• 528 syf.
    ·41 günde·Puan vermedi
    Selamün aleyküm sevgili okurlar..
    Evet bir Şehnaz Gülşen kitabını daha bitirdim şu an çok karmaşık duygular içerisindeyim, öncelikle kitaptan bahsedeyim sizlere;

    "Öksüz ve yetim olan Berçem,
    Düğün gününde kocası öldürülen Berçem, kaynı ile evleniyor.
    Burada biraz durup empati kurmaya çalışalım...
    Düşünün şimdi en mutlu gününüzde eşiniz vefat ediyor ( Allah korusun)
    Ve siz de verilen hükümle eşinizin erkek kardeşiyle evleniyorsunuz, sizi sevmeyen bir adamla hatta o adamın bir de evlenme hayalleri kurduğu sevdiği başka bir kadın var... Aklınız almıyor değil mi?

    Yakışıklı karakterimiz Barzan bey 'emanet gelin'ini istemiyor ona değer vermiyor, sevmiyor, saygı göstermiyor, sürekli eziyor.. kitabın başı bu tabikide

    Berçem in ondan ayrılmasıyla anlıyor onun değerini, ona olan sevgisini ve Berçem'ı babasının evinden kaçırıyor bu süreçte hala evliler ama evli olduğu karısını kaçırıyor. Ona değer veriyor seviyor bir şekilde yuva kuruyorlar.

    Bu acılı ve bir o kadar da yürek yakan serüvende benim ders çıkardığım konular çok oldu örnek aldığım verler var, ben o kitabı okumuyorum o kitabı yaşıyorum en derinden yaşıyorum hem de.

    En çok da bir evliliğin nasıl gideceğini, eşlerin birbirine olan saygısını bağlılığını ve sorunlarının kendilerinin cozmeleri etkiliyor beni, malum günümüzdeki evlilikler en fazla 1 yıl sürüyor.
    Kitabı okurken bana kattığı bilgiler sayesinde olgunluğum artıyor düşünce yapım gelişiyor. Hatta şöyle bir anımı da anlatayım sizlere;
    Geçtiğimiz hafta salı günü kurstayım. Kurstaki arkadaşlar da bir arkadaşın evliliği hakkında yorum yapıyorlar, dinliyorum onları hepsi ayrı ayrı konuşuyor.
    "Güzel bir kadın aslında, kocası onu neden aldattı ki"
    "Kız bir kere aldatmadı onu kaç kadınla aldattı üstelik çocukları yakalamış adamı"
    " kız da ne diye katlanıyorsa o adama güzel kız ay ben olsam boşardım o kacayı!"
    İşte bu cümleden sonra artık dayanamıyorum giriyorum araya
    " öyle söylemeniz çok yanlış. Hepiniz evlisiniz burada, hepinizin de çocuğu var. Biz nereden bilelim kadın o evin içinde ne yaşıyor. Başkalarının mahremiyeti hakkında konuşmak doğru değil. Karı koca arasında bu ilişkiler bize laf söz söylemek düşmez.."
    Benim bu konuşmam onlarla hayli dokundu sonra ona lar üstüme geldiler.
    " Sen evli bile değilsin bize akıl veremezsin, senin yaşındakiler bunları düşünmüyor, sen ne söylediğinin farkındamısın. Sen önce bir evlen biz de seni görelim..." Evet konuşmanın sonlarına doğru yaklaşık 2 saat tartıştık onların söylemek istediği nokta şuymuş "evli değilim, öyle bir tecrübem yok, o yüzden benim konuşmam çok yanlışmış."

    Dönelim kitabımıza kitaptan beğendiğim bir bölümü de sizlerle paylaşmak istiyorum.


    Evrenin bahsettiği nice güzelliği kıymete bindirecek idrake sahip olmayan insan topluluğu içinde nefes alıp vermek can yakıyor. Kimi elinin tersiyle itiyor, kimi anlamıyor, kimi görmezden geliyor.

    Paylaşmanın tadına varmayan hatta paylaşmayı bile cok gören bir topluluğun içinde nefes alıp verebiliyoruz. Çoğumuz aynı espiriye gülerken, çoğumuz aynı acıya ağlayabiliyoruz.
    İnsan olarak var edilmiş ancak insan olamamışız.
    Koca bir mutluluk küçük bir paylaşımla başlayıp bir gülücükle sonlanıyordu. Mutluluğunu tek başına yaşamayı yeğleyip başaramayan nice örneğimiz de vardı. Hayatta hep şu dersi çıkarmıştır insanoğlu:
    Paylaşmayı bilene mutluluk daimidir.
    Paylaşmayı bilmeyene mutsuzluk cezadır.


    Şuraya da şunları bırakayım
    #42282101

    #42281230

    #42056872
    Hayatin 2 kuralı #40438674
  • 196 syf.
    ·10 günde·7/10
    Şöyle bir oturdum masama, dedim ki: Bunu yazmasam olmaz. ''Niçin edebiyat alanında bu kadar başarılı öykülere uzun zamandır bir inceleme yazmıyorsun?'' dedim. Yazık değil miydi o kadar okumaya etmeye? Bunu ancak bugün farkettim. Kusura bakmayın. Hadi başlayalım. (Spoiler vardır)

    Bazı kitaplar vardır, okurken size çok manasız gelir, değeri sonradan anlaşılır. Ben, özellikle Tanpınar'ın bazı kitaplarında, böyle bir tesir yakaladım. İşte o tesir bu kitapta da oldu. Okuduğum zaman anlamsız gelen yahut ''bunu niye yazmış ki bu kadar?'' dediğim bazı öyküler var. Ancak edebi ve felsefi derinlik açısından değerini sonradan anladım çoğunun. Yanlış anlamayın, şu anda övgü düzmüyorum. Biraz sonra söyleyeceklerimle ters köşe olabilirsiniz. Kitabın derinliğini kastediyorum ben. Şüphesiz ifade ettiği düşünce de önemlidir ama onu böyle ustalıkla okuyucuya nakleden yazar pek azdır.

    Dilinden ve anlatımından başlamak istiyorum. Okumaya başlayınca öykülerde postmodern unsurları arayıp bulmam hiç zor olmadı. Hatta ben onları bulmadım, gelip kendilerini gösterdiler. Sade bir edebiyat dili olmasına karşın(ne Tanpınar gibi ağdalı ne de Yaşar Kemal gibi uzun uzadıya) zor bir metin arkadaşlar. 2 dakika kitabın başından ayrılmaya gelmiyor, geri döndüğünüzde nerede kaldığınızı unutuveriyorsunuz. Şüphesiz metinlerdeki bilinç akışı tekniğiyle bağlantılı bu durum. Dolayısıyla sağlam bir kafayla ve benim yaptığım gibi sıkış tıkış bir zamanda değil, boş bir zamanınızda okuyun mümkünse(affetmez). Belki o zaman tadına varmanız için bahsettiğim gibi kitabı bitirip kenara koymanıza gerek kalmayacaktır. Neyse. Dilinin sadeliğine aldanmayın, zor metin dedim. Belki de bu, daha yeni yeni modern-postmodern okumalar yaptığım için bana öyle geliyordur. Lakin şimdiden şunu söyleyeyim, o eski incelemelerdeki yerden yere vurma yaklaşımımı bu kitaptan sonra terk ettim. Anladım ki o zaman, modern-postmodern olayı daha tafsilatlı bir araştırma ister. Kestirip atmaya gelmez. Hatta denebilir ki öykü ve romandaki bu teknik, her ne kadar biçimselliği öne çıkarsa da vurucu mesajlar vermek için de iyi bir seçenektir(bu düşünceyle ben de hem ''toplumcu'' içerikte ve fakat ''postmodern'' teknikleri kullanan bir öykü yazdım. Sema Hocam çok beğendi), Ben zaten bu adamlara ''Siz niye edebiyatta yeni teknikler geliştiriyorsunuz?'' diye kızmıyorum. Bu adamlar, o tekniklerle bir nevi aydın kompleksi yaratıyorlar, kendilerini toplumdan soyutluyorlar. Zannediyorlar ki bu teknikle insana daha fazla eğilen, dolayısıyla toplumsal çözüm önerilerini dışlayan bir çıkış yaratırsak sömürü düzenine çok büyük tepki gösteririz! Sonuç: Toplumdan bağımsız ''zannedilen'' insan ve yazdıklarıyla kalmaları.

    Şu anda edebiyatımızın ana eksen tartışmalarından birini mevzubahis kitaptan biraz bağımsız olarak geçiyoruz ama bu tartışmalara değinmeden olmaz dedim. İncelemeyi okuyanlar biraz daha sabretsin. Çok meşhur bir Alman müzisyen, toplumcu sanatın öncülerinden Hanns Eisler demiş ki ''Sadece müzikten anlayan, müzikten hiç anlamıyor demektir.'' Ben de bunu aynı şekilde edebiyata uyarlamak istiyorum. Eisler'in kastettiği sanatın tarihsel ve toplumsal işleviydi elbette. Bu işlevi unutan müzikçi gibi edebiyatçı da aydın olabilir mi? Oğuz Atay'a ve onun gibi postmodern yazarlara bu açıdan bakmak daha sağlıklı olur diye düşünüyorum. Düzenin geleneksel kalıplarından kurtulacağım, toplumsal sömürüye isyan edeceğim diye bu kadar hüzün, kasvet, yalnızlık neyin nesiydi böyle? Yoksa biz de ''Beyaz Mantolu Adam''daki gibi toplum bizi bunaltıyor diye intihar mı edelim? Çıkış önerisi yoksa, kurtuluş denilen, isyan denilen insanın kendi kapalı kutusuna dönmesiyse kimse kusura bakmasın, o yazarlara aydın diyemeyiz. Zira aydın, adı üstünde, karanlığın olduğu yere aydınlığı, umudu taşımalıdır. Umut yoksa insan da yoktur. Denklem de bu kadar basittir. Bana deniyor ki ''iyi de adamın bir toplumsal derdi yok, insan psikolojisine eğiliyor sadece.'' Hayır, buna katılmam. İnsan psikolojisi de tarihinden ne zaman bağımsız olmuş? Herkesin psikolojisini bu kadar didik didik edip insanların paranoyak yanlarını ortaya dökmekle kim ihya oldu? Geçiniz bunları.

    Artık öykülerimize dönme vakti geldi. Zaten yukarıda çıtlattım bir şeyler, Beyaz Mantolu Adam'la ilgili. Yazın sıcakta cami avlusunda dilenen bir delikanlı bu. Herkesin her dediğini yapıyor. Kullanıyorlar adamı, hiç tepki göstermiyor. Yalnız, bir vitrinin önünden geçerken beyaz, etekli bir kadın mantosunu çok beğeniyor. Pazarlık edip alıyor onu ve giyinip geziyor. Herkesin gözü üstünde. Takip ediyorlar, deli sanan da var ama epeyce rağbet... En sonunda adam gerçekten bunalıyor, intihar ediyor. Aslında olay çok saçma gözüküyor, ta ki Oğuz Atay'ın o meşhur postmodern anlatısı işin içine girinceye kadar. Öyküler öyle kolay olmadığı için, mesajları anlamak gerekiyor, düşünmek gerekiyor. Ben de düşünüp durdum, ne demeye çalışmış burada diye. Nihayet daha geçen gün sırrını çözdüm, adam alegori yapmış! Sayın okuyucu, dediğim gibi, kitabı benim gibi sıkışık tıkışık bir zamanda okuma. Anlatılmak istenen aslında toplumsal normlara aykırı hareket eden(mevzubahis öyküde bu, sıcak yaz günlerinde ''Beyaz kadın mantosuyla'' dolaşan delikanlı olarak anlatılmış) bir adamın nasıl toplumun dışına itildiği, yalnızlaştırıldığı ve intihara sürüklendiğidir. Ben bunu sadece adam olarak değil, fikirler olarak da alıyorum. Öyle ki bunu okuyan bir kısım okuyucu da ''Sen böyle düşünüyorsun ama senin bu düşüncelerin yazın montla gezmek gibidir!'' diyebilir. Yani ''aykırı'' kastediliyor, ''absürd'' dedirtiyor. Fikir eleştirisinde de ''gerçek dışılık'' anlamında. Okuyucunun bu öyküyü nereden, nasıl okuduğuna bağlı.

    Diğer öyküler de aşağı yukarı aynı aykırılık, yalnızlık ekseni üzerinde. Özellikle ''Babama Mektup'' ve ''Unutulan'' öyküleri toplumda yerleşmiş gelenekselliğe, muhafazakarlığa bir sataşma diyebiliriz. Hatta bir ucuyla toplumcu. Ama o kadar... ''Tahta At'' öyküsüne de ayrı bir parantez açmalıyım. Postmodernizmin, ''Ne Evet Ne Hayır'' gibi mektup tarzındaki öykülerinde kullanılan ÜSTKURMACA tekniği(metin içinde metin yani) gibi, hatta o teknikten daha önemli bir edebi unsur olan(bence), mitolojilerden faydalanma ve tarihe gönderme yapma, zamanı ve mekanı böylelikle belirsizleştirme vardır Tahta At'ta. Onun için en zor öykülerden bir tanesi. Tuğrul Tuzcuoğlu şahsında Türk modernleşmesine de gönderme var, toplumsal mesajlar da var. İşiniz zor kısacası. Önsözde Oğuz Atay'ın ironiyi de postmodern bir unsur olarak eserlerinde yansıttığından bahsetmiş, o da fazlasıyla var. Görüldüğü üzere postmodern tekniklerin(Üstkurmaca, olay örgüsünün klasik yapısını dağıtması, zaman-mekan belirsizleşmesi, mitolojiyi ve tarihi kullanıp atıf yapması) neredeyse hepsi vardı. Onun için önem verdim. Bir diğer husus, gene benzer bir toplumsal baskının kurbanı olan Tuğrul'un Beyaz Mantolu Adam ya da Korkuyu Beklerken öykülerinde olduğu gibi içine kapanarak değil, isyanını açık açık yürüterek, örgütlenerek kasaba idaresine tepki göstermesidir. Aslında burada yazar Tuğrul'un tarafında değil. Bunu, bitirirken yaptığı ironiyle anlarız. Yazarın, öykülerinde hep sömürüye karşı çıkmanın yolunu insanın kendi içine kapanmasında görmesi ve bu fikri(intihar, yalnızlık, iç isyan) yayması, buna mukabil Tuğrul'un isyanını adeta küçümsemesi bence yazarı acınacak duruma düşürdü. Edebiyat yapmak için edebiyat yaptığı belli oldu. Dolayısıyla edebiyattan anlamadığı da(mücadeleden anlamadığı için) belli oldu. Onu bu yüzden eleştirmeyeceğim, besbelli küçük-burjuva yazarımız her daim toplumun ezilen sınıfına burun kıvırarak o kitapları yazmış. Korkuyu Beklerken öyküsü bu anlamda, yazarın nasıl bir istikamet tuttuğuyla ilgili iyi bir örnektir sanıyorum. ''Gizli mezhep'' tarafından gönderilen bir mektupta ''Eğer evinin dışına çıkarsan öldürürüz seni.'' yazar. Adam zaten günlük hayatından, eve gelip işe gitmekten bunalmış. Bu da üstüne iyi bir fırsat, tam zamanı. Mezhebin dediğini yapmaya karar verir, evinden çıkmaz. Evde yalnız başına neler yaptığını yazmayacağım ama bütün bilinçaltını kusar. Daracık bir yerde kendi benliğiyle baş başa kalan bir adamın yapabileceklerini düşünün. İşin burasında aslında ''Gizli Mezhep'' olayının bir metafor olduğu anlaşılır. Öyküde anlatılanlarda, tehdit mektubunun kaynağı ve mektup gönderilen diğer insanların verdiği tepkiler üzerinde durulur. Bir defa mektubun kaynağı bilinmez. Sonra gerçekten mektupta öyle mi yazıyordu, yoksa adamın kendi kafasındaki yorum mu bu yönde? Ah yine postmodern teknikler...

    Zannediyorum yeterince öyküyü ele aldım. Yazıyı artık modern/postmodern takımına bu vesileyle bir eleştiri daha yaparak sonlandıracağım. Sevgili ''çok akıllılar'', kendinizi toplumun tepesinde zannetmekle sömürüye karşı çıktığınızı sanmayın. Sömürü zaten sizin gibi tuzu kuruları etkilemiyor, alt sınıftan emekçileri etkiliyor. Bunca senedir edebiyat diye yalnızca biçimcilik yaptınız, bulmaca çözer gibi metinlerde oyunlar oynadınız. Bu teknikleri ben de taktir ediyorum. Amma velakin sizinki sadece biçimcilik. Üstüne üstlük toplumsal mücadele verenlerle böyle dalga geçiyorsunuz, onları da eleştiriyorsunuz. Bu ülkede bir gün aklı başında siyasetçiler gibi aklı başında edebiyatçılar da olur, merak etmeyin. Yalnız artık yarattığınız karakterler gibi inzivaya çekilme zamanınız gelmedi mi?
  • 158 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Öncelikle hepinize güzel akşamlar dilerim dostlarım. Epey zaman oldu inceleme yapmayalı bir şiir kitabına üstelik. Çok düşündüm nasıl bir giriş yapsam diye Sevgili Cahit Sıtkı Tarancı'nın en bilindik şiirinin adı verilen bu kitabını sizlere anlatmaya. Hiç dinlenmeden ara vermeden yazmak istiyorum içimden gelen bu satırları. Zira dinlenmedikçe ömrün artarmış, öylesi güzelmiş Cahit'ciğime göre. Sense "kulak ver ki" o diyor böyle, bir anlamı olsun bu satırların. Şiirlerinin çoğunda bir şekilde değiniyor Sevgili Cahit ölüme hem de gayet tatlı bir dille çiçekler için mesela ölülerin sükunu diyor ne güzel bir tabir!
    "İnsanlar bilseydiniz ne bekler 
    Bir gün açmak için bu çiçekler;"
    Ne bekler sizce çiçekler açmak için sevgili okurlar, baharın gelmesini mi, dallarından koparılıp birine verilmeyi mi ya da bir ölünün mezarında yeşerebilmeyi mi?

    Şarkılar yarıda ne zaman kalır peki biliyor musunuz? Bahar gittiği ölüm geldiği zaman Cahit'cim için.
    Sadece ölüme değindiği mısralarında değil sevgilisine, sevdiğine seslendiği dizeleriyle de vurdu beni Cahit.

    Yanan alnımı elinin gölgesi soğutur, suya eğil bir bak senin güzelliğin benimse gençliğim orada diyor
    ve evlilik teklifi ediyor sanki şu cümleleriyle müthiş bir şirinlikte:
    "Yorgun başımı göğsünde emniyette bileyim; 
    Artık taslarımız ayrı çeşmelerden dolmasın."
    Evet benim tasımı da çesmemizden sen doldurucaksan :))
    "Ne yardan geçilir, ne serden; 
    Korkuyoruum bu gecelerden."
    Bunu okuyunca geceden korkmak bile bana güzel geldi o söyledi diye sadece.

    Güzel memleketim için bile hissiyatını öyle bir içtenlikle dile getirmiş ki aşık olunası cidden yazacağım şu cümleler de:

    "Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;"
    Olsun be Cahit'cim ölmek sonrası gibi kederli değil. Şehit haberlerinin duyulmadığı, aç ve üşüyen, başlarını sokacak bir evi bile olmayan insanların, mendil satan minik çocukların olmadığı, insanlar tarafından hayvanların eziyete maruz kalmadığı, ağaçların kesilmediği, kuşların gökyüzünde özgürce uçabildiği, fabrika dumanlarının gökyüzünü hiç kirletmediği, deniz sularının masmavi ve tertemiz kaldığı, çiçeklerin hiç solmadığı ve hasretin hiç olmadığı bir memleketimiz hatta dünyamız olsun, haklısın :))

    Şiirleri aynı zamanda çok yalın sade ve anlaşılır şairimizin. Bu kadar basit cümleler bir araya gelince şiir olur mu derseniz olur en güzel tanımıyla Cahit'cimde.

    "Ne yapsam, gün doğmuyor gönlümce;
    ...
    ... ümitler sende ölüm"

    "Ne isterseniz benden
    Bilmem ki hatıralar"
    Hatıralar ne ister sahi insandan tutar yakasına da bırakmaz ya da öyle güzeldir ki insan onu düşünmeyi bırakmaz, bazen yumuşacık bir dokunuş yarı mutlu yarı hüzünlü, bazen sert ve acı bir çarpış yüreğe...
    "Alıştığımız bir şeydi yaşamak"
    Alışmak tehlikelidir, bırakamazsın öyle kolay alıştığın şeyi, ondan mıydı yaşamaya bu denli bağlılığın onu bırakamayışın ve bunu şiirlerinle bizlere yansıtışın Cahit'ciğim?

    "Desem ki sen benim için,
    Hava kadar lazım,
    Ekmek kadar mübarek,
    Su gibi aziz bir şeysin;
    Nimettensin, nimettensin!
    Desem ki...
    İnan bana sevgilim inan,
    ...
    Ben sende yaşıyorum,
    Sen bende hüküm sürmektesin.
    ...
    Hatırla ki mahşer günüdür
    Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum."

    En çok bu şiiri sevdim galiba en çok bundaki cümlelerin altını çizdim zira. Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor diyor sevdiğine, denizlerin en mavisini sende izliyorum, çiçeklerin en solmazını senden kopardım diyor.
    Ben de ona diyorum ki mısraların en sıcağını sende hissettim, sevgilerin en bitmezini senden öğrendim Tarancı...

    "Aşkımı kuşlara sor sevgilim;
    Öleceğim günü kuşlar bilir."
    Sen ölsen bile aşkın ölmesin ama değil mi? Bak burada bizimle, kalbimizde :)
    "Şayet ölürsem,
    Helâlleşmeye vakit kalmadan, 
    Hatırdan çıkarmayın beni;
    Dünyaya benden selam olsun.
    Her nefes alıp verişiniz."

    Öldün, her daim hatrımızda olmasan da hatırdan da çıkmadın, dünyadan sana çok selam olsun, aldığım ve verdiğim her nefes şiirlerini okurken şaircim...

    "Güneşin batmak istemediği belli."
    Çok belli ama işte güneş batmadan olmaz insan ölmeden sonsuza kadar kalamaz, çiçek kurumazsa bir gün, atan kalp de durmazsa olmaz Cahit'ciğim zira her güzel şeyin bir sonu vardır, okuduğum şiirlerin gibi.

    Aşk nedir ona göre ay buluta girdiği gece en yanık türküleri söyletendir, yanmak da olsa onunla yaşar Cahit :)
    "Ben sevda çekerim, hepsinden beter" diyen de o "Senden uzak olduktan sonra. Nerde olsa yaşıyor insan;" diyen, "Sensiz doğan günü neyleyim" diyen de o.
    Sevgilisinin bir gülümsemesi dünyayı gözden çıkarmasına bedel imiş, o bir gülümsese dinecekmiş yağmur :)
    Bakın ne diyor
    "Sevmeğe geldim insanları,
    Gönlümle, elimle, kafamla sevmeğe; 
    Hesapsız, karşılıksız,
    Ayrılık gayrılık gözetmeden, 
    Gün gelip gidersem şayet,
    Öyle severekten gideceğim ki,"
    Dedim ki ben de keşke herkes böyle içten ve çıkarsız sevse ve gidecekse şayet bir gün böyle güzel gidebilse..

    Ölüm de bir şey varmış ki hayattan daha da güzel bunu diyordu rüyasında onu çağıran ölüler o ise
    "İstemem o dehşet gün gelip çatsın;  Bana kimseler anam kadar yanmaz,." diyordu. Haklıydı en çok anne yüreğiydi yanan gerisi elbet bir gün unuturdu.

    "Uyudun uyanamadın olacak.
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?" Diye yazdığın bu satırlara verdiğim cevabı duyamayacaksın biliyorum ama
    46 yaşında, Viyana'da uyudun sonra uyanamadın... :(
    Bir yolculuktayım şimdi uyuyacağım birazdan, sonra uyanabilecek miyim meçhul? Şimdi ben de diyeyim kimbilir nerde, nasıl kaç yaşında öleceğim diye... Belki sayılı saatler kaldı belki yıllar var daha ama teşekkür ederim sana bunu düşündürdüğün için bana bir kez daha şaircim.

    Son olarak şu mısralarınla bitirmek isterim incelememi sana dair
    "Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
    Dante gibi ortasındayız ömrün."
    20'me girmeme sayılı günler kalmışken 15 yıl sonramı görür müyüm bilmem ama Cahit'ciğim bildiğim bir şey varsa
    "Hayat kısa, kuşlar uçuyor." der Cemal Süreya. Değerini bilelim yaşamanın nefes almanın, sevdilerimizin yanında olmanın, gökyüzünü görebilmenin, yıldızları izleyebilmenin güzelliğini ve hâlâ nefes alıyor olduğumuzun, kalbimizin her bir atımı ve yaşadığımız her an için şükredelim. En güzeli de şiirle kalalım. Şiir olalım hatta. Bir gün ölsek bile bir bulut olamasak da gökyüzüne, yağmur olup kalplere yağmış olalım yaşarken.

    Buraya kadar okuyan güzel kalbinize içten sevgilerimi yolluyorum. Çok yoruldum daha da yazamacağım. :))

    Kitaba dair sevdiğim birçok mısranın yanısıra ısınamadığım mısralar da yok değil tabi :))
    Hepinize bol şiirli geceler dilerim dostlarım
  • 248 syf.
    Anımsamıyor hiç kimse seni...

    Öncelikle inceleme içinde biraz yakınacağım okuyan kişi şimdiden mazur gör.
    Şu an sitede devam etmekte olan bir şiir etkinliği var. Herkes şiir okusun isteniyor -çok hoş- ama birbirimizin kopyası olmaktan öteye gidemiyoruz. Görmüşüz bir Nazım Hikmet’i, Cemal Süreya’yı, Attila İlhan’ı... izlerinden gidiyoruz sürekli. Sanıyoruz ki aşkı, yalnızlığı, umudu hatta umutsuzluğu, öfkeyi, kini, hüznü daha sayamadığım nice duyguları sanki sadece onlar anlattı, şiiri sadece onlar yazdı.
    Araştırmak ne demek hiç bilmiyoruz ve buna ben de dahilim.

    Mesela çok anlamsız bir şiir okuyoruz ama gerçekten de anlamsız.
    Şair tamamen estetiğe önem vermiş ve bir bütünlük yaratmaya çalışmış, fakat bir anlam yok ya da gerçekten herkesin anlayamayacağı kapalı bir anlatım var. O koskoca şiirin içinden bir cümle işaretliyoruz, “ben öyle yalnızım ki...”
    Sonra giriyoruz 1K alıntılar bölümüne;
    ..... şair ve ...... kitabı
    “Ben öyle yalnızdım ki...” hooop paylaş.
    Aşağıya gelen yorumlardan örnek vereyim hemen;
    “bu şair muhteşemmiş ya gerçekten ben de yalnızım hemen okumalıyım.”

    Sitede bir de şiir kitabına “kitap sayısı” gözüyle bakılıyor. 500 sayfalık bir romanı bir günde bitiremiyor ama 500 sayfalık bir şiir kitabını 2 saatte bitirebiliyor. Sonra bir de “huhu 1 günde kitap bitirdim artık bu şairin şiirlerine hakimim,” düşüncelerine kapılıyorlar herhalde. İnsanlığı sorguladım, genel olarak, kendimi de.


    .................. ERROR ................


    Bu yakınmamın sebebi ise Sabri Altınel’i kimsenin tanımamış olması. Böyle bir değerin arka planda kalması ciddi manada bana hayatı sorgulattırıyor.

    Mehmet Fuat da kendisi hakkında demiş ki;
    “Sabri Altınel gibi bir şair geliyor, kitaplar yayımlıyor, bir toplu çıkışın içinde olmadığı, şaklabanlıklar etmediği için, bir köşede ilgilerden uzak yaşıyor, sonra bir gün ölüyor, yazdıklarının bir bölümü dergilerde kalıyor, kimsenin aldırdığı yok.” diyor.

    İnsanı, insana verdiği değeri, işçinin değerini, köylüyü, zengini, çocukları, yaşlıları, hayatı, umudu, güzellikleri, özgürlüğü, barışı, iyilikleri, kötülüğü, gerçekleri... hepsini öyle güzel işledi ki ruhuma gerçekten her şiirinde bir duraksama yaşadım.

    O mutsuzluktan, umutsuzluktan beslenmedi!
    İkinci dünya savaşı sonrası toplumun halini anlattı. Ama insanların içinde umut yeşertmeye çalıştı. Herkesi cesaretlendirmeye, güçlendirmeye, hayatın çok güzel bir yer olduğunu anlatmaya çalıştı.
    Bence başardı da!

    “Neden karanlığında kalbimizin,
    Bir acı bir sıkıntı var?
    Öylesine güzel ki dünya;
    Yaşarız şunun şurasında,
    Yaşayabildiğimiz kadar.”


    Kimseyi kendine örnek almadı, hiçbir yere konamadı, anılmadı, özgün oldu, şiirlerini özgünleştirdi. Estetik kaygılarına girmeden şiirlerinin anlamına önem verdi. Toplumcu oldu, insanını düşündü.

    Ama içinde hep biraz da olsa bir isyan da barındırdı;

    “Siz öyledir diyorsunuz ya yalan
    Sevgiler gözyaşları söyleşiler
    Yaza sıcak güze soğuk deyişiniz
    Taşa sert toprağa yumuşak
    Duruşunuz yürüyüşünüz yalan

    Yoksa iyiyi severdiniz kötüyü sevmezdiniz
    Güzel olurdu çirkin olmazdı
    Gerçek olurdu uydurma olmazdı
    Kırgınlık duymazdınız bezginlik duymazdınız
    Boyun eğmezdiniz

    Siz öyledir diyorsunuz ya yalan”

    Şiirlerinde ölüm gibi bir gerçeği de hiçbir zaman unutmadı;

    “Ölmek de var bu işin içinde,
    Karanlık duvarları üstüne düşerek İstanbul’un,
    Tenha bir akşam vakti, kimsesiz;
    Türkiye’ni, ah o canım Türkiye’ni,
    Her şeyi bırakıp geride,
    Ölmek de var.

    Ama yaşamak istiyorsun şöyle kendince, hür,
    Garip de olsa, kimsesiz de olsa yaşamak;
    Bir gün bakarsın için ezilir, bunalırsın,
    Bir gün sabahleyin, hiç yoktan,
    Sevinirsin.”



    “En güzel çiçekler dünyada açar
    Dünyada verir ağaçlar en güzel meyvelerini
    Dünyada doğar bir sevişmeden çocuk
    Güçlüğün karşısında çaba
    Ölümün karşısında dirilik
    Dün varolduysa bunlar bugün de varolacak

    ....

    Benim sevincime katılın
    Suçun karşısında suçsuzluğum ben
    Umutsuzluğun karşısında umut
    Ölümün karşısında ölmezlik”



    Mesleği de öğretmenliktir;



    .....
    Okul bahçelerinde ağaçlar, soğuyan yağmurlar,
    Zil sesleri boşlukta ve adadım yaşamımı,
    Öğrendiğim her şeyi öğrettim.”




    .....
    Suyunu içmek için öldürdüler seni,
    Ekmeğini yemek için.

    Anaların yasları kapıları çalıyordu,
    Çığlıklar geçiyordu sokakları baştan başa;
    Çekilmiş yürekleri içinden örtülmüş düşüncelerin,
    Gözsüz umutların toprağa düşen yıldızların
    Soğuk taşların içinden.

    Özgürlük için savaştınız, yurtlarınız için,
    Esinlendi yaşam
    Yiğitçe ve hazin ölümünüzden;
    Onurlandırdınız çağınızı.”



    Sabri Altınel der ki;
    “İnsanoğlunun mutluluğunu düşledim hep.”
    “Yüreğim ve kafamla arıyorum yaşamın anlamını”


    En güzel şiiri ise en sona sakladım. Bu şiir beni her okuduğumda çok etkiliyor.

    İNSANIN DEĞERİ;

    Bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Binlerce yıldan sonra
    Berrak bir su gibi ellerime dökülen
    Şu içinde yaşadığım an
    Kutsal dakika
    Kendimi sana bırakıyorum
    Sevinçlerimi gözyaşlarımı sana
    bırakıyorum

    Hani ballı ballı incirleri
    Hani buğulu üzümleri vardır dünyanın
    Hani çatlamış narları
    Başak başak buğdayı
    Suyu ateşi toprağı vardır hani
    Hani gecesi gündüzü vardır
    Yazı vardır güzü vardır
    İpeği bezi vardır
    Bir yanı başka yerdir
    Bir yanı başka yer
    Atan yüreği akan kanı
    İnsan gücü insan emeği vardır

    Alın teri vardır boncuk boncuk
    Yapılardaki alınteri
    Sevişmelerdeki alınteri
    Erdemlerdeki alınteri
    Beyaz siyah sarı
    Hani kederi mutluluğu yaşama sevinci vardır
    Düşüncesi bilimi şiiri vardır hani
    Hani öpülesi tapılası bir hali vardır dünyanın
    Bütün bunlar sensin
    Binlerce yıldan sonra
    Berrak bir su gibi
    Toprak gibi buğday gibi
    Avuçlarıma dolan
    Kutsal dakika
    Sen gene bunlardan başka bir şey değilsin
    İnsan da bunlardan başka bir şey değil
    Kendimi sana bırakıyorum
    Senin bu kadar kutlu
    Yaşanılası olduğunu biliyorum

    Körpe zeytin dalları havaya uzanır
    Bitkiler ballanır
    Bitkiler döllenir
    Erkekler başlarını dişilere eğer Güneşe çiçeğe aranıza
    Anne sevgileriyle kardeş sevgileriyle
    İnsanlar doğar
    Sen insanlarla varsın kutsal dakika
    Toprak da hava da insanla var
    Ateş de su da

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Çünkü siz bir çiçeğin bir sabah nasıl açıverdiğini bilmiyorsunuz
    Suların nasıl hayat dolu akıp gittiğini bilmiyorsunuz
    Toprağın bereketini bilmiyorsunuz
    Aşklar nasıl kalplerden kalplere geçer bilmiyorsunuz
    Sevinci iyilikleri mutluluğu bilmiyorsunuz
    Nişanlılıkları düğünleri cümbüşleri

    Bu dünya bir hoş dünya
    Bu dünya sarhoş dünya
    İşte en sonuncusu
    Savaş alanlarında ölenler 32 milyon
    Hava bombardımanlarında ölenler 20 milyon
    Kamplarda ölenler 25 milyon
    Yaralananlar sakatlar 25 milyon
    Yoksulluğa düşenler 21 milyon
    İşte en sonuncusu
    Daha kolumda kafamda
    Yüreğimde acısı
    Yerle bir oldu bütün dünya
    Kişinin el emeği göz emeği
    Ev dükkân okul
    60 milyondan fazla
    Yer değiştirenler 80 milyon
    Doğduğu illerden başka illere göçenler 34 milyon
    12 milyon çocuk anasız babasız kaldı
    Çocukları kaybolan ana babalar 46 milyon
    bütün çocukları kaybolanların
    13 bini deli şimdi
    400 bini yarı deli
    Giden dünya varlığı milyarları aşıyor
    İşte en sonuncusu
    İkinci dünya savaşı
    Ölü sayısıyla iki Fransa devleti yeniden kurulabilir
    Yıkılan evle Avrupa kıtası baştanbaşa donanabilir
    Gül gibi geçinirdi bütün insanlar
    Giden dünya varlığıyla tam 60 yıl
    İşte bu en sonuncusu
    Ah yürekler acısı

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Bir sürü yalan dolan
    Milletler devletler
    Bir sürü ağlayan gülen
    Gilbert Du Fay Edison
    Elektriği buldularsa eğer
    Gecelerimiz aydın olsun diyedir
    Franklin yıldırımlığı bulduysa
    Yıldırımlar evimize düşmesin diyedir
    Radyoyu bulduysa Marconi
    Şarkılar söylensin diyedir
    Villon Dante Yunus şiirler yazdılarsa
    Güzellikleri iyilikleri
    Birbirimize söyleyelim diyedir
    Descartes Diderot Kant
    Sonrakiler düşündülerse
    İnsanoğlu tabiatı daha çok eline alsın diyedir
    Bir çiftçi uzakta tenha bir ovada
    Sabanını toprağın bereketine daldırdıysa
    Gecenin içinde bir anne
    Yavrusuna ninni söylediyse
    Bir nişanlı sokulduysa nişanlısının koluna
    Bir işçi işini aldıysa eline
    Bütün bunlar bizim içindir
    Bizim mutluluğumuz içindir

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Karanlıkta gizli konuşuluyor
    Karanlıkta düşer kor
    Otlar yapraklar üstüne
    Halılar tahtalar üstüne
    Buğdaylar ipekler üstüne
    Madenler topraklar üstüne
    Karanlıkta düşer kor
    Hadi yeni baştan ateş
    Hadi yeni baştan dövüş
    Hadi yeni baştan kin
    Hadi yeni baştan kan

    II

    Zeytin dalları havaya uzanıyor
    Bitkiler ballanıyor
    Bitkiler dölleniyor
    Çekip gidiyor karanlık
    Köyler şehirler ışıyor
    Uzakta sütbeyaz bir horoz
    Ayağıyla toprağı eşiyor
    Bir umut bir mutluluk
    Göllerde sazan balıkları kasnalar
    Irmaklarda alabalıklar
    Havada kuşlar
    Evlerde eşler
    Yollarda laleler yabangülleri
    Beyazları pembeleri alları
    Yollarda üzümler
    Üzümlerde şarap
    Buğdaylar pamuklar tütünler
    Erkek çocukları kız çocukları gelinler
    Ekşi elmalar mürdümerikleri
    Dağların karlı dorukları
    Dağların kekikli etekleri
    Kendimi sana bırakıyorum kutsal dakika
    Sevinçlerimi gözyaşlarımı sana bırakıyorum
    Yaşamak sensin işte
    Ölmemek sensin işte

    İçerim aydınlanıyor
    Umutlanıyorum yeniden
    Umut zaman demektir
    Yaşamak demek
    Umut bir çocuğun öpen ağzı demektir
    İyi niyetli çalışkan yüreği bir adamın
    Bir kadının gülen yüzü demektir
    Çiçekler içinden
    Kutsal dakikayı yaşıyor onlar
    Güzeli yaşıyorlar doğruyu iyiyi
    İpek böceği gibi

    Umut bu türlü yaşamaktır
    Onlar çocukların önemini biliyor
    İçerim aydınlanıyor
  • 128 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Bu inceleme “ölüm”le ilgili olacaktır. O yüzden huzurunuzu bir miktar kaçırabilir, vaktinizi gereğinden çok alabilir. Okunmadan önce bilinmesini isterim.

    Bu kadar ciddi bir cümle kurmak istemezdim ama bu konu, böylesine soğuk bir girişi gerektiriyor.

    Ölüm.
    Hem de en sessizinden.
    Ve kanser...
    İnsanoğlunu maddi manevi dermansız bırakan dertlerin en büyüğü belki.

    Kitaptan çok etkilendiğimi söyleyerek başlamak istiyorum. Bu etkinin sebebi kısa bir süre önce, yazarın yazdığı cümleleri yaşamış olmam. Her acıyı, her duyguyu hissettim. Hatta kitabın bir yerlerinde Sartre, Simone’a annenizi ameliyat ettirmeyin sakın diyor ya bu cümle bile kuruldu hayatımda. Çok önemli değil benim ne yaşadığım. Bu evrensel bir olay. Belki yaşayanlar vardır bu kanser illetini. Allah kimseye görmeyi nasip etmesin ama ölümü bile aratıyor meret. Ölümden bile daha beter. Öyle ki kanser birini gördükten sonra şöyle diyorsunuz “ Ölmek için bile sağlıklı olmak lazım. “

    Böyle bir duyguyu anlatan kitabın teknik özelliklerine girip umarsızca bir şeyler karalayıp kendimi alçaltmak istemiyorum. Hayatta bazı şeyler daha önemlidir. Bugün ölümü yazmak benim için çok daha fazla önemli.

    Ölümü yazmak dedim bir de. Ne yazılabilir ki onunla ilgili. Bitmişlik, sonsuzluk, başlangıcı ve sonu olmayan, kelimelere dökülemeyen bir olay.

    Ölüm ırmağının suyundan tadanlar, yaşamdaki her şeyin ne kadar boş bomboş olduğunu anlıyor biraz. Keşke bazı şeyleri anlamak için bu kadar keskin bir olguya hiç ihtiyaç duymasak. Olmuyor ne yazık ki, ölüm gelmeden yaşamın değerini anlamıyoruz.

    Günlük sıkıntılarımız günlük dertlerimiz var. Sevgilimizden ayrıldık ne büyük olay, paramız bitti ne yapacağız, canımız sıkkın yaşamak istemiyoruz. Bu ırmaktan tadanlara söylemek lazım bunları. Nasıl da gülerler bize. Herkesin uçurumu kendine derindir elbet, ama başka şeyler de var arka planda.

    Mezarlıklar dışında çok yerde rastlaşıyoruz aslında ölümle. Keşke herkes ölünce öldüğüyle kalsa, bir kişi öldüğünde onu hayatımız boyunca hiç tanımamış gibi olsak. Aynı anda bu kadar çok kişiyi bu kadar derinden etkileyen başka bir olay var mıdır?

    Peki ya arkasından üzülecek kimsesi bile olmayanlar ne yapacak? Kim üzülecek onlara. Senin, benim bizim işimiz ne. Sınavdan FF geldi, dersi nasıl kurtarabilirim bunu düşünmeliyiz elbet.

    Hayattaki tek başarısı ölmek olan insanları düşünün. Sadece ölünce hatırlananları. Kimisine bu bile lüks işte. Seni hatırlayan son insan öldüğünde, sen de gerçekten ölürsün diye bir söz var. Bende seviyorum edebiyatı. Ama bunu gidin de boğazınız düğümlenmeden annesi yeni ölmüş birine söyleyin bakalım. Annen ölmedi senin hatıralarında yaşıyor diye. Yapabilir misiniz böyle bir yüzsüzlük.

    Sürekli inkar ettiğimiz bu engin sonsuzluğu düşünmüyoruz nerdeyse hiç. Ama haklarını yemeyelim bazılarımız düşünüyor. Hatta popüler bir düşünce oldu, ölümü düşünmek, düşünmekten çok düşünmeden sadece ölmeyi istemek. Bir kaçış olarak, kimden neyden? Tabi ki hayatın kendisinden. Yine de tutunuyoruz bir şekilde. Günah olmasa kendimi çoktan öldürürdüm diyenler, biraz daha yaşayayım öyle ölürüm diyenler ölüm ne demek anlıyorlar mı? Nietzsche’nin dediği gibi yaşamın ölümden daha zor bir şey olduğunu anlıyorlar mı? Testere serisi sırf bu düşünce için çekilmedi mi? Yaşamının değerini bilmeyenleri, ölümü haketmeyenleri cezalandırmak. Çok gaddarca geliyor sanki belki de öyle değildir. Buraya bu kişilerle ilgili bir şeyler daha yazardım ama belki birilerini kötü etkileyebilirim diye korkuyorum.

    Yazıyı da fazla uzatıp değerli ömürlerinizden daha çok vakit çalmak istemiyorum. Kim demişti ölümden korkmuyorum, onun olduğu yerde ben, benim olduğum yerde o yok diye. Kimin dediği önemli değil elbet. Sürekli ölümü düşünüp hayatlarınızı berbat etmeyin diye söylenmiş bir söz. Ama demek değil ki bu gerçeği yadsıyın. Hiç düşünmeden lay lay lom yaşayın.

    Kendinize zamanlar yaratın. Sadece ölümü düşünecek kısa zamanlar. Göreceksiniz ne kadar uzun geldiğini o kısacık anların. Sonra öldüğünüzden sonraki dakikaları düşleyin, saatleri, ayları. Yıllara gerek yok, çünkü onu bile unutuyoruz. Başka türlü nasıl yaşayabilirdik ki.

    Son olarak,
    Ölümün son iyiliği, onun bir daha olmamasıdır.

    Ve aldığımız her nefesi, belki de onun son nefesimiz olabileceği ihtimalini hissederek almak dileğiyle...
  • 256 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Kitap dostları.Öncelikle hepinize şiirle,edebiyatla hemhâl olacağınız bir gün dilerim.Bugün size tanımadan arkadaş olduğum,tanımadan hasretini duyduğum bir Arkadaş'ımı tanıtmak istiyorum.Arkadaş Zekai Özger.Adı Zekai ama bugün kulağıma fısıldadığı sırrıyla Arkadaş ismini kendi kulağına kendi fısıldamış.İyi yürekli bir türkücü o."Arkadaş şiir yazmıyor muydu ne türküsü?"diyebilirsiniz.Siz bilmiyor musunuz? İyi yürekli herkes biraz türkü söyler.Kötü insanların türküleri yoktur!

    Merhaba Arkadaş! Ben az konuşan çok yorulan biriyim. Bu yüzden kısaca yazacağım sana. “Bir gün nasılsa bütün acılar eskiyecek.” demiştin bana. Dediğin oldu Arkadaş, eskimiş acılarımı çekmecelerimin en arka köşesine sıkıştırdım şimdi. Göğü kucaklayıp getirdiğin günden beri açıldım Arkadaş, zihnimin en karanlığına kadar açıldım. Şimdi gücüm yettiğince seni düşünüyorum. Kısa süren bir baharı anımsatıyorsun bana. Sen baharın sonunu zaten göremedin. Baharın ortasında, yazı da atlayıp kışa gittin, Arkadaş. Yetişemedik biz sana. Ama ardında bıraktığın delikanlı mısraların abimiz oldu bizim. Abi öğütleriyle büyüdük. “Hayat sığmıyorsa gövdene, yüreğini sığdır çocuk.” dedin, dinlemedik bazen. Çocuktuk bilemedik. Kızmadın bize, “Hangimiz yanlış yapmadık ki?” diyerek gülüp geçtin. Bu yüzden sevdik seni.

    Yoksullukla,acılarla,hastalıklarla geçti çocukluğum diyor Arkadaş.Kitabı okurken bu satırlar ciğerimi yaktı.Şiirlerinin ardından arkadaşlarının mektupları ve kendi yazmış olduğu mektuplar var."benim hiç bacağımdaki mayomla güneş bacağımı yakmadı"diyor Arkadaş."ben hiçbir denizde yüzmedim"diyor."hiçbir arkadaşlığı eskitmedim çünkü arkadaşım olmadı"diyor.

    1948’de Bursa’da doğmuşsun. İstanbul Basın Yayın Yüksekokulu’nu bitirmisşin. 25 yaşındayken, yani daha 10 yıl varken yolun yarısına, bir sokakta ölü bulmuşlar seni. Ölüm sebebine baktım, beyin kanaması olarak düşülmüş kayıtlara. O anı, öldüğün anı defalarca kurguladım zihnimde. Gerçekten yürürken bir anda mı yığılıvermiştin öylece sokağa ya da yoksa… Bilmiyorum, zaten hiç kimse bilmiyor nasıl bırakıp gittiğini bu dünyayı. Bu kısacık ömrü birçok şiirle doldurmayı başarabildiğin için sana ne kadar çok hayranlıkla baksak az. Sen bu şiirleri Dost Dergisi’nde yayınladığında belki de bilemediler değerini. Bilirsin sen de Arkadaş, sanatın değeri hep geç anlaşılır. Tüm şiirlerin bir kitapta toplandı şimdi, kitaplığımızın en nadidelerinden biri oldu “Sevdadır” başlığıyla. Senin adına bir şiir ödülü bile var artık; Arkadaş Zekai Özger Şiir Ödülü. Öldüğün tarih olan 7 Mayıs adıyla bir yayınevi bile kurulmuş. Yani demem o ki; yaşayacaksın aslında nesilden nesile.



    Ankara’nın bu en sarışın, en ince şairi;  şair olmanın, şiir yazmanın sorumluluklarını da taşıyacaktır hep. Şiirinin üslup itibariyle İkinci Yeni’ye ve soyut şiire doğru evrildiğinin söylenildiği dönemlerde dahi toplumsal olanla, güncel olanla bağ kurmayı sürdürecektir.  En imgesel metinlerinde dahi, birlikte yaşamanın, dostça yaşamanın, eşit ve adil yaşamanın özlemini dillendirecek ve mücadeleye çağıracaktır bizleri.

    Neredeyse her şiirinde bir anne imgelemine yer vardı. Sonradan öğrendim, çocukken kemik hastalığından hastanede kalmışsın uzunca bir süre. Annen hep başucundaymış. Ö yüzdenmiş anneye düşkünlüğün. ‘Ana’ sözcüğünü hep kaba bulduğundan ‘anne’ diye seslenmişsin mısralarında.

    “hiç kimse bilmiyor içimin yangınını
    ah! herkes mi susuyor
    kalbimi kalbine bağladığım dostum
    ah! herkes mi susuyor”

    Okuyunuz kitap dostları."Sevdadır"kitabı bize dostluğu,kardeşliği,yoksulluğu,hastalığı,dünyayı,çiçekleri,hayvanları,kâinatı hüzün makamında anlatıyor.Mahrum kalmayın bu güzel adamdan.Bu güzel adam bizi iyiliğe,Arkadaşlığa çağırıyor.
    her ne kadar kitabında "bu dünyadan Arkadaş Zekai Özger"geçmedi dese de 'bu dünyadan Arkadaş Zekai Özger geçti.İyi ki geçti!'
  • 270 syf.
    ·15 günde·6/10
    Not: Bu incelemede Orhan Pamuk’un ‘’Sessiz Ev’’ kitabını dil, anlatım, kurgu, konu olarak dört başlıkta inceleyeceğim. Kitabın içeriğinden bolca örnek vereceğim. Böyle tafsilatlı bir inceleme okunurken kitabın içeriğinden detaylıca bahsedileceği unutulmasın, ona göre okunsun. Yazarın olayları nasıl ele aldığı ve onun yazarlığı da söz konusu kitaba dayanarak açıklanacaktır. Okumadan önce bu yazının ne bir övgü yazısı, ne de bir sövgü yazısı olduğu unutulmasın. Bu yazı sadece ELEŞTİRİ mahiyetindedir. Okuyucuya duyurulur.

    Bundan daha önce bazı konuşmalarda da bahsettiğim gibi, etrafım Orhan Pamuk’u hiç sevmez. Kişilik olarak, karakter olarak ben de sevmem. Bunu bir kenara bırakarak onun romanına adeta bir roman perspektifiyle yaklaşmalıyız. Öyle ya, ben onun romanlarını da roman olarak saymıyordum! Orhan Pamuk’un nasıl bir romancı olduğunu henüz keşfetmiş değilim. Sessiz Ev kitabı bana yalnızca onun tarzını ve anlatımını öğretti. Oysa daha önemli addedilen diğer kitaplarını okumuş değilim. Yalnız şundan başlayalım: Bir defa bu kitabın yazılış zamanı 1980’li yılların başlarıdır. Tahmin edileceği üzere o yıllarda solun elinde kalan tek cephe olarak edebiyat-sanat cephesi bulunuyordu. Orada da edebiyat otoritelerine karşı(Fethi Naci gibi) genç yeni-sol edebiyatçılar çıkıyor, romanlara farklı bir perspektif getirerek bu otoritelere savaş ilan ediyorlardı. Çünkü edebiyat piyasalaşmaya başlamıştı. Piyasa olan bir şeyin eleştirmenler tarafından beğenilmemesi söz konusu olamazdı; bunlar sanatımızı kısıtlayan, dünyaya entegre olmamızı engelleyen ve artık aşılması gereken şeylerdi. Bir defa eleştirmenlerin edebiyatı artık köhnemişti. Bu sözlerle yola çıktılar; Doğan Hızlan vardı bu işleri yürütenlerden. Orhan Pamuk da daha o yıllardan bu kadronun içindeydi. İşte Sessiz Ev böyle koşullarda, böyle bir iddia taşıyarak ortaya çıkmıştı. O otoriteler de ne yapsınlar? Mecbur bu sürece boyun eğmek durumunda kaldılar. Gene de roman kriterlerinde ve eleştirilerinde ufak bir esneme yapmadılar. Onlar kararlı kaldılar.

    Her şeyden önce Sessiz Ev bir postmodernizm ilanıdır. Sessiz Evin sakinleri olan Recep, Fatma Hanım, Metin, Nilgün, Faruk hep postmodern bir bakışla ele alınmışlardır. Zannediyorum ki yazarımızın her bölümde farklı bir kişinin ağzıyla olaylara yaklaşması, sonra neredeyse her bölümde olan bir iç sorgulama, bir benliğin sorgulanması, ferdi duyguların artık Peyami Safa’ların ötesinde yorumlanması bunun en büyük kanıtıydı. Tabii bir şey daha vardı: Doğu-Batı çatışması. Metnin konusundan ve anlatımından söz açtıysak, devam edelim. Açıkçası bu anlamda ben Orhan Pamuk’un hiç de başarılı bir yazar olduğunu düşünmemiştim. İlk açıklamamda olduğu gibi onun romancılığının da kendisi kadar berbat olduğunu düşünürdüm. Lakin kullandığı dili saymazsak eğer, o gerçekten anlatımda ve kurguda başarılı bir yazardır. Bunu maalesef bu konularda o kadar eleştirimin üstüne söylemek durumundayım. Çünkü o, gerçekten çok az yazarın yapabileceği bilinç akışını farklı bir teknikle yorumlamıştı: Onu diyalogların içerisine serpiştiriyordu(syf.244-245) ve daha önce hiç rastlamadığım şekilde bunu hem anlatımı kopararak(anılarıyla araya devamlı girmesi) hem de nedenselliği(yani anlamı) bozmadan yapıyordu. Yani o anılarıyla sürekli araya girse de, diyalogların kenarına köşesine akıl yürütmeler soksa da metin yine anlaşılıyordu. Bu da benim postmodern romanda/öyküde ilk defa karşıma çıkan garip bir anlatımdır. Zira daha önce öyküde Vüs’at O. Bener’i biliyordum. Bilinç akışı yapacağım diye anlamın canına okumuştu. Bilge Karasu’nun birkaç öyküsünü okulda okumuştuk. Onlara göre bu metin çok daha anlaşılır, hem de anlatım özellikleri açısından da çok nitelikliydi. Bu da yine bize çok önemli bir şeyi kanıtlıyor: Her yazar kendi üslubuyla, tarzıyla okunmalıdır. Mensup olduğu akım, yazar özelinde değerlendirmeler yapmaya yetmez. Yazarların bu özerkliği de daha çok postmodernizmde görülür zaten.

    Velhasıl Sessiz Ev iyi bir ‘’roman’’dı. Tırnak içinde aldım çünkü bundan ve şu yukarıdakilerden fazlası değildi. Kitabın arka kapağında yazdığı gibi ‘’şaheser’’ filan da değildi. Roman olarak iyiydi. İçeriği bakımından ve kurgusu bakımından da güzeldi. Lakin postmodern gericiliğin, o ferdi dünyalara hapsolmuş anlayışın kitabıydı. Kurgu da anlatım da hep buna özgüydü. Türk toplumuna özgü milli, tarihi, edebi(özellikle divan şiirinden aldığı kısımlara bayıldım) unsurlar da barındırıyordu. Ancak bu saydıklarımın hepsi bir dünya görüşü etrafında olmadığından, bir toplum mesajı içermediğinden ne ele alınan konuların bir kıymeti harbiyesi kaldı ne de diğerlerinin. Doğu-Batı gibi o kadar cemiyeti ilgilendiren meseleleri sen tutup Cennethisar’daki köşke hapsedersen belki anlatımından iyi bir romancı olursun ama iyi bir aydın olamazsın! Ele aldığın konu o kadar zengin ama anlattığın çevre o kadar kısıtlı ki bu yüzden konuyu da ancak sathi yönleriyle ele alabilmişsin. O yüzden mesela bu sorunu çok daha incelikli bir şekilde ele alan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yanından geçemez bu kitap. Zaten iyi bir aydın olamadığın için, bu konularda söz sahibi olamadığın için de verdiğin mesajlar ancak cahillere göre olmuş. Mesela Batının timsali olarak sunduğun Selahattin Darvinoğlu senin romanınla birebir ters düşen bir karakter. Adam toplumcu bir bilince sahip ama Orhan Pamuk Beyefendi onun bu toplumcu yanını görmüyor, bireysel yanını görüyor ve bunun neticesi olarak tam karakteriyle zıt bir biçimde sayfa 83’te ona ‘’Bırak o İstanbul’dakileri, suçları, acıları ve birbirlerine zevkle çektirdikleri işkenceleri içinde çürüsünler!’’ dedirterek her yere aydınlığı ulaştırmak isteyen adamın söyledikleri bu mu diye düşünmemize yol açıyor. Gerçekten büyük bir tezat ve affedilemez bir kusur olarak görüyorum bunu. Adeta her karaktere alelade yapıştırdığı bu bireysel çıkışlar özellikle Selahattin’de fazlasıyla sırıtıyor. Mesela Metin’e müzikli ve danslı bir mekanda söyletilen ‘’Dizlerini bükerek titriyorlar ve aptal tavuklar gibi kafalarını sallıyorlar! Ahmaklar! Bütün bunları, zevk aldıkları için değil, başkaları öyle yapıyor diye yaptıklarına yemin ederim!’’(syf. 114) sözü anlaşılabilir. Çünkü yazar benzer vakalar karşısında Hasan’a da benzer şeyler söyleterek onların benzerliğine dikkat çekme amacı güdüyor. Ancak Selahattin’e yukarıdaki sözleri söyletirken ne amacı güdüyor, belli değil! Anlatım ne kadar başarılı olsa da bir eserin değerini tek başına anlatım belirlemez. Onu yazarın kültürü ve dünya görüşü de, düşünceleri de belirler. Nitekim eserin bu yönden fakirliğini sayfa 188’de bizzat yazarın kendi görüşü olduğunu düşündüğüm pasajı aktararak da ispatlamak isterim: ‘’Dünya da var olan ve huzurla, olsa olsa bazen coşku, bazen neşeli bir hüzünle tasvir edilecek ve yaşanılacak bir yerdi; eleştirilecek ve değiştirme ve ele geçirme tutkusuyla içinde kızışarak öfkelenilecek bir yer değil.’’ Böylece zannediyorum artık yazara dar bakışlı diyince bana kızmazlar ve bir kere daha düşünürler. Karşıma çıkan en sefil, en berbat ve tamamen postmodern felsefeye uygun olan bu düşünce, Faruk’un ama aslında yazarımızın aklından geçenlerdir. O, değişim ve dönüşümü dünyaya verilmiş zarar olarak görüyor. ‘’Elde olan neyse onunla yetinin’’ anlamına da söylüyor bunları. Ne yazık ki yazarımızın gözü o yıllarda işkencelerle, katliamlarla imha edilen gençleri görmüyor. Üç kuruş para için çalışan işçileri istismar edenleri görmüyor. İşte kültür dediğimiz ve bir aydını aydın yapan şeyler bunları görmektir ve bu haksızlıkları değiştirmeye çalışmaktır, onları aklamak değil. Buralar ise zannediyorum artık iyi bir romancı ve reklamcı olmanın ötesinde bir şeydir. Yani Orhan Pamuk gibilerinin anlayacağı bir şey değildir. Kitap baştan sona bu Cennethisar’daki köşkün hikayesidir. Orada yaşayan babaannelerini torunlarının ziyaret etmesiyle başlar. Onların bu evde bulundukları müddetçe olaylardan ziyade anılar ön plandadır. Onun arkasından yukarıda anlattığım gibi her kişinin kendi bakışından çevre hakkındaki izlenimler gelir. Metin ve Hasan’ın başına gelenleri saymazsak daha çok çevrenin kişiler üzerindeki psikolojik tezahürleri vardır. Tabii bir yandan biz o yıllarda toplumdaki kutuplaşmayı da hissederiz. Bu da Hasan ve Nilgün karakteri üzerinden anlatılır. Nilgün komünisttir, çok fazla kitap okuyan ve düşünen, oldukça nahif bir kızdır. Hasan ise mahkum olduğu yoksulluk içerisinde ülkücüler tarafından kandırılmış, onların yönlendirmeleriyle hareket eden, ama aslında bundan rahatsızlık duyan bir karakterdir. Ülkücüler Cennethisar’da zorla para toplarlar, vandallık yaparlar. Hasan da maalesef onların zoruyla bu eylemlere iştirak etmektedir. Kitabın bu kısmı çok eleştirilmiş. Ancak ben burada eleştiriye uygun bir kısım göremedim. Ülkücülerin ve komünistlerin tanımlanması gayet de gerçekçi. Günümüzde de gerçekçi. Zira hepimiz ülkücü denilen kişilerin aydınlanmayla, okumayla uzaktan yakından bir ilgisi olmayan, ancak kırıp dökmeyi bilen 3-5 cahil ya da kandırılmış yoksullardan teşekkül ettiğini az çok biliyoruz. Hatta denebilir ki romanın bu kısmı toplumsal kutuplaşmaya değindiği için artık bireyin sınırlarını aşmıştır. Bu bakımdan eleştiriden ziyade bir övgüye mazhar olmalıdır. Bu kutuplaşmayı bir yana bırakarak ben Hasan karakterine ayrıca değinmek isterim. O, aynı zamanda bulunduğu maddi koşulların ve toplumsal bakışın dışında oldukça idealist biridir. Ben onu Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil’e ziyadesiyle benzettim. Mai hayaller kuran ama siyah gerçeklerle muttasıl yüz yüze olan biri. Kitapta onunla benzerlik taşıyan bir karakter de Metin’dir. Metin de para sahibi olmakla övünen ama bir yandan da elindeki paranın kendisini memnun etmediği açıkça ortada olan biridir. Yukarıda müzikli ve danslı bir ortamda söylediği sözlerden alıntı yapmıştım. Ona dayanılarak aslında iç huzuru aradığını, bunca gürültü patırtıdan ve sahtelikten uzak kalmak istediğini görürüz. Nitekim Ceylan’a olan aşkının sonuçlanmaması da bu isteği doruk noktasına çıkartır. Fark edilirse Hasan da benzer bir biçimde bulunduğu çevreden ve onun iradesini zorla elinde tutan ülkücülerden memnun değildi. Yazarın bu anlamda ikisi arasında kurduğu bağlantı aşikardır. Yazarımız kendi fikirlerini beyan etmek amacıyla bir de Faruk karakterini yaratmış. Faruk, tarihçi olan ve ekseriyetle alkol alarak yalnızlığını tatmin eden biridir. Mesleğine çok sıkı bir şekilde bağlı olması, başka bir uğraşısının olmamasından ve yalnızlığını tatmin eden yegane şeylerden biri olmasından ötürüdür. Karısı tarafından terk edilmiş ve o da elbette sistematik bir biçimde yalnızlığa itilmiştir. Zaten kitapta bir anlamda yalnızlık çekmeyen herhangi bir karakter yok. Bizim tüm bu kişilerden ziyade en çok Selahattin-Fatma ilişkisine değinmemiz gerekir. Çünkü yazar burada romanının temel çatışması olan doğu-batı meselesini ele almıştır. Yazarı ben daha çok bu kısımda eleştirmiştim. Selahattin karakteri Allah’a inanmayan, inananları da küçümseyen ve o da bu şekilde yalnızlığa itilmiş, fakat nasılsa bu yalnızlıkla tezat oluşturacak biçimde aynı zamanda insanları aydınlatmayı temel ülkü edinmiş biridir, bir doktordur. Şimdi benim eleştirim bu noktada şöyle oldu: Bu kişi hem toplum tarafından kenara itilmiş hem de topluma hizmet etmeyi amaçlayan biri nasıl olabilir? Bu kişi eğer topluma hizmet etmeyi, onları eğitmeyi amaçlıyorsa yalnızlaşması boşunadır. Ancak yalnızlaşmış ve tamamen yazacağı ansiklopediyle kabuğuna çekilmiş biriyse de(ki romana göre böyle) toplumcu düşünmesi mümkün değildir. Nitekim Selahattin’in de bazen toplumcu, ilerici düşündüğü, bazen de bireyci bir bocalamayla sarsıldığı romanda görülüyor. Ancak Selahattin’in hangisini seçtiği(toplumculuğu mu bireyciliği mi?) konusunda yazar çok müphem davranıyor. Bence bu davranış ele aldığı çatışma açısından değerlendirilirse romanın bir kusurudur. Zira sen burada doğu-batı çatışmasını anlatmayı amaçlıyorsun, doğu ve batıyı net kişiliklerin temsil etmesi lazım. Evet doğuyu temsil eden Fatma karakterinde bir sorun yok, o gayet net. Romanı okuyan muhtemelen çoğu kişinin nefret ettiği ya da yaşlılığına vererek müsamaha gösterdiği Fatma karakteri, oldukça gelenekçi, acımasız ve geri kafalı bir kadındır. Selahattin’le olan birlikteliğinden başlayarak tüm hayatında bu gericilik kendini gösterir. Hizmetçisi Recep’e olan kini de iç sorgulamalarında sürekli ortaya çıkar. Yazar, Selahattin’in karşısına çıkarttığı Fatma karakteriyle gerçekten de doğu-batı çatışmasını bir ucundan yakalamıştır. Ancak yine de toplumcu yaklaşmadığı için başarısız olmuştur. Hizmetçileri Recep’ten de bahsetmek isterim. Tüm bu doğu-batı çatışmasından ya da toplumdaki kutuplaşmalardan zerre kadar etkilenmeyen(nasıl işse bu?) Recep, evin hanımına hizmet eden ve evi geçindiren bir ‘’robot’’tur. Kitabın ilk kısımlarında biraz onun duygularına şahit olsak da genele baktığımızda sıradan bir hizmetçi parçasıdır. Zaten Orhan Pamuk’un hizmetçilerin ya da işçilerin iç dünyasını incelemesi de çok garip olurdu. Zenginlerin dışına çıkamayan Pamuk, tutup da işçilerin ya da hizmetçinin dünyasını yazamaz. O halde kitapta bu karakter fazlalıktır, madem anlatmıyorsun süs olsun diye mi oraya koydun. Keza aynı şekilde onun kardeşi İsmail de hiç üzerinde durulmayan biridir. Bunların hepsi işte kitaptaki fazlalıklardır. Yani genel anlamda oluşturulan karakterleri ve onların iç dünyasını ele alış biçimini beğendim. Fazlalıkları çıkartırsak bence kitabın 150-200 sayfa civarında olması gerekirdi. Bunlara rağmen gene de hem kurgu açısından hem de anlatım açısından iyi. Ancak dediğim gibi, konuyu ele alış biçimi açısından ne yazık ki yetersiz.

    Bu kadar şeyden sonra son olarak kitabın dilinden söz etmek isterim. İlber Ortaylı, Orhan Pamuk’la ilgili olarak ‘’Onun Türkçesi bozuk, öğrencilerime hiç tavsiye etmem’’ diyor. Haklılık payı var. Zira Orhan Pamuk kurduğu cümleler açısından hem çok garip bir cümle yapısı, hem de gereksiz yere uzun cümleler kullanıyor. Böyle cümlelerde Türkçe cümle yapısının bozulması da kaçınılmaz. Aynı zamanda çok fazla bağlaç kullanıyor, lüzumsuz yere eylemsiler kullanıyor. Bu da elbette metnin akıcılığını kısmen yok eden şeyler. Bir yazarın böyle hatalar yapmasını tasvip etmiyorum. Örneğin sayfa 240’ta kurduğu bir cümlenin başında: ‘’Cesetlerimiz, toprağın iğrenç ve buz gibi sessizliğinde çürürken ve savaş kurbanlarının, içinde yumruğum kadar delikler açılmış gövdeleri ve paramparça olmuş kafatasları ve toprağa dağılan beyinleri, akan gözleri ve kan içindeki yırtık ağızları beton yıkıntıları arasında kokarken, bilinçleri, bilinçlerimiz ah, Hiçliğin bu başsız sonsuz karanlığına gömülüyor;…’’ derken yazarın kitabın genelinde kurduğu cümleleri görmüş oluruz. Aslında yazar bu hataları genelde bilinç akışını kullanırken yapıyor. Yani bilinç akışı yapacağım diye dili bozuyor. Nitekim benzer bir örnek sayfa 82’den verilebilir: ‘’Ilık uykudan kalkışın sıcaklığı yanaklarımda ve aklımda: Rüyayı düşündüm; rüyanın hayalini: Küçükmüşüm, İstanbul’dan çıkıp giden bir tren içindeymişim, tren gittikçe bahçeler görüyormuşum, birbirinin içinde, güzel, eski bahçeler: İstanbul uzakta, biz o bahçeler bahçeler içindeki bahçelerdeyken.’’ Ne demek oluyor bu ‘’Bahçeler bahçeler içindeki bahçeler’’? Yazarın kimi yerlerde bu şekilde saçmaladığını da görmekteyiz. Başka bir yerde, sayfa 45’te yazar düşünüyor, sonra ‘’Düşündüğüne inandığına inanıyor’’. Anlatımı bu şekilde dolaylaması elbette akıcılığa zarar vermiş. Sonra sayfa 239’da ‘’İki saat önce, gazetedeki ölülere dalgın dalgın bakarken, Tıbbiye’de, hastanelerde kırk yıl önce kadavralara bakarken duyduğum korkusuzlukla bakarken,…’’ diye devam eden bir cümle kuruyor ki akıllara zarar. Eylemsilerin bu şekilde tekrar etmesi de metnin akıcılığını zedeliyor. Bunun gibi bir yığın örnek var. Orhan Pamuk’un kitap yazmadan önce çok ciddi bir dil eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. Zira roman böyle yazılmaz. Ancak bu konuda yapılan eleştiriler çoğu sefer sınırı aşmış, eserin kendisine yönelik bir eleştiri haline gelmiş. Ben buna karşıyım. Eserin dili de önemlidir ama hep dediğim gibi tek başına önemli değildir. Nitekim diğer kriterlere yukarıda değindik.

    Nihayet yaza yaza bitiremediğim Sessiz Ev incelemesinin sonuna geldim. Eserin neyi anlattığından, yazarın konuları nasıl ele aldığından, dilinden ve anlatımından detaylı olarak bahsettim. Muhtemelen bunu yaparken okuyucuyu da sıktım, ancak detaylı bir incelemede asla atlanmaması gereken şeyleri anlattım. Yazıya başlamadan önce dediğim gibi, bu bir övgü ya da sövgü yazısı olmadı. Bir eleştiri yazısı oldu. Kitap hakkındaki genel kanaatim 10 üzerinden 6’dır. Puan verirken olaylar zincirinden, kurgudan, anlatımdan verdim. Puan kırarken konudan, yazarın ufuksuzluğundan ve dilinden kırdım. Genel anlamda iyi bir romandı ancak ufkumuzu genişleten, bizi derin düşüncelere sevk eden bir kitap değildi. Ancak boş zamanlarımızda okuyabileceğimiz, yorgun zamanlarımızda bize eşlik eden bir kitap olabilir. Bu yüzden kitaptan çok fazla bir şey beklemeyin. Anlatımını ise taktir ettiğimi söylemiştim zaten. Sessiz Ev kitabı hakkında söyleyebileceklerim bu kadardır, umarım bu inceleme faydalı olmuştur. İyi okumalar.