• Çünkü bir sanat yapıtı mutlaka büyük bir düşünceyi dile getirmeli.
  • Knut Hamsun bir defasında kendisine gelen bir soru üzerine zaman öldürmek için yazdığını söylemiş. Bunu söylerken ciddi olsa bile kendini kandırdığını düşünüyorum. Yazmak da, tıpkı hayat gibi bir keşif yolculuğudur. Metafizik bir maceradır; hayata dolaylı olarak yaklaşma ve evrenin bir kısmını değil de bütününü görebilmenin bir yoludur. Yazar, alt ve üst dünyaların arasında yaşar, nihayetinde başlı başına bir yol olma amacıyla yola koyulur.


    Bense yazarlığa fikirler, hisler ve deneyimlerden oluşan bir çeşit bataklıkta, mutlak bir kaos ve karanlık içinde başladım. Şu anda bile kendimi kelimenin tam anlamıyla bir yazar olarak görmüyorum. Ben yalnızca kendi hayatını anlatan bir adamım, ilerledikçe daha da bitmek tükenmek bilmeyen bir hal alan bir süreç bu. Tıpkı dünyanın gelişimi gibi bunun da bir sonu yok. Sayısız boyuttan geçerek son kertede asıl önemli olanın anlattığınız şey değil de, anlatmanın kendisi olduğunu keşfettiğiniz tersyüz edici bir süreç. Sanata metafizik bir nüans vererek zaman ve mekânın dışına çıkaran, onu bütün kozmik sürecin merkezine ya da bünyesine koyan asıl nitelik tam da budur. Sanatta “terapötik” olan da budur: mana, amaçsızlık, sınırsızlık. Neredeyse en başından beri hiçbir amaç olmadığının farkındaydım. Hiçbir zaman bütünü kuşatmayı ummadım, ancak her bir bağımsız parçaya, her çalışmaya bir bütün hissi vermeye çalıştım, çünkü hayatın içinde hep daha derine kazdıkça kazıyorum, geçmiş ve gelecek içerisinde hep daha derine kazdıkça kazıyorum. Bu sonsuz kazıyla birlikte, dinin ya da inancın sunabileceğinden çok daha büyük bir kesinlik gelişiyor. Bir yazar olarak yazgıma daha umursamaz yaklaşıyor, bir birey olarak da kaderimden daha çok emin oluyorum.


    Bir zamanlar takdir ettiğim ve tapındığım yazarların tarz ve tekniklerini harıl harıl incelemeye başladım: Nietzsche’yi, Dostoyevski’yi, Hamsun’u, hatta Thomas Mann’ı bile ki onu bugün becerikli bir fabrikatör, bir taş ustası, yaratıcı bir dallama ya da bir koşum atı olarak gördüğümden bir kenara bırakıyorum. Nasıl yazabileceğime dair içimi kemiren sırrı bulma ümidiyle her türlü tarzı taklit ettim. Sonunda bir çıkmaza girdim, pek az insanın bilebileceği bir çaresizlik ve umutsuzlukla karşılaştım, çünkü yazar benliğim ile birey benliğim arasında herhangi bir ayrım yoktu: Yazar olarak başarısız olmak, birey olarak da başarısız olmak anlamına geliyordu. Ve ben başarısız oldum. Bir hiç olduğumu, –hatta hiçten daha az– eksi bir değer olduğumu fark ettim.


    Tam da bu noktada, deyim yerindeyse ölü Sargasso Denizi’nin tam ortasında, gerçek anlamda yazmaya başladım. Sıfırdan başladım, her şeyi geride bıraktım, en çok sevdiklerimi bile. Ânında kendi sesimi duydum; münferit, apayrı ve eşsiz olduğu gerçeği karşısında büyülenmiştim. Yazdıklarımın başkalarının nazarında kötü olması benim için önemli değildi, “iyi” ve “kötü” söz dağarcığımdan düşmüştü. Tüm varlığımla estetik âleme, ahlaktan, etikten ve faydacılıktan bağımsız sanat âlemine adımımı atmıştım. Kendi hayatım başlı başına bir sanat eseri olmuştu. Sesimi bulmuştum, tekrar bir bütündüm. Bu deneyim büyük ölçüde Zen öğrencilerinin hayatları hakkında okuduklarımıza benziyordu. Benim büyük başarısızlığım bu yol tecrübesinin bir özeti gibiydi: Bilgiden kendimi kaybetmeliydim, her şeyin beyhudeliğini fark etmeliydim, her şeyi parçalamalıydım, ümitsizliğe düşmeliydim; sonra mütevazı olmalı, deyim yerindeyse kendi benliğimi geri kazanmak adına kendimden soyunmalıydım. Uçurumun eşiğine gelmeli ve karanlığa doğru atlamalıydım.


    Şu anda Gerçeklik hakkında konuşuyorum ama ona ulaşmanın –en azından yazarak– mümkün olmadığını da biliyorum. Az öğrenip daha çok idrak ediyorum: Daha farklı, daha gizli bir şekilde öğreniyorum. Dolaysız deneyim kabiliyetim gitgide artıyor. Algılama, kavrama, analiz etme, sentezleme, kategorize etme, anlatma ve ifade etme yetilerimi geliştiriyorum – hepsini aynı anda. Nesnelerin yapısal unsurları artık kendilerini bana daha çok gösteriyor. Bütün kestirme yorumlardan kaçınıyorum: Yalınlık arttıkça gizem de artar. Bildiklerimi ifade etmek gittikçe daha zor oluyor. Kesinlik içinde yaşıyorum, herhangi bir kanıt ya da inanca yaslanmayan bir kesinlik. Hiçbir egoizm ya da bencillik olmaksızın sadece kendim için yaşıyorum. Hayattan kendi payıma düşeni alıyor, böylelikle nesnelerin tasarılarına iştirak ediyorum. Evrenin gelişimini, zenginleşmesini, evrimini ve gerilemesini her gün ve her açıdan bir adım ileri götürüyorum. Verebileceğim her şeyi gönüllü olarak veriyor ve sindirebileceğim kadarını da alıyorum. Aynı anda hem prens hem de korsanım. Eşittir işaretiyim; burçlar kuşağında Başak ile Akrep’i ayırarak kendine yer açmış Terazi’nin ruhsal karşılığıyım. Bu dünyada bireyselliğe ulaşan herkese yetecek kadar yer olduğunu düşünüyorum – mekânlar arası devasa derinlikler, muazzam ego evrenleri, büyük onarım adaları...


    İlk bakışta, tarihsel savaşlar kızıştığında, her şey para ve güç açısından değerlendirilmeye başladığında her şey birbirine girebilir; ancak hayat, sadece yüzeyin altına indiğimiz zaman başlar, çırpınmayı bırakıp batarak gözden kaybolduğumuzda. Şu anda ben kolaylıkla yazıyor olmama rağmen aslında yazmayabilirim de, artık bunda baskı ya da terapötik bir taraf yok. Yaptığım her şey sırf zevk için, meyvelerimi olgun bir ağaç gibi döküyorum. Sıradan bir okurun ya da bir eleştirmenin ondan ne çıkaracağı benim sorunum değil. Değer yargıları koymuyorum, dışkılıyor ve besliyorum. Bundan fazlası değil.


    İçinde bulunduğum bu yüce kayıtsızlık durumu da egosantrik yaşamın mantıksal bir sonucu. Sosyallik probleminin üstesinden ölerek geldim: Asıl sorun komşunla iyi geçinmek ya da ülkenin gelişimine katkıda bulunmak değil, kendi kaderini çizmek, evrenin ritmine uygun bir yaşam kurmak. Evren kelimesini, ruh kelimesini cüretkâr biçimde kullanabilmek, “spiritüel” şeylerle uğraşmak – ve tanımları, mazeretleri, kanıtları ve görevleri elinin tersiyle itmek... Her yer cennet ve eğer bir insan yola yeterince uzun süre devam edebilirse sonunda ona ulaşır. Bir insanın ilerlemesi ancak geriye, sonra yanlara, sonrasında da yukarı ve aşağı gitmesiyle mümkün olur. İlerleme yoktur, daimi bir hareket ve yer değiştirme vardır; bu da dairesel, sarmal ve sonsuzdur. Herkesin kendi yazgısı vardır, zorunlu olan tek şey de sizi nereye götürürse götürsün onu takip etmek ve kabullenmektir.


    İleride yazacağım kitapların, hatta bir sonrakinin bile nasıl olacağına dair en ufak bir fikrim yok. Hazırladığım plan ve taslaklar bunu belirlemek için kullanabileceğim en zayıf rehberler. İstediğimde onları çöpe atarım; ruh halime göre uydururum, çarpıtırım, bozarım, yalan söylerim, şişiririm, abartırım, birbirine katar ve karıştırırım. Yalnızca kendi içgüdülerime ve sezgilerime boyun eğerim. Hiçbir şeyi önceden bilmem. Çoğunlukla anlamını kendim bile bilmediğim ama sonradan bana açık ve anlamlı geleceğine güvendiğim şeyler yazarım. Yazan adama, kendime güvenirim, yani yazara.


    En yetenekli insan tarafından bir araya getirilmiş olsalar bile kelimelere inanmam. Kelimelerin de ötesinde olan dile inanırım, kelimeler yalnızca dilin yetersiz bir suretini verir. Kelimeler kendi başlarına var olamaz – tabii âlimlerin, etimologların, filologların vd. zihinlerindeki halleri hariç. Dilden ayrılmış kelimeler ölü şeylerdir, hiçbir sır taşımazlar. İnsan, tarzıyla, kendisi için yarattığı dille kendini gösterir. İnanıyorum ki yüreği temiz biri için her şey, en ezoterik metinler bile gün gibi ortada olacaktır. Böyle biri için her zaman bir gizem vardır, ancak bu gizem gizemli değildir; mantıklı, doğal, mukadder ve zımnen kabullenilmiştir. Kavrayış, gizemin içinde açılmış bir oyuk değil, o gizemi kabullenmektir; gizemle birlikte, gizemin içinde, gizem aracılığıyla huzurlu bir şekilde yaşamaktır. Kelimelerimin de tıpkı dünyanın süzülüşü gibi süzülmesini isterim, haddi hesabı olmayan boyutlardan, eksenlerden, enlemlerden, iklimlerden ve durumlardan geçen yılankavi bir hareketle. Böyle bir ideale varma konusundaki yetersizliğimi a priori kabul ederim. Bu beni hiç de rahatsız etmez. En nihayetinde bizatihi dünya başarısızlığa gebedir, başlı başına kusurlu olmanın ve başarısızlık bilincinin dört başı mamur tecellisidir. Bunun farkına varmak bile başarısızlığı ortadan kaldırır. Evrenin kadim ruhu gibi, o sarsılmaz Mutlak, Bir ve Tekmil yaratıcı gibi sanatçı da kendini kusurları yoluyla ifade eder. Bu, yaşamın özü, canlılığın nişanesidir.


    İnsan çabalamayı bıraktığı, iradesini terk ettiği ölçüde hakikate yaklaşır – ki bence yazarın en nihai amacı da budur. Büyük bir yazar yaşamın, kusurluluğun sembolüdür. Kusursuzluk illüzyonu yaratarak bilinmeyen bir merkezden çaba sarf etmeden ilerler; bu merkez beyin değildir, ancak bütün evrenin ritmine bağlı bir merkezdir – bizatihi evren gibi sağlam, katı, sarsılmaz, dayanıklı, asi, anarşik ve amaçsızdır.


    Sanat, yaşamın önemi dışında hiçbir şey öğretmez. Muhteşem bir çalışma kaçınılmaz olarak anlaşılmaz olmalıdır, sadece en az yazar kadar gizemin bir parçası olan birkaç kişi onu anlayabilir. Bu nedenle iletişim ikinci plandadır, önemli olan kalıcı olmaktır. Bunun için, bir tane de olsa iyi bir okur zorunludur. Eğer dendiği üzere bir devrimciysem, ancak bilinçdışı anlamda geçerli bu. Dünya düzenine karşı isyan ediyor değilim. Blaise Cendrars’ın kendisi için söylediği gibi, “Ben devrimleştiriyorum.” İkisi arasında fark var. Çitin olumsuz tarafında da, olumlu tarafında olduğu kadar iyi yaşayabilirim. Doğrusunu isterseniz, ben bu iki kavramın da üstünde olduğuma inanıyorum; tabii bu ikisi arasında yer alan ve kendini yazı içerisinde etik olarak değil, plastik olarak ortaya koyan bir oran olduğunu varsaydığımız takdirde. Şuna inanıyorum ki birey, sanatın sınırlarının ve etki alanının ötesine geçmeli. Sanat sadece daha bereketli bir yaşama götüren bir araç. Ama yaşam da kendi başına aynı ölçüde bereketli değil. O sadece yolu gösterir – ki bu da sadece halkın değil, sanatçının da sıklıkla göz ardı ettiği bir şey. Yaşam kendi içinde bir amaç haline geldiğinde kendini bertaraf eder. Çoğu sanatçı, yaşamla kavgaya tutuşarak onu bertaraf ediyor. Bütün sanatın bir gün yok olacağına inanıyorum. Ancak sanatçı kalacak ve yaşamın kendisi “bir sanat” değil, sanatın ta kendisi olacak, yani bu alanı kesin olarak sonsuza dek ele geçirecek. Hangi açıdan bakarsak bakalım bizler henüz yaşamıyoruz. Artık hayvan değiliz ama henüz insan da olmadık. Sanatın doğuşundan beri her büyük sanatçı bize bu fikri aşılıyordu, ama pek azı bunu gerçekten anladı.


    Sanat tam anlamıyla kabul edildiğinde varlığı da son bulacak. O sadece bir ikame; doğrudan ele geçirilemeyecek bir şey için kullandığımız bir sembol-dil. Ama bunun mümkün olabilmesi için insan büsbütün dindar olmalı; inanan biri değil, bir ilk muharrik olmalı, gerçekte ve eylemde bir tanrı olmalı. Böyle birisi, kaçınılmaz olarak buna dönüşecektir. Bu noktaya giden yol üzerindeki sapaklar arasında sanat, bunların en görkemlisi, en doğurganı ve en öğreticisidir. Bunun tamamıyla farkına varan sanatçı da, sanatçı olmayı bırakır. Günümüzde farkındalığa doğru, hiçbir mevcut yaşam formunun, sanatın bile serpilemeyeceği o körleştirici bilince doğru ortak bir eğilim var. Kimilerine mistifikasyon gibi gelebilir bu, ama sadece şu anki görüşlerimin dürüst bir ifadesi.


    Şunu da akılda tutmak gerek, sonuçta gerçeğin kendisiyle bireyin onu (hatta bir birey olarak kendisini) algılayış şekli arasında da kaçınılmaz bir uyuşmazlık var; öte yandan şu da unutulmamalı ki, birinin diğeri üstündeki yargısıyla bu gerçek arasında aynı oranda bir uyuşmazlık mevcut. Öznel olanla nesnel olan arasında esaslı bir fark yok. Her şey aldatıcı, az çok şeffaf. İnsanın kendisi ve kendisine ait düşünceleri de dahil olmak üzere her tür fenomen, devingen ve değişken bir alfabeden ibaret. Tutunacak hiçbir somut gerçek yok. Dolayısıyla, yazdıklarımda, çarpıtmalarım ya da deformasyonlarım kasıtlı olsa da, şeylerin hakikatinden uzaklaştığım kesinkes söylenemez. En iflah olmaz yalancı bile tamamıyla dürüst ve içten olabilir. Kurgu ve uydurma, hayatın yapısına içkindir. Hakikat hiçbir surette ruhun şiddetli çalkantılarından etkilenmez. Bu yüzden, teknik yöntemler beni ne kadar etkilerse etkilesin, ortaya çıkan, hiçbir zaman teknik ürün olmaktan ibaret değildir; yaşadığım fırtınalı, çok katmanlı, gizemli ve anlaşılmaz deneyimlerin sismografik iğnemle son derece isabetli bir kaydıdır – ki tüm bu deneyimler de yazma süreci içerisinde farklı şekillerde, muhtemelen daha fırtınalı, daha gizemli ve daha anlaşılmaz bir biçimde tekrar yaşanır. Hem çıkış noktasını hem de onarımı oluşturan somut gerçeğin nüvesi, içimde derinden derine bir yer etmiştir; ne kadar denersem deneyeyim onu kaybedemem, değiştiremem ya da gizleyemem. Gelgelelim o kendiliğinden değişir, tıpkı nefes aldığımız her an dünyanın çehresinin değişmesi gibi. O halde bunun kaydını tutmak için çifte yanılsamadan faydalanmalıyız: bunların ilki akışı durdurma, diğeriyse akışa kapılma. “Aldanma” illüzyonunu yaratan işte bu çifte oyundur; sanatın özü, işte bu sürekli değişen başkalaşan maskedir. Biri akışın içine demir atar, diğeriyse gerçeği açığa çıkarmak için yalancı bir maske takar.

    Kitaplarımdaki belli bölümleri ya da belki sadece bir paragrafı nasıl yazdığımı anlatan bir kitap kaleme alsam nasıl olur, diye çok kez düşünmüşümdür. Sanırım kitaplarımdan rasgele seçilmiş bir paragraf hakkında bile oylumlu bir kitap yazabilirim. O paragrafın ortaya çıkışı, gelişimi, başkalaşımı, doğum süreci, fikrin doğuşuyla yazıya dökülüşü arasında geçen süre, yazmanın ne kadar vakit aldığı, yazdığım sürede kafamdan geçen düşünceler, haftanın en verimli günü, sağlık ve moral durumum, kendi isteğimle gerçekleşen ya da başkalarının sebep olduğu kesintiler, yazma sürecinde aklıma gelen envaı çeşit ifade biçimi, değişiklikler, en son bıraktığım ve geri dönüp orijinal halini tamamen değiştirdiğim durumlar, ya da tıpkı kötü bir işi toparlayan bir cerrah gibi sonradan tekrar gözden geçirmek üzere paragrafı olduğu gibi ustalıkla bıraktığım ama asla geri dönüp üzerinde tekrar çalışmadığım durumlar, ya da birkaç kitap sonra paragrafın anısı tamamen yok olmuşken bilinçdışı halde kaldığım yerden devam ettiğim zamanlar. Ya da eleştirmenin buz gibi gözünün şunun bunun örneği olarak takıldığı bir paragrafı başka bir paragrafla karşılaştırıp kafasını allak bullak edebilirim; analitik yaklaşımlı eleştirmenlere, görünüşte oldukça zahmetsiz görünen bir yazının aslında nasıl da büyük bir baskı altında yazıldığını ya da çözümlenemez, labirent gibi bir bölümün yazılışının nasıl da su gibi akıp gittiğini, bir gayzer gibi patladığını gösterebilirdim. Ya da bir bölümün yataktayken kendi kendine nasıl şekillendiğini, yataktan kalkarken nasıl dönüşüme uğradığını, keza masanın başına oturup kâğıda döktüğüm anda değişikliklere uğradığını gösterebilirdim. Ya da en alakasız, en yapay güdülerin nasıl insan elinden çıkma capcanlı çiçeklere dönüştüğünü göstermek için not defterimi sunabilirdim. Ya da bir kitabın sayfalarını karıştırırken şans eseri keşfedilmiş kelimeleri dökebilir, bu kelimelerin beni nasıl tetiklediklerini gösterebilirdim – gerçi onların beni nasıl, ne şekilde tetiklediklerini kim bilebilir ki?


    Eleştirmenlerin bir sanat eseri üstüne yazdıkları şeyler, en iyi ihtimalle, en sağlam, en ikna edici, en akla yatkın şekilde, hatta sevgiyle yazılmış olsalar bile (ki bu çok enderdir) sanat eserinin asıl mekaniği, hakiki genetiğiyle karşılaştırıldığında birer hiçtir. Kendi eserlerimi, kelimesi kelimesine olmasa da, daha kesin ve doğru bir biçimde hatırlıyorum; bütün külliyatım bir araziyi andırıyor; elimde kâğıt kalem masamda oturarak değil de dokunarak, dört ayak çöküp yerde karnımın üstünde milim milim sürünerek, başı sonu belirsiz zaman dilimlerinde, her türlü hava şartlarında kapsamlı, jeodezik bir analizini yaptığım bir araziyi.


    Kısacası, yazdıklarıma, onları ortaya çıkardığım anda olduğum kadar yakınım hâlâ – hatta belki daha da yakın. Bir kitabın sonu, benim için hiçbir zaman bedensel bir duruş değişikliğinden başka bir şey olmadı. Kitap binlerce farklı şekilde bitebilirdi. Tek bir parçası bile tamamlanmamış olurdu; herhangi bir noktadan alıp anlatmaya devam edebilir, kanallar, tüneller açıp köprüler, evler, fabrikalar kurarak bunları kitapta yer alan diğer varlıklarla, başka fauna ve floralarla kaynaştırabilirdim, hepsi de aynı ölçüde gerçeğe sadık olurdu.


    Aslında bir başlangıcım ya da sonum yok. İster kitap ister sayfa ister paragraf ister cümle ya da deyim olsun, her başlangıç hayati bir bağlantıyı işaretler, çünkü her seferinde düşüncelerin ve olayların canlılığında, dayanıklılığında, zamansızlığında ve değişmezliğinde yeni bir başlangıç yaparım. Her satır, her kelime sadece ve sadece benim hayatımla bağlantılıdır; ister eylem, olay, olgu, düşünce, duygu, arzu, kaytarma, hayal kırıklığı, düş, hülya, çılgınlık biçiminde olsun ister gevşemiş örümcek ağları gibi beyinde uyuşukça süzülen yarım kalmış hiçlikler biçiminde olsun. Hiçbir şey muğlak ya da temelsiz değildir aslında – hiçlikler bile keskin, sert, kati ve sağlamdır. Aynı örümcek gibi ben de üzerinde salındığım ağın bizzat kendi varlığım olduğunun ve beni asla başarısızlığa uğratmayacağının, yüzümü kara çıkarmayacağının bilincinde olarak tekrar tekrar çalışmaya dönerim.


    İlk başlarda Dostoyevski’ye rakip olmak gibi hayallerim vardı. İnsanlara dünyayı mahvedecek devasa, çetrefilli ruhsal mücadeleler vermeyi umdum. Ama henüz fazla yol kat etmemiştim ki, Dostoyevski’den çok daha ileri bir noktaya geldiğimizi fark ettim; yozlaşma anlamında onun çok daha ötesindeydik. Bizimle birlikte ruh sorunu kayboldu, daha doğrusu kendini çarpık bir kimyasal kılıf altında sunmaya başladı.


    Bizler parçalanmış ve dağılmış ruhun billur parçalarıyla uğraşıyoruz. Modern ressamlar bu hali ya da durumu muhtemelen yazarlardan çok daha kuvvetli işledi. Picasso bu durum için mükemmel bir örnek mesela. Dolayısıyla roman yazmayı akıldan geçirmek benim için imkânsızdı; İngiltere, Fransa ve Amerika’daki çeşitli edebiyat akımları tarafından temsil edilen çıkmaz sokaklardan birine girmek de aynı şekilde akıl almaz bir durumdu.


    Dürüstçe ifade etmem gerekirse kendimi, yaşamın (kültürel değil de ruhani yaşamın) apayrı ve dağınık öğelerini alıp kendi parçalanmış ve dağınık egomu, beni çevreleyen olgusal dünyadaki ıvır zıvırlar gibi kalpsizce ve umursamazca kullanarak kendi kişisel durumuma göre manipüle etmek zorundaymışım gibi hissettim. Hiçbir zaman hâkim sanat dallarının temsil ettiği anarşiye karşı bir düşmanlık ya da kaygı beslemedim; aksine, çözüp dağıtan etkileri her zaman hoş karşıladım. Çözülmenin damga vurduğu böyle bir çağda akışkanlık bana bir erdem, hatta ahlaki bir buyruk gibi geliyor.


    Ömrüm boyunca hiçbir şeyi muhafaza etme, destekleme ya da savunma ihtiyacı duymadığım gibi çürümeyi de tıpkı büyüme gibi yaşamın harika ve zengin bir ifadesi olarak gördüm. Sanırım şunu da itiraf etmeliyim ki beni yazmaya iten şeylerden biri de onu tek çıkış yolu olarak görmemdi, yazmak gücüm dahilinde yapabileceğim ve yapmama değecek tek şeydi. Gerçekten de özgürlüğe çıkan tüm diğer yolları denedim. Gerçek dünya denen yerde, beceriksizlikten değil, bile isteye fiyasko olmuş biriydim. Yazmak benim için bir “kaçış” ya da gündelik gerçeklikten sıyrılmak için kullandığım bir araç değildi; aksine, yazmak benim için acı suda daha da derinlere dalmak manasına geliyordu, suyun devamlı yenilendiği ve daimi bir hareketin ve çalkantının olduğu kaynağa dalmak.


    Yazarlık kariyerime baktığımda kendimi neredeyse her türlü sorumluluğu ve işi üstlenmeye muktedir biri olarak görüyorum. Çıkış kapısı olarak gördüğüm başka şeylerdeki monotonluk ve verimsizlikti beni ümitsizliğe sürükleyen. Ben hem efendi hem de köle olabileceğim bir alan istiyordum, sanat dünyası da bu olanağı sunabilen tek alan. Bu alana elle tutulur bir yeteneğim olmadan girdim, tam bir acemi, beceriksiz, sakar, dili tutulmuş, korku ve endişeden neredeyse felce uğramış olarak. Taş üstüne taş koymak, ciğerimden çektiğim gerçek ve hakiki bir kelime yazmadan önce milyonlarca kelime döküp saçmak zorunda kaldım. Sahip olduğum konuşma yeteneği benim için bir handikaptı, eğitimli bir adamın tüm kusurları bende mevcuttu. Külliyen yeni bir biçimde, eğitimsiz bir şekilde, kendi tarzımda düşünmeyi, hissetmeyi ve görmeyi öğrenmek zorunda kaldım, ki dünyadaki en zor şey bu. Büyük ihtimalle batacağımı bilerek kendimi akıntıya bırakmak zorunda kaldım. Sanatçıların büyük çoğunluğu kendilerini, boyunlarına geçirdikleri can yelekleriyle suya atıyor ve çoğu zaman da onları batıran şey bu can yeleklerinin ta kendisi oluyor. Kendini gönüllü olarak deneyime bırakan hiç kimse gerçeklik okyanusunda boğulmaz. Yaşamda bir ilerleme adaptasyon yoluyla değil, meydan okumayla, gözü kara dürtülere uymakla gelir. René Crevel, “Hiçbir meydan okuma ölümcül değildir,” demiş, bu hiçbir zaman unutmayacağım bir sözdür. Evrenin bütün mantığı meydan okumakta, yani en dayanıksız, en cılız kaynaktan bile bir şeyler yaratmakta yatar. İlk başlarda bu meydan okuma, iradeyle karıştırılmıştır ama zamanla irade tükenir ve onun yerini otomatik bir süreç alır – ki nihayetinde o da sona ermeli ya da terk edilmelidir; böylece bilgi, yetenek, teknik ya da inançla hiçbir alakası olmayan yeni bir “kesinlik” kurulur. İnsan meydan okuyarak sanatçının bu gizemli X konumuna ulaşır, kimsenin kelimelerle ifade edemeyeceği ama yazılan her bir satırla varlığını sürdürmeye ve yaymaya devam eden o güvenli liman da işte burasıdır.
  • Dikkat edilirse, “Kur’an bize yeter!” denildiğinde Kur’an’ın yerine teklif edilmiş bir şeye itiraz edilmiyor, o temelin üzerine inşa edilmiş olanların reddedilmesi isteniyor. Temeli Kur’an olan bu medeniyetin 1400 yıllık süreçte inşa ettiklerinin reddi isteniyor.

    Aldatmaca bu noktadadır. Medeniyetin unsurları Kur’an’ı devre dışı bırakıyormuş veya Kur’an’ın inşa edeceği topluma engel oluyormuş, eğer bunlar yok edilirse herkes müminleşecekmiş ilizyonu ile Medeniyetin çocuklarını medeniyete saldırtılıyor. Bu illüzyon ile bakılınca dost düşman birbirine karışıyor. İslam Dünyasının iki yüzyıldır maruz kaldığı şiddetin müsebbibleri ile şiddete maruz kalanlar birbirinden ayrılamıyor.

    Ümmetin neyi koruması, neden korunması gerektiği, neye ihtiyacı olduğu, tehlikeli olanın ne olduğu, dost, düşman sisler arasında karışıp, bulanıyor.

    Hadislerin, ulemanın, sanatın, kitapların, menkıbelerin ve hatta hurafelerin toplum nezdinde görmüş olduğu işlevi Kur’an görmez, göremez. Böyle bir iddiası da sorumluluğu da yoktur. Peygamberin işlevini Kur’an görecek olsaydı, insanların içine gökten direk indirilirdi. Zamanın işlevini Kur’an görebilseydi, tek seferde insanlara sunulurdu. Birlikteliğin işini Kur’an görebilseydi, insanlar tevhide çağırılmazdı. Medeniyetin işlevini Kur’an görebilseydi, Peygamber Hira Mağarasından çıkmaz, Medine’ye gitmezdi. Beyt’in işlevini Kur’an üzerine alabilseydi Kabe inşa edilmez, Hac emredilmezdi.(Ahmet Hakan Çakıcı)
  • 2000’lerin başında çok satan bir kitap söz konusu edildiğinde iyi edebiyat olup olmadığı konuşuluyordu; şimdinin çok satanlarının edebiyat olup olmadığını tartışıyoruz… Ama sonuçta bu kitapların da çokça seveni, okuyanı var… Bunu gözardı edebilir miyiz, “edebiyat değil” diyerek geçebilir miyiz?

    Niye böyle oldu? Ve yeni tür yazın ve bu ekonomik şartlarda yayıncılık nereye doğru gidiyor? Akademisyen, yazar, eleştirmen ve sektörün bu alanda deneyim sahibi yayıncılarına sorduk… Baştan ipucunu vereyim, birden fazla katil var; sosyal medya en çok kurşun sıkanı! İşte Tayfun Atay, Semih Gümüş, Ümit Alan, Metin Solmaz, Yelda Cumalıoğlu, Cem Erciyes, Vedat Bayrak, İhsan Yılmaz ve Berbat Edebiyat ekibinin zihin açıcı gözlemleriyle yeni dönem yazarlığı ve yayıncılığı…

    ‘Yayıncılık sektörü algoritmayı keşfetti’

    Yazar Ümit Alan.
    Yazar Ümit Alan, yeni tip ‘çok satan yazına’ bir isim koyuyor: Kitap benzeri ürün. Alan, “Her okuma, prestijli okuma değildir” tezini de ortaya atarak yayıncılık dünyamızın geleceğine fener tutuyor.

    Ben bu kitapları, yayıncılık sektörünün algoritmayı keşfi olarak yorumluyorum. Başka bir deyişle, yapay zekânın editörlük mesleğini ele geçirmesi. Bu kitapları yazan insanlar, genellikle dijital medyanın algoritma düzeninde öne çıkmış insanlar. Milyonlarca iletinin içinde kendilerine alan açmışlar. Peki hangi kalite kriteriyle? Tabii ki algoritmanın kalite kriteriyle. O da nedir, çok beğeni alması, çok paylaşılması yazarına takipçi getirmesi vs.

    ‘Yorum yazarsın: Kendi kaybeder. Bak kitap ismi de çıktı’
    Facebook listemizde bazı arkadaşlarımızın iletilerini daha çok gördüğümüzü fark etmişizdir. Bunun nedeni basit; ya çok beğeni almıştır ya da biz daha önce onun iletilerini çok beğenmişizdir. Dolayısıyla Facebook da bizi onu daha çok gösterir ki, timeline’da da daha fazla vakit geçirelim, Youtube’a vs. kaçmayalım. Buranın ruhuna göre harmanlanan kitapların da çok satması tesadüf değil o yüzden. Düşün ki, yakın arkadaşın Emel ilişki durumunu değiştirdi. Hemen altına bir yorum yazarsın yani: “Kendi kaybeder.” Aaa bak kitap ismi de çıktı.

    ‘Editör çalıştırmayan yayınevleri var’
    Klasik yayıncılıkta geçerli olan algoritma bu değildi. Editörün süzgeci denilen bir şey vardı. Bu da yayıncılık piyasası tarafından genel geçer kriterlerle oluşurdu. Bu kitaplar vesilesiyle bu işi dijital medyadaki algoritmalara teslim ettik. Yayıncı açısından iyi geri dönüşleri de oldu. Düşünün ki, editör çalıştırmayan yayınevleri bile var. Biliyorlar ki, algoritma kime nasıl ulaşacaklarının yolunu zaten çizmiş.

    ‘Okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar’
    Bence bu kitapları alan bir okur potansiyeli hep vardı ama bunlar ya az kitap alıyordu ya da hiç kitap almıyordu. Bu kitaplarla birlikte bu okurlar da kitap okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar. Çünkü öteden beri kitap okumak, ne olursa olsun prestijli bir iş olarak görülmüştür.
    Yabancı turistlerin plajda kitap okumasına filan böyle imrenerek bakılır. Birkaç yıl önce yabancı turist ağırlıklı bir plajda okunan kitaplara bir alıcı gözüyle bakayım dedim, “O my god?” yani. Evet okuma kültürü var da ne okuyor? Saçma sapan şeyler. Biz de bu aşamaya kendi yöntemimizle vardık demek ki. Metroda kitap okuyacak ama kitabın ismi “Sen gittin ya ben lahana dolması yapıp konu komşuya dağıttım” olacak. Kitap da her sayfaya bir laf sokmalı cümle denk gelecek şekilde gidecek.

    Kitap okumak her şartta iyi midir?
    Bence kitap okumanın her şartta iyi bir şey olduğu ön yargımızı gözden geçirelim. Kitap tercihi pekala akıllı telefonda hangi sitede vakit geçireceğinin tercihi gibi bir şey olabilir artık. Kuantumla ilgili makale de okursun, eski sevgilini de ‘stalk edersin’ (gözetlersin). Biri eski sevgilisini stalk edip laf sokmalı kitap yazarsa onu da alırsın.

    ‘Kitap benzeri ürün’
    Bu durum, kaliteli edebiyatı yok etmeyecek ama kendi niş alanına çekecek. Eskiden kötü edebiyat best seller olurdu ama bu kötü edebiyatın bir süre sonra okuruna yetmeyeceğine ve iyi edebiyat için de potansiyel okur yaratacağına dair bir umut verirdi.

    Bu kitapların iyi edebiyat dediğimiz şeye okur kazandırma şansı yok. Tesadüfen belki. Hani sucuk dediğimiz şeylere sonradan yasal olarak “ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün” denmeye başladı ya. Bu kitaplara da “kitap benzeri ürün” olarak bakmak lazım. Alıcısı var mı? Var. Algoritmayı karşılıyor mu? Karşılıyor. Bunların olması halis kasap sucuğunu bitiriyor mu? Bitirmiyor. Entelektüel sermayesi yüksek olan da kasap sucuğuna gidiyor. Peki entelektüel sermaye neden bu kadar düştü derseniz, onun cevabı yayıncılarda değil, eğitim sisteminde.

    İyi edebiyatın her zaman alıcısı olacak ‘ama’…
    Tehlike şurada; algoritma dediğimiz şey, insanları kendi güncel beğenilerinin kölesi olmaya doğru götürüyor. Yeni bir şeyler keşfetmelerinin önünü kapatıyor. Bu açıdan biraz endişe verici buluyorum ama iyi edebiyat ve iyi kitabın da her zaman alıcısı olacağına inanıyorum. Spotify’a aboneyken, Apple Music’e aboneyken gidip plak da alıyorum sonuçta.

    Kitap okumanın ve kitap yazmanın niteliğinden bağımsız bir şekilde prestijli bir iş olduğu inanışı bu enformasyon yağmuru altında aşınacak ve sonuçta geriye sadece kağıda basılmaya değer bulunan prestij kitapları kalacak bence. Bu kadar çeldiricinin olduğu bir âlemde kitap okumanın “ana akım” olarak pek sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Butik bir iş olarak yeniden şekillenecek bana kalırsa. Eskiden kitap okumaya oturduğumda bunun tek rakibi televizyondaki b sınıfı film oluyordu ve bunu pek sallamıyordum. Şimdi video oyun var, Netflix dizisi var, Instagram’da story takip etmek var, komik video izlemek var, var oğlu var. Ben yine de kitap okuyorum ama benim gibiler baz alınırsa sonu iyi olmaz. Netflix CEO’su ne diyordu “Uyku da rakiplerimiz arasında.” Şimdi yayıncılık sektörü düşünsün.

    ‘Artık kitaplar da ekran gibi…’

    Prof. Dr. Tayfun Atay.
    Sosyal antropolog, yazar Tayfun Atay, yeni tip yazına ‘kitap simülasyonu’ adını veriyor ve irili ufaklı ekranlarla çevrildiğimiz bu ‘Meşhuriyet Çağı’nda kitapların da ekranlara benzetildiğini söylüyor. Yazarın kitabının kapağına kendi fotoğrafını koyması konusunda da tavrı net: Bu bir utançtır.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de görsel kültürün içerisinde yoğrulan, seyre gark olmuş, seyre batmış bir insanlık hâli var. Gençlerimiz de buradan çıkıyor. 2000’de doğanlar karşımızdalar. 90’larda doğanlar yetişkin oldular. 80’lerde doğanlar neredeyse genç-yaşlı olarak karşımızdalar. Bunların hepsi okuma takati daha az olan bir kuşak olarak ortaya çıktılar.

    Kitap da bir ekonomi. Matbaa kapitalizmi, 16. yy’dan itibaren karşımızda. Yüzyıllarca insanlar tuğla gibi kitapları okuyarak hayatlarına bir anlam kattılar. Gündelik hayatı da belirleyen bir üründü kitap. Hayatın öznesiydi. Yazılı kültürün olduğu bir dönemde özne kitaptı.

    Görsel kültürün hayata hâkim olduğu bu dönemde ise özne ekran. Ve şimdi kitaplar ekran gibi. Koca bir sayfada spotvari bir söz, bol miktarda görsel, illüstrasyon… 150 sayfalık bir kitapta cümlenin ya da yazının hükmü yok. O aslında ekranın kitap formunda karşımıza çıkması. Bir boyutu bu, ama sadece bu değil.

    ‘Bunlar kitap değil, kitap simülasyonu’
    Türkçe’ye ne diye çeviriyoruz edebiyatı, yazın! Edebiyat yazındır. Sözcüklerin harflerin içerinde kurduğumuz, sözcüklerin içerisine çekip bizi alan, Alaaddin’in sihirli lambasına dokunduğumuzda çıkan cin gibi, bambaşka dünyalardı. Bugün o dünyaların karşılığı, 90 yıllardan itibaren, yeni medya teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle birlikte görselliktir. Kitabımdaki başlık gibi “Görünüyorum o hâlde varım” dünyası. Şimdi görünüyorum, görüyorum, izliyorum… Bütün bunların içerisinde yer aldığı dünyada, burada Baudrillard’ın simülasyon kuramına vurguda bulunalım; aslında bunlar kitap değil, kitap simülasyonu.

    ‘Bu illüzyonu kullanan simsarlar, akademisyenler var’
    İnsanlığın elbette bir müktesebatı, bir kültürel mirası var. Okumak bir kültürel miras. Hâlâ kitaptan söz ediliyor. Hâlâ siyasetten tut, kültürel kurumlar, ana babalar, kitabın edeple ilişkisini kuruyor. Rafine ya da sofistike insan olmak açısından, iyi, güzel insan olmak açısından kitabın bir koşul olduğu bir kültürel mirasımız olarak var; kitap hâlâ mevcut. Ama insanların gerçek kitapla ilişki kurmaları çok zor, mümkün değil. 90’lardan itibaren bu memlekette de görsele gark olduk. Ve onun içerisinde bir gösteri çağının parçasıyız. Gösteri çağı, düşünce çağı olarak adlandırılan kitabın aşıldığı yerde ortaya çıkıyor. Kitap da hâlâ varlığını sürdürüyor. Ama nasıl? Bir, endüstri olarak varlığını sürdürüyor. İki, kültürel sermaye olarak varlığını sürdürüyor. Hâlâ insanlar D&R’lara gidip kitap karıştırma hevesindeler ama aslında gerçekten kitap diyebileceğimiz ürünlere takati yok insanların. O yüzden bu kitapları alıyorlar. Bunlar simülasyondur. Yani kitapmışçasına, okumakmışçasına bir eylemin içerisinde, bir anlamda kendince katarsis yaşıyor, kendini rahatlatıyor.

    Öbür türlü gerçek bir edebiyat bir ürünü alsa bir iki sayfasını karıştırıp sıkılıyor ve bırakıyor. En azından gevşek dokulu, kitap formunda bol miktarda görseli önceleyen ürünlerle kendince bir ilişki kurduğunu sanıyor insan. Bu bir illüzyon. Yanılsama. Bunu bilerek de hareket eden simsarlar var, akademisyenler var, kariyer koçluğu yapan insanlar var.

    ‘Yazarın kapağa kendi fotoğrafını koyması utançtır’
    Ekranda kendisini gösteriyor ve kabul görüyor. Sonra kapağına kendi fotoğrafını bastığı kitapla çıkıyor. Bana sorarsan, bir yazarın yazdığı kitabın kapağına kendi fotoğrafını koyması utançtır. Yazarı yazar yapan isimdir.

    Görüyorsun, yazar görüntüsüyle yazar oluyor. Düşüncesiyle ya da birikimiyle değil. E şimdi böyle bir insalık hâli çıktı ortaya. Kitapla kurduğu ilişki zayıflamış, uzun soluklu okumalara takati olmayan.

    ‘Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin’
    Kendi öğrencilerimde görüyorum bunları. Rahmetli Ünsal Oskay, son dönemde bir özel üniversitede ders verdiğinde çocuklara kitap öneriyor. Ama hani dediğim tarzda, çocuk kitaba giremiyor, dalamıyor. Kitabı hacimli gördüğü zaman, sözcüklere de geçiş imkânı bulamadığında bunalıyor. Oskay, “Niye kitabı okuyamadınız?” diye sorunca “Çok ağır hocam” demiş bir tanesi. Hocanın cevabı “Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin” olmuş. E böyle bir toplum çıktıysa, kitap karşısında çok hafif bir kuşak çıktıysa, kitap da kendini bu kuşağa ayarladı. Bu da bir arz talep meselesi. Bugün bu noktadayız. Bunu inan eleştirel mahiyette de söylemiyorum.

    Şehirli, burjuva yaşam biçimini sürdüren, beyaz yakalıların içinde bile bu sözünü ettiğimiz rağbet daha fazla. Kimsenin uzun soluklu ilişki kuracak takati yok. Hepimiz ekrana endeksli yaşıyoruz. irili ufaklı ekranların hayatın öznesi olduğu bir toplumda kitap da ekrana benzeyecektir. Bu görüntü onun sonucu.

    Şimdiki romanların diline bakarsak eğer…
    Edebiyat neydi? Rafine insan var etme çabası bir yanda da edebiyat. Edep ilişkili. Bugünün dünyası öyle bir endüstriyel ki. Entellektüeli ‘entel’ diye ayağa düşürülüp, dalgaya vurulduğu bir ortamda… Edebiyat ürünlerinde sözünü ettiğimiz çaydı, menemendi, adam gibi adamdı, bu türden sözcüklerin öne çıkması patlaması gayet doğal.

    Roman diye karşıma çıkan pek çok ürüne bakıyorum; dil kullanımı çok aşağıda. Ne bir Vedat Türkali’yi bulabiliyorsun, ne Yaşar Kemal’i… Oğuz Atay’ı mesela, imkânsız ya… Bulamıyorsun. Baktığın zaman genç insanlar roman yazıyorlar. Zaten en kaliteli olanında bile bundan 30 yıl öncesinin edebi dilini, daha gerilere gidelim bir Tanpınar… Bugün mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuyamayacak çocuk nasıl roman yazabilir ki. Şimdi artık kurslar var. Yaşar Kemal kursa mı gitti! Bu zanaatkârlıktır. Endüstriyel değildir ki yazarlık. Edebiyat endüstriyel değildir. Zanaatkârhane bir şeydir bu. Elbette bir takım teknikler geliştirilir; okumadan olmaz, eğitim almadan olmaz ve içinde varsa çıkar. Fakat bunu endüstriyel olarak hiç bir alt yapısı olmadan, belki hayal gücü güçlü ama hiçbir alt yapısı olmadan yazıyor çocuklar. Çünkü roman yazarı olarak, orada da bir kredi bulmak söz konusu oluyor. Şimdi bütün bunlar art arda geldiği zaman, bugünkü insanlık hâlimiz, Türkiye coğrafyasında karşına edebiyat diye bu ürünleri çıkartıyor.

    ‘Yoksullaştıkça yoksullaşacağız’

    Eleştirmen Semih Gümüş.
    Eleştirmen, yazar, yayıncı (Notos Kitap) kimliğiyle tanıdığımız Semih Gümüş, önce sorunu ve nedenlerini tespit ediyor ardından da yayıncılığın geleceğini öngörüyor… Okuyucunun da omuz vermediği bir hâl, pek de iç acıcı görünmüyor.

    Kitap ve dergi yayıncılığının yaşadığı sorunların geçen yıllara göre kat kat artmış oluşu kimleri ilgilendiriyor, bunu merak ediyorum. Küçük, epeyce küçük bir okur kitlesinin yaşadığımız sorunlara duyarlı olduğu kuşkusuz. Ama dedim ya, küçük bir çevre bu. Gene okur olup çoğunluğu oluşturanların kitapların yayımlanma güçlüklerine ve buna bağlı olarak fiyat artışlarına karşı olumlu bir yaklaşımı olduğunu görmüyorum.

    Sosyal medya önümüzde. Yayınevlerinin kitaplarının fiyatlarını artırmak zorunda olduklarını açık yüreklilikle okurlarıyla paylaşan açıklamalarına karşı yazılanlara bakınca, durumun böyle olduğu görülüyor. Okur, yayıncının derdine ortak olmak istemiyor.

    Peki okurun yayıncıyla aynı kaderi paylaşması gerekir mi? Bana kalırsa, gerekir. Ben kendimi yayıncı ve yazar olmaktan önce okur olarak görüyorum. O zaman bu sorunları anlamalı ve ona göre davranmalıyım. Bu ülkenin yaşadığı felaketi anlamak, ona karşı bir duruş almak zorundaysam, kitap yayıncılığının sorunları beni de ilgilendirir. Kültür hayatımızı zenginleştiren yayınevlerine destek olmak için küçük katkılar yapabilirim.

    ‘Beş yıl öncekinden yüzde 200 fazla ödemek gerekiyor’
    Okuma alışkanlığı olmayanlar bile artık öğrendi ki, şu sıralarda kitap yayımlamak bu ülkedeki en zor işlerden biri. Nedeni, ekonomik çöküş ya da döviz krizi. Döviz bugün beş yıl öncekinin 3,3 katına çıkmış. Kitapların bütün girdileri ithal olduğuna göre, maliyetleri de bu kadar artmıştır. Üstelik Türkiye’de yayımlanan kitapların yüzde 51’i çeviri. Demek ki yayımlanan kitapların çoğunun yayın haklarını almak için de beş yıl öncekinden yüzde 200 daha çok para ödemek gerekiyor.

    Peki bu durumun sonuçları neler olacak?

    Her şeyden önce, yayınevleri yerli yazarların telif kitaplarını yayımlamaya daha yakın duracak.
    Yayımlanan kitapların sayısında azalma olacak.
    Kitap ve dergi fiyatları artacak.
    Pek çok yayınevi, özellikle büyük yayınevleri artık çoksatan kitaplara öncelik verirken nitelikli kitaplardan uzak duracak.
    Yeni ve genç yazarların kitaplarını yayımlaması zorlaşacak.
    Ve bütün bunlar yoksullaşmış kültür hayatımızı biraz daha yoksullaştıracak, topyekûn büyük bir nitelik kaybı yaşanacak.
    ‘Aforizmalardan kotarılmış kitaplar öne çıkacak’
    İşte kitabevlerinin çok satan kitaplar bölümlerinde, nitelikli kitaplar yerine, edebiyat dışı alanlardan, bir bölümü kolayca kotarılmış, cilalı sözler ve aforizmalardan oluşan kitaplar daha da öne çıkacak, onların yeri değişmeyecek.

    Bunda editörlerin dahli yok. Asıl olan yayınevinin patronunun ne istediğidir. Üstelik bu kitapların alıcısı olacak yüzbinlerce okur da ortada bulunuyorken. “Biz bunları değil de, nitelikli edebiyat ve kültür kitapları istiyoruz” diyen okurların sözlerini duyurabilecek bir çoğunluk oluşturduğunu sanmıyorum. Kitapçılarda, kitap fuarlarında, sokaklarda yaşayan yayıncılar ve editörler bunun böyle olduğunu görüyordur.

    ‘Okumalar kısa, anlamsız ve dağınık’

    Yayıncı Metin Solmaz.
    Yazar ve yayıncı (Ağaçkakan Yayınları) Metin Solmaz’a göre, kitabın ve okumanın içeriğiyle birlikte okurun kitapla tanıştığı mecralar da değişti, kitap eklerinin, dergilerin etkisi de azaldı. Peki ya kitapçılar? Onların oyuncakçı ya da marketten ‘hâllice’ bir durumda olması konuşulmalı…

    Liberalleşiyoruz, batılılaşıyoruz. Eskiden daha dar ve kapalı bir okur vardı Türkiye’de. Hem birbirlerini tanırlardı, hem de kitap alma sâikleri farklıydı. Misal dergiler çok etkiliydi. Elinde Nokta dergisi listeleriyle alışveriş yapanlar vardı. Cumhuriyet Kitap bir kitabı kapak yaptı mı o hafta ikinci baskıya girilirdi. Bizim bir kitabımız Cumhuriyet Dergi dâhil neredeyse bütün kitap dergilerine kapak oldu; üç yılda 1000 adet satışa erişemedik. Bugün bu dergilere uğramadan onuncu baskısına giren bir yığın kitap var.
    Şimdi sosyal medya çok etkili.

    Ayrıca insanların daha çok okudukları kesin. Hem daha fazla okur var hem de kişi başına okuma miktarı arttı. Lakin okumalar kısa kısa, büyük ölçüde anlamsız ve darmadağın. Hâl böyle olunca kitaplar da, ona benziyor tabii.

    ‘Takip ettiğine yakın kitap okumak’
    Önünden gün boyu Twitter, Facebook yahut Instagram postları akan birinin oturup ince ince Suç ve Ceza okumaya vakti yok tabii ki. Sosyal medyada aynı anda pop yıldızlarını, politikacıları, zibidi fenomenleri, arkadaşlarını ve bakkalını takip eden ve hasımlarını stalklayan, haberleri listelerden ve slideshowlardan takip eden birinin 1000 sayfa boyunca Raskolnikov’un suçlu olup olmadığına kafa yorması beklenemez.
    O da gidip takip ettiğine yakın kitaplar okur tabii.

    ‘Kitapçılar bir çeşit BİM oldu’
    Son olarak; kitapçılar da değişti. Ben 1990’larda Ankara’da İletişim Kitabevi’ne gider, Erhan’a “Yahu bir kitap vardı kahverengi, şu kalınlıkta, kapitalizmle ilgili” derdim ve Erhan bana kahverengi ve o kalınlıktaki kapitalizmle ilgili bütün kitapları getirirdi. Açık hesabım vardı. Aldığım kitaba göre değil cebimdeki paraya göre ödeme yapardım.

    Şimdilerde Erhan memleketin en güzel kitabevi olan Karanfil’deki bir dönümlük Dost Kitabevi’nin başında ve işler çok değişti. Üstelik Dost türünün son örneği. Artık oyuncakçı gibi zincir kitabevleri var. Ellerindeki excel sheet’te kitapların adlarına değil hareketlerine bakarak alışveriş yapıyorlar. Çok az çeşitleri olmasına rağmen kitapların yerini bilgisayara bakmadan bulamıyorlar. Yüz ve tavırlarında herhangi bir kitapla aşk yaşayabileceklerine dair bir emare yok. Bugün bir zincir kitapçıdan kitap almakla internetten kitap almak arasında bir fark yok.

    Kitap alışverişi kitaba dokunmakla ilgili olduğu kadar mekânla, insanla, ortamla, pek çok şeyle ilgilidir. Snob bir cümle olacak ama Avrupa’ya her gidişimde kitapçı gezer oldum. Buradakiler bir çeşit BİM oldular çünkü.

    ‘Çok satan kitaba ‘Bu nasıl edebiyat’ demek cahilliktir’

    Yayıncı Yelda Cumalıoğlu.
    Kitabevlerindeki ‘çok satanlar’ bölümlerinde, ‘En çok kazanan yazarlar’ listelerinde mutlaka Destek Yayınları’ndan birkaç yazar var. Yayınevinin sahibi Yelda Cumalıoğlu’na “Çok satmanın, sattırmanın bir formülü var mı?”dan, kapağa konulan yazar fotoğraflarına pek çok soru sordum. Cumalıoğlu, “Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemektir” diyor.

    Açıkçası çok satanların genel geçer bir reçetesi yok. Ama hiçbir başarı kendiliğinden değildir. Ortada çok satan bir kitap, yazarı ve o kitabı çok sattıran bir yayınevi var demektir. Mesele öngörmek, risk almak, denemek ve zekice hamlelerle ilerlemektir. Bunun için ayrıca kendinizi sürekli güncelleyebiliyor olmanız gerekir. Sokağın, halkın, toplumun, okurun dinamiklerini yakından takip edebiliyor olmalısınız. O yüzden sabit bir reçete yok diyorum. Her projede yenilenmek zorundasınız. Bir kitabın çok satmasını sağlayan dinamikler aynı yazarın ikinci kitabında çoktan değişmiş olur.

    ‘Hayatında hiç kitap almayanlara da odaklanıyoruz’
    Sadece düzenli olarak kitap satın alan kitleye odaklanmıyoruz. Hayatında hiç kitap satın almamış olanlara potansiyel okur gözüyle bakarak, hedefimizi kitap okumayanlara da yönelterek alternatif alanlar yaratmaya çalışıyoruz. Destek Yayınları olarak biz Nobel edebiyat ödülü almış yazarın da kitaplarını yayınlıyoruz; popüler, eğlenceli her kesimin severek okuyacağı kitapları da… Bir yayınevi demek sadece edebiyat eserleri basan bir kurum demek değildir. Tabii böyle yayıncılar da var, saygı duyuyoruz. Bizim yelpazemiz çok geniş. Edebiyattan, politik araştırmaya, dinden, hobi kitaplarına, psikolojik ve sosyolojik eserlerden bilime, güncelden popüler eserlere kadar. Okuma alışkanlığının farklı türlerdeki kitaplarla çeşitlenmesinde öncülük ettiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca alışılagelmiş olanı, geleneği ve yerleşik kültürü ne kadar çok sevsek de alışılmamış, denenmemiş, yapılmamış, göze alınmamış yeniliklere de cesaret edebilen ve bunu iyi yöneten bir yayıneviyiz. Sektörde pek çok yayınevine bu açıdan ilham olduğumuzu sanırım kimse inkar edemez.

    ‘Pop müzikle klasik müziği karşılaştırmak kadar abes’
    Edebi eserlerle çok satan eserleri birbirinden ayırmak gerekir. Her çok satan edebi eser değildir ama edebi eserler de çok satanlar listesine girebilir. Çok satan bir kitaba “Bu nasıl bir edebiyat” demek ise cahilliktir. Bir futbol kitabı da çok satabilir, edebi eser olmasına gerek yoktur. Bugün birçok eleştiride çok okunan kitaplara ilişkin ‘kötü edebiyat’ diye taşlama var ki, bu çok yanlış. Her kategori kendi içinde değerlendirilmeli, karşılaştırılmalı. Edebi bir eserle, edebi olmayan bir eseri karşılaştırmak, pop müziğe kötü klasik müzik demek gibi abes.

    ‘Kapakta yazar fotoğrafı meselesinde ikiyüzlüyüz’
    Her kitap özeldir. Her kitabın oluşumu da stratejisi de farklıdır. Bazı kitaplarda yazarın fotoğrafını kullanmak doğru hamledir, bazılarında değildir. Biraz iki yüzlüyüz. Hem kitap okumanın bizi özgürleştirdiği sloganları atıyoruz diğer yandan tutuculuk yapıp, kapakta fotoğraflarını kullananları eleştiriyoruz. Yaşadığımız çağın koşullarını değiştiren faktörlerden biri de teknoloji biliyorsunuz.
    Sosyal medya okur profilini de beklentilerini de etkiliyor. Bazı yazarların kitaplarından önce okurları oluşuyor. Sosyal medyada ya da internet ortamında paylaştıkları yazılarıyla kalemlerini bir kitleye kabul ettiriyorlar zaten. Bu yazarlar hem kalemleriyle, hem görüntüleriyle bir okur kitlesi edinmişler kendilerine. Dolayısıyla kitaplarında da kalemlerini ve görüntülerini kullanmalarının bir sakıncası yoktur sanırım… Ben kendi son kitabıma eğlenceli bir resmimi koydum ve hata yaptım. Yazılarım daha felsefiydi, mutlu ve eğlenceli bir kapağın da ağırlığı temsil edebileceğini düşünmüştüm, amacım ters köşe yapmaktı, yanıldım.

    ‘Yazar ulaşamadığı okur yüzünden başarısız sayılamaz’
    Komparatistik, yani karşılaştırmalı edebiyatta, romanı sadece estetik açıdan değil, siyasi tarih, ekonomik tarih, kültürel yapı ve felsefe üzerinden de inceleyebilirsiniz. Demek istediğim edebiyat sonsuz bir derya. Önemli olan sizin kıyıda mı yüzdüğünüz, derinlere mi açıldığınız…

    Bilgi düzeyiniz neyse, edebiyata da o düzeyden yaklaşırsınız ancak. Tabii ki her okurun beklentisi farklı. Bir roman her seviyeden okurun ihtiyacını karşılayamaz. Bu beklenti içinde olmak kitaba da, yazarına da haksızlık etmek olur. Yazar, ihtiyacını karşılayabildiği okura ulaşmışsa ulaşmıştır zaten. Ulaşamadıkları yüzünden başarısız sayılamaz.

    ‘Kolay okunan çok satar demek okuyucuyu küçümsemektir’
    Bir kitabın çok satması için kolay okunuyor olması tabii ki yeterli değil, hatta kriter de bu değil. Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemek olur ki, bu bana çok ama çok yanlış geliyor… Okurun zekâsına güveneceksiniz. Tercihlerine saygı duyacaksınız. Çok satan kitaplar elbette okurun beklentisini bir noktada da olsa karşılayabilen kitaplardır. Bu yüzden okurun yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyorum sürekli. Çok satan kitaplarda fark yaratan şey sadece fikir değildir, o fikre nereden bakıldığı ve nasıl yorumlandığıdır işin rengini değiştiren. Ayrıca yazarın kişisel potansiyeli de çok önemlidir. Okur edinme ve okurunu koruma becerisi olan yazarlar, elbette daha fazla öne çıkıyorlar.

    ‘Bildiğimiz edebiyat zararlı çıkacak’

    Yayıncı Cem Erciyes.
    Doğan Kitap’ın Yayın Yönetmeni, gazeteci Cem Erciyes’e göre de sosyal medyanın bu durumdaki rolü büyük; zararda olansa iyi edebiyat.

    Türkiye’de çok satan profilinin değiştiği bir hakikat. Listelere hâkim olan kitapların iyi edebiyat olup olmadığı hep tartışılırdı ama şimdi edebiyat olup olmadığı tartışılıyor. Sözünü ettiğimiz deneme ve kısa roman, öykü arasında salınan kitaplar. Yazarları çoğunlukla sosyal medyada başarı kazanmış, büyük takipçi kitleleri olanlar arasından çıkıyor. Tabii ki Türkiye’de okurun kitapla, okuma, yazmayla olan ilişkisinde yeni bir sayfanın habercisi bir tür bu. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, orada okuyup yazma, hatta orada ‘yaşamayla’ epey alakalı bir gelişme… Çarpıcı ifadeler, kısa ve alıntılanabilir cümleler, bu sözleri öne çıkartan grafik düzenleme bu kitaplarda sık sık karşımıza çıkıyor.

    ‘Bu yeni türü anlamaya çalışmak lazım’
    Türkiye’de popüler olanla olmayan arasında tercih yapmayı, çok satan kitaplarda uzak durmayı 2000’lerin başında tartıştık, bitirdik; çok eski bir alışkanlık olarak geride bıraktık. Dolayısıyla bu yeni türü de anlamaya çalışmak gerekiyor sanırım.

    Tabii bildiğimiz edebiyat okuruna asla hitap etmeyen kitaplar bunlar. Bu yeni çok satan furyasından da en çok o ‘bildiğimiz edebiyat’ın zararlı çıkacağını söyleyebiliriz.

    Özellikle içinde bulunduğumuz kriz döneminde, okuru gittikçe azalan iyi edebiyattan yayıncılar daha da uzak duracak, ya da basamaz hâle gelecek, çok satma potansiyeli yüksek bu tür kitaplara doğru bir koşuşturmaca başlayacak ve benzer kitapların sayısı daha da artacak gibi görünüyor.

    ‘Yayınevleri ‘Ünlüysen gel’ mantığına yöneldi’


    Twitter’da ‘Ben Edebiyat Değilim’ başlığıyla paylaşım yapan @berbatedebiyat adlı hesabın yöneticileri ise yakın zamanda parası ve sosyal medyada yüksek takipçisi olan herkesin yazar yerine konulacağı kaygısında…

    Yayın dünyamızda artık dosyalar gözden geçirilirken ‘yazanının takipçi sayısı’ içerikten daha önemli. Yazın, üslup çok mühim değil. “Ünlüysen gel abi” mantığına yöneldi yayıncılık.

    Kocaman puntolar, yavan ama bir şeylerin romantize edildiği bir cümlelik sayfalar. Ve bunları yarım asırlık yayınevleri yapıyor, düşünün. Sıla kitap basıyor, hâli ortada, basan yayıncı ortada. Buna benzer onlarca, yüzlerce örnek var.

    ‘Parası ve takipçisi olan herkes yazar’
    Eğer bu durum devam ederse, parası ve takipçisi olan herkes yazar olarak dolaşacak ortalıkta. Korkumuz bu. Yani Hasan Ali Toptaş da yazar, Tuba Ezici de yazar. Bakın bu iyi kötü ayrımı bile değil. Ayıp bu, ayıp. 
Dağıtım ve erişilebilirlik konusuna değinecek pek bir şey bulamadık. Yani işin sunumundan çok, mutfağı ile ilgileniyoruz. Öyle yapmak zorundayız. Çünkü bunların dağıtılmasından önce, üretilmesi sorun. Derdimiz bu kısımla…

    ‘Yapılan değil, sunuluşu önemli’
    Elbette sosyolojik olarak ele almak gerekiyor bu durumu. İnsanımız üzerine düşünmek gereken konulardan kaçıyor artık. Tüm kollarımızla tüketim toplumu olmaya doğru evriliyoruz. Çoğunluğun anlaması için, vereceğin şeyi olduğun gibi, salt, yalın hâliyle vermen gerek. Anlaşılmak için, kitlelere, toplumun tamamına ulaşabilmek için, kısmen de olsa, şart bir durum bu. Bakın, bu kaygıyı taşıyan herkesin eserleri zamanla evrildi, dönüştü ve daha çok sattı, ilgi gördü. 
Bu sinemamıza da yansıyor, bilimimize de… İnsanların ne yaptığının bir önemi yok artık, bunu nasıl sundukları önemli.
    Misal sosyal medyada öyle insanlar var ki, bir şey gösterme çabalarından başka hiçbir şey göremiyoruz onları seyrederken. Bu tip insanlar alıp okuyorlar işte o kitapları. Instagramdan eski sevgililerine ve kendileri gibi düşünenlere mesaj vermek için.

    Bu kitaplarla hayatları değişenler var mıdır bilemiyoruz. Ne diyelim, iyi ki bu insanlar ‘Suç ve Ceza’ okumuyorlar o zaman…

    ‘Kitap dünyasından star çıkması olumlu olabilir’
    Alfa Yayın Grubu’nun yöneticisi Vedat Bayrak, kitap dünyasındaki değişimi, bir dönem sinema sektörünü kötü etkileyeceği düşünülen dizi patlamasına benzetiyor ve şöyle diyor: “Ama öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.”

    Bu durum uzun süredir bekleniyordu; iyi tarafından bakarsak, piyasanın büyümesinin, hatta yayın dünyasının ‘piyasa’dan sektöre dönüştüğünün de bir göstergesi olarak okunabilir. Çok fazla aktör (yayıncı, iştirakçi, yazar, yazar adayı vs) bu sektöre dâhil oldu.

    Sosyal medyanın son 10 senede yarattığı değişim ve dönüşümün de bu gelişmede payı var hiç kuşkusuz. Hepimizin içinden geçerek deneyimlediği bir süreç bu. İyiye de gidebilir kötüye de, bu biraz bize bağlı.
    Okur sayısının, kitap sayısının artışından, edebiyat ve kitap dünyasından starların, popüler isimlerin çıkışından olumlu şekilde etkilenmek ve okuru da etkilemek bizim elimizde. Köhne, kendi içine kapalı, rutin bir piyasa olmadığımızın, her an yepyeni fikirlerin, projelerin ortaya çıkabileceği, hareketli, dünyayla entegre bir sektörün kurulmakta olduğunun da işareti olarak değerlendirilebilir.

    ‘Dizi-sinema konusu gibi… Bunu yapmayan geri kalır’
    Çok satan türleri her zaman değişir, kimi zaman edebiyat ağırlık kazanır, kimi zaman, şu anda da kısmen görüldüğü gibi, bilimsel konular, kişisel gelişim öne çıkabilir. Yayın dünyası da bu değişime, talebe olabildiğince ayak uydurmak zorunda. Tek bir kişinin belirlediği bir süreç değil bu, arz talep meselesi biraz da. Popüler edebiyat dergilerinin varlığı da bunu doğruluyor. Çok eleştiren var ama bir yandan da her gün bir yenisi piyasaya dâhil oluyor, bazıları daha iyi yazarları bünyesinde toplamaya başladı, kalitesini yükseltti. Bunu yapamayanlar geride kaldılar. Dizi sektörü ile sinema arasındaki ilişkiye benziyor biraz da bu. Dizi sektörü patladığında herkes eleştirmişti, “Sinema bitti, film çekilmeyecek artık” diye, ama
    Öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.

    ‘Tek okuyucu tipi yok’
    Bu durumun yeni bir okur kitlesi yaratmasından ziyade, az önce dediğim gibi, var olan bir potansiyelin değerlendirilmesi söz konusu. Böyle konuların, kitapların, figürlerin çok satacağı düşünüldüğü için bu kitaplar biraz da hazırlanıyor, projeleştiriliyor. Okur tek tip değil, onlarca farklı okur tipi var, her kitabın okuru, hedef kitlesi farklıdır ve yayıncıların sorumluluğu da bu farklı farklı okur gruplarına uygun yayıncılık yapmaktır. Yalnızca ‘bestseller’ yayıncılığı yaparsanız bir süre sonra işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Diğer okur gruplarının küsmesine yol açabilirsiniz. Bu yüzden dengeli bir politika izlemek, her zevke, bilgi birikimine, estetik düzeye yönelik bir yayıncılık yapmak gerekiyor. En azından bizim yaptığımız ve başarılı olduğumuz politika bu yönde.

    ‘Sosyal medya dengeleri değiştirdi’
    Hürriyet Kitap-Sanat’ın yayın yönetmeni İhsan Yılmaz’a göre, sosyal medya şöhretlerine yapılan kitaplar kitap piyasasının yönünü değiştirdi.

    Kitap yayıncılarının sosyal medyada sıkça görünen, popüler olan insanlara kitap yapmaya başlaması ve bunun çok sattığını görmesi tüm dengeleri değiştirdi. Aralarında iyiler de olabilir, sadece popülerlik nedeniyle satılanı da… Biz hâlâ eski usul iyi edebiyat üzerinden yayın yapmayı sürdürüyor ama bir taraftan da önyargısız, yeni akıma da göz atmayı sürdürüyoruz.


    Kaynak
    https://journo.com.tr/kitap-degil-similasyon
  • Absürtlük, Batılıların beyinlerinden değil, karınlarından dışarı sızıp çıkan bir olgudur. Batılının doymuş karnının sızıntısıdır.
    Yıyip içen, Asyalıya ve Afrikalıyı kendisi için çalıştıran, bir saatlığıne teknik bir iş yapıp karşılığında yüz Mark alan Batılı, zamanının geri kalanında dans eder, içki içer, maskeli balo ve karnaval düzenler, Batılı hayat tarzının amacı haline gelen eğlenceler
    hazırlar. Yine de kendisine boş zaman kalır ve boş zamanlarda ne yapacağını bilemez. Hiç sıkıntı çekmeden yiyip içmek ve eğlenmek zamanla insanın sabrını taşırır. Bu insan dünyayı tekdüze bir hiçlik içinde hiçlik olarak görmeye başlar. Çünkü hiçbir
    şeyden yana kaygısı yoktur; kendisi için hayatın hiçbir anlamı
    yoktur. Ne için yaşadığı belli değildir. Böylece hayatın boşunalıgı, dünyanın boşunalığı, var oluşun anlamsızlığı, insan varlığının
    felsefesizliği ve gözünde her şeyin hiçliği kendini gösterir. Modern felsefe ve sanattaki boşunalık ve absürtlük, absürt tiyatro, absürt felsefe ve dünya görüşü "absürt bir hayatın boş ve anlamsız insanından” kaynaklanmaktadır. Çünkü sosyal hayatın
    içinde, yaşamak adına hiçbir uğraşısı, yükümlülüğü, işi, emeği,
    sıkıntısı ve sorumluluğu olmayan bir insanın hayatı da boş ve tekdüzedir. Avrupa sanatı ve felsefesi, burjuva sınıfının hayatındaki bu boşluğu doldurmak için meydana gelir. Onun felsefesi, gökyüzü boştur, bu dünya aptaldır, varlık bilinçten ve tedbirden yoksundur, varoluş ahmaklık üzerine kuruludur, der. Kendi varlığını anlattığı, kendi sınıfsal dünyasından söz ettiği için
    doğru da söyler. Hayatın absürt, sanatın absürt, yaratılışın amacının absürt olduğunu söylemesi doğrudur. Çünkü onun tek
    marifeti eğlence tertip etmektir. Zaman zaman bazı filmlerde
    görmüşsünüzdür; bu tipler genellikle kokteyllerinde ve toplantılannda sürekli olarak türlü oyunlar, uğraşılar, kışkırtıcı, heyecanlandırıcı, bazen de acı verici gösteriler peşindedirler. Neden
    mi? Çünkü hayatlarında ızdırap yoktur; çünkü sınıflarında izdirap yoktur. Ömürlerinin sonuna kadar yaşarken başlarına bir
    olay gelmemiştir. Açlık, yoksulluk, çalışma, bir şeyi yitirme, mahrum kalma, eksiklik ve ihtiyaç kaygılan yoktur. Sürekli olarak durgun ve tekdüze bir hayat yaşayan birisi bundan usanç
    duyar. Bu tekdüzelikten bıkar, heyecan peşinde koşar, zihinsel bir meşguliyet arar, acayip ve tuhaf şeyler yaratma peşinde olur; gözbağcılığı, ruh ve cin çağırma gibi işlere yönelir; heyecan ve tuhaflık yaratan şeylere ihtiyaç duyar. Bu durum, bugün Avrupa'nın zihniyetçiliğe veya kendi tabirleriyle maneviyatçılık, oryantalizm, eski gelenekler, gizli ilimler ve gaybî meselele yalancı ve sahte bir dönüşüdür. Batı'nın günümüzde meydana gtirdıği bu eğilim, gerçeklikten ve hayat gerçeğinden uzaklaşmış
    rahat bir ruhun sapmasıdır.
    Ali Şeriati
    Sayfa 64 - Fecr yayınları