• Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
    Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

    Saltanat didükleri ancak cihân gavgâsıdur
    Olmaya baht ü seâdet dünyada vahdet gibi

    Muhibbî - Kanuni Sultan Süleyman
  • Eğer hastalık olmazsa sıhhat ve afiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir, ahireti unutturur. Kabri ve ölümü hatrına getirmek istemiyor, sermaye-i ömrünü bad-i heva boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise birden gözü açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.
  • Hiç içinizdeki 'ben' ile dışınızdaki 'ben'in kavgaya tutuştuğunu hissettiniz mi? Aramızda karşılaştığı bir durum yüzünden iki şık arasında kalıp bunun eziyetini çekmeyenler yoktur sanırım.

    Bazen insanın aklından şu geçiyor; içimde birkaç tane ben mi var? diye. Ve her bir 'ben' de beden diyarına kendi hakimiyetini kurmanın telâşını yaşıyor. Her biri söz istiyor hayat dersinde geçmiş ve gelecek işlenirken; haklılıklarını ispat etmek için dik duruşlarını sergileyerek parmak kaldırıyorlar. Ama kimi zaman inatları tutuyor ve acele zelzelesine tutuluyorlar. Asaletle kaldırılan parmakların yerini bağırış ve çığlıklar alıyor. Hiçbir 'ben' diğerinin düşüncesini umursamıyor, hiçbir görüş de sahibini tutmuyor. Artık sınıf tam anlamıyla 'sınıf' olmaktan çıkıyor, Karar adlı öğretmen hakimiyetini ve otoritesini kaybediyor, ne yapacağını bilemiyor ve sınıfı terkediyor.

    Bu sorunun cevapları bizim birey anlayışımızı yansıtıyor biraz da. Fuzuli ise kendi birey anlayışını Rind ile Zahid olarak belirtmiş. Bilindiği gibi, Fuzuli bir ilim adamıdır ve hayatı boyunca hukuktan matematiğe bütün ilimi dallarında kendini ilerletmeye gayret etmiştir. Ama bunun yanında bir aşk ve maneviyat eridir de (elbette üstadlar daha iyi bilir.) Bu nedenle onun benlik arayışına baktığımızda karşımıza 'Rind ile Zahid' adlı farsça asıllı şiir kitabı çıkar. Ne yazık ki farsça asıllı metnini hiç farsçam olmamasına rağmen okumak nasip olmadı. Kitaba verdiğim üç puanı da buradan kırdım zaten. Keşke bir iki rubai farsça aslından alınsaymış.

    Rind ile Zahid sözlükte aynı manaya gelmekte. İkisi sözcük de farsça asıllı olup dünyadan elini eteğini çeken anlamını taşıyor. Ama benim okuduğum ve duyduğum kadarıyla divan şiirlerinde zahidler, mescitte ve medresede vaktini geçirip dini ilimlerle ilgilenen; rindler ise meyhanede sarhoş olup ilahi sevgilinin hayali ile sema eden kimseler oluyor. Yani rindin ağzıyla zahidler cennette ağırlanmak için ibadet ederken rindler sonsuz bir affa nail olmak için haram olan şarabı içip günah bataklığına batıyorlar. Benim dikkatimi çeken ise Rind'in, Zahid'in oğlu olması. Bunu ben kişinin doğduğu andan itibaren aldığımız uyarıların ilk zihnimize vurmasına bağlıyorum. Mesela kimse sobaya dokunduğunda kalbinin yandığını hissetmez. Aynı zamanda baba, tecrübeyi de temsil ediyor. Bir düşünsenize o uyarılar zamanından beri zahiri deneyimler - zahiri derken zahidin ilminin rindin ilminin yanındaki zahiriliğinden bahsediyorum- peşinde olan akla değil de kalbe gelse imiş o kalbin hali perişan olurdu, değil mi?

    Diyeceksiniz ki ne ara akla ve kalbe geldik. Anlasanıza Rind sizin fırsatlarını sınırladığınız kalp ve Zahid de kullanmaya tembellik ettiğiniz akıl!
  • Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Muhakkak Allâhü Teâlâ dünyada yeme ve içmeye düşkün olmayan kullarıyla meleklere övünür. Onlara buyurur ki: Bakın şu kuluma, dünyada birçok yiyecek ve içeceklerle onu imtihan ettim, o da sabrederek –benim rızam için- bunları terk etti. Şâhit olun ey meleklerim, o kulumun terk ettiği her yiyeceği cennette birçok dereceye çevirdim.”

    Az yemekte birçok faydalar vardır: 

    1-Kalp safâ bulur, kişinin basîreti açılır. Zîrâ tokluk tembellik meydana getirir ve kalp körleşir. 

    2- Kalp yumuşar; midenin boş olması yapılan ibâdetlerden lezzet almaya en kuvvetli sebeptir. Süleyman Dârânî (rahimehullah) demiştir ki: “Bana en tatlı gelen ibâdet karnım sırtıma yapıştığı (aç olduğum) zaman yaptığım ibâdetlerdir.” 

    3- Aç kimse Allâhü Teâlâ’nın imtihânını, azâbını ve fakir kullarını unutmaz. Zîrâ tok, açın hâlinden anlamaz. Yûsuf Aleyhisselâm’a “Bu kadar hazîneye sahipken neden hep aç duruyorsun?” diye sormuşlar “Doyduğum zaman açların hâlini unutmaktan korkarım.” diye cevap vermiştir.

    4- Açlık, insanı isyana ve günah işlemeye sevk eden bütün şehevî arzulardan uzaklaşmaya, nefs-i emmâreye (şiddetle kötülüğü emreden nefse) gâlip gelmeye yardımcı olur. 

    5- Uykuyu terk etmeye ve (ibâdet ve zikir için) daha fazla uyanık kalmaya yardımcı olur. Bazı hikmet ehli zâtlar “Çok yiyip içmek çok uyumaya sebeptir. Çok uyumak ise ömrü zâyi etmektir.” demişlerdir.

    6- İbâdetlere devam etmeyi kolaylaştırır. Çok yemek çok ibâdet etmeye mânîdir. 

    7- Az yemekle beden sıhhat bulur, hastalıklar kaybolur. Zîrâ hastalıkların en büyük sebeplerinden biri çok yemektir. 

    8- Geçim kolaylığıdır. Zîra az yemeye kanâat eden kişi az mala da kanâat eder. 

    9- Malından ve yiyeceğinden fazlasını fakirlere, miskinlere, yetimlere tasadduk etmeyi âdet edinmeye sebeptir. İnsan kıyâmet günü, verdiği sadakaların gölgesi altında olur. (Mecâlis-i Hayriyye) 
  • Bazen hastalıklarımda, hatta sıhhat zamanlarımda öldüğümü beklediğin anlar olduğunu biliyordum.