• Tarihsel süreçte Avrupa’nın, emperyalizmin ve Batı’nın Türk dünyasına, Türk kültürüne ve Türklüğe bakış açısının çok fazla değişmediği, günümüzde özellikle de AB Süreci’nde daha net bir şekilde görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin temel niteliği ve ana unsuru olan “ulus devlet” ve “milli kültür” anlayışı son zamanlarda çeşitli çevreler tarafından yıpratılmak istenmektedir. Böylece 1980’lerden sonra ivme kazanan küreselcilik ve neo-liberalizm gibi akımlar nedeniyle yaratılan baskılar “ulus devlet” ve “milli egemenlik” gibi kavramlar üzerinde tartışmalar yaratarak bu kavramların yıpratılmasına neden olmaktadır. Bu çerçevede çalışmanın özünü teşkil eden Akçura da eserleri ile Batı emperyalizminin Türklere yönelik gerçek yüzünü anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır.



    Geçmişin Osmanlıcılık düşüncesi, günümüzde küreselleşme, AB vatandaşlığı, mozaikçilik, alt kimlik ve üst kimlik tartışmaları ile “Türkiyelilik” şeklinde, İslamcılık düşüncesi de “ılımlı İslam” ya da “dinler arası diyalog” şeklinde kontrol edilebilir bir din ya da İslam şeklinde kendini göstermektedir. Yine geçmişteki Türkçülükte SSCB’nin yıkılışı ile Avrasyacılık düşüncesinin gündeme gelmesiyle ve “ulusalcılık” gibi kavramlarla günümüzün tarz-ı siyasetleri olarak yeniden gündemde bulunmaktadır.



    Bu nedenle günümüzde yaşanan ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal gelişmelerin daha iyi anlaşılabilmesi, tahlil edilebilmesi ve anlamlandırılabilmesi için Osmanlı’nın son dönemindeki benzeri gelişmeleri bilmek gerekmektedir. Ancak bu şekilde modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, uluslaşma dinamiklerini ve yeni kimliğinin anlaşılması mümkün olacaktır.



    1800-1900’lü yıllarda Osmanlı’nın son dönemlerindeki; eğitim, kimlik, azınlık hakları, yabancı sermaye, özelleştirme, demokratikleşme, anayasa değişiklikleri vb. gibi sorunlar, tartışmalar günümüzde de devam etmektedir. Üstelik bu gibi kavramlar aydınlar, siyasiler ve devleti yönetenler tarafından bilinçli bir şekilde gündeme getirilerek tartışılmasına yol açılmak suretiyle ileriye dönük çeşitli amaçların gerçekleşmesinde araç olarak kullanılmaktadır.



    Bu kavramlar, bireysel ve toplumsal olarak hafızalarda yerli yerine oturmadığı için, dönemin koşullarına ve sosyo-ekonomik dinamiklere göre değerlendirilmediği ve çeşitli amaçlara meşruiyet kazandırmak için olduğundan farklı anlamlar yüklenerek “Kavram Karmaşası” yaratıldığı açıkça görülmektedir.



    Türkiye’de çeşitli fikir akımlarının ortaya çıkışı Tanzimat, Meşrutiyet gibi modernleşme ve Batılılaşma sürecinde yoğunluk kazanmıştır. Amaç devletin Batıya karşı geri kalmışlığından kurtarılmasıdır. Bu amaçla Meşrutiyet döneminde ilan edilen bir takım özgürlüklerin etkisiyle ortaya çıkan fikirler içinde etkisini günümüze kadar devam ettiren, kendini önemli ölçüde hissettiren ve günümüzde de belirli bir etkiye sahip olanı Türkçülük akımı olmuştur.



    Bu çerçevede yaşadığı dönemde düşünce tarzı olarak analitik ve nesnel yaklaşımları ile Türk düşüncesinde ayrı bir yere sahip olan, öngörü ve stratejik bir vizyon sahibi, tarih tarafından haklı çıkarılan bir siyaset bilimci ve aydın olarak Akçura’yı ve eseri Üç Tarz-ı Siyaset’i daha doğru anlayabilmek, bir bütün olarak değerlendirebilmek için o günün koşullarını göz önüne almak ve günümüze etkisini kestirebilmek, ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Bu nedenle Akçura’nın yaşadığı dönemi ve bu döneme damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Jön Türklerin siyasi düşüncelerinin, Tanzimat ve Batılılaşma gibi kavramların, çeşitli toplumsal ve siyasal olayların iyi bilinmesi ve göz önüne alınması gerekmektedir.[1]





    Yaşamı, Çalışmaları ve Türkçülük Anlayışı



    Yusuf Akçura İdil-Ural’ın güneyinde Simbir şehrinde, Tatar burjuvazisinin tanınmış ailelerinden fabrikatör bir ailenin çocuğu olarak 2 Haziran 1876’da doğdu. Akçuraoğlu Yusuf, 1934’teki soyadı kanunu ile Akçura soyadını aldı.



    Akçura 1896’da Erkan-ı Harp (Kurmaylık) sınıfına girdi. 1903’te Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’ndan Osmanlı İmparatorluğu Teşkilatları Tarihi Üzerine Bir Deneme adlı tezi ile üçüncü olarak yüksek öğrenimini tamamladı. Enver Ziya Karal’a göre, bu tezin önemi; Bir Türk yazarının ilk kez, Fransızca olarak, bu konuda, olayları örgütlerle açıklamaya çalışmış, bu çalışmasında sıkı bir eleştiri yöntemi kullanmış ve sonunda pratik bir sonuca varmış olmasıdır.[2] Akçura bu çalışmasında Türkler üzerinde Çin, Pers, Arap, Bizans gibi medeniyetlerin ve Şamanlık, Budizm, İslamiyet gibi dinlerin etkilerine rağmen Türklerin çeşitli etnik özelliklerini koruduklarını, böylece İslam kültür ve medeniyetinin yanında İslam öncesi eski Türk geleneklerinin de devam ettiğini belirterek Türklerde bu çifte mirasın sürekliliğini vurgulamıştır. Akçura’nın bu tespitleri daha sonra Fuad Köprülü’nün Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri adlı çalışması ile geliştirilerek benzer yöntemlerle ele alınmıştır.



    Bu dönemde siyasi yasaklı olduğu için Türkiye’ye gelemedi ve memleketine döndü. Burada meşhur Üç Tarz-ı Siyasetmakalesini yazdı. 32 sayfalık bu makale Kahire’de Abdülhamit’e muhalif Türk gazetesinde üç ayrı sayıda yayımlandı.



    Akçura bu makalesinde öncelikle Osmanlıcılığı ele almış ve bunun Türklerin haklarını azaltacağı düşüncesi ile reddetmiş, sonra İslamcılığı ele almış, bu fikrinde imparatorluk içerisinde gayrimüslim unsurlarla eşitsizlik ve çelişki oluşturduğu için uygulanabilir görmemiş daha sonra da Türkçülük fikri ile İmparatorlukta elde kalan tek unsur olarak Türklerden oluşan birlik sayesinde yeni bir devletin kurulabileceğini uygulanabilir görerek tartışmaya açmış Türkçülük fikrini Osmanlıcılık ve İslamcılık gibi fikirler karşısında ilk kez sistematize etmiştir. Böylece Akçura Türkçülüğü siyasi olarak bir alternatif tarz şekline ilk kez bu makalede dile getirmiş oldu.



    Akçura’nın 1904’de yazdığı Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde Türkçülük siyasetine ilişkin[3] “Türkçülüğün menfaatine gelince o da, ne Osmanlı devletinin ve ne de İslam’ın menfaatine büsbütün uygun gelmez. Zira, İslam toplumunu Türk ve Türk olmayan kısımlarına bölerek zayıflatır, ve bunun neticesi olarak Osmanlı tebaasının Müslümanları arasında da nifak salıp Osmanlı Devleti’nin kuvvetsizlenmesini mücip olur.” şeklinde bir değerlendirmede bulunur. Böylece Akçura gerçekçi ve eleştirel bir tespit ile toplumun ve ülkenin içerisinde bulunduğu siyasal, sosyal gerçekliğin farkında olduğunu, fakat gelinen nokta itibarıyla elde Türk unsuruna siyasi olarak dayanacak oluşumdan başka bir seçeneğin bulunmadığını, olumsuz yönlerine rağmen olumlu yönlerinin daha önemli olduğunu, bu tarz-ı siyasetinde kaçınılmaz ve zorunlu olduğunu belirtti.



    Uriel Heyd[4], Gökalp’in 1918 yılında, daha önceden 1913-1914 yıllarında Türk Yurdu dergisinde yayımlanmış makalelerinin bir koleksiyonunu Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adı altında bir kitap halinde yayımladığını belirterek, Gökalp’in bu kelimeleri, 1907 yılının başlarında Bakü’de yayımlanan Füyuzat dergisinde Türkleri Türkleşmek, İslamlaşmak, Avrupalılaşmak fikirlerine çağıran Hüseyinzade Ali’nin yazılarından aldığını belirtmektedir. Akçura’da Türk Yılı 1928 adlı eserinde konu ile ilgili şu tespitte bulunmaktadır.[5] “Gerçi Füyuzat mecmuası, Türk Yurdu’nda olduğu kadar sarahat ve tekrarla olmasa da, Türkçülük mevzuunu daha evvel tervic eylemiş, hatta merhum Ziya Bey’in ahiren ‘Türk milletindenim, İslam ümmetindenim ve Garp medeniyetindenim’ şiarı ile ifade ettiği manayı, Hüseyinzade Ali Bey ‘Türk kanlı, İslam imanlı ve Frenk kıyafetli olalım’ formülü ile beyan etmişti.”



    Böylece 1904 yılında, bu üçlü terkibi ya da siyaset tarzını ele alan, günün koşulları ve gerçekliği ile ilk kez analiz eden ve gündeme getiren Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesi ile Akçura olmuştur. Bu durum Akçura’nın stratejik olarak güçlü bir öngörüye sahip olduğunu ortaya koymaktadır.



    Landau’ya göre[6] Akçura ve taraftarları, merkezinde Türkiye’nin olduğu yakın çevredeki Türk gruplarının, ilk kez milliyetçiliğin imparatorluğun devamı için uygulanabilirliği ve yararlılığı nedeni ile Osmanlıcılığa ve İslamcılığa tercih edilen tutarlı bir seçenek olarak önerildiğini belirtmiştir. Bu özelliğinden dolayı Üç Tarz-ı Siyaset’in Gaspıralı’nın kültürel alana yönelik Türkçülüğünün dışında Pantürkçülüğün siyasi yönü olduğuna dikkat çektiğini belirtmektedir.



    Akçura 1908 yılında Rusya’dan ayrıldıktan sonra Avrupa’da bulunan Dış Türklerin çeşitli örgütleri içerisinde bulunarak I. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş sırasında etkin çalışmalarda bulundu. Hilmi Ziya Ülken’e göre Akçura’nın Osmanlı İmparatorluğu içerisinde Türkçülük çalışmalarının bu hareket üzerinde güçlü izler bırakmıştır. Akçura’nın kurucularından biri olmadığı ya da en azından en etkin üyelerinden biri olmadığı bir milliyetçi örgüt yok gibiydi. [7] Akçura Rusya’da 1905 devriminde milliyetçi bir önder olarak rol aldıktan sonra, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile İstanbul’a gelerek[8] 1908’de Türk Derneği, 1911’de Tür Yurdu Cemiyeti’ni ve yayın organı olan Türk Yurdu dergisini kurdu ve bir yıl yönetti. 1912’de Türk Ocaklarının kurulmasına öncülük etti.



    Landau’ya göre; “Saygın bir Oryantalist dergi olan ve Paris’te çıkan ‘Revue du Monde Musulman’ Akçura’nın, ünlü İslam düşünürü ve savaşçısı Cemalettin Afgani kadar ünlü biri olduğunu duyuruyordu.”[9] 1912’den itibaren İttihatçılarda daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaya başlayan Türkçü eğilime rağmen Akçura, aynen Mustafa Kemal gibi İttihat ve Terakki’ye üye olmamıştır.



    Daha sonra Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katıldı, Kazım Karabekir’in yanında Çatalca Cephesinde Erkan-ı Harp Yüzbaşısı olarak bulundu. Bu süreçte Akçura’nın bulunduğu çeşitli görevlerde şunlardır: Maarif Vekâleti’nde Çeviri Bürosunda, Hariciye Vekâleti’nde Dış İlişkiler Uzmanı ve Doğu Sorunları Uzmanı olarak bulundu. 1923’te Atatürk’ün isteği ile İstanbul Milletvekili, 1925’te Ankara Hukuk Mektebi Siyasi Tarih hocalığı, 1931’de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumunu kuran heyet içerisinde görevlendirildi. 1932 yılında bu heyetin başkanlığına seçildi ve ölümüne kadar bu görevi yürüttü. 1933’te İstanbul Üniversitesi Siyasi Tarih hocalığı, Ankara Hukuk Mektebinde, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde siyaset ve tarih dersleri verdi. Anıl Çeçen’e göre[10] Akçura bu tür çalışmaları ile “Yeni Türk Devleti’ni gelecekte yönetecek kadroların yetişmesine ve yeni devletin bilimsel açıdan güçlenebilmesi için yoğun bir şekilde çalışarak katkıda bulunmuştur.” Akçura 1935’te Kars milletvekiliyken kalp krizinden yaşamını yitirdi.



    1916 yılında Abdülreşit İbrahim, Hüseyinzade Ali, Ahmet Ağaoğlu ve Yusuf Akçura Rusya Hücreler Ligası’nda Lozan’da bir araya gelip ABD başkanı Wilson’a Rusya’daki dinsel, kültürel ve sosyo-ekonomik baskıya dikkat çeken bir dilekçe verdiler.[11] 1916 yılının Haziran ayında Lozan’da yapılan üçüncü Türkçü kongrede Akçura yaptığı konuşmada; Rusya Müslümanlarının kültürel özerkliğini savunmuş, Rus siyasetinin Türklerin milli ve dinsel imhasını öngördüğü uyarısında bulunarak, böylece İtilaf devletlerinin ilgisini kendilerine yakın duran “Ruslaşmamış” Rusya Türklerine çekmiş oluyordu. Akçura konferanstan sonra Zürih’te Lenin ile görüşerek “emperyalist” Rusya’ya karşı Bolşevik Rusya’nın tanınması ve Lozan’daki Türkçüleri bu konuda bilgilendirmesiyle bazı Türk Yurdu üyeleri de Rusya karşısındaki irredantizmlerinlerinden birlikte vazgeçmiş oluyorlardı.



    Kieser, bu görüşmede Akçura’nın Ekim Devrimi’nden sonra Bolşeviklikle Anadolu Türklüğü’nün çıkar ittifakına katkıda bulunduğunu belirterek, kısa süre öncesine kadar Talat ve Enver Paşa’lar gibi radikal bir Rus karşıtı olan kişiler “antiemperyalist ağabey”e artık en azından geçici sempati ile baktıklarını ve Rusya’daki Türk halkları için kültürel özerklik istediklerini, böylece I.Dünya Savaşı’nın başında açık bir şekilde dile getirdikleri Rusya’nın yok edilmesini talep etmediklerini ifade etmektedir.[12] Akçura’nın Bolşeviklere yönelik bu ılımlı, barışçı tutumu günümüzde olumsuz değerlendirmelere neden olmakta ve Akçura’nın unutulmuşluğunun nedenleri arasında yer almaktadır.



    Ercümend Kuran, Akçura’nın ölümünden sonra neredeyse unutulduğunu belirterek şu tespitte bulunmaktadır.[13]



    “Akçura’nın Moğol İmparatorluğu’nu yüceltmesi ve Cengiz Han’ı Türk sayması, ayrıca Türk tarihinin gelişmesinde İslamiyet’e sınırlı derecede yer vermesi ve sosyalizme yatkınlığı ile Türk tarihçilerinin çoğunun 1940’lardan sonra Moğolları Türk kabul etmemeleri, Türk-İslam sentezine yönelmeleri ve sosyalizme cephe almaları milliyetçi çevrelerin Akçura’yı ihmal etmelerine sebep olmuştur. Üstelik Akçura’nın Gökalp ile aynı dönemde yaşaması onun için bir talihsizlik olmuştur. Çünkü Akçura Gökalp’ten daha bilgili olduğu halde, Gökalp’in terkip kabiliyetine sahip bulunmamaktadır. Gökalp’in ülkücülüğü Türk aydınlarının psikolojisine daha uygun düşmüş, adeta büyülemiştir”.



    Bolşeviklerle dost olan sadece Akçura değil Kemalist kadrolarda bu reel-politik bir tutumu dönemin koşulları gereği haklı olarak benimsemişlerdi. Landau[14] Mustafa Kemal’in daha bağımsızlık savaşı süresinde, 1921’lerin başlarında Eskişehir’de yaptığı konuşmada “Ne İslamcı bir birlik ne de Turancılık bizim için bir öğreti ya da mantıklı siyasa oluşturamaz” dediğini belirterek, bundan dolayı “Yeni Türkiye Devleti’nin siyasası’ kendi ulusal sınırları içinde kendi egemenliğine dayanan bağımsız olarak yaşamakta ısrar etmek” olduğunu belirtmektedir.



    François Georgeon[15] Akçura’nın, Mustafa Kemal’den daha önce Pantürkizm konusunda düşüncelerinde değişikliğe gittiğini, onun Kemalist hareketi benimsemesini kolaylaştırdığını belirtmektedir. Bu konuda özellikle, Mustafa Kemal’in Eskişehir Nutku’nda Pantürkizmi ve Panislamizmi mahkûm etmesinden önce Akçura’nın 16 Eylül 1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta, Rusya’ya yapmış olduğu ziyaret sonucunda Türkçülüğü demokratik ve emperyal olmak üzere ikiye ayırmasının etkili olduğu görülmektedir.



    Bu aşamada Mustafa Kemal’in Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında bir Türk Devleti kurmayı kabul ettiğini, ama Akçura’nın Pantürkizm düşüncesini benimsemediğini belirten Anıl Çeçen, şu tespitte bulunmaktadır.[16]



    “Daha çok bir ideale dayanan bu yaklaşım, Anadolu coğrafyasının jeopolitiğine o dönemin koşullarında pek uygun düşmüyordu. Bir asker olan Atatürk, jeopolitiğin inceliklerini iyi bildiği için bir bilim adamı olan Yusuf Akçura’dan bu açıdan ayrılıyordu. Bu farklılıkta Atatürk’ün devlet adamı olması ve bunun gerektirdiği sorumluluk bilinci ile reel-politiği dikkate alarak mevcut konjonktürde Turancılığı siyasi bir enstrüman olarak kullanmanın ülkenin ve milletin gerçekliğine uygun olmayacağını da en iyi bilen devlet adamlarından birisiydi. Akçura’nın ise bir bilim adamı ve düşünür olarak farklı bir bakış açısı ortaya koyduğunu göstermektedir. Atatürk’ün Osmanlı’nın benzeri bir politikayı uygulamak istemeyişi, Akçura’nın da bütün Türk dünyasının birlikteliğini hedeflemesi bu farklılığın belirgin özelliklerinden birisidir. Bu aşamada Ziya Gökalp’in zaman zaman ön plana çıkması Atatürk ile Akçura arasındaki bakış açısının, mesafenin dengelenmesi yönünden faydalı olmuştur”.



    Böylece Üç Tarz-ı Siyaset’in özgünlüğü Pantürkizm’in merkezine Osmanlı Türkleri olarak da nitelendirilen Batı Türklerini ya da mekânsal olarak Osmanlı Devleti’ni yerleştirmesi ile ayrı bir önem kazanmıştır. Akçura bu şekilde Rusya Türklerinin birlik sağlama arzusu ile Osmanlı Türklerinin devleti koruma çabalarının bir sentezini yapmıştır. 1904 yılındaki Türkiye Türklerinin ve mekânsal olarak Anadolu’nun stratejik ve jeopolitik önemine ilişkin bu öngörü ya da tespit, aradan bir asırdan fazla bir sürenin geçmesine rağmen 21. yüzyılda da Türk dünyasının siyasi, ekonomik, kültürel yönden ilişkilerin merkezini teşkil etmesi ve bu özelliğini hala koruması açısından Anadolu’nun ve Türkiye Türklerinin önemine ilişkin Akçura’nın bu tespitleri günümüz içinde geçerliliğini korumaktadır.



    Akçura’nın Türkçülük anlayışında ve siyasasında, Türklerin geçmişte ve gelecekteki en büyük düşmanı olan Rusya ve Panslavizme karşı mücadelede en büyük unsur ve katkı olarak Osmanlı İmparatorluğu merkezli bir hareketin siyasi rolünde ısrar etmesi olmuştur. Akçura bu fikri sayesinde hem kendi zamanında hem de daha sonra kültürel ve siyasi olarak Türkçülüğün mücadelesi için açık bir platformun oluşmasını sağladı.[17]



    Böylece Akçura Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan beş yıl sonra kaleme aldığı “Türk Yılı 1928” adlı Türkçülüğün tarihine yönelik çalışmasında[18] “Türkiye Cumhuriyeti’nin başta ‘Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ namıyla, sonra hakiki adıyla teessüsü, Türk Milliyetçiliği nokta-i nazarından Türkçülük idealinin tahakkuku demektedir. Ekser Türkçülerin belki hayatlarında tahakkuk edeceğini ümit bile edemedikleri ideal, bir Türk dehasının kudretiyle bir şe’niyet olmuştu; milli Türk devleti kurulmuştu.” diyerek yeni devletin kuruluşunu Türkçü arzuların gerçekleşmesi, ortaya çıkması olarak görmüş ve Türkçülük fikrinin yeni devletin kuruluşunda temel ve itici bir unsur olduğunu belirtmiştir.



    Niyazi Berkes[19] Akçura’nın 1904’te yazdığı bu üç politikayı çekingen bir dille tartıştığını ve eleştirdiğini belirterek, Akçura’nın 1928 yılında yazdığı bir yazısında, Osmanlı Devleti’nin içeride Türklük ya da İslam siyaseti gütmesinin, dışarıda da Pantürkist ya da Panislamist olmasının gerekmediğini belirttiğini ifade etmektedir. Böylece Akçura’nın eski görüşlerindeki bu düzeltmeyi Bolşevik Devrimi’nden sonra Kızılay üyesi olarak Rusya’ya gönderilmesi ve dönüşünde 16 Eylül 1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansında “Necat kim ne derse desin, Türkçülüktedir ve ancak Türkçülüktedir!”. diyerek Türkçülük cereyanın gitgide iki kola ayrıldığını,Türkçülüğün halkçılık demek olduğunu Turancılığın da bir Osmanlı emperyalizmi olduğunu ifade etmesinden kaynaklandığı görülmektedir. Yine Akçura bu Rusya ziyaretinin dönüşünde Türkçülüğü, Demokratik ve Emperyalist olmak üzere iki gruba ayırdığı da görülmektedir.



    Akçura’nın yaşanılan çeşitli siyasi gelişmeler karşısında değişik tutum ve davranışlar ortaya koyduğu da görülmektedir. Örneğin, 1913’teki Paris Arap Kongresi’nde, Suriye ve Lübnanlı delegeler, Jön Türklerin dil ve eğitim konusunda merkeziyetçi ve milliyetçi bir politika uyguladığından yakınırken, Akçura, Arapların bu konudaki taleplerinin yanında yer almıştır. Bu tutum, milliyetçilik düşüncesiyle birlikte edindiği genel kavrayışa uygun bir tutumdur. Abdullah Cevdet onun bu konudaki görüşlerini değerlendirirken, Akçura’nın “milletperver” olmaktan çok onun “milelperver” (bütün milletlerin haklarını savunan) bir insan olduğunu söylemiştir.[20] Fakat Kieser, Haziran 1916’da gerçekleşen konferansta Akçura’nın akıl yürütmesi, entelektüel dürüstlüğüne gölge düşürdüğünü belirterek, yabancıların kültürel “imha” politikasını mahkûm ederken, kendi hükümetinin Anadolu (Küçük Asya) Hristiyanlarına karşı gerçekleştirdiği geniş kapsamlı imha politikası karşısında sustuğunu ifade etmektedir.[21] Bu durum Akçura’nın olaylara, içinde bulunulan ve gerçekleşen durumlara ilişkin gerçekçi ve analitik bakış açısının ürünü olarak farklılık göstermektedir.



    Feroz Ahmad[22] Kemalizm’in öngördüğü yeni devlet yapısı hakkında Akçura’nın 1925 yılında dile getirdiği ölçütlerinin hukuk kurallarının geçerliliği, devletin milli ve bağımsız olması, liberal (hürriyetperver) ve demokratik bir yapı ve halk egemenliği gibi nitelikler olduğunu belirtmektedir.







    Siyasi Bir Enstrüman Olarak Türkçülük ve Yusuf Akçura



    II. Abdülhamit döneminde siyasal baskılar nedeniyle Türkçülük dil ve tarih incelemeleri ile sınırlı kalmış bu nedenle de ilk Türkçüler Tanzimat edebiyatçıları olmuştu. İmparatorlukta milli bilinçlerini yeteri kadar bilmeyen ya da dile getirme gereği duymayan ve sadece Müslüman olmayı yeterli gören Türkler olmuştu. Fakat gayri Müslimlerin ve Müslüman olmalarına rağmen Arapların kendi milli derneklerini kurmaları sonucu Türklerde uyanmaya başlamıştı. 1911’de Türk Ocağı Akçura’nın öncülüğünde kuruldu. Böylece Türkçülük kendiliğinden değil de çevresel şartların zorlaması sonucu doğmak zorunda kaldı.



    Bu gelişmeler doğrultusunda Tarık Zafer Tunaya’ya göre Türkçülük, zamanın ihtiyaçlarını ve heyecanını temsil etmekteydi.[23] Şükrü Hanioğlu’na göre; “Yaklaşık bir asırlık farklı siyasi denemeler istenilen sonucu vermemiş, iç ve dış şartlar başka bir tercihe imkân bırakmamıştı. Hatta geçmişte İslamcılık ya da Osmanlıcılık fikrinin savunucuları olan aydınlar dahi bu fikirlerin bir arada tutmaya çalıştığı bir unsur kalmayınca Türklüğe yönelmişlerdi.”[24] Böylece Türkçülerin temel amacı, imparatorluk içerisinde Türk unsurunu ve kendi özel kimliğini oluşturmaktı. Bu doğrultudaki en önemli, etkili ve öncü isimlerde hiç kuşkusuz Akçura ve Gökalp olmuştur.



    Osmanlı’nın son döneminde asker, sivil, aydın ve çeşitli kesimler üzerindeki etkisi ile Türkçülük Anadolu’da yeni bir ulus devletin en etkin unsurlardan biri olmuştur. Cumhuriyet döneminde de devletin ve aydınların Türkçülüğe sahip çıkması zorunluluktan öte zamanın şartlarına göre bir ihtiyaçtı. Bu şekilde Türkçülük; yeni kurulan ulus devlete ideolojik bir temel oluşturması, ümmet yapısından ulus bilincine ve teokrasiden laikliğe geçişte, Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine geçişte ve Batılılaşmanın öncülüğünü ve kaynaklığını yapmada etkili olması bakımından önem kazanmıştır. Landau’ya göre[25] Türkçülüğe sempati duymayan Niyazi Berkes gibi Batılılaşmış Türklerin bakış açılarında bile Türkçülük Osmanlıcılık ve İslamcılıktan siyasa açısından daha etkili görünüyordu.



    Kieser, Türkçülük ile ilgi şöyle bir tespitte bulunmaktadır:[26] “Türkçülük, Türklük temelinde yeni bir devlet ve toplum kurma fikriyle geleneksel dünya görüşünü yıkıyor, böylelikle çağdaş bağlamda değersizleştirilmiş İslam-Osmanlı geleneğini radikal bir şekilde reddediyordu.(…) Bu ülkü, post-Osmanlı topraklarında kurulacak bir devlet için yol gösterici bir fikirdi.(…) Türkçülük ideolojisi, 1900’lü yıllarda tahsilli elitin, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu “Türk milletinin uyanışı” lehine bir durum olarak görmesini olanaklı kılacaktı.” Böylece Türkçülük ideolojik olarak çağdaşı olan diğer fikir hareketlerine göre yeni kurulacak olan ulus devletin kuruluş felsefesine, kaynaklık edebilecek bir ideoloji olarak önem kazanmış olmaktadır.



    Yine Kieser[27] Lozan Barış Antlaşması’nın 1923 yılında imzalanmasının öncesindeki evrede, Lozan’da ki diaspora Türkçülerinin yıllar boyu sürdürdüğü çeşitli milliyetçi çalışmaların, fikri katkıların ve Lozan görüşmelerini yapan delegasyonların ideolojileri de göz önüne alındığında Lozan’ın bütün olarak değerlendirilmenin ve başarının daha iyi anlaşılacağını belirtmektedir. Ayrıca Türk milliyetçiliğinin diplomatik olarak kabulünün Lozan’da gerçekleşmiş olmasının bir tesadüf olmadığını, bunun temellerinin önceki yıllarda Lozan Türk Yurdu mensuplarının yoğun çalışmaları ile atıldığını belirtmektedir.[28] Bu çerçevede Avrupa’daki Türk örgütlerinin farklı ülkelere ve Lozan Barış Konferansı’na I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın paylaşımına ilişkin Türkçü tartışmayı yansıtan çeşitli mektuplar göndermişlerdir.[29]



    Türkçülük ideolojinin önemini ve günümüze olan etkileri açısında Kieser’in şu tespiti de ayrıca önem kazanmaktadır. “Sınırları 1919 yılında Misak-ı Milli ile çizilen Anadolu, yaklaşık olarak 1913 Cenevre Türkçüler Kongresi’nde dile getirilen milli Türk Yurdu tasavvuruna tekabül etmekteydi.”[30] Bu tespitler de göstermektedir ki, Ulusal Türk Devleti 1923’te resmi olarak kurulmadan önce Türkçülük ya da Türk Milliyetçiliği ideolojisi bu çalışmalara felsefi olarak kaynaklık etmiştir.



    I. Dünya Savaşı yıllarında Akçura’nın öncülüğünde kurulan Milli Türk Fırkası, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal bir Türk Devleti olarak kurulmasında önemli bir etki yapmıştır. Bu şekilde Türkçülük fikrinin örgütlü bir düzeye gelmesi, yeni kurulmakta olan ulus devletin “Türk Kimliği” ile ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur.[31]



    Landau, Pantürkizmin tarihini kayda geçiren iki çalışma olarak Akçura’nın Türk Yılı 1928 adlı çalışması ile bundan 16 yıl sonra basılan ve önemli ölçüde Akçura’nın söz konusu çalışmasına dayanan Hüseyin Namık Orkun‘un Türkçülüğün Tarihi olduğunu ifade etmektedir.[32] Böylece günümüzde de Türkçülüğün Tarihi ile ilgili olarak Akçura’nın söz konusu bu çalışmasından daha ileri düzeyde bir çalışmanın olmadığı bilinmektedir.



    Ünlü Macar asıllı Türkolog Laszlo Rasonyi, Gaspıralı’nın Tercüman gazetesinin Rusya’daki Türklerin Türk olarak kalmasında 33 yıl büyük bir rol oynadığını belirterek, burada uyanan Türk ruhunun daha sonra Akçura’nın çeşitli faaliyetleri sayesinde ve Namık Kemal’in fikir âlemi ile birleşerek Türkiye’ye de tesir ettiğini belirtmektedir.[33]



    Bu çerçeve Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, Osmanlı’nın son döneminden cumhuriyet dönemine kadar geçen sürede fikirleriyle günümüze ışık tutan çeşitli tespitleri ile önem arz eden aydınlardan birisi beklide en önemlisi Akçura olmuştur. Böylece Türk düşünce tarihinde Osmanlı’nın kimlik sorununa içinde bulunduğu şartlara göre sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik olarak tahlilde bulunan ve bu sorunların çözümü konusunda fikirleri ile ivme kazandıran özelliği ile Akçura çağdaşlarına göre ileri düzeyde bir duruş sergilemiştir.







    Fikirleri ve Etkileri



    Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesi Osmanlı’nın son dönemine ve Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine de damgasını vurmuştur. Akçura’nın genel olarak çeşitli makale, kitap ve konferanslarında dile getirmiş olduğu ve günümüze ışık tutacak tespitlerinden bazıları şu şekildedir:



    - Türk Tarihinin yabancıların gözüyle yazıldığını, öğrenildiğini bununda Türk tarihini yozlaştırdığını söylemektedir. Türk tarihini bütün olarak ele almış, Türklerin tarihinin Selçuklu ve Osmanlılardan da çok daha önceleri İslam öncesinde de var olduğunu dile getirmiştir. Bu düşünce Cumhuriyet döneminde de Atatürk Tarafından kabul görerek Türk Tarih Tezi’nin oluşturulmasını etkilemiştir.



    - Romalıların Sezar’ı, Arapların Harun Reşid’i, Germenler’in Charles dönemlerine karşılık Türklerinde Cengiz Han Dönemi olduğunu belirtmektedir.



    - Tarihin bazıları tarafından çeşitli siyasal ve toplumsal amaçlar için kullanılması ile tarafsızlığını ve inandırıcılığını kaybettiğini belirtmiştir. Bu nedenle; K. Marks’ın “Tarih toplumlarda çeşitli sınıflar asındaki kavgadan ibarettir.” düşüncesiyle kendi teorisini ispatladığını belirtmektedir. François Georgen’a göre, Akçura, bu “tarihe dönüş” olgusunda ön planda yer alanlardan biri olmuştur. Tarih onu açık düşünceli, yaşadığı dünyayı en iyi anlayan aydınlardan biri yapmış, dünya sahnesine yeni toplumsal, ekonomik ve siyasal güçlerin çıktığını kavramış ve Türk toplumunun er geç bu güçlerle karşılaşacağını belirtmiştir.[34]



    - Akçura, tarihi ve toplumsal gelişmeleri sınıfsal açıdan değerlendirmektedir. Niyazi Berkes’e göre Akçura; Marksizm’e kadar gelmesi, İslam’da benzer fikir akımları olup olmadığını sorgulaması, Toplumsal sınıf kavramını savunması ile Osmanlı aydınlarına göre ilerici ve batıcı bir özellik taşımaktadır.



    - Türkiye’nin Batı Medeniyetine girebilmesi ve çağdaş bir devlet kurabilmesi için mutlaka “Toprak Reformu”nun yapılması gerektiğinin önemini belirtmiştir.



    - Akçura, 1902 ve 1903 gibi çok erken bir tarihte milliyet duygusunun önemini fark ederek, çağdaşı olan Osmanlı aydınlarına göre erkenden kavramış ve gelecekte milletlerin yönetiminde “milliyetçiliğin” ve “halkçılık” ile “demokratlık” gibi 2 önemli unsurun belirleyici olacağını söylemiştir.



    - Türkiye’de ulusçuluk düşüncesinin gelişememesinin nedeni olarak “Milli Burjuva Sınıfı”nın olmamasını çağdaşlarına göre ilk fark eden Türk aydını Akçura olmuştur.



    - Balkanlar’da yaşanan Bulgaristan’ın kuruluşu, Bosna ve Girit’in elden çıkması gibi olayların yakın bir gelecekte Van Gölü’nün çevresinde de yaşanacağını belirtmiştir.



    - Akçura’ya göre; Şark Meselesi’ diplomatların ve siyasetçilerin kasıtlı olarak müphem bıraktıkları bir meseledir. Yine Osmanlı sonrasında Batı dünyası için gündeme gelmiş olan Doğu Sorunu’nun çözümünde Türkiye merkezli bir yolun izlenmesi gerektiğini çağdaşlarından farklı olarak dile getirmesi ile geçmişte Şark Meselesi’ni en iyi anlatanların başında gelmektedir. Şerif Mardin bu çerçevede Akçura tarafından Şark Meselesi’nin tahlilinde ilk defa ekonomik unsurların belirgin bir şekilde ortaya konulduğunu belirtmektedir.[35]



    - Din sadece inanç meselesi değil, milli bir benlik meselesidir diyerek din-milliyet çatışması yerine dayanışmasını öngörmüştür.



    - Avrasyacılık fikrini 1907’de ilk kez Kazan’da yayımlanan Tan Çulpan gazetesinde dile getirmiştir.



    - Avrupa sermayesinin Türkiye’yi istila etmesinin sonuçlarının artık kem gözlere bile batacak dereceye geldiğini, maden yatakları, kara, deniz ulaşımı, limanlar ve demiryollarının, tütün işinin, akçe piyasasının ecnebi (yabancı) sermayenin kontrolüne geçtiğini açıklıkla ifade etmiştir.



    - Enver Ziya Karal bu konuda şöyle bir tespitte bulunmaktadır. “Devrin şartları göz önünde tutulunca, bu eseri [Üç Tarz-ı Siyaset -f.u-] laik düşüncenin tam ve mükemmel bir yapıtı olarak görünür. Hiçbir sorunun ortaya konulmasında ve eleştirilmesinde ‘şeriattan’ faydalanılmaya gidilmemiş olması nedeniyle siyasal düşüncenin dinsel düşünceden ayrılması konusunda bir başlangıç bile kabul edilebilir.” olarak görüldüğünü belirtmektedir.[36] Böylece Akçura, siyasal, toplumsal ve tarihi olaylara analitik ve nesnel çözümlemeler getirmesi ile çağdaşlarından farklı bir düşünce modeli ortaya koymuştur. Ayrıca jeopolitik algılayış ve düşünce biçiminin günümüz açısından öncülüğünü yapmıştır. Ortaya koyduğu bu düşüncenin İslam dünyası için de bir ilk olmakla birlikte Batı içinde o günün koşullarında yeni sayılabilecek bir yaklaşım olmuştur.[37]



    Akçura bu şekilde Cumhuriyet’in düşünsel alt yapısını oluşturan başlıca aydınlarından ve Türk düşünce hayatının en önemli isimlerinden birisidir. Akçura’ya göre halkçılık, milletin, fertler veya sınıflara mahkûm olmamasıdır. Liberalist ya da Sosyalist olmayan, fakat milli ekonomiden yana olan Akçura’ya göre çağdaş bir demokratik devlet ise ancak milli burjuvazi eliyle kurulabilecektir.







    Sonuç



    Günümüzde AB’nin, ABD’nin ve Batı’nın Türkiye’ye, Türk dünyasına ve Ortadoğu’ya yönelik uzun vadede çeşitli planlarını içeren BOP gibi projeleri mevcut iken, Türk milletinin ya da Türk Devleti’nin alternatif planının ya da planlarının varlığı bilinmemektedir. Oysa Akçura daha XX. yüzyılın başında stratejik bir öngörü ve analitik bir bakış açısı ile Üç Tarz-ı Siyaset’i alternatif bir plan olarak ortaya koymuştur.



    Böylece Akçura bilgi birikimi, öngörüsü ile Atatürk’ü, başta tarih olmak üzere çeşitli sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda bilgilendirmiş ve yeni kurulan Türk Ulus Devleti’ne tarihsel, kültürel, ideolojik olarak katkıda bulunmuştur. Böylece Akçura, bütün bilgi birikimini çeşitli çalışmalar ile Türk milletinin içine düştüğü durumu açıklamaya ve bu konudaki çözüm yollarını ortaya koymak amacıyla kullanmıştır.



    Akçura, Atatürk’ün tarih konusundaki merakının karşılanmasında, gerekli kaynakların sağlanmasında, geniş bir tarih kültürüne ve bilgi birikimine sahip olmasında bir aydın olarak her zaman ön planda olmuştur. Böylece Akçura, fikirleri ile Atatürk’ün yakın çevresinde bulunan, ona danışmanlık yapan, Türk Ulus Devleti’nin ideolojik ve felsefi temellerine katkı sağlamasına rağmen geçmişte kuruluşlarına öncülük ettiği, uzun süre yöneticilik ve başkanlık yaptığı çeşitli dernek, kuruluş ve yayınlar günümüzde hala varlıklarını sürdürmelerine rağmen hak ettiği ölçüde hatırlanmamakta, adeta unutulmaya terk edilmektedir. Niyazi Berkes’in isabetle ifade ettiği gibi “Unutulan Adam: Yusuf Akçura” olmuştur. Berkes’e göre; Gökalp, ideologu olduğu İttihat ve Terakki’nin siyasal gücünün etkisi ile ün kazandığını, Akçura’nın bir partinin adamı olmaması onun unutulmasında etkili olduğunu belirtmektedir.[38] Ayrıca Akçura’nın Rus devrimine karşı olumsuz bir tavır takınmaması, Osmanlı münevverlerinin entelektüel donanımdan yoksun olduklarını, özellikle ekonominin tarihteki rolünü bilmediklerini belirtmesi ve Osmanlı aydınına bu tür eleştirilerde bulunması Akçura’nın Gökalp karşısında geri plana itilmesine ve geniş halk kitlelerince tanınmamasına neden olmuştur. Böylece Akçura’nın sınırlı sayıda aydın tarafından tanınmış ve bu tanınma elit bir kesimle sınırlı olmuştur.



    İlk siyasi Türkçü olan Yusuf Akçura hakkında yok denecek kadar az yayının, çalışmanın olması önemle üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir konudur. Yani Türk Devleti’nin kuruluşunun arka planında Akçura ve arkadaşlarının başlatmış olduğu Türkçülük ideolojisi yatmaktadır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolda bu isimler önemli kilometre taşları olarak yer almışlardır. Akçura‘nın özellikle de kurucusu olduğu kurum ve kuruluşlar tarafından unutulmaması, bunların bu tür çalışmalara öncülük etmesi gerekmektedir.



    Yine topluma mal olmuş çeşitli isimlerin örneğin, Ziya Gökalp’in, Fuat Köprülü’nün, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, Mahmut Esat Bozkurt, Abdullah Cevdet’in hatta yabancı fakat Türk dostu olan Piyer Loti, Will Brandt vb gibi isimler çeşitli yerlere verilerek hatıraları kalıcı hale getirirken, güneydoğulu belediyelerin bile kendilerine yakın isimleri eskileri ile değiştirerek sokak ve caddelere verdikleri düşünülürse, Akçura’nın bu ülkeye, Türk tarihine, Türk kültürüne, Türkçülüğe olan katkısı en az yukarıda sayılan isimler kadar olmuştur. Akçura’nın bazı düşünce ve tespitleri günümüz koşulları açısından farklı bir şekilde değerlendirildiği zaman doğru olmayabilir ya da yetersiz kalabilir. Fakat yaşadığı dönem ve içinde bulunulan şartlar göz önüne alındığında Akçura’ya ilişkin yapılacak bir değerlendirme daha doğru ve sağlıklı olacaktır. Fikirlerinin bazı noktalarındaki eksiklikler nedeniyle Akçura’yı ve düşüncelerini toptan mahkûm etmek, küçülmek ya da önemsizleştirmek asla doğru ve gerçekçi değildir. Elbette eksiklikleri olabilen ve eleştirilebilen bir aydın olarak Akçura’nın günümüze olan etkisi çok daha fazladır. Bu konudaki en büyük sorumluluk ve duyarlılık Akçura’nın ve Cumhuriyetin bıraktığı kurumlara düşmektedir. Bu nedenle Akçura’ya karşı gösterilecek vefanın ilk örneğini bunlar yapmalıdır.









    [1] Fuat Uçar, Türkçülüğün Manifestosu, IQ Kültür Sanat Yay., 2.baskı,İstanbul, 2009, s.16-17.



    [2] Fuat Uçar, a.g.e., s.31.



    [3] Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, 2.baskı, Lotus Yay., Ankara,2005, s.47.



    [4] Uriel Heyd, Türk Milliyetçiliğinin Kökleri, (Çevi: Adem Yalçın), Pınar Yay., İstanbul, 2001, s.166.



    [5] Yusuf Akçura, Türk Yılı 1928, (Hazırlayanlar: Arslan Tekin ve Ahmet Zeki İzgören), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara,

    2009.s. 528.



    [6] Jacob M. Landau, Pantürkizm, (Çeviren: Mesut Akın), Sarmal Yay., İstanbul, 1999, s.26.



    [7] Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, cilt I, Selçuk Yay., Konya,1966, s.428’den aktaran: Jacob M. Landau,

    a.g.e., s.66.



    [8] Anıl Çeçen, “Atatük ve Yusuf Akçura”, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk, Sayı: 127 (Nisan 2009), s.22.



    [9] Jacob M. Landau, a.g.e., s.66.



    [10] Anıl Çeçen, a.g.m., s.24.



    [11] Jacob M. Landau, a.g.e., s.27.



    [12] Hans-Lukas Kieser, Türklüğe İhtida, (Çeviren: Atilla Dirim), İletişim Yay., İstanbul, 2008, s.140, 192.



    [13] Ercüment Kuran, “Yusuf Akçura’nın Tarihçiliği”, Ölümünün Ellinci Yılında Yusuf Akçura Sempozyumu Tebliğleri,
    TürkKültürünü Araştırma Enstitüsü
  • - "... Resmi tarihin üzerinde koruyucu bir zırh olduğu için rahatça konuşulup, tartışılabilen bir alan olmamış. Hakkında bilimsel diyebileceğimiz kitaplar, hala bugün bile yazılamamış. Hukuki olarak doktora tezleri yaptırılmalı, siyasi, hatta edebi olarak eleştirileri yapılmalı. Bugüne kadar dört başı mamur bir Lozan kitabı yazılamadı. Bu konuda tarihçiler suskun olduğu için sık sık Cumhurbaşkanımızın konuşmalarına atıfta bulunmak zorunda kalıyoruz. Tarihçilerin sustuğu bir ülkede Cumhurbaşkanı tarih öğretiyor. Cumhurbaşkanımız, Lozan meselesine şöyle bir formül bulmuştu “Sevr’i gösterip Lozan’a razı ettiler.” Sevr onu ortaya atanların bile uygulanmayacağını bildiği ölü doğmuş bir anlaşmaydı. Lozan’da İsmet İnönü başarılı olamadı. Başarılı olabilecek ne diplomatik kariyeri ne birikimi vardı ne de dünyada neler olup bitiyor bunu kavrayabilecek bir kapasiteye sahipti. Dolayısıyla orada sağlanabilen şey şuydu, Türkiye’nin bağımsız bir devlet olması güvencesi. Bir de kapitülasyonların kaldırılması konusu dışında öyle dişe dokunur bir başarı söz konusu değil. Elbette bu ikisinin elde edilmesi önemli olmakla birlikte, zaferimizin karşılığı bu olmamalıydı. Bunların hiçbiri başarılamadığı için Lozan’da İsmet Paşa’nın bir başarısından söz etmemiz mümkün değil..."
    (Mustafa Armağan ile Mülakat-4 Şubat 2019)
  • - " İsmet İnönü’nün askeri kariyerini bir yana bırakırsak, siyasi tarihimizde 50 yıllık bir yeri var. 1922’den 1972’ye kadar devam eden bu siyasi etki, bence bugün bile devam ediyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin özellikle çekirdek bir kesiminde hala İnönü zihniyeti yaşıyor. Burada Atatürk’ten bağımsız ele alamayacağımız 1922-1938 arası bir dönem var. Bu dönemde ikinci adam gibi görünmekle birlikte, Lozan, başbakanlık dönemi ve 1930’lar itibariyle bir başbakandan çok daha fazlası, cumhurbaşkanının pozisyonuna da ortak olmuş bir İnönü resmi görmeye başlıyoruz. Kemal Karpat’ın deyişiyle 1935 yılından itibaren Atatürk’e dahi “Bizim dediğimizi yapmazsan seni Cumhurbaşkanı seçmeyiz” tehdidinde bulunabilecek bir pozisyona ulaşmış bir İnönü’den bahsediyoruz..."
    (Mustafa Armağan ile Mülakat-4 Şubat 2019)
  • Kenan Alpay

    Hutbe'de Atatürk, Anıtkabir'de Adalet Arama Saplantısı

    Kemalist ideoloji ve kadrolar sadece tarihi, eğitimi, siyaseti değil İslami bütün değer ve sembolleri de tasallut altında tutmak istiyor. Hiç hesap vermeyen fakat hep hesap soran bir saldırgan ruhla hareket eden kadrolar şimdilerde “Hutbelerde neden Atatürk anılmıyor? Camilerde neden Atatürk adına Fatiha okunmuyor?” gibi son derece ahlaksız, mantıksız ve fakat bir o kadar da tiksinti verici psikolojik harp teknikleriyle güya Diyanet İşleri Başkanlığı’nı vefasızlıkla suçluyorlar. Meğerse minberlerde Atatürk’ün adı rahmet ve minnetle anılmayınca tarih inkâr ediliyor ve Cumhuriyet’in değerlerine ihanet ediliyormuş!
    Evet, bu saldırgan ve dayatmacı ruh haliyle öteden beri muhatabız elbette. Ancak vakıa şu ki; bu Kemalist saldırganlığı şımartan hatta azgınlaştıran muhafazakâr-demokrat kadroların son dönemlerde giderek artan dengesiz, tutarsız hatta yaltaklanmaya kadar varan siyasal tutumları oldu. Sözde FETÖ’yle mücadele adına, sahte bir anti-emperyalist duruş namına Kemalist ideoloji ve kadrolara yerli ve milli payeleri vererek yeni müttefik ilan edilmesiyle iş tümden çığırından çıktı. Son derece basit ve iğreti taktiklerle, “Gazi Paşa Atatürkçülüğü, Attila İlhan Kemalizmi, Osmanlı subayı Mustafa Kemal” romantizmi devreye sokulduğundan bu yana bürokratik oligarşiye karşı verilen mücadele hızlı bir biçimde ortak payda ve ittifak arayışına dönüştü.
    İnanmazdı Ama Siz Yine de Fatiha Okuyun 
    Mustafa Kemal’in namaz, oruç, zekât, hac gibi İslam’ın en temel şartlarına uymak bir tarafa imanın esaslarını inkâr eden bir hayat felsefesi ve pratiği içerisinde olduğunu ters yüz etmek kime ne fayda sağlayacak acaba? Hiç kimse Milli Mücadele döneminde Hilafeti ve saltanatı koruma yolunda verdiği sözlerden, İslam’ın değer ve sembollerini yüceltici nutuklarından, Meclis’in önünde el açıp dua eden resimlerinden örnekler vererek Mustafa Kemal’i dua ve hatimlerle anılmayı fazlasıyla hak eden bir mücahit olarak pazarlamaya kalkışmasın. Mustafa Kemal, en yakın arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlerde hatta Nutuk’ta geçen ifadelerde, İslami değer ve sembollere ilişkin o dönem sergilediği davranışları geçici ve mecburi bir durum yani takıyye olarak nitelemişti zaten. Asıl Mustafa Kemal, Birinci Meclis’in tasfiyesiyle, Lozan Anlaşması’nın imzalanmasıyla, İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i Sükûn Kanunu terörüyle ortaya çıkan Tek Adam ve Tek Parti dönemindeki Mustafa Kemal’dir.
    Hilafet’in kaldırılması, bir devlet projesi olarak Ezan ve ibadetlerin Türkçeleştirilmesi, İslami değer ve sembollerin kamusal hayattan kazınıp atılması, Ramazan ve Kurban bayramlarının dahi itibarsızlaştırılması için talimatlar vermesiyle iş bitmiyor. Daha ilerilere gidiliyor, Türk Tarih ve Türk Dil Kongrelerinde açıkça ırkçı-kafatasçı hezeyanlar bilimsel tez diye bütün eğitim öğretim kurumları aracılığıyla bir deli gömleği gibi halka giydiriliyordu. Ulu Önder (Almancası Führer idi ve sadece Adolf Hitler için kullanılırdı) olarak anılan Atatürk için Kur’an-ı Kerim (haşa) “gökten indiği sanılan bir kitap” iken Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa ise nihayet (haşa) “yaveler/palavralar savuran Arapoğlu” şeklinde aşağılanan bir çöl bedevisinden ibaretti. 
    Atatürkçü Din ve Diyanet Hülyası
    İslam’ı “beyni sulanmış hafızların dini” olarak gören Mustafa Kemal pozitivizm ve deizm arasında gidip gelen bütünüyle seküler ve son derece pragmatik bir siyasetçiydi. Ne Kur’an- Kerim’in hükümlerine inanırdı ne de Hz. Muhammed Mustafa’nın (a.s.) sünnetine tabi yaşardı. Aksine bin yıldır benimsediğimiz Kur’an ve Sünnet öğretilerinin bu coğrafyadan, bu toplum ve tarihten silinip atılması için militan bir laikliği ve ırkçı-kafatasçı bir Türk ulusçuluğunu din haline getirmek için ter ve kan döktü. Milli Mücadele’nin bütün önemli isimlerini İstiklal Mahkemeleri marifetiyle tasfiyeye yöneldiği dönemden itibaren İslam ülkesini Atatürk Türkiyesine, Müslüman toplumu ise Atatürk’ün askerleri derekesine düşürmek için savaştı. 
    Atatürk’ün inanmadığı Allah’tan bir rahmet ve mağfiret beklentisi yoktu. Ancak Atatürk’ten daha fazla Atatürkçü olan post-modern Atatürkçüler cami ve hutbeleri, imam ve cemaati Atatürk’e rahmet ve mağfiret okutmak üzere aşkla şevkle seferber etmeye soyunmuş durumda. 23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim’den sonra 30 Ağustos için de ısrarla tekrarlanan Atatürk’e dua ve Fatiha siparişi yerine gelmediği için öfke ve saldırganlıkları büyüyor. Son olarak Ankara Yenimahalle’de “hutbede Atatürk adı anılmadığı için” Cuma namazını sabote etmeye kalkışan provokatör bir grupla tanıştık. Trabzon Ortahisar’da cami duvarlarına asılan dev Atatürk posteri provokasyonuyla karşılaştık. Türkçü ve Atatürkçü bir Diyanet İşleri Başkanlığı inşa etmek için gündem oluşturuyorlar. Sadece Diyanet’i değil İslam’ı bütün değer ve sembolleriyle Türk milliyetçiliğine, Atatürk ilke ve inkılaplarına, Kemalist ideoloji ve kadrolara hizmetçi kılmak isteyen sapkın bir dalga kışkırtılıyor.
    “Atatürk’le kavga etmeyelim, Kemalizm ve Kemalist kadrolarla barışalım” gibi mantıksız ve faydasız bir yalpalamaya savrulan muhafazakâr-demokrat siyaset, İslami değerlere bağlı kitleleri de ayartıyor, saptırıyor. İster takıyye olsun isterse pragmatizm olsun yapılan iş, sarılınan söylem İslam açısından haram, hukuk açısından despotizme teslimiyettir. “Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi” gibi apaçık bir yalana sahip çıkarak, başörtülü hanımları heyetler halinde Anıtkabir’e çıkarıp saygı duruşuna teşvik eden oportünizm CHP’li belediye başkanları eliyle HDP’li belediyelere Atatürk portreleri hediye edilmesini de Adli Yıl açılışı için Anıtkabir’e koşan baroları da teyid eden, besleyip büyüten ölümcül bir tuzaktır. Bu tuzağın içinde debelenip duran mevcut muhafazakâr-demokrat siyaset ne Atatürkçü hutbe dayatmalarına ne de resmi ideolojinin kıblesi addedilen Anıtkabir’de adalet talebinin yükseltilmesi gibi akıl hastalıklarına makul ve cesur cevaplar verebilir.  
  • 352 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu kitap hakkında bir inceleme yapmaktan ziyade yazar ile gazetecilerin yaptığı bir röportajı alıntılamayı daha doğru buluyorum. Bu tür kitaplar artmalı, Alfa Yayıncılığa özellikle bu konuda teşekkürler.

    Türkiye tarihinde, daha Türkçesi bile yayımlanmadan tartışma konusu olan kitap sayısı, bir elin parmaklarını geçmez. Stefan Ihrig’in ‘Ataturk in the Nazi Imagination’ (Nazi Muhayyilesinde Atatürk) kitabı, bunlardan biri. ABD’de yayımlanır yayımlanmaz Türkiye’de köşe yazılarına konu olan kitap, 1920’lerde kurulan ve 1933’ten başlayarak II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar iktidarda kalan Nazi Partisi’ne yakın gazetelerde ve partideki siyasetçilerin konuşmalarında, Atatürk’ün ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl resmedildiğine odaklanıyor. Kudüs’te bulunan The Van Leer Institute’ta çalışmalarını sürdüren Ihrig’le, Nazilerin Atatürk ve Türkiye algısını, etnik temizliğin bu algıdaki rolünü ve Türkiye’nin II. Dünya Savaşı süresince Naziler tarafından nasıl görüldüğünü konuştuk.

    Türkiye’nin cumhuriyetin ilk yıllarında Almanya’yı örnek almaya çalıştığı söylenir. Siz kitabınızda tam tersi bir perspektiften bakıyorsunuz. Naziler, Atatürk ve Türkiye’den ne yönde etkilendiler?

    Naziler, Atatürk ve onun “Yeni Türkiye”sinden çeşitli yönlerde etkilendiler. Bunların en önemlisi, I. Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan barış antlaşmalarının revizyonuyla ilişkili. Bir yönden şöyle düşünmeliyiz: Naziler, politik bir hareket olarak Atatürk’le aynı zamanla yükseldi. Kurtuluş Savaşı, tam Nazi Partisi’nin kuruluşuna ve partinin ilk yıllarına denk geldi. Bu dönemde, yani Weimar Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında, Atatürk’ün savaşı, Alman medyası için büyük bir olaydı. Bu savaş, 1919-1923 yıllarındaki Alman medyası için en önemli dış haber başlığıydı. Anadolu’daki savaşa dair haberler, şaşkınlık ve sempatik bir kıskançlıkla tartışılıyordu. Alman milliyetçiler, savaşı ve imparatorluğu kaybettikleri, demokratik bir rejim kurmaya zorlandıkları için travma yaşıyorlardı. Bu bağlamda, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı, gündemlerine girdi. Alman milliyetçileri, Anadolu’da yaşanan süreci, milliyetçi bir rüyanın gerçekleşmesi olarak görüyorlardı.



    Dolayısıyla Naziler’in etkilenmeleri bu dönemden başlıyor diyebilir miyiz?

    Evet, Nazilerin Atatürk’ten büyülenmesinin kökleri, 1920’lere uzanıyor. Diğer Alman milliyetçileri gibi Naziler de, özellikle Versay Antlaşması’nın değiştirilmesi ve güçlü bir lider altında farklı bir iktidar kurmak başta olmak üzere, Almanya’nın sorunları için “Türk çözümü”nü tartıştılar. Özellikle, 1923’ün sonunda Nazileri iktidara taşıyan “Birahane Darbesi”ne giden aylarda, Türk rol modeli, Naziler üzerinde etkiliydi. Bu, aynı zamanda, 1924’te darbecilerin davası sırasında süren tartışmalarda da ortaya konan bir gerçek. Bu tartışmalarda, Hitler, Atatürk’ü doğrudan rol modeli olarak, Mussolini’den bile daha yüksek bir mertebeye yerleştiriyor.

    Hitler, Atatürk’ü doğrudan rol modeli olarak, Mussolini’den bile daha yüksek bir mertebeye yerleştiriyor.
    Peki, Nazilerin iktidarda olduğu 1930’lar ve 40’larda bu ilişki farklılaşıyor mu?

    1933’te Naziler, Atatürk ve onun “Yeni Türkiyesi”ne hayranlıklarını açıklıkla dile getiriyorlardı. Üçüncü Reich’ın ilk yılında, yani 1933’te, Naziler kendi rol modelleri olarak Türkiye’yi çeşitli yollarla kutladılar. Bunlardan biri, Hitler’in Atatürk’ü “Karanlığın içinde parlayan yıldız” olarak tanımlamasıydı. Bu cümle, Üçüncü Reich’ın Türkiye’ye bakışının resmî çizgisi hâline geldi. Üçüncü Reich boyunca, Nazilerin Türkiye hayranlığı, Üçüncü Reich ile Yeni Türkiye’yi eşleştirecek boyutlara ulaştı. Nasyonal sosyalizm ile Kemalizm, “ikiz hareketler” olarak tasvir edildi. Fakat başlangıçta, bu konuda yazılan birçok metin ve konuşan siyasetçiler, “Yeni Türkiye”nin milliyetçi inşa yolunda “Yeni Almanya”dan çok daha ilerde olduğunu vurguladı. Hatta Naziler, Türkiye’yi bu anlamda yakalamak için ellerinden gelenin en iyisini yapacakları konusunda sözler verdiler.

    Türkiye, başarılı bir rol model olmaya devam mı ediyordu Naziler için?

    Bu söylemsel eşleştirme sürecinde, Nazi metinleri ve siyasetçileri, “Yeni Türkiye”yi ulusal devletin yeni çeşidinin başarılı bir örneği olarak tasvir ettiler. Atatürk’ün liderlik rolünü, “Yeni Türkiye”nin savaşın içinde doğduğunu, coşkulu bir devletin eski bir imparatorluğun küllerinden kendini var ettiğini ve tüm bunların azınlıklarından “kurtuldukları” için mümkün olabildiğini vurguladılar. Naziler, etnik tarih okumalarında Ermeni Soykırımı’nın yanı sıra, Türk-Yunan nüfus mübadelesine de yer verdiler. Fakat 1923’ten sonra, Türkiye’de hâlen azınlık grupların kaldığını genelde görmezden geldiler. Onların bakış açılarında, Yeni Türkiye, mükemmelen “temizlenmiş” ulus-devlet örneğiydi.

    Naziler ve diğer Alman milliyetçileri, Yeni Türkiye’yi etnik-ırksal temelde bir ülke kurulmasının emsal vakası olarak görüyorlardı. Aynı zamanda, azınlıklarından arınan böylesi bir yeni ulusal devletin iktidarının işaretiydi. Sadece etnik olarak temizlenmiş devletin iktidarına olan inançlarının yeniden tasdiki değil, bunun çeşitli yollarla nasıl başarılacağının ispatıydı.

    Dolayısıyla Nazilerle Türkiye arasındaki ilişki, Osmanlı dönemindeki etnik temizliğin örnek alınmasını da içeriyor muydu?

    Evet, Naziler için, Kurtuluş Savaşı’nın öncesindeki etnik temizlik, Atatürk’ün başarısının en başta gelen ön koşuluydu. Ulusal çizgide Türkiye’nin yeniden inşa edilebilmesi gibi daha büyük bir başarının ikinci ön koşulu da, Rumların sınır dışı edilmesiydi. Bu ikisi, Naziler için “paket teklif” gibi bir şeydi. Onlar için önemli olan, onların ve diğer Alman milliyetçilerin “Yahudiler” olarak algıladığı azınlıkların gitmiş olmasıydı. Büyük ihtimalle, onların nasıl yok olduklarından çok, yok olmuş olmaları önemliydi. Nazilerin “Yeni Türkiye” algısına göre, eğer Türkiye azınlıklarından “kurtulmasaydı”, tüm bunları başaramayacaktı. Bu anlamda, Naziler ve diğer Alman milliyetçileri, Yeni Türkiye’yi etnik-ırksal temelde bir ülke kurulmasının emsal vakası olarak görüyorlardı.

    Nazilerin Ermeni Soykırımı özelinde görüşleri var mı?

    1920’ler ve 1930’larda, diğer Alman milliyetçileri gibi Naziler için de 1915’te yaşanılan üzerine konuşulduğunda, bizim bugün anladığımız gibi “soykırım” gibi kavramlardan başka terimler kullanılsa da, ne olduğuna dair anlayışlarında muğlaklık yok. Bu bağlamdaki Alman söylemi, tartışmaları ve algısı üzerine çalıştığım kitap yakında yayımlanacak. Nazilerin iki savaş arasındaki Almanya üzerine yazdıkları metinlerde, “Osmanlı Ermenilerinin yok edilmesi”, genellikle Atatürk’ün şu iki başarısının önemli nedenlerinden birisi olarak görülüyor: Savaşarak Sevr Antlaşması’nı devre dışı bırakmak ve bunu Lozan Antlaşması’yla değiştirmek. İkincisi ise şehirleri, fabrikaları, yollarıyla ülkeyi soluk kesici bir hızda ayağa kaldırmak.

    18 Haziran 1941’de, Nazi Almanyası ile Türkiye arasında saldırmazlık paktı imzalanırken, Almanya Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ile dönemin Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu.
    18 Haziran 1941’de, Nazi Almanyası ile Türkiye arasında saldırmazlık paktı imzalanırken, Almanya Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ile dönemin Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu.

    Naziler, İttihatçı liderlere nasıl bakıyorlardı?

    İttihatçı liderler, Naziler için çok önemli değildi; olağanüstü olan Atatürk’tü. Hitler’e göre, Osmanlı İmparatorluğu, eski, özellikle çok etnikli karakterinden ötürü “organik olmayan” bir imparatorluktu. Aynı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi… Hitler, Enver Paşa’dan da hayranlıkla bahsediyordu, fakat Enver, onun için, böyle bir imparatorluğu milliyetçi çizgide yeniden organize etmenin başarısız girişimlerine verilecek bir örnekti yalnızca.

    Atatürk’ün ölümü, Nazi Almanyası’nda nasıl yankılandı?

    Atatürk’ün ölümü de Üçüncü Reich basınında önemli haberlerden biri hâline geldi. Ölümünün ardından, günler sonra bile birçok büyük gazete, Atatürk hakkında yazı dizileri yayımlamayı sürdürdü. Medyanın bu olayı ele alışı, yaygın duruma bakınca, yalnızca Propaganda Bakanlığı’nın direktiflerinin sonucuyla olmadığını, daha “derinden” gelen bir şeyler olduğu anlamına geliyor.

    Nazilerin bu özel ilgisine, Türkiye’den aynı şekilde karşılık geldi mi sizce?

    Genel olarak ilgiden bahsediyorsak, buna evet diyebiliriz. Türkiye de Almanya’da neler olduğuyla ve Nazilerin 1930’lar boyunca neler yaptığıyla yakından ilgilendi. Türkçe gazeteler, Nazileri ve Almanya’yı büyük ölçüde tartıştı. Çünkü Almanya önemli bir ülkeydi ve Naziler, yeni bir siyaset ve devlet organizasyonu tarzı uyguluyorlardı. Bu, Türkiye’de de anlaşılmalıydı. Fakat Türkiye’de Üçüncü Reich’a yönelik olağanüstü bir hayranlık olmadı. Evet, Nazilerin yaptıklarından büyülenen Türk gazeteciler ve siyasetçiler vardı ama bunların hiçbiri, Nazilerin “Yeni Türkiye” için besledikleri hayranlığın yanına bile yaklaşamadılar.

    ‘Naziler için Türkiye savaşta güvenilecek ülkeydi’
    Türkiye, II. Dünya Savaşı boyunca resmen tarafsız kaldı diyebiliriz. Fakat Nazilere göre, Türkiye gerçekten tarafsız bir ülke miydi?

    Naziler için, II. Dünya Savaşı boyunca Türkiye, daha çok Franco’nun İspanyası gibi bir ülkeydi; sözde tarafsız, ancak yine de daha çok Almanya’nın olduğu Mihver devletlerinden yana. İspanya gibi, Türkiye’nin de gelecekte kendilerine katılacağını beklediler. Yine İspanya gibi, savaş boyunca en azından birkaç defa, Türkiye’ye güvenebileceklerini de hissettiler. Bu, Türkiye’den çok önemli hammaddelerin ithalatını da içeriyordu. Nazilerin esas gazetesi olan Völkische Beobachter’de, savaşın sonunda Türkiye’nin Almanya’ya savaş ilan etmesinden sonra yapılan tartışmalara bakarsanız, bunu en açık şekliyle görürsünüz. İlk sayfada yer alan makalelerin Türkiye’ye karşı her şeye rağmen sert ifadeler içermemesinden bahsetmiyorum yalnızca. Bu gazetelerde, Türklerin başka şansı olmadığının anlaşılması gerektiğini ima eden yazılar yer alıyordu. Bu, tarihte bir ülkenin kendisine savaş ilan eden başka bir ülkeye karşı, en dostane ve sempatik tavrıdır herhalde.
  • 216 syf.
    ·Puan vermedi
    #okudumbitti #tavsiyekitap #ÖmrümUzaklardaAzalmasın 216sayfa
    ...
    Anlatımına, diline hayran olduğum yine bir @salim_nizam kitabı. Bu kitabı nasıl yorumlarım veya anlatırım bilemiyorum. Daha doğrusu anlatırken hakkını verebilir miyim acaba?
    Bir yazarın dili, anlatımı bu kadar mı naif, bu kadar mı su gibi akıcı olur. Kitabın adı, kapak resmi, konusu, kurgusu, arka kapak yazısı gibi her şeyi ile kitap beni içine çekti.
    Sıradışı bir konusu olan bu kitapta birçok şeyi birarada bulabileceksiniz. Biraz fantastik bir roman olan "Ömrüm Uzaklarda Azalmasın" da büyü, aşk, hüzün, cinayet, gerilim, tarih, savaş, isyan, yangın... daha bir çok şey birarada. Hayatını otlara adamış, insanların hayatını iyileştiren şifalı kadın Zülüce ve yılanları, insanları sömüren tefeci Sansar Sakis'in üzüm bağları ve şarap fabrikaları, Manoli ile Greg'in aşkı...
    Kurtuluş Savaşı ve Lozan Anlaşması Gönen Rum köyü Elbizlik'teki Rumların 1920'li yıllarındaki göçleri konu edilmiş.
    Akıcı anlatımının ve farklılık yaratan üslubunun yanında @salim_nizam ın okuyucusunu hikayenin içine çeken büyülü bir dili var. Kesinlikle tavsiye ediyorum.