erkeklere karşı duygularını dile getirmeleri, erkeklerin güzelliği hakkında şiirler yazmaları tabii ki de hoş karşılanmıyor. Mihrî hakkında bir sürü dedikodu çıkıyor, namusu sorgulanıyor.

    Mihrî cesur duruşuyla “Derler ki eksik akıllı olur kadınlar
    Uygundur her sözünü boş saymak
    Mihri duacınızın zannı budur
    Şu sözü der ol kâmil kişiler:
    Ehl bir kadın iyidir
    Ehl olmayan bin erkekten
    Bir kadın ki zihni paktır
    İyidir bin anlayışsız erkekten” şiirini yazarak kadınların değersizleştirilmesine başkaldırıyor.


    Müeyyetzadeyle işler pek iyi gitmiyor. Mihrî aşkının karşılıklı olup olmadığından pek emin değil çünkü bir erkekten kıskanıyor onu. Müeyyetzade’nin sürekli dibinde olan bu oğlandan ve erkek erkeğe ilişkinin günah olduğundan bahseden şiirler yazıyor Mihrî.

    “Cânım, sen güzeller şâhını yakından göreli
    Cennet kapısıcısı Rıdvan’a sevgim kalmadı, caydım gılmandan (cennetteki delikanlılardan)

    Kuşkusuz kaba saba, cahil, anlayışsız, yontulmamış biridir
    Kimi seni ozanlar arasında üstün görmezse Selman’dan (14. yüzyılın ünlü şairi)

    Hatemî, sen yalandan âşık görünürsün Mihrî’ye
    Yineleyeyim, vallahi Mihrî seni iyi sever oğlandan”

    Daha sonra Fatih Sultan Mehmet, şeyzade Beyazıt’ın esrar, kenevir yaprağı ve afyon karışımı sıvı bir uyuşturucu (berş) kullandığını öğrendiğinde bunu, şehzadenin yakınları Müeyyetzade Abdurrahman Çelebi ve Has Mahmut’tan sorumlu tutar ve sorumluların öldürülmesini ister.

    Şehzade Beyazıt, durumu padişah fermanı gelmeden öğrenir ve Müeyyetzade’ye para ve at vererek ona ayrılmasını söyler. Müeyyetzade derviş kılığına girerek İran’a kaçar ve orada bir süre öğrenci olarak kalır.

    Bu Mihrî’yi oldukça üzmüş olacak ki yaz yaz bitirememiş şiirlerini. Fatih Sultan Mehmet ölüp Beyazıt tahta çıktığında Müeyyetzade Osmanlı’ya geri döner. Aradan yıllar geçmiştir. Müeyyetzade başka bir kadınla evlenir.

    “Bizden râkibin sözüyle oldunsa bîzar hey
    Zorla güzellik olmaz neyliyelim hey

    Eksik olmaz bu cihanda âşıka bir yâr hey
    Ben de senden vaz geçtim vaz geçtim, var git!”

    Daha sonra Mihrî İstanbul’a gitmek ister. Bunun üzerinde Müeyyetzade’nin etkisi olduğu söylenebilir tabii ki. Bir iki şiire göre de gidip görmüştür İstanbul’u ama net bir bilgi yok bunun üstüne.

    Müeyyetzade’den başka platonik aşkları da oluyor Mihrî Hatun’un ama hiçbirisiyle evlenmiyor. Büyük ihtimalle evliliğin onu şair kimliğinden koparacağını düşünüyor. O dönemde de bunun olması kaçınılmaz tabii.

    Mihrî Hatun’un nazire derlemeleri ve tezkirelerdeki şiirleri dışında, üç tane kopyası var divanının. Biri ilk ve son sayfasında ll. Beyazıt’ın mührü olan kopya. Yetmiş altı varaklık bu kopyada l. Mahmut’un mührü ve Ahmet Şeyhzade adlı müfettişin takfiye yazısı da var. Bu kopya Ayasofya Nüshası olarak anılıyormuş.

    Mihrî Divanı’nın ikinci kopyası bulunduğu kütüphanedeki semtin adıyla, Fatih Nüshası olarak anılıyormuş. Üçüncü kopyası ise İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nde bulunduğundan Üniversite Nüshası adını taşıyormuş.

    Maalesef ki ülkemizde pek ilgi görmemiş Mihrî Hatun, daha çok yurtdışında ilgi görmüş. Ülkemizde Mihrî Divanıyla ilgi tek bir önemli çalışma bulunuyor: “Mihrî Hanım: Hayatı ve Divanı’nın Edisyon Kritiği”. Tezin sahibi Belma Ferman, 1951’de yazmış tezini. 1967’de ise Moskova’da yapılmış bir başka eleştirel baskısı.

    Kitapa gelecek olursam, anlatımını ve dilini pek beğenemedim. Amasya ve Osmanlı hakkında bilgi vermek için kurguyu çoğu yerde bölmüş yazar. Ayrıca kitapta çok fazla devrik, eksiltili cümle ve yazım hatası bulunuyor. Kitabın yeni bir basımı çıkmış, belki orada yazım hataları düzeltilmiş olabilir. Kitaba kaç puan vermek gerekir pek bilemedim, 6 versem haksızlık olabilirdi, 7 versem fazla gelebilirdi. O yüzden puanım 6,5.