• oysa ben neler istiyorum
    neler istiyorsun canım
    insanların üstüne dünyanın bütün yıldırımlarını yağdırsam da sevilmek özlenmek istiyorum bütün gürültümün çocukça olduğunu aslında sevgiden ilgiden geldiğini anlamalarını öyle sanmalarını istiyorum peki diyorlar neden yapalım bütün bunları neden öyle sanalım kimsin sen diyorlar reisicumhurbaşkanı mısın sen diyorlar evet reisicumhurbaşkanıyım evet aslında bütün temel atma törenlerine bütün açılışlara resmî geçitlere şenliklere resmî kabullere ziyafetlere balolara düğünlere kokteyl partilere anma törenlerine beni çağırmalısınız kaç para eder sizin reisicumhurbaşkanlarınız benim yanımda hangisi benim kadar yürekten katılır sevincinize heyecanınıza adamın işi başından aşkın bir de sizinle mi uğraşacak birçoklarına da gelmez gelse de baştan savma bir konuşmayla hayal kırıklığına uğratır sizi özene bezene hazırladığınız yiyeceklerinizin üstüne elinin parmağının ucuyla şöyle bir dokunur bütün endişeleriniz boşa gider yemekler kalır hiçbirinizin doğru dürüst elini sıkmaz törenin düzenlenmesinde emeği geçenler şöyle bir uzaktan görür onu oysa beni çağırsanız bilseniz ne memnun kalırdınız her birinizle ayrı ayrı meşgul olurdum ne kadar beğenir ne kadar çok yerdim yemeklerinizden sevinçten şaşkına dönerdiniz
  • “Ne işin var Tanrı ile aramda
    Sen kimsin ki orucumu sorarsın
    Hakikaten gözün yoksa haramda
    Baş açığa niye türban sorarsın.

    Rakı, şarap içiyorsam sana ne
    Yoksa sana bir zararım içerim.
    İkimiz de gelsek kıldan köprüye
    Ben dürüstsem, sarhoşken de geçerim.

    Sakal, şalvar, gümüş, sarık iş değil
    İbadetin reklamına sığınma
    İnanç varsa inandığına eğil
    Her tayinde bir camiye sığınma.

    Esir iken mümkün müdür ibadet
    Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et
    Senin gibi dürzülerin yüzünden
    Dininden de soğuyacak bu millet.

    İşgaldeki hali sakın unutma
    Atatürk’e dil uzatma şerefsiz
    Sen anandan yine çıkardın amma
    Baban kimdi bilemezdin şerefsiz.

    Riyakarsın sakal gizlemez seni
    Haram ile doldurmuşsun keseni
    Dokunulmaz sanırsın sana amma,
    Dokunursa bu millet ……… seni.”

    -Mutlu Çelik(1994-Ankara)

    Söz konusu şiir üslubu bakımından Neyzen Tevfik’e ithaf edilse de, aslında eski milletvekili Mutlu Çelik’e aittir.


    -HİKAYESİ-
    “Bu şiir 1994 de o dönem milletvekili olup şimdi kendini peygamber ilan etmiş olan Hasan Mezarcı adlı meczupun meclis kürsüsünden Atatürk'e 'veled-i zina' demesi üzerine yazıldı.zaman zaman Neyzen'e ait yorumları üzerine mahkeme kararıyla tescillendi ve arion yayınlarınca aynı adla yayınlanan 3.kitabım olan 'Cevaben' de durum açıklandı...keşke bu ülkede varlığını borçlu olduğu meclis kürsüsünden Ata'sına hakaret eden vekile cevap vermek talihsizliği yaşamasaydık...”
    -Antoloji.com
  • "kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
    kaç kilo çekerdi yalnızlık
    kaç kere ezildim altında
    yaz yağmurlarının

    belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
    her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
    hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

    kim sevmezdi çiçekleri filan
    ”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi

    bunu palyaço söyledi,
    palyaço söyledi ben yazdım
    yazdım, yazmasam ağlayacaktım

    herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
    sırf bu yüzden mi ağladım
    alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

    biraz birazdım her şeyden
    dün biraz sinirlenmiştim mesela
    yarın bir kadını seveceğim biraz
    biraz biraz kör oldum bügünlerde

    ama rakı kadehlerini boşaltmayın
    eksilmesin hiçbir şey
    hiçbir şeyden dahi olsa
    kalsın biraz

    ii.

    umursamıyorum yılgınlığımı filan
    çünkü sessizce yaşanmalı her şey
    bir devrim sessizce olmalı mesela
    ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

    bir palyaço neden yalan söylesin ki
    ben palyaço olsaydım söylemezdim
    marangoz olsaydım da söylemezdim
    ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

    hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
    kaç kilo çeker ki bir palyaço
    hem neden yüzüme vuruyorsunuz
    bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

    gocunmam ki ben, ben gocunmam
    bir palyaço ne kara gocunmazsa
    o kadar, o kadar gocunmam işte

    rakı doldurun! eksilmesin

    iii.

    bitmedi, yazacağım daha
    yazmazsam ağlayacağım çünkü
    alçakça olacak biraz

    hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
    her sokakta biraz daha eksilirdik 
    bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
    bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
    ”duyamadım”, derdim, “tekrar et!”
    sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
    sokaklar daha bir puslu
    palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
    ve ben daha bir alçak olurdum
    ağlardım biraz

    hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
    hatta kuyruğuma basma diyorum
    acıyor, tırmalarım,-
    diyorum

    kahrol, kahrol!
    diyorum

    iv. 

    geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
    korktum birden, kusacak gibi oldum
    ”olur öyle” dedi palyaço,
    ”herkes alçaktır biraz”
    ”otur ulan!” dedim, bağırdım ona
    ben bazen bağırırım biraz

    ”rakı doldur!” dedim, “eksilmesin!”
    ben bazen eksilirim biraz
    aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
    bunu sonradan öğrendim

    ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
    herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
    bunu da sonradan öğrendim

    örneğin;

    geçen gün bir kadınla seviştim
    biraz değil çok seviştim

    ya işte öyle palyaço
    diyorum ki,
    bunu da yeni öğrendim
    sevişmek de eksilmekmiş biraz

    v.

    kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
    ”ben sevmezdim” dedim, “yalan”
    dedi
    bunu palyaço söyledi
    palyaço söyledi, ben yazdım
    yazmasam, alçak olacaktım
    hem ben roman da yazdım biraz

    bazen diyorum ki, palyaço,
    sen olmasan ben ne yaparım
    alçakça eksilirim belki biraz
    her yağmur yağışında yerin dibine girerim
    hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
    ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

    biraz biraz anlıyorum ki,
    yüzler eller, o terli vücutlar filan
    her şey plastikmiş biraz

    vi.

    haydi sirtaki yapalım palyaço
    rakı doldur, yine eksildik biraz"

    Not: Kendileri anonim bir şiirdir. Böyle bir şiir yazsaydım ben de anonim olarak bırakırdım.
  • İşten az önce çıkmıştı. Eve doğru yürüyordu. Aslında evi ile iş yeri birbirine çok yakındı ama markete uğradığı için biraz uzamıştı yol. Neyse zararı yoktu yürüyerek gidilebilecek bir mesafeydi ne de olsa. Elinde poşet yoktu. Marketten sadece bir sigara alıp çantasına atmıştı. Yolda sigara içmeyi sevmiyordu. Eve gidince bir çay demler, balkonda içerdi sigarasını. Kulaklığını taktı. Ezginin Günlüğü çalıyordu. Yağmur da başlamıştı. Her şey birbirini tamamlıyordu. Müzik, yağmur, yürüyüş - mecburi de olsa- Yavaş yavaş yürüyordu. Zaten hızlı yürüyecek hali de yoktu. O kadar yorgundu ki, attığı her adımda kafasında bir ağrı hissediyordu. Sanki kafasına bir yumruk yiyordu her adımda! Zaman zaman işi bırakmayı düşünse de maddi sebeplerden dolayı vazgeçiyordu bu düşüncesinden. Geçtiği cadde loş ışıklarla aydınlatılmıştı. Her iki aydınlatma direğinin arası karanlık oluyor, yeni bir direğe ulaştığında loş ışıkla aydınlıyordu. Ve her aydınlık oluşunda kendisiyle beraber sallanarak giden gölgesine bakıyordu. Bir direk daha geride kalmıştı ve şimdi yeni bir direğe varmak üzereydi. Yeni direğe vardı ve yürüyordu ki birden kendi gölgesinin yanında bir gölge daha olduğunu fark etti. Ürperdi. Cadde boştu aslında, iki dakika öncesine kadar da kimsecikler yoktu etrafında. Bu gölgenin sahibi de nerden çıkmıştı şimdi! Biraz daha yürüdü ve gölgeler kayboldu, karanlık olmuştu tekrar. İstemsizce arkasına baktı. Evet arkasında biri vardı. Hızla önüne döndü. Arkasında bir adam vardı ve göz göze gelmişlerdi. Kalbi hızla atmaya başladı. Birden farkına vardı adımları biraz hızlanmıştı. Korkmuştu çünkü. Ne yapacağını bilemez bir halde sadece içgüdüsel davranıyordu. Kulaklığını çıkardı ve gelişigüzel bir şekilde cebine sıkıştırdı. Kendini güvende hissetmediği zamanlar asla kulaklık takamazdı. Şimdi adımları daha da hızlanmıştı. Korkusu da artıyordu gittikçe. Caddenin sonuna yaklaşıyordu. Onun adımları hızlandıkça adamın da adımları hızlanıyordu, duyuyordu. Ne yapmalıydı? Bağırmalı mıydı?Yoksa dönüp "sen de kimsin be adam! Neden peşimden geliyorsun!" mu demeliydi? Bir an adamın ona çok yaklaştığını hissetti. Sanki nefes alışlarını duyuyordu. Bağırmak istiyordu ama sesi çıkmıyordu. Kendi kendine inanamıyordu. İlk defa geliyordu başına böyle bir şey. Hissettiği şey sadece korkuydu, saf korku. Birden koluna dokunan bir el ve parmaklarını hissetti. İşte korkusunun zirveye çıktığı andı. Hala bağıramıyordu. Belki de doğrusu buydu. Bağırmak için harcayacağı enerjiyi az önce bir sıcaklık boşanan bacaklarına verdi ve var gücüyle koşmaya başladı. Caddenin sonuna vardı sağa doğru döndü. Bir cadde daha vardı, onu da geçince karşıdaki sokağa girecekti. Evi İşte oracıktaydı. Saat dokuz sıraları olmasına rağmen sadece birkaç araba geçiyordu bu caddeden de. Halbuki işlek bir cadde idi. Koştu, koştu, koştu. Hiç arkasına bakmıyordu. Ağzı, dudakları kupkuru olmuştu. Dili damağına yapışmıştı. Ağzında korkudan sonra gelen o tuzlu tat vardı. Ciğerleri ve dalağı şişmişti. Artık durmalısın, diyorlardı. Ama o eve kadar koştu, hiç arkasına bakmadan. Acaba adam da koşuyor muydu? Yaklaşmış mıydı yoksa? Ya da gizlenip evinin yerini öğrenmeye mi çalışıyordu? Anahtarları aramaya başladı bir yandan. Acele ettiğinden olacak bulamadı. Allah kahretsin, bulamıyordu! Kapıya vardı kapı açıktı! O anki mutluluğu daha önce yaşamamıştı sanki. Birisi açık bırakmıştı. Ona minnettar oldu. Kim olduğunu bilse ayaklarına bile kapanabilirdi. Hemen girdi içeriye. Kapı eski otomatik kapılardan. Çok yavaş kapanıyor. Zorla ittirerek kapattı. Girerken kaçamak bir bakışla geriye dönüp bakmıştı. Karanlıktı. Kimseyi görememişti ama emin de olamadı. Hızla merdivenleri tırmanmaya başladı. İkinci katta oturuyordu. Daire kapısına vardığında anahtarların çantada değil montunun cebinde olduğunu fark etti. Boşuna çantasını kurcalamıştı. Kapı eski bir çelik kapıydı. Anahtarı deliğe soktu ve hızla çevirmeye başladı. Arkadaşının evde olmasını ümit ediyordu.İçeri girdiğinde evde kimsenin olmadığını anladı. Koridorun ışığını açtı. Odasına geçti. Montunu çıkardı. Kapının arkasında bir askı vardı. Montunu hep oraya asardı. Yatağına uzandı ve başından geçenleri düşünmeye başladı. Şakaklarında inanılmaz bir ağrı hissetti. Yatağı huzur bulduğu ender yerlerden biriydi. Çarşafları deterjan ve yumuşatıcı kokuyordu. İçine çekti. Yastığına sarıldı. Biraz olsun rahatlamıştı şimdi. Neden sonra kalktı. Mutfağa gitti. Işığı açınca iki hamamböceğinin kaçıştığını gördü. Onlara canını sıkacak durumda değildi şimdi. Kırmızı çiçek desenli çaydanlığı aldı eline. Kulpu kırılmak üzereydi. Bir ara tamire gitmeliydi bu çaydanlık. Çay suyunu koydu. Çok eski, her yeri dökülen, neredeyse saman haline gelmiş mutfak dolabından bir küllük aldı. Balkona çıkmaya cesaret edemedi. Odasına geçti. Sigarasını yaktı ve dışarıdan gelen kokoreç kokusuyla yeniden yaşadıklarını düşünmeye başladı. Gözleri onu zorluyordu. Sigarası bitince gidip ocağı kapattı. Çay içmeyecekti. Kendini bir kez daha yatağa attı.

    Çalan telefonun sesine uyandı irkilerek. Hızla aldı telefonu arayan iş arkadaşıydı. Açtı. Arkadaşı işe gelip gelmeyeceğini soruyordu. Patron gelmeden orda olmalıydı. "Geleceğim, uyuyakalmışım" diyerek fırladı yataktan. Saat sabahın dokuzuydu. Giyinirken birden aklına bir şeyler gelmeye başladı. Dün akşam olanlar...Ama o dün akşam işten çıkar çıkmaz uyumamış mıydı? Yemek bile yemeden...Peki bu kadar gerçek hissettiği olaylar, tüm bunlar rüya olabilir miydi? Bilmiyordu. Tek bildiği kafası kadar bacaklarının da ağrıdığıydı...
  • Kaç kişiyi öldürdüm düşlerimde
    kaç kilo çekerdi yalnızlık
    kaç kere ezildim altında
    yaz yağmurlarının

    belki de palyaçolar ağlardı pazartesi sabahları
    her sirk geldiğinde ağlamaklı olurduk
    hep ağlamaklı olurduk gülünecek halimize

    kim sevmezdi çiçekleri filan
    ”ben sevmezdim” dedim, “yalan” dedi

    bunu palyaço söyledi,
    palyaço söyledi ben yazdım
    yazdım, yazmasam ağlayacaktım

    herkes ağlarmış biraz, ben de ağladım
    sırf bu yüzden mi ağladım
    alçaklık gibi bir şey oldu bu biraz

    biraz birazdım her şeyden
    dün biraz sinirlenmiştim mesela
    yarın bir kadını seveceğim biraz
    biraz biraz kör oldum bügünlerde

    ama rakı kadehlerini boşaltmayın
    eksilmesin hiçbir şey
    hiçbir şeyden dahi olsa
    kalsın biraz



    umursamıyorum yılgınlığımı filan
    çünkü sessizce yaşanmalı her şey
    bir devrim sesszce olmalı mesela
    ve her sözcüğüne inanmalı bir palyaçonun

    bir palyaço neden yalan söylesin ki
    ben palyaço olsaydım söylemezdim
    marangoz olsaydım da söylemezdim
    ben insan olsaydım yalan söylemezdim!

    hem nereden çıkardınız palyaçonun yalnızlığını
    kaç kilo çeker ki bir palyaço
    hem neden yüzüme vuruyorsunuz
    bir çirkin ördek yavrusu olduğumu

    gocunmam ki ben, ben gocunmam
    bir palyaço ne kadar gocunmazsa
    o kadar, o kadar gocunmam işte

    rakı doldurun! eksilmesin



    bitmedi, yazacağım daha
    yazmazsam ağlayacağım çünkü
    alçakça olacak biraz

    hem biz o zaman kimdik ki, nerelere giderdik
    her sokakta biraz daha eksilirdik 
    bilirdim, geceleri puslu puslu olurdu bazen
    bazen birisi fısıldarmış gibi olurdu
    ”duyamadım”, derdim, “tekrar et!”
    sessizliğe bürünürdü o vakit her şey
    sokaklar daha bir puslu
    palyaçolar daha bir ağlamaklı olurdu
    ve ben daha bir alçak olurdum
    ağlardım biraz

    hem sen kimsin, çekiştirme diyorum
    hatta kuyruğuma basma diyorum
    acıyor, tırmalarım,-
    diyorum

    kahrol, kahrol!
    diyorum



    geçen gün yüzüme rastladım bir ilan panosunda
    korktum birden, kusacak gibi oldum
    ”olur öyle” dedi palyaço,
    ”herkes alçaktır biraz”
    ”otur ulan!” dedim, bağırdım ona
    ben bazen bağırırım biraz

    ”rakı doldur!” dedim, “eksilmesin!”
    ben bazen eksilirim biraz
    aslında hepimiz eksilirmişiz biraz
    bunu sonradan öğrendim

    ben aslında her şeyi sonradan öğrendim
    herkes herkesi sonradan öğrenirmiş
    bunu da sonradan öğrendim

    örneğin;

    geçen gün bir kadınla seviştim
    biraz değil çok seviştim

    ya işte öyle palyaço
    diyorum ki,
    bunu da yeni öğrendim
    sevişmek de eksilmekmiş biraz



    kim sevmezdi ki kuş ötüşlerini filan
    ”ben sevmezdim” dedim, “yalan”
    dedi
    bunu palyaço söyledi
    palyaço söyledi, ben yazdım
    yazmasam, alçak olacaktım
    hem ben roman da yazdım biraz

    bazen diyorum ki, palyaço,
    sen olmasan ben ne yaparım
    alçakça eksilirim belki biraz
    her yağmur yağışında yerindi dibine girerim
    hiçbir kadının kasıklarını öpemem belki
    ya da unuturum sonradan öğrendiklerimi

    biraz biraz anlıyorum ki,
    yüzler eller, o terli vücutlar filan
    her şey plastikmiş biraz


    haydi sirtaki yapalım palyaço
    rakı doldur, yine eksildik biraz.


    https://youtu.be/Z0bVrmfRdEE
  • Yazar hakkında

    Tess Gerritsen Çin asıllı, doktor, yazar. 12 Haziran 1953 yılında ABD'nin San Diego kentinde doğdu. Stanford Üniversitesi'nde antropoloji konusunda lisans yaptı, California Ünüversitesi'nde tıp diplomasını aldı. Film yapımcısı olan Jacob Gerritsen ile evlendi. İlk kitabı olan 'Cerrah'ı 2001 yılında yayımladı.

    Kitaba nereden başlayacağımı düşünüyorum, nasıl bir başlangıç yapacağımı, ne tür bir giriş yapacağımı...

    Öncelikle kitap kapağından ve isminden başlayayım. Kitap kapağı polisiye kitaplarında olduğu gibi dikkat çekici, gözler sargı bezi ile kapanmış, acı bir şekilde çığlık atan bir kuru kafanın resmi. Kitap ismine gelirsek ki bu daha da ilginç gelecek. ''Cerrah'' kitap hakkında hiç araştırma, öneri ve bilgisi olmayan herhangi biri kitap isminden nasıl bir içeriğinin hatta yazarın mesleğini tahmin edebilir. Açıkçası araştırmadan önce tahmin etmiştim. Araştırmama gelince, Tess Gerrıtsen'i baya araştırdım, birçok siteden kitapları hakkında yorumları okudum. Dikkat çektiğim birkaç şeyi paylaşmak gerekirse, birçok kişi kitabın 'tıbbi' terimlerinden dolayı sıkıcı ve karmaşık olduğunu yazmıştı. Aslında onları yadırgamıyorum, insanı daha önce duymadığı hatta bazen terimleri bile söyleyemediği bir takım terimler sıkıcı gelebilir. Ancak önemli olan bu terimleri öğrenmektir, bağdaştırmaktır, birleştirmektir.


    Kitapta, geçmişte tecavüze uğramış kadınları hedef alan seri katilin geçmişini ve neden bu cinayetleri işlediğini anlatmaktadır. Seri katilin peşinde düşen Boston polis teşkilatından dedektifler işin peşine düşmektedir. Polisiye kitaplarının hemen hemen hepsinde olduğu gibi bir karakter ön plana çıkar, 'kararlı, kurnaz ve vazgeçmeyen' biri olan Jane Rizzoli dişiliğinin verdiği hırs ile bu işin üstesine diğerlerinden çok daha kararlı adımlarla gitmeye çalışır. Seri katilimiz olan Warren Hoyt, Tıp fakültesi 1. sınıftayken okuldan kovulmuştur. Gecenin bir vakti kadavranın rahmini çıplak ellerle çıkardığını gören Prof. onunla bir anlaşma yaparak bu işin duyulmasını engeller ve okuldan kovar. Aynı sınıfta olan Catherine Cordell'i hedef alan seri katil rahmini çıkaracağı an, Cordell'in pratikliği ile öldürülür. Her şeyin bittiğini düşünen Cordell, Boston'a taşınır ama kendini yeni bir çıkmazın içinde bulur. Çünkü onun öldürdüğü seri kati değil, sadece bir kopyasıdır. 'İkili kombinasyon'

    Kitapta yukarıda da belirttiğim gibi çok fazla tıbbi terim vardı. Yani bilinmedik ve karmaşık olarak görünen birçok terim. Kitabın karakterlerini beğenmedim, çünkü akılda kalıcı değillerdi. Kitabın yayınevinden mi kaynaklı emin değilim ama yer yer kopuklar oluştu. Cerrah'ın ismini de beğenmedim, erkek olup olmadığına dair git geller yaşadım. Sadece kadın dedektif 'Rizzoli' ve 'Moore'in ismini beğendim.

    Rizzoli'nin özelliklerini de sevdim, kararlı, kendine pek bakmayan, hırslı, dirençli, güçlü, sert bir kişiliği olmasını sevdim. Bir kadın da olması gerekenler diyebilirim.

    Tess Gerrıtsen'in diğer kitaplarnı tıbbi terimler ve kendini geliştirmiş mi diye okuyacağım. Öncelikle iki kitap sipariş ettim, ama bu kitaptan sonra diğerlerini de okuyacağım. Evet, belki ilk kitabı diye bazı aksaklıklar ve hatalar gözardı edilebilir, önemli olan sonrasıdır. Tıpkı Aleın Kentigerna gibi, ilk kitabı her ne kadar iyi olsa da, son kitabına kadar çıtayı baya yükseltmiş ve kendine 'hayran' bırakmıştır. Bu yüzden tıbbi terimler bakımından güzel bir polisiye kitap. Aslında çok basit yazılmış, zevkle okuyabilirsiniz.

    Daha önce duymadığım, okumadığım birkaç tıbbi terimi kitaptan yazmak istiyorum.

    Disseminated intravascular coagulation: Yaygın damar içi pıhtılaşması.

    Cardiopulmonary resuscitation: Kalbi ve solunum durmuş bir kişide suni solunum ve kalp masajının bir arada uygulandığı bir ilk yardım yöntemi.

    Central venous pressure: Sentral venöz basınç.

    Torakotomi: Göğüs kafesinin cerrahi girişimle açılması. Çoğunlukla kalp-damar cerrahisi ve göğüs cerrahisinde kullanılır.

    Kitaptan beğendiğim birkaç yer paylaşmak istiyorum.

    ''Hayatında belirli bir düzeni ne kadar korumaya çalışırsan çalış, kendini yanlışlara, kusurlara karşı ne kadar korumak istersen iste, her zaman gözden kaçıracağın bir leke, bir hata olacaktır. Seni hep bir sürpriz bekleyecektir. '' (40)

    Tek bir cümle ile açıklamam gerekirse: Umudun tükendiği an, umudun yeşermiştir. Elman çürüdükten sonra, sağlam bir portakal alacaksın.

    2- ''Çoğu katil adayı, toplumun güçsüz üyelerine saldırır. Fahişeler ya da otostopçulara. Avlanan bütün yırtıcılar gibi, sürünün dışına çıkanlara yaklaşırlar.'' (73)

    Burada bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Burada bahsedilen sıradan, zevk uğruna cinayet işleyen sıradan katiller. Çünkü bu kesim ne polis teşkilatının ne de başka birilerinin üstüne gitmeyeceği kişiler. Çünkü onlar dışlanmış olarak lanse edilen insanlar. Hayır, seri katillerin amacı farklı, psikolojik yapısı farklıdır. Öldürdüğü her insanın neden öldürdüğüne dair bir açıklaması vardır. Karıştırmayın.

    3- ''Mantıklılık, ne zamandan beri duygusuzluk anlamına geliyordu?'' (147)

    İşte bu tespite şapka çıkardım. Çevrenize bir göz atın, mantıklı olduğunu düşündüğü birkaç adım, mantıklı olarak düşündüğünü birkaç söylemden kaçınma gibi bir durumda kişinin duygusuz olduğunu söyleyebilir misiniz? Evet mi? Yani sırf size göre mantıklı olmadığı için mantıklı mı değil? İyi de siz, sen kimsin? Umurumda mısın? Değilsin! Başkalarının sırlarına dokunmaktan vazgeç! Elleme bile, okşama, hissetme bile. Seni ucube!

    4-'' Kanın sadece görüntüsü bile bazı erkeklerin bayılmasına neden olabiliyor; insanlar kanın döküldüğü kaldırımlara basınçlı su tutarak ya da televizyonda şiddet sahneleri gösterildiğinde elleriyle çocukların gözlerini kapatarak böylesi korkunçlukları halkın gözünden saklamaya çalışıyor. İnsanlar aslında kim olduklarını, neden yaşadıklarını yitirmiş.''

    Şapkayı takmayın, elinizde dursun.

    Tarihi önemli bir bilgi ile sonlandırayım.

    Aztekler insanın kalbini çıkarmak için çapraz torakotomi denen bir yöntem kullanıyor. Kesik, sternumun bir tarafında, ikinci ve üçüncü kaburgaların arasından başlayıp, göğüs kemiğinin öbür yanına yarıyor. Kemik çaprazlamasına, muhtemelen sert bir kesik darbesiyle kırılıyor. Bunun sonunda, ortaya kocaman bir delik çıkıyor. Dış havayla temasa geçen ciğerler o anda sönüyor ve kurban bilincini yitiriyor. Yürek çarpmaya devam ederken, rahip elini göğüs boşluğuna sokup, atardamaları ve toplardamarları kesiyor. Hâlâ titreşen yüreği kavrayıp, kanlı beşiğinden çıkarıyor ve havaya kaldırıyor.

    Keyifli okumalar.