• 984 syf.
    ·Puan vermedi
    SAĞIR!

    Sağır! Ezelî ve ebedî sağır! Allah seni en küçük çapta; fakat hikmeti icabı, kulakların gibi tıkalı kalbine ihtirasların en kuduzunu musallat etti. Mülâzimliğinden miralaylığına kadar, basit, seri malı, haddini bilir bir ömür sürdün. O güne kadar da, zifirî karanlık ruhunda saklı kalmış ihtiraslarını belirtmeye çare bulamadın! Türk milletinin ana baba günleri doğup da kasırgalar meydanda hiç kimseyi bırakmayınca, aynı kasırganin garip bir cilveyle seni bir kağıt parçası gibi işin merkezine atması yüzünden göze göründün ve emr ü kumanda altında, yüksek kumanda makamlarında boy gösterdin. Askerlik hayatindaki gaflarını, korkaklıklarını, bilgisizliklerini, yanlış emirlerini ve kötü sevk ve idareni, başta Mareşal Fevzi Çakmak bulunmak üzere, bilmeyen ve ibretle anlatmayan kalmamıştır. En büyük lüpçülükle kıvırdığın bu payelerden sonra, bir de siyaset ve hükûmet temsilciliği sahasında rütbe üzerine rütbe kazandın! Hangi hakla, hangi salâhiyetle, hangi çileyle, hangi irfanla, hangi eserle, hangi şahsiyetle?... Bütün kazançlarını, sadece misilsiz derecedeki siliklik, şahsiyetsizlik, tâbilik ve uşaklık seciyeni borçluydun!

    Bu seciye, senin tâbilik devrinde öyle bir madendi ki, insani o devrin nihaît uşaklık makamı olan Başvekilliğe kadar yükseltebilirdi. Elhak; sahibi olduğun plâtin değerinde uşaklik madeni yüzü suyu hürmetine, devrinin en yüksek “Peki efendim!"cilik makamına kadar yükseldin. (Lozan)dan itibaren ne emir verildiyse yaptın, ne dendiyse “Hu!" diye cevaplandırdın! Nihayet, hudutsuz menfaat ve şatafat hürriyetine rağmen mevkiinin tek zerre şahsiyete imkân bırakmayan ruhí sefaletini için için hissetmekten ve artık dayanamamaktan mıdır, nedir; şöyle ağzını açıp da: “Ben rakı masasından emir almam!" deyince, sağır kulaklarının nasırlı yumuşaklarından tutulur tutulmaz, bir çekilişte, gedikli makamından atıldığına şahit oldun! Dünyanın en müfteris kindar ve en muhteris içten pazarlıklısı olan sen, elbette silsileni idam etseler affedebilirdin de böyle bir muameleyi müsamaha edemezdin. Buna rağmen, seni en üstün makama kadar yükselttikten sonra en aşağı dereceye kadar alçaltan “veli-i nimet”inin Türkiye İş Bankasından ve şahsî hesabından sırf seni biraz daha küçültmek için her ay lûtfettiği 1000 lirayı (bin Türk lirasıdır) kabul ettin! Aynı “veli-i nimet” ölüm döşeğinde yazdırdığı vasiyetnamesinde, kendisinden sonra senin devlet reisliği makamına gelmeni o kadar uzak bir ihtimal kabul etti ki, lûtufdideleri arasına, artık hâmisiz ve çaresiz kalacaklarını düşündüğü senin çocuklarını bile kattı, onlara tahsil parası ayırmak lüzumunu bile duydu. Zira şaka değil, şu kadar yıllık bende hayatina maliktin. “Şef” ölür ölmez apışan ve bir dâvaya değil, bir şahsa bağlanmış olduğu için ne yapacağını bilemeyen ortalık, bir müddet evvel at yarışlarında halk seni alkışladı diye ölümle tehdide kadar vardığı halde, bu defa seni başa geçirmekten başka yol bulamadı. Böylece lüpçü hayatın, parsalar arasında tac payını kazanmış oluyordu. Pek soğuk ve sun'i lâflarla eski "Şef'in sevmediklerini ve onu sevmeyenleri toplayıp kıymetlendirmek oldu. Fakat bunları sadece nefsanî bir kin ve garaz saikiyle yaptığın için, hareketinin herhangi bir dâva, hak ve dünya görüşüyle alâkası yoktu. Bu incelik en kısa zamanda belli oldu. Onun “Ebedî Şef” unvanına mukabil kendine derhal bir “Millî Şef” yaftası peyledin! Onun nerede, hangi tavır ve azamette bir heykeli varsa, yanıbaşında ve aynı tavır ve azamette heykeller ismarlattın! Seni Başvekillikten atıp aylarca ölüm ve hayat arası bir boşlukta beklettiği için, sen de onun ölüsünü, yıllarca toprak ve mermer arası bir çukurda beklettin! Bu hain üslûp, sana ne de yakışıyor, sinsi ve arkadan vurucu tab'ını ne de parlak destanlaştırıyordu.

    Nihayet cihan fırtınası koptu; ve İkinci Dünya Harbi patladı. Bir nevi kedi insiyakiyle bir köşede saklanmayı ve meydana çıkmamayı becerdiğin için, tarihte ve hiçbir din ve mezhepte eşi ve benzeri görülmemiş "varlık vergisi'nden sonra, Türk milletine hayat vergisi tarh etmeye kadar gidecek bir gurur tavrı takındın! Gûya senin dehan yüzünden (halbuki sen kazdan daha ahmaksın!) kurtulmuş olduk! Memlekette ihtikâr, rezalet, fuhuş, ahlâksızlık, suistimal, idaresizlik ve iç düzensizlik o hale geldi ki, İsviçre gazeteleri şöyle yazdı:

    "-Bu harbden en ziyade faydalanması gereken Türkiye'nin bu müflis hali, ne siyasî, ne idarî, ne içtimaî, ne iktisadî hiçbir faktörle izah edilemez; ancak ruhî faktör bunu izah edebilir. İnsanın çokluk içinde bu yokluğa düşmesi için sadece çıldırmış olması lâzımdır!"

    Vatanı gûya dışından masuniyete erdirmiş olan (sadece Allahın lütfuydu bu) politikan, onu içinden mahvolma yoluna sokmuş; yakın maziden beri üst üste yığılan felâketlerin birdenbire yekûn hattını çekerek, ortaya Bizans ve (SodomGomore) örneklerinden daha mütefessih içtimaî bir veba tablosu çıkarmıştı.

    Hiçbir şeye aldırmadın; ne dinledin, ne söylettin! “Büyük Doğu" bundan birkaç yıl evvelki bir nüshasının kapağına mücerret bir kulak resmi koyup üzerine "Başımızda kulak istiyoruz!" diye yazdığı için Örfî İdare Komutanı yaverine emir verip onu irtica ile itham ettirdin ve müddetsiz olarak kapattın!

    Her sahada, Başbakanlarından Bakanlarına kadar bu memlekete en korkunç cellâtlığı edecek adamları seçtin! Saracoğulları, Recep Peker'ler, Hasan Saka'lar, Şemseddin Günaltay'lar gibi Başbakanlarla; Hasan Âli'ler, Atıf İnan'lar, Fuat Ağralı’lar, Fuat Sirmen'ler gibi Bakanlar ayarında felâket kalfalarını bir araya toplamış bir menfi âbide mimarına, tarih, bugüne kadar gelen misalleriyle şehadet etmekten âcizdir. İhtiyar ve o da senin gibi uzun bir tâbilik hayatına malik, binaenaleyh şahsiyetsiz bir Mareşalden o kadar korktun ki, hiç olmazsa senin gibilere nisbetle Zemzemle yıkanmış derecede temiz olması lazım gelen bu zatı, ismine ve mazisine hürmeten olsun, makamında alıkoyucu cesareti gösteremedin. Adamı kulağından tuttuğun gibi, seni bir zamanlar nasıl attılarsa öylece evinin kerevetine fırlattın! Nihayet her türlü uşaklığına rağmen, bu kaypak, sinsi ve müflis halin yüzünden sana en küçük bir hürmet ve muhabbet duyamayan Batı Demokrasyalarının istibdat (dikte)siyle verdiği hürriyet (!) emri üzerine, başına göstermelik bir muhalefet çıkartmak bedbahtlığına uğradın! Ve malûm şekilde, oyuncak telâkki ettiğin bu harikulâde ince nasip cilvesi karşısında, Nemrud’un burnuna kaçan sinek gibi bir hale mahkûm oldun! Her türlü emniyet duygu ve hesabına rağmen başaşağı geldin! İşte bugün de "Başımızda kulak istiyoruz!" gibi mücerret bir ibare yüzünden kapattığın mecmuanın, sana, isminle ve cisminle:

    -Sağır, sağır, sağır! Ezelî ve ebedî sağır!!!

    Diye hitabına mazhar oluyor; ve buna karşı herhangi bir vatandaş hakkından fazla bir mukâbele imkânına malik bulunmuyorsun!

    Şimdi de muhalefetin başındasın, öyle mi? Ayol, senin muhalefette bulunman şartıyle muvafakati Nemrud, Firavun, Ebucehil temsil etse, baş tacı edileceğine şüphe yoktur. Demokrat Parti iktidarı, bütün devlet bütçesini sana bahşiş diye verip (Zira sen paraya bayılırsın!) muhalefetini ödese, yine mücerret olarak senin muhalefetinle temin edeceği fayda önünde, topyekûn devleti harcamış olmanın gafını tamir ve telâfi etmiş olur. Sen muhalefette kaldıkça, hiçbir haksızlik cinsi yoktur ki, nazarlara bir ışık ve in'ikâs hilesi yüzünden hak şeklinde görünmesin... Ne mesuttur o sistem ve rejim ki, senin tiynet ve mahiyetinde bir muhalefete maliktir! Yazık ki, Demokrat Partide, senin gibi bir şahsın muhalefetiyle faziletlenmeye mahsus ehliyet yoktur!

    İntihar et, ey müfteris kin ve muhteris şahsiyetsizlik! Bir gün hiç ummadığın bir çığır açılır da, kimbilir seni ne hale koyar? Biraz açıkgöz ol da intihar et!!!

    Büyük Doğu Dergisi
    6 Ekim 1950, S.29, sh.8-9

    Necip Fazıl Kısakürek / Hücum ve Polemik
  • SAĞIR!

    Sağır! Ezelî ve ebedî sağır! Allah seni en küçük çapta; fakat hikmeti icabı, kulakların gibi tıkalı kalbine ihtirasların en kuduzunu musallat etti. Mülâzimliğinden miralaylığına kadar, basit, seri malı, haddini bilir bir ömür sürdün. O güne kadar da, zifirî karanlık ruhunda saklı kalmış ihtiraslarını belirtmeye çare bulamadın! Türk milletinin ana baba günleri doğup da kasırgalar meydanda hiç kimseyi bırakmayınca, aynı kasırganin garip bir cilveyle seni bir kağıt parçası gibi işin merkezine atması yüzünden göze göründün ve emr ü kumanda altında, yüksek kumanda makamlarında boy gösterdin. Askerlik hayatindaki gaflarını, korkaklıklarını, bilgisizliklerini, yanlış emirlerini ve kötü sevk ve idareni, başta Mareşal Fevzi Çakmak bulunmak üzere, bilmeyen ve ibretle anlatmayan kalmamıştır. En büyük lüpçülükle kıvırdığın bu payelerden sonra, bir de siyaset ve hükûmet temsilciliği sahasında rütbe üzerine rütbe kazandın! Hangi hakla, hangi salâhiyetle, hangi çileyle, hangi irfanla, hangi eserle, hangi şahsiyetle?... Bütün kazançlarını, sadece misilsiz derecedeki siliklik, şahsiyetsizlik, tâbilik ve uşaklık seciyeni borçluydun!

    Bu seciye, senin tâbilik devrinde öyle bir madendi ki, insani o devrin nihaît uşaklık makamı olan Başvekilliğe kadar yükseltebilirdi. Elhak; sahibi olduğun plâtin değerinde uşaklik madeni yüzü suyu hürmetine, devrinin en yüksek “Peki efendim!"cilik makamına kadar yükseldin. (Lozan)dan itibaren ne emir verildiyse yaptın, ne dendiyse “Hu!" diye cevaplandırdın! Nihayet, hudutsuz menfaat ve şatafat hürriyetine rağmen mevkiinin tek zerre şahsiyete imkân bırakmayan ruhí sefaletini için için hissetmekten ve artık dayanamamaktan mıdır, nedir; şöyle ağzını açıp da: “Ben rakı masasından emir almam!" deyince, sağır kulaklarının nasırlı yumuşaklarından tutulur tutulmaz, bir çekilişte, gedikli makamından atıldığına şahit oldun! Dünyanın en müfteris kindar ve en muhteris içten pazarlıklısı olan sen, elbette silsileni idam etseler affedebilirdin de böyle bir muameleyi müsamaha edemezdin. Buna rağmen, seni en üstün makama kadar yükselttikten sonra en aşağı dereceye kadar alçaltan “veli-i nimet”inin Türkiye İş Bankasından ve şahsî hesabından sırf seni biraz daha küçültmek için her ay lûtfettiği 1000 lirayı (bin Türk lirasıdır) kabul ettin! Aynı “veli-i nimet” ölüm döşeğinde yazdırdığı vasiyetnamesinde, kendisinden sonra senin devlet reisliği makamına gelmeni o kadar uzak bir ihtimal kabul etti ki, lûtufdideleri arasına, artık hâmisiz ve çaresiz kalacaklarını düşündüğü senin çocuklarını bile kattı, onlara tahsil parası ayırmak lüzumunu bile duydu. Zira şaka değil, şu kadar yıllık bende hayatina maliktin. “Şef” ölür ölmez apışan ve bir dâvaya değil, bir şahsa bağlanmış olduğu için ne yapacağını bilemeyen ortalık, bir müddet evvel at yarışlarında halk seni alkışladı diye ölümle tehdide kadar vardığı halde, bu defa seni başa geçirmekten başka yol bulamadı. Böylece lüpçü hayatın, parsalar arasında tac payını kazanmış oluyordu. Pek soğuk ve sun'i lâflarla eski "Şef'in sevmediklerini ve onu sevmeyenleri toplayıp kıymetlendirmek oldu. Fakat bunları sadece nefsanî bir kin ve garaz saikiyle yaptığın için, hareketinin herhangi bir dâva, hak ve dünya görüşüyle alâkası yoktu. Bu incelik en kısa zamanda belli oldu. Onun “Ebedî Şef” unvanına mukabil kendine derhal bir “Millî Şef” yaftası peyledin! Onun nerede, hangi tavır ve azamette bir heykeli varsa, yanıbaşında ve aynı tavır ve azamette heykeller ismarlattın! Seni Başvekillikten atıp aylarca ölüm ve hayat arası bir boşlukta beklettiği için, sen de onun ölüsünü, yıllarca toprak ve mermer arası bir çukurda beklettin! Bu hain üslûp, sana ne de yakışıyor, sinsi ve arkadan vurucu tab'ını ne de parlak destanlaştırıyordu.

    Nihayet cihan fırtınası koptu; ve İkinci Dünya Harbi patladı. Bir nevi kedi insiyakiyle bir köşede saklanmayı ve meydana çıkmamayı becerdiğin için, tarihte ve hiçbir din ve mezhepte eşi ve benzeri görülmemiş "varlık vergisi'nden sonra, Türk milletine hayat vergisi tarh etmeye kadar gidecek bir gurur tavrı takındın! Gûya senin dehan yüzünden (halbuki sen kazdan daha ahmaksın!) kurtulmuş olduk! Memlekette ihtikâr, rezalet, fuhuş, ahlâksızlık, suistimal, idaresizlik ve iç düzensizlik o hale geldi ki, İsviçre gazeteleri şöyle yazdı:

    "-Bu harbden en ziyade faydalanması gereken Türkiye'nin bu müflis hali, ne siyasî, ne idarî, ne içtimaî, ne iktisadî hiçbir faktörle izah edilemez; ancak ruhî faktör bunu izah edebilir. İnsanın çokluk içinde bu yokluğa düşmesi için sadece çıldırmış olması lâzımdır!"

    Vatanı gûya dışından masuniyete erdirmiş olan (sadece Allahın lütfuydu bu) politikan, onu içinden mahvolma yoluna sokmuş; yakın maziden beri üst üste yığılan felâketlerin birdenbire yekûn hattını çekerek, ortaya Bizans ve (SodomGomore) örneklerinden daha mütefessih içtimaî bir veba tablosu çıkarmıştı.

    Hiçbir şeye aldırmadın; ne dinledin, ne söylettin! “Büyük Doğu" bundan birkaç yıl evvelki bir nüshasının kapağına mücerret bir kulak resmi koyup üzerine "Başımızda kulak istiyoruz!" diye yazdığı için Örfî İdare Komutanı yaverine emir verip onu irtica ile itham ettirdin ve müddetsiz olarak kapattın!

    Her sahada, Başbakanlarından Bakanlarına kadar bu memlekete en korkunç cellâtlığı edecek adamları seçtin! Saracoğulları, Recep Peker'ler, Hasan Saka'lar, Şemseddin Günaltay'lar gibi Başbakanlarla; Hasan Âli'ler, Atıf İnan'lar, Fuat Ağralı’lar, Fuat Sirmen'ler gibi Bakanlar ayarında felâket kalfalarını bir araya toplamış bir menfi âbide mimarına, tarih, bugüne kadar gelen misalleriyle şehadet etmekten âcizdir. İhtiyar ve o da senin gibi uzun bir tâbilik hayatına malik, binaenaleyh şahsiyetsiz bir Mareşalden o kadar korktun ki, hiç olmazsa senin gibilere nisbetle Zemzemle yıkanmış derecede temiz olması lazım gelen bu zatı, ismine ve mazisine hürmeten olsun, makamında alıkoyucu cesareti gösteremedin. Adamı kulağından tuttuğun gibi, seni bir zamanlar nasıl attılarsa öylece evinin kerevetine fırlattın! Nihayet her türlü uşaklığına rağmen, bu kaypak, sinsi ve müflis halin yüzünden sana en küçük bir hürmet ve muhabbet duyamayan Batı Demokrasyalarının istibdat (dikte)siyle verdiği hürriyet (!) emri üzerine, başına göstermelik bir muhalefet çıkartmak bedbahtlığına uğradın! Ve malûm şekilde, oyuncak telâkki ettiğin bu harikulâde ince nasip cilvesi karşısında, Nemrud’un burnuna kaçan sinek gibi bir hale mahkûm oldun! Her türlü emniyet duygu ve hesabına rağmen başaşağı geldin! İşte bugün de "Başımızda kulak istiyoruz!" gibi mücerret bir ibare yüzünden kapattığın mecmuanın, sana, isminle ve cisminle:

    -Sağır, sağır, sağır! Ezelî ve ebedî sağır!!!

    Diye hitabına mazhar oluyor; ve buna karşı herhangi bir vatandaş hakkından fazla bir mukâbele imkânına malik bulunmuyorsun!

    Şimdi de muhalefetin başındasın, öyle mi? Ayol, senin muhalefette bulunman şartıyle muvafakati Nemrud, Firavun, Ebucehil temsil etse, baş tacı edileceğine şüphe yoktur. Demokrat Parti iktidarı, bütün devlet bütçesini sana bahşiş diye verip (Zira sen paraya bayılırsın!) muhalefetini ödese, yine mücerret olarak senin muhalefetinle temin edeceği fayda önünde, topyekûn devleti harcamış olmanın gafını tamir ve telâfi etmiş olur. Sen muhalefette kaldıkça, hiçbir haksızlik cinsi yoktur ki, nazarlara bir ışık ve in'ikâs hilesi yüzünden hak şeklinde görünmesin... Ne mesuttur o sistem ve rejim ki, senin tiynet ve mahiyetinde bir muhalefete maliktir! Yazık ki, Demokrat Partide, senin gibi bir şahsın muhalefetiyle faziletlenmeye mahsus ehliyet yoktur!

    İntihar et, ey müfteris kin ve muhteris şahsiyetsizlik! Bir gün hiç ummadığın bir çığır açılır da, kimbilir seni ne hale koyar? Biraz açıkgöz ol da intihar et!!!

    Büyük Doğu Dergisi
    6 Ekim 1950, S.29, sh.8-9
  • No: 443, Tarih: 27 Ocak
    İsmet Paşa'dan Başbakanlığa tel
    No: 283, 285
    27 Ocak Raporu:
    1. Konferansın resmi çalışmaları bitti. Şu sorunlar askı­da kaldı: Musul, adli kapitülasyonlar, Trakya sınırı, tazmi­nat ve tamirat. Musul yüzünden mali sorunlar daha da ağır­laştırılmıştır.
    2. Konferansı kesmiş olarak değil, çalışmalara ara ver­miş olarak Ankara’ya döneceğim. Ama gerçekte kesilmedir (inkıtâdır).
    3. «Musul’dan feragat göstererek sulh aramak fikrinde­yim.» (İsmet Paşa)

    4. (Rıza Nur’un görüşü): Anlaşma, Türkiye’ye bağımsız­lık ve yaşama imkânı sağlayabilecek nitelikte değildir. Mu­sul bize pek lâzımdır. Sonuna kadar direnelim.
    5. (Haşan Bey’in görüşü): Anlaşma, Türkiye’ye bağım­sızlık ve yaşama imkânı sağlayabilecek nitelikte değildir.
    Musul önemli ve naziktir, karar veremiyorum. Tazminat ko­nusunda bir şeyler yaparak barış aramak düşüncesindeyim.
    6. Müttefikler, Ankara’nın barış istediğini, Lozan’daki delegelerin ise direndiklerini ileri sürüyorlar. (Bkz. No. 444, 473, 483)
    Rıza Nur
    Sayfa 366 - Lozan Meselesinde heyetin çektiği ve heyete gönderilen telgraflar, Bilal N. Şimşir tarafından neşredildi.. Türk Ta­rih Kurumu Basımevi Ankara 1990.
  • Siyasetten Uzak Durun Diyenler Dindarlara Karşı Cevap..!

    Ehil kişiler siyasetten kaçınırsa, o cemiyette yaşayanların şikayet etmeye hakları olmaz.



    Siyasetten Uzak Durun Diyenler Dindarlar..!

    1- Siyaset bir bataklıktır, yaklaşmamak lazım.
    2- Siyaset iyi insanların işi değildir.
    3- Müslüman siyasetle uğraşmaz. İbadetinde, işinde gücünde olmalı. Hala bu prensiplere büyük bir kesimin riayet ettiği (uyduğu) bir ortamda bulunuyoruz maalesef.



    Eğer Bir Cemiyette Ahlak Bozulmuş İse..!

    Hocalarımız, bize hukuk fakültesinde, ahlak nizamı ile hukuk (kanun) nizamının münasebetini anlatırken şu gerçeği vurgulamışlardı. Bir cemiyette ahlak nizamı tam ve kamil manada hakim ise hukuk nizamına görev kalmaz. Çünkü herkes kendiliğinde hakka riayet eder mahkemeler işsiz, hapishaneler boş kalabilir.

    Eğer bir cemiyette ahlak bozulmuş ise, bozulduğu nispette onun yerini hukuk doldurmaya çalışır. Uygulanmayan her ahlak kuralının zorla uygulanmasını sağlamak icabet ettiğinden bir kanun hükmü olarak ortaya çıkar, cezai müeyyidelere (yaptırımlara) bağlanır. Yani ahlakın alanı daraldıkça hukukun alanı genişler, bunlar birbiri ile ters orantılıdır.



    Cemiyet İyi Olmazsa..!

    İşin temelinde iyi ve liyakatli kadroların seçilebilmesi için cemiyette iyiliğe aşina olan kişilerin çoğunlukta olması gerekir. Aksi halde, iyileri azınlıkta olan bir ortam varsa, seçimlerin hemen hepsi, iyi olmayan bozuk ahlaklı olanların, yönetime gelmesine müncer olur. Yani bu neticeyi getirir başımıza. Bu riyazi (matematiksel) kesinlikte hemen her cemiyette hükmünü yürüten bir prensiptir. Neticesinden kaçınılmaz.



    Ulan Bu Ayette Var..!

    Her millet layık olduğu idare şekline mazhar olur.

    Montesqieu



    Menderes'in Osman Bölükbaşı Korkusu ve Kırşehir Meselesi..!

    14 Mayıs 1950 seçimlerinde, Kırşehir'den, Millet Partisi Milletvekili olarak, sadece Osman Bölükbaşı seçilerek Meclis'e girebilmişti. Hatta bu haberi duyan rahmetli Menderes'in: "Keşke o kazanmasaydı da Millet Partisi'nden 100 kişi kazansaydı!" dediği rivayet edilir.

    Osman Bölükbaşı seçilmesin diye Kırşehir'in il iken ilçe yapıldığı, sonra yeniden İle çevrildiği, herkesin malumudur. Bu yüzden sert tenkitler yapıyor diye Osman Bölükbaşı'nın, dokunulmazlığının kaldırılması, tutuklanması, yukarıda bahsi geçen Malatya Davası sanıklarıyla birlikte cezaevinde yatırılması, bu devirde vukua gelen, partizanlık örnekleridir.



    Ülkemizde, Bir Parti İki Büyük İmtihan Geçirmeye Mecburdur..!

    Ülkemizde, bir parti iki büyük imtihan geçirmeye mecburdur. Birincisi, teşkilatlanıp milletin teveccühünü kazanıp iktidara gelinceye kadar geçirdiği imtihan.
    İkincisi, iktidara geldikten sonra, menfaatçi ve partizanların hücumu neticesi vereceği imtihan.



    60 Darbesi Öncesi Bayburtlu Dede'nin Menderese'e Tavsiyesi..!

    Gümüşhane Milletvekili Ekrem Ocaklı anlatıyor: Büyük alim Dede Efendi beni çağırdı: "Menderesle kolay görüşebilir misin? Görüşürsen git kendin söyle, partiyi şahsi menfaatine alet etmek temayülünde olanları partiden uzaklaştırın, gelecek badireyi ancak böyle atlatabilir." dedi. Ben de gittim söyledim, boynuma sarıldı: "Tamamen Efendi Hazretleri haklıdır, dediğini yapacağım." diye teminat verdi. Ama o hengamede bir değişiklik yapmadı veya yapamadı.



    Meclislerimiz Asla Verimli Çalışamaz..!

    Muhalefetin her dediğini, sırf muhalefetten geldiği için reddetmek itiyadından iktidarlarımız kendisini kurtarmadıkça, meclislerimiz asla verimli çalışamaz.



    Cemiyet Yapısı Ahlakçı ve Maneviyatçı Olmazsa..!

    Cemiyet yapısı ahlakçı ve maneviyatçı olmazsa, rejim hürriyetçi olduğu takdirde, bu hürriyetçiler geniş ölçüde devlet ve cemiyet zararına kullanacağından, bu durumu önlemek için rejim ister istemez adeta otomatik olarak rejimi sola, sosyalizme, kominizme kayar.



    Süleyman Efendi Cemaatinin Lideri Kemal Kaçar ve Erbakan Hoca..!

    Bir gün genel merkezimize Adalet Partisi Kütahya Milletvekili Kemal Kaçar Bey gelmişti Necmeddin Bey'le konuşuyordu:

    - Hocam artık su göründü, teyemmüm bozuldu. Bu partiyi kurmanız iyi oldu. Ben yakında AP'den ayrılıp sizin saflarınıza geçeceğim. Bütün arkadaşlarımızla sizi destekleyeceğim, ancak Demirel, bizim Kuran Kursları mezunlarının, resmi görevlere atanmasına imkan tanıyacak bir yasa değişikliği çıkartmayı vadetti. O yasa hele bir çıksın, gerisi kolay mealinde, sözler söylüyordu.
    Bilmiyorum böyle bir yasa çıktı mı çıkmadı mı, ama bizler kendisini hala beslemekteyiz. Ama gelmiyorlar. Bu sözler serzeniş değil samimi sözlerdir.



    İsmet İnönü Milli Nizam İçin Ne Dedi..?

    İsmet Paşa, Milli Nizam'ın kuruluşunu haber veren gazetecilere:

    - İyi olmuş, parti kurdukları, bakalım, 50 sene sonra oranları % kaça düşmüş öğreniriz demişti.

    Ama daha sonra, Trabzon'da, Hatay'da ve hatta yarım asırlık CHP kalesi olan Malatya'da kendi seçmeninin ve partisinin mahalli direği durumunda olan nüfuzlu kimselerin Nizam'a geçtiğini duyunca şaşırmış, o meşhur beyanatını vermişti:

    -Bir mühendis efendi çıkmış, İmam Gazali'yi ve İmam Rabbani'yi okutacağız diyerek iktidara geleceğini ümit ediyormuş. Böyle şey olmaz, deyivermişti.



    Siyasilere Tavsiyeler..!

    Politikayla uğraşan herkesin bu hususları iyice incelemesi gerekir. Hukuk tahsili yapmamış, avukatlık stajını başarıyla bitirmemiş bir kimsenin avukatlık yapması ne kadar hatalı ise, asrımızda, Siyonizmi, onun yan kuruluşlarını ve nasıl, niçin çalıştıklarını, hangi gizli metodları uyguladıklarını bilmeyen kimselerin; milletleri devletleri idareye kalkışmaları da o kadar hatalıdır. Lisan bilmeyen kimseler beynelmilel temaslarda nasıl bizi temsil edemezlerse, bu konuları bilmeyenlerin de iç ve dış politikada bizleri temsil etmeleri, haklarımızı korumaları mümkün değildir.



    Erbakan Hoca Teşkilatları Nasıl Kurardı..?

    Bir ile gidiyor, önce bir salon veya açık hava sineması bir geceliğine kiralanıyor, belediye hoparlörü varsa onunla yoksa beş on lira karşılığında tutulan bir tellal marifetiyle halka ilan ilanat yapılıyor:
    -İşittik işitmedik demeyin, Milli Nizam Partisi Genel Başkanı Profesör Necmeddin Erbakan Bey, şehrimize gelmiş, falanca salonda akşamdan sonra sizlere partisinin, görüşlerini anlatacak. Bütün il halkı davetlidir.
    Hoca konuşmaya başlayınca, dinleyicilerin çoğu alakasız. Bir süre sonra yüzlerini sahneye dönüyorlar, bir süre sonra söylenenleri başlarıyla tasdike başlıyorlar, bir süre sonra çat pat alkışlar başlıyor, konuşmanın sonunda hemen hepsi zapta zor sığan birer Milli Görüşçü kesiliyorlar. Konuşma bittiğinde, herkes gitmeye hazırlandığı sırada, Hoca, kürsüden inerek koşuyor, daha önce elde ettiği anahtarla salonun kapısını kilitliyor ve yüksek sesle bağırıyor:
    -Nereye gidiyorsunuz, gidemezsiniz, yağma yok, bu vatan yalnız benim değil, hepimizin. Anca beraber kanca beraber. Dönün hepinizi partiye üye kaydedeceğim.
    Kayıtlar yapılıyor. Müteşebbis il idare kurulu oradakiler tarafından seçiliyor. Hoca işini bitirip diğer ile hareket ediyor.



    Tarihçi Profesör Osman Turan Mehmed Zahid Efendi İçin Ne Dedi..?

    Mehmed Zahid Kotku Efendiyle istişare ettikten sonra ben, Hasan Aksay ve bir üçüncü arkadaşımızla gidip verilen cevabı, rahmetli Tarih Profesörü Osman Turan Hoca'ya anlattım, hayret ve takdirle karşıladı. "Ya derin tarih tetebbuatı var ya da basireti açık." dedi.



    Bayburtlu Dede Hoca Hazretleri Milli Görüş İçin Ne Dedi..?

    Beyler milletimizin istikbalini kurtarmak siyasetle mümkündür. Takva devri geçmiştir, fetva devri geçmiştir, devir siyaset devridir. Şimdi bunları izah edeyim. Takva devri geçmiştir derken, herkesin dinimizin icaplarına uymasına gerek yoktur demek istemedim. Demek istediğim, herkes züht takva sahibi olsa bile sadece bunula millet manen ve maddeten kalkınamaz, kurtarılamaz. Fetva devri geçmiştir, demekten maksadım, fetvalar hükümsüz manasına gelmez, ama gördüğünüz, bildiğiniz gibi, kim kime fetva verecek? Kim riayet edecek? Devir siyaset devridir diyorum. İşlerimiz ancak sizin gibi dürüst temiz idealist gençlerin siyasete atılmasıyla, idareye yön vermesiyle düzelebilir. İyi insanlar siyasetle uğraşmaz sözü, mukallid sözüdür. Hükmü yoktur, iyi insanlar bu işlerden uzak kalırsa, işler ehil olmayanlara bile bile terk edilmiş olur. Bu ise hatadır. Ah keşke ben de sizler gibi genç olsaydım da, sakalımı keserek aranıza katılsam, bu yolda yapılacak hizmetlerin sevabından ben de payıma düşen hissemi alabilseydim. Allah'ın sevgili kullarını bizim gibi kimseler arasında değil, bundan böyle genç arkadaşlarınız arasında arayınız.

    Paşa Dede, bundan sonra Ekrem Ocaklı'ya ve Mazhar Gürgen Bey'e direktifler vererek davaya karşılıksız hizmet etmelerini istedi.



    Harrani Hazretleri Milli Görüşçülere Ne Dedi..?

    Sakın ha, bazı hocaefendilerin, "Kıyamet yaklaştı, ahir zamandır, her gelen eskisinden daha fena olacaktır." şeklindeki ümit kırıcı sözlerine itibar etmeyiniz. Bütün dünyaya hak ve adaleti hakim kılacak parlak bir inkişaf olmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Bu siyasi adım Konya'da atılacaktır. Bizim medeniyetimiz bizim milletimiz böyle bir geleceğe namzettir.



    Milli Nizam Kapatılınca Erbakan Hoca, "YENİ BİR ABDEST"..!

    Milli Nizam partisinin kapatılması kendisini çok üzdüğü için Necmeddin Bey bir kalp rahatsızlığı geçirdi, İsviçre'de tedavi gördü. Üzülmemek mümkün değildi. Biz de üzüldük. Bana, Arif Bey şimdi ne olacak diye soruyorlardı. Ben de: "Bir kimsenin abdesti bozulursa ne yapar, gider yeni bir abdest alır. Bizde gerekirse yeni bir parti kurarız" diyordum. Seviniyorlardı..!



    Celal Bayar'ın Laikliği Tanımına Dair Anektod..!

    Yeni Türkiye Partisi Gümüşhane Milletvekili, Sayın Ali İhsan kendisine Celal Bayar'ın şöyle dediğini söyledi: "Gençler bakın dinleyin, laikliğin esas hedefi dini toplumumuza tamamen unutturmaktır. Biz Lozan'da Batılılara bu konuda söz verdik. Benden önceki devlet başkanlarımız bu sözün takipçisi oldukları gibi benden sonrakiler de takipçisi olacaktır. Siz ilerici gençler olarak bunu böyle bilip böyle uygulayasınız."



    Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin Milli Nizam İstişaresi..!

    Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin Milli Nizam istişaresinde şöyle dediler: "Sultan Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinden sonra ülkenin yönetimi batı taklitçiliği yapan masonların eline geçmiştir. Bunlar bir azınlıktır. Milletimizi temsil edemezler, yönetimin milletimizin gerçek temsilcilerine geçmesi için kanunların müsaadesi içerisinde siyasi parti kurarak çalışmanız kaçınılmaz bir tarihi vazifedir. Bu teşebbüse katılın ve eğer arkadaşlarınız istiyorlarsa bu işin başına geçin. Çalışmaya başlayın. Şimdiye kadar geç bile kalınmıştır.
  • 264 syf.
    ·9/10 puan
    Fahir Armaoglu'nun bu eseri, daha önce yayınlanmış olan makalelerin, söyleşilerin toplandigi bir eser olup, 20. yüzyıl Turk- Amerikan ilişkilerini anlamak için okunması gereken bir eser niteligi taşımaktadır. Tabi ki ilk başlangıçta giriş mahiyetinde ABD ile Osmanlı arasında 1830 yılında başlayan münasebetlerden, Birinci Dünya Savaşı'nda bağlantiların kopmasına kadar ki süreç olan ilk ilişkiler hakkında da genel hatlanyla bahsedimesi, olayların daha rahat anlaşılabilmesi için verimli olduğu kanaatindeyim.

    Bu eserin değerini yukselten en önemli olay, eserin kaynakta kullanmış olduğu Amerikan arşivleridir Bu durumun bize kazandirdigi en önemli etken, ABD tarafından, Türkiye'nin nasil gorunduğunü gormuş olmamız ABD, genel anlamda Türkiye'ye bakışı bu katapta da anlaşıldığı üzere, olumsuz bakış açısıdır. Gerek Yunanların etkisi, gerekse de Ermeni lobisinin etkileri ile bu etki oluşması da garipsenecek bir sey değildir.

    Kurtuluş Savaşı donemi ve akabinde cumhuriyetin kurulmasından 1927 yılına kadar ABD ile işkilerimiz çokta iyi seviyede olduğu söylenemez hatta resmi bir seviye de olduğunun söylenmesi bile güçtür. Çünkü Lozan antlaşmasından çıkan kararlar ABD kamuoyunu ve ozellikle Senato'yu memnun etmediği için, bu sürünceme durumu 1927 yılına kadar süregelmiştir. ABD Kurtuluş Savaşı'nda bir taraf olmamakla birlikte, Lozan'a gözlemci olarak katilip ozellikle kapitulasyonların kaldirilması konusuna hararetle karşı çıkmaya çalışmıştır. İngiltere'nin inatla Anadolu'daki hareketi görmezden gelmeye çaliştigi gibi, ABD idari grubu da karşılarında hala I Dünya Savasinı kaybetmis ve butun teklifleri kabul etmeye hazır Osmanlı yetkilileri olduğunu duşünme cehaletini gostermişlerdir. Kaldi ki, Istanbul hukumeti gerçek anlamda söz sahibi olsaydı o dönem için bu düşüncelerinde ne kadar gerçekleşebilecegini Sevr Antlaşmasında gormüş olduk Itilaf devletlerinin bu görüşü
    denemelerinin bir orneğini de doğu sınırının ABD başkanı tarafından çizilmesini öngören bir duşuncenin hakim olduğu bir havanın oluştuğu 1920 donemi de vardır. Sovyet Rusya'nın Kafkasya'da hakimiyeti ele geçirmesi, Ermenilerin bir kısmının Kafkasya'ya gitmesi, kalan grubun da Doğu Cephesinde yenilmesi sonucu meydana gelen Gümrü Antlaşmasının duyurulması sonrasi, bu düşünceden vazgeçmişlerdir. (Bu dönemde ABD başkanı haritayı hazırlamış lakin Gümrü Antlaşmasının yapıldığını öğrendikten sonra Ingiltere ile birlikte rezil olmamak için haritayı duyurmamıslardır ) ABD'nin bakış açısı bu iken, ülkemizde ABD'nin mandasına ihtiyacımız var, onlar bizi korur düşüncesinde olup, ABD mandasını savunan bir güruhta vardır.

    Lozan'dan sonra ATATURK döneminde, ABD ile ilişkiler çokta istenilen seviyede olmamıştır. Bu dönemde ABD de 4 başkan içerisinde ilk üçü ile bağlar zayıf olup. dördüncüsü olan Roosevelt ile de ATATURK arasındaki bireysel iletişim duzeyinde kaldığını söylemek çok da yanlış olmaz. Özellikle ATATURK ten sonra İkinci Dünya Savaşı dönemi ve sonrasında ilişkilerde daha fazla gelişme meydana gelmiştir.Bu durumun meydana gelmesinde de ABD nin dış politikadaki değişimi ve Sovyet baskısından dolayı, Turkiye'nin Avrupa'da denk güç bulamamasından dolayı ABD'ye daha fazla yaklaşması etkili olmuştur Özellikle DP döneminden itibaren, Türkiye, ABD ile ilişkilerine göre dış politikalarını belirlemeye çalışmış ve bunun zararlarni yaşamıştır. Lakin 1974 Kibrıs Harekatına kadar da aynı politikasını devam ettirmeye çalışmıştır. ABD'nin Turkiye ile ilgili politikaları genel de Turkiye'nin zararına olması ve Türkiye'nin de buna alternatif bir goruş geliştirememesi donemin Turkiye açısından ne kadar da sıkıntılı olduğunu gözler önüne sermektedir. 1950'li yıllarda başlayan Kibrıs sorununda da ortaya çıktıgı üzere ABD, bölge hakkında pek de fazla bilgiye sahip değildir. Kibrıs'ta 5 bin tane Türk yaşadığını düşünecek kadar gülünç bir cehalet örneği de bu eserde bahsedilmiştir. #2370119

    Kitap ağırlıklı olarak dış ilişkiler konusuna değinmiştir. Lakin kapaktaki 1997 yazısı sizi yanılgıya düsürtmesin, genel anlamıyla konu başlıkları, Lozan, Bağdat Paktı, Kibris Sorunu ve 27 Mayıs dönemi üzerinde durmaktadır. 1970'den sonrası hakkında pek bir bilgi yoktur.
    Bir bakıma 1919-1966 arasını anlatmış desek çok da yanlış olmaz.

    Fahir Armaoğlu'nun 19. ve 20. yüzyıl kitapları daha objekftif iken bu kitapta biraz daha subjektif bakış açılarının olması, iki büyük kitabına nazaran daha olumsuz bakmama neden olsa da kendisi bu dönemlerin duayen büyük ismidir ve bu dönemler hakkında bilgi sahibi olmak isteyen okurların okuması gereken büyük bir isimdir. Dilinin oldukça akıcı olması en sevdiğim özelliklerinin başında gelmektedir. Siyasi tarih alanında eser okumak isteyenlerin okumasını önereceğim bu eser sayesinde ABD arşivlerine göre, ABD'nin bakış açısıyla Turkiye nasıl bir yermiş, bilgi sahibi olabilirsiniz |
  • 318 syf.
    ·5 günde·10/10 puan
    Ah Yaşar Kemal keşke yaşasaydın bu eşsiz eserlerini yazıyor olsaydın. Nasıl bir konu nasıl bir betimleme. Normalde asla betimleme içerikli kitapları çok sevmem ama konu Yaşar Kemal olunca insan kendini kitaba kaptırıyor karakterlere börünüyorsun, acılar çekiyorsun olayı resmen yaşıyorsunuz.

    Kitabın Ana konusu olan göç mübadelesi hakkında bilgi vermek istiyorum. “24. Temmuz.1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşmasının azınlıklar maddesi, Doğu Trakya’daki Türkler ve Anadolu’daki Rumların karşılıklı olarak yer değiştirmesi esasına dayalıdır” Yunanistan ile nüfus değişimi anlaşmasının iki taraf için de bazı sorunlara neden olduğu kabul gören bir gerçektir. Yaşar Kemal’e göre 1.5 milyon Rum, 500 bin Türk yer değiştirirken mesele istatistik veriler değildir, çünkü yazar sorumluluğu “insanın toprağından ayrılmasının nasıl bir
    psikolojisinin olduğunu vermeyi” gerektirmektedir. Bunun ne kadar büyük bir acı olduğunu
    vurgulayan yazara göre “toprağından ayrılanın yüreğinden bir parça kopar ve hep dönmeyi düşünür”


    Yaşar Kemal, “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesinin ilk kitabı savaşlara ve göçlere tanıklık eden insanların dramını
    anlatmaktadır. Toplumsal tarihin sürekliliğinde kopuşların yaşandığı önemli bir sürece odaklanan
    yazar, olay ve olguların bireyin iç dünyasında bıraktığı izleri çözümlemektedir. Değişimi “insanın,
    dünyanın, evrenin bir gerçeği” olarak tanımlayan Yaşar Kemal’in bireysel ve toplumsal dönüşümü irdeleyen Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanı “bir ada toprağının macerası ve trajedisidir” Roman, Türkiye- Yunanistan nüfus mübadelesinin bir adada barış içinde yaşayan insanların
    yaşamına etkisini anlatmaktadır. Resmî tarihin kitabî söylemlerinden uzak, insan merkezli bir
    yaklaşımı yansıtan roman, “Anadolu’nun çokkültürlü yapısına yakılmış hümanist bir ağıt”tır.


    İnsanın insanla ve doğayla ilişkisini tarih, kimlik ve bellek kavramları üzerinden irdeleyen yazar,
    toplumsal belleğin önemli bir temsilcisi rolünü üstlenmektedir. Romanda karakterlerin geçmiş
    zamanla ilişkileri sorgulanırken edebiyatın “olgu ile kurgu arasındaki sınırın muğlaklığı aracılığıyla
    yarattığı bilişsel ve duygusal etki ile, kimliğin inşasında en işlevsel mecralardan biri’’ olma özelliği ön
    plandadır. Yazar, kimlik, bellek, hatırlama ve unutma kavramları arasındaki bağlantıyı
    Poyraz Musa ve Vasili başta olmak üzere geçmişin travmatik olayları ile hesaplaşan karakterlerin içdünyasının zenginliği ve derinliği üzerinden yansıtmaktadır. Çalışmamızda yazarın kurguladığı
    alternatif tarih söyleminin karakter kurgusuna yansıma biçimleri, hatırlama mekânizmalarının
    kurgudaki işleyişi, belleğin “mekânsallaştırma’’ eğiliminin yansımalarını ortaya koymaya çalıştık. Zorunlu göç öncesinde ve sonrasında yaşananlar, romanda kimlik ve bellek inşasının kurucu
    bileşenlerini tespit etmek üzere çözümlenmiştir. Bu bakımdan “tarih algısı, göç, insan-mekân ilişkisi”
    üç ayrı başlık altında değerlendirilmiştir.
    (Alıntı)

    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanında göç ve savaşların çeşitli etnik ve dini kimliğe sahip
    topluluklar üzerindeki etkisi şiirsel bir anlatımla yansıtılmaktadır. Mübadele öncesinde ve sonrasında
    Karınca adasında yaşananlar dile getirilirken bireylerin ve toplulukların kimlik ve bellek inşası
    anlatılmaktadır.


    Yaşar Kemal'i okuyalım okutalim ve yaşatalım.