“Game of Thrones”u bitirdim. Uzun bir yolculuktu; sadece bir dizi değil, insan doğasının en sert sınavıydı. Her karakter bir seçim, her seçim bir bedel gibi işlendi zihne.
Açık konuşmak gerekirse son bir aydır neredeyse hiçbir film izlemememin sebebi de buydu. Bu hikâye diğer her şeyi susturuyor. Bitince geriye kalan şey sadece bir boşluk değil; alıştığın bir dünyanın içinden çekilip alınmış gibi hissettiren bir sessizlik.
Ve Jon Snow…
Jon Snow, bu hikâyenin kalbi değil; yarasıydı. Dünyayı kurtarmak için defalarca kendini feda etmek zorunda kalan, ama hiçbir zaman ait olamayan bir adam. Hayatı boyunca “istenmeyen evlat” damgasıyla yürüdü. Kuzey’in soğuğunda büyüdü ama hiçbir yere tam olarak ait olamadı. Ne Stark olabildi ne Targaryen… aslında ikisi de, ama aynı anda hiçbiri.
Gerçek kimliğini, yani bir kral olabileceğini öğrendiğinde bile kader onun önüne bir taç değil, bir hançer koydu. Ve o, tahtı değil görevi seçti.
En ağır an ise, en sevdiği kadının kalbine o bıçağı saplamak zorunda kaldığı andı. Çünkü Üstat Aemon’un söylediği o cümle zihninde yankılanıyordu: “Aşk, görevin ölümüdür.”
Jon Snow, milyonlarca insan yaşasın diye kendi içindeki her şeyi parçalayan adamdır. Sevmeyi, ait olmayı, mutlu olmayı bile ikinci plana atacak kadar ağır bir sorumluluğu taşıdı.
Ve belki de tam bu yüzden… o bu diyarın en çok krallık hakkı olan değil, en çok krallık yükünü hak eden gerçek kralıdır.