• Tırtıl:
    -Sen de Kimsin?
    Alice:
    -Aslında şu an kim olduğumu bilmiyorum efendim. Sabah kalktığımda kim olduğumu biliyordum ama sanırım o zamandan beri bir çok kez değiştim.
    Lewis Carroll
    Sayfa 31 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • ATİLLA İLHAN:Türk Milliyetçiliği derken Fransız demokrasisini örnek olarak gösterebiliriz. O arada, biraz evvel söylediğim gibi çok geniş azınlıklar vardır, Bretonlar'dan başka Basklar vardır, Basklar'dan başka Flamanlar vardır ve Fransız demokrasisinde bunların hiçbirisine özel bir imtiyaz, özel bir hak tanınmamıştır. Hepsi Fransız yurttaşıdırlar ve Fransız yurttaşlarının istifade ettiği haklardan istifade ederler.
    Hulki Cevizoğlu-Anayasal yurttaşlık.
    Attilâ İlhan- Anayasal yurttaşlıkları geçerlidir. Hepsine, "kimsin, sen nesin" dediğin zaman hepsi Fransız'ım der, arkasından şeyi ilâve ederler, falan kökenli diye, yani Breton kökenli Fransız'ım.
    Hulki Cevizoğlu- Alt kimlik.
    Attilâ İlhan- Evet, öyle söylerler. Bunları bu şekilde, özel birtakım etnik haklara sahip olmak şeklinde geliştirmek, ortaya atmak, aslında üniter devlet fikrini dağıtmak esasına istinat ediyor. Üniter devlet, Jakobenler'in ortaya çıkardıkları Fransız İhtilâli'nin bir eseridir.
  • " Şuanda hangi kitabı okuyorsun ? " sorusunun basit bir soru olmadığını " Sen aslında kimsin ve nasıl biri olmak istiyorsun ? " sorusunun sormanın bir yolu okduğunu söylüyor WİLL SCHWALBE . Sen hangi kitabı okuyorsun .
  • Bir adam, oğlu ile ormanda yürüyüş yapıyor. Birden çocuk takılıp düşüyor ve canı yanıp “Ahhhh” diye bağırıyor.
    İlerideki dağın tepesinden “Ahhhh” diye bir ses geri geliyor. Çocuk şaşırıyor. Merak ediyor ve “Sen kimsin” diye bağırıyor. “Sen kimsin” diye cevap geliyor dağdan..Çocuk kızıyor. “Sen bir korkaksın” diye bağırıyor.
    Dağdan gelen ses “Sen bir korkaksın” diye cevap veriyor.
    Çocuk babasına dönüp “Ne oluyor böyle?” diye soruyor.
    “Oğlum” diyor adam, “Dinle ve öğren!”
    Dağa dönüp “Seni seviyorum” diye bağırıyor. Gelen cevap “Seni seviyorum“
    oluyor. Baba tekrar bağırıyor, “Sen bir harikasın..” Gelen cevap “Sen bir harikasın..”
    Oğlan çok şaşırıyor, ama ne olduğunu gene anlayamıyor.
    Babası anlatıyor..
    “İnsanlar buna ‘Yankı’ derler, ama aslında o ‘Yaşam’dır.
    Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam davranışlarımızın aynasıdır.
    Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev!
    Daha fazla şefkat istediğinde, daha şefkatli ol!.
    Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy.
    İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan, sen sabırlı olmayı öğren.
    Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, herkes için her zaman geçerlidir.
    Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarımızın bir aynada yansımasıdır..”
  • “Nasılsın iyi misin? Sorarsam söyler misin?
    Yabancı sen kimsin? Çağırsam gelir misin?”

    Şarkı sözü

    YABANCI SEN KİMSİN?

    Yabancı. İnsan dünyaya düşmüştür bir kere.. Bu kitabı alış hikayemle başlayayım. Tesadüf bu ya veya yerini bulma da diyebiliriz, dünyaya geldiğim(düştüğüm) hastaneye 20 metre mesafedeki bir sahaftan almıştım. 1967 basım üstelik, sonra ne mi oldu? 45 senelik bu kitabı biraz da ben yaşlandırdım ve 5-6 senedir okunmayı bekliyordu, nihayet okudum. Bileydim bu kadar gecikir miydim, ah şu ihmallikler..

    Öyle güzel kokuyor ki bu kitap oh mis, sürpriz olarak içinden 3 tane de Camus kısa hikayesi çıkmasın mı , seyreyle keyfi. Bu arada mübarek ramazan günü,Albert Camus’u Nihat Hatipoğlu’na tercih ettiğim için de zerre kadar pişman değilim, zaten bu tip tv hocası tayfasının çoğundan senelerdir hazzetmem. Orucumu tutarım, isteyen de tutmaz. Kendimce yaşarım, isteyen de istediği gibi yaşar.

    Camus’un diğer kitaplarını da fena halde merak ettim.

    Kitaba gelirsek , aslında fena halde kasvet ve çıkmazlık içerikli olduğunu söylesek pek yanlış olmaz. Gariptir ki ne zaman kederli ama insanın özünü anlatan bir metinle karşılaşsam tam tersine ferahlar ve ümitlenirim. Hidayet’in kasvetli baş yapıtı Kör Baykuş için de durum böyle olmuştu. Sanırım bu özellik bende Kafka okumaya başlamamla ortaya çıktı, yaklaşık 10 yıldır böyle.

    Yabancı’yı hem düpedüz anlatılanların yalın gerçekliği hem de baştan sona metaforlar örgüsü olarak algılamak mümkün.

    Camus, Fransız asıllı bir baba ve İspanyol asıllı bir annenin çocuğu olarak Cezayir’de doğmuştur. Cezayir, Fransız işgalinde bir sömürgedir o zamanlar malum. Gençlik yılları burada geçmiştir.Kitabın hikayesi de bu bölgede geçer.

    Birinci bölümde kahramanımız, annesinin ölüm haberini alır ve cenaze işlemleri için birkaç saatlik mesafedeki bir çeşit huzurevine doğru yola çıkar. Onu oraya yıllar önce bırakmıştır. Bu kısımda annesiyle olan kopukluğunu görürüz.

    İkinci bölümde tek başına yaşadığı küçük evinin, küçük dünyasının, küçük hayatının detaylarıyla karşılaşırız. Biraz komşularıyla,biraz arkadaşlarıyla, biraz iş hayatıyla,biraz da sevgili sayılıp sayılmadığı tartışılır kız arkadaşıyla olan ilişkilerini görürüz.

    Hayatın anlamsızlığını iliklerimize kadar işletir Camus. Fakat yaşamak arzusundan da vazgeçtiğini görmeyiz.

    Mesela kız arkadaşını sevip sevmediğini bilemez, onunla evlenmek isteyip istemediğini bilemez ama onsuz da edemez bir türlü.

    Komşusu ve köpeğini mesela öyle bir tasvir eder ki mest oluruz okurken. Hani insanların sahip olduğu hayvanlarıyla benzerliği hep söylenir ya bu konuda belki de ilk edebi örneklerden birini Camus vermiştir, çok da iyi bilmiyorum tabi ki.

    Kahramanımız insanları pek önemsemez fakat onlar için elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışır hep. Kırmak istemez, özellikle tanıdığı insanları görmezden gelmek istemez. Yani bir bakıma her şeye boş vermiş bu adam bir bakıma da asla bencil değildir.

    Güneş ve havanın sıcaklığı da kitaba nüfuz eder fena halde, malum Afrika .

    “Bütün bu süre boyunca,bir o kızgın güneş vardı,bir de o sessizlik. Pınarın tatlı şırıltısıyla kavaldan çıkan üç ses duyuluyordu sadece.”

    Bir gün de Paris’e taşınabileceği cazip bir iş teklifi alır ama sonuç şöyle olur,

    “Hayatınızda bir değişiklik olsun istemez miydiniz?” diye sordu.
    “İnsan hiçbir zaman hayat değiştiremez” diye cevap verdim. “Değiştirse bile , bir hayatın diğerinden farklı hiçbir tarafı yoktur. Kaldı ki,buradaki hayatım da pekala hoşuma gidiyor benim.”

    Sonra bir gün kız arkadaşı ve bir takım arkadaşlarıyla beraber bir arkadaşın evine misafir olurlar, işte ne olursa da o zaman olur. Bir vesileyle gereksiz bir kavganın içinde bulur kendini, sonra kavga yatışır da içindeki duygu yatışmaz. Nihayet gidip arkadaşına husumet besleyen bir “Arap”ı öldürüverir hiç yoktan!?

    “Teri de güneşi de üstümden silkip attım. Günün dengesini bozduğumu, üzerinde mutlu günler yaşadığım kumsalın ender rastlanan sessizliğini mahvetmiş olduğumu anladım. O zaman dört el daha ateş ettim; kurşunlar hareketsiz vücuda saplanıp kaldı. Felaketin kapısına sanki dört tane sert darbe indirmiş gibiydim.”

    Tutuklanır kahramanımız. Kitabın bundan sonrası mahkeme ve hapishanede geçer ve öylece pek de bir yere varmadan biter. Mahkemedeyken hakim,avukatı, jüri,tanıklar, tanıdık izleyiciler girer devreye. Hapisteyken onu inanmaya davet eden vicdanlı ve sabırlı bir rahiple diyalogları, kendi kendine daldığı felsefi düşünceler, hayat-ölüm ikilemleri. İdama mahkum olmuştur.

    “Ne yapalım öleceğim demek! Başkalarından önce ölecektim orası besbelli. Ama herkes de bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmez. Gerçekte, ha otuz yaşında ölmüşsün ha yetmiş yaşına, bunun pek önemi olmadığını da bilmiyor değildim, çünkü her iki halde de, başka erkeklerle başka kadınlar pek tabi olarak hayatta kalacaklar daha binlerce sene, bu böyle sürüp gidecek. Uzun lafın kısası, bundan daha açık bir şey olamazdı. Ha şimdi olmuş ha yirmi sene sonra, ölecek olan hep ben olduğuma göre”

    İşin en tuhaf taraflarından birisi de şudur, mahkeme cezayı verirken, sanığın geçmişte annesinin ölümüne ne kadar kayıtsız kaldığından yola çıkarak bir karara varmıştır, bu da kahramanımızın ne kadar merhametsiz birisi olduğuna delil sayılmıştır ve cezayı vicdanlarda pekiştirmiştir !!

    Hapishane ona iyiden iyiye düşünme fırsatı verir, şöyle der bir keresinde,

    “Böylelikle ne kadar çok düşünürsem, hafızamın derinliklerinden de , gereği kadar değerlendirmeyip unutmuş olduğum o kadar çok şey çekip çıkaracak hale gelmiştim. O zaman anladım ki, dışarıda ancak bir gün ömür sürmüş olan bir kimse bile, hiç sıkıntı çekmeden, yüz yıl hapiste yaşayabilir. Canının sıkılmayacağı kadar çok hatıra edinmiş olacaktır çünkü. Bu da avantajdır bir bakıma.”

    Ama şunu da söylüyordu,

    “Hayır, çıkar yol yoktu ve kimse hapishane akşamlarının insanın içine nasıl oturduğunu hayalinde imkanı yok canlandıramazdı.”

    Mahkemede de şöyle demişti,

    “””” “Her şey, benim karışmama imkan verilmeden cereyan etmekteydi. Kaderim hakkında karar veriyorlar, oysa benim de fikrimi almıyorlardı. Arada bir, herkesin sözünü kesip ‘Peki ama baylar bu davada sanık kim Allah aşkına?’ Sanık olmak önemli bir şeydir. Hem benim de bazı diyeceklerim var!” demek geliyordu içimden ama iyice düşününce , söyleyecek hiçbir sözüm olmadığını görüyorum. ””””

    Uzattık ama bitmez daha bu kitapla ilgili söylenecekler. Son olarak kısaca metafor kısmına da değinmek istiyorum meselenin.

    “Yabancı” olan kahramanımız mıdır? Onun öldürdüğü “yabancı arap” mıdır? Toplum mudur? İnsanın kendi kendine yabancılaşması mıdır yoksa ?

    Kahramanımız her ne kadar hayata anlam yükle(ye)mese de bir şekilde yaşayıp gitmektedir. Ta ki cinayete kadar.. Sonrası başka bir boyuta geçmektir.. Yoksa öldürülen aslında bir duygu mudur? Kendini yaşamaya mecbur hisseder gibi sürdürdüğü bu hikayesini, yarı buçuk “yaşama sevinci” ni öldürerek mi noktalamaya karar vermiştir?

    Daha fazlasını bilemiyorum fakat çok etkilendiğimi söyleyebilirim “Yabancı”dan . Okumanızı tavsiye ederim..