Kur'âna göre, kendisi, insanlığı bütün zamanlar zarfında topyekûn kucaklayan Allah tebliğidir. Ondan önce nâzil olmuş bütün tebliğler, Kur'ânın az yahut çok tahrif olunmuş, saptırılmış, tozlanmış cüzleridir. O, kendinden önce ön gelmiş her şeyi özce kapsar. Bu sebeple, onlar ile kendi arasında yer yer benzer bahislerin zuhuru olağandır. Nıhâyet, hepsinin müellifi birdir, aynıdır. İslâma gelince; o, düpedüz dinle anlamdaştır; ikisi, birdir. Nitekim bu husus Kur'anda açıkca bildirilmektedir: "Allah katında din, şüphesiz, İslâmdır..."23 Şu hâlde dinlerden biri olmayıp dinin ta kendisidir. Bir inanç düzeni, içerikce İslâma yaklaştığı oranda dinleşir; uzaklaştığı ölçüde dinsizleşir: "Bütün dinlere üstün kılsın diye Resûlünü kılavuzluk ödevi ve Hak diniyle gönderen Odur. Varsın, müşrikler, bundan nefret etsinler."24 Tabii, aynı husus tek tek kişileriçin de söz konusudur. Herkes, inancının sahîhliği ile salihliğinden kendisi sorumludur. Bu da, Kur'ánda şöyle anlatılır: “... Seninle münâkaşaya kalkışanlara, "benliğimi tümüyle Allaha teslim ettim; aynı şeyi takipcilerim de yaptılar' de. Ehlikitab olanlar ile olmayan müşriklere dahî, "sizler de, teslim oluyormusunuz?" diye sor. Oluyorlarsa, mesele yok, Hak yolundadırlar. Hakka sırtlarını çevirirlerse, sana düşen, tebliği bildirmektir. Allah, kullarının hepsini görür."25
23 Bkz: Ál-i Imrân/3 (19).
24 Bkz: Tevbe/9 (33); Saf/61 (9).
25 Bkz: Ál-i Imrån/3 (20)