• Bilmek güzeldir ancak ondan daha güzel olan ise bilmeye çalışmaktır. Bilgi her insana sakinlik ve tevazu vermez. Kimileri öğrendikten(!) sonra bir ''ben'' oluşturur. Bu ''ben'' bir diğerini, yani ötekini hakir görür, öteler. Bilgiyi hazmedebilmek hamurunuz da insanlık, empati ve hoş görü varsa gerçekleşir. Eğer sizde bunlar yoksa, öğrenmekten önce; hamurunuzu tekrardan yoğurun. Ve şunu da aklınızda tutunuz lütfen, ''Oldum demek, öldüm demektir''. Aman siz olanlardan olmayın..
  • AHLAK ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ


    İslam’ın doğuşundan bugüne “erdemli davranışlarbütünü ” anlamına gelen “Ahlak” kavramı Kur’anı Kerimde yer almaz. Arapça “h.l.k” kökünden türeyen ve “Hulk” kelimesinin çoğul biçimi olan Ahlak: içgüdüsel davranışlar anlamında olup bunlar bizim karakterimizi oluşturur. Bu nedenle de ahlak sonradan öğrenilmez. Hadislerde ise ahlak kelimesi sıkça kullanılmaktadır.
    Her din sistemi kendine özgü bir ahlak anlayışına sahiptir. İslam bilginlerine göre ahlakın esasını alçak gönüllülük ve tevazu anlamına gelen“haya”oluşturur. Burada sözü edilen alçak gönüllülük ve tevazu kulun tanrı ve insanlara karşı göstermesi gereken alçak gönüllülüktür.
    İslam tabii( naturelle) ahlak anlayışını reddeder. Ona göre ahlakın kaynağı bizzat tanrıdır ve ahlaki kurallar da tanrı tarafından konulur. Peygamberimizin “ Allah bana tevazu/inceliği öğretti “ hadisinde incelik/hoşgörü ve tevazu kelimesi karşılığında “ adab” kelimesi kullanılmaktadır. Bu durum gösteriyor ki, öğrenme yolu ile elde edilen erdemli davranışların ifadesi olan” adab”kavramını, yaratılıştan getirilen ahlakla ilişkilendirmek pek doğru değildir.
    Peygamberimiz “Tanrım benim ilmimi artır” derken” adabı ilahi” den söz etmektedir. Aslında” ilahi adab” da bunu gerektirir.
    İslami antropolojinin esasını insanın tanrı karşısındaki tutumu oluşturur. Bu nedenle insan hayatının temel amacının tanrıyı bilmek ve ona kul olmak olan İslami hümanizm, insanı merkeze alan modern hümanizme karşıdır. Burada Hz. Adem’le ilgili İslam’ın görüşü ortaya çıkmaktadır. Tanrı Ademi topraktan kendi suretinde yaratmış ,kendi ruhundan üfleyerek onu insan haline getirmiştir. Ancak burada özellikle belirtmek gerekir ki, suretten anlaşılması gereken fizik benzerlik değildir. Daha sonra meleklere ona secde etmelerini emretmiş. İblis ise onun topraktan, kendisinin ise ateşten yaratıldığını ileri sürüp bu emre karşı gelerek “Şeytan/ düşman” adını almıştır.Tanrının Ademe kendi ruhundan üflemesi onun tanrı ile irtibatını /iletişimini sağlamıştır.
    İslam’a göre insan, Aristo’nun tanımladığı gibi beyinsel aktivitelerle donatılmış “ akıllı bir hayvan” değildir. Tanrı Adem’i yarattıktan sonra. varlıkların temel gerçekliklerini yani ” bütün isimleri” öğretmiştir. Melekler ise bu bilgilerden mahrumdur. İşte meleklerle insanlar arasındaki temel fark da budur. Tanrı Adem’e secde edin dediğinde onların itirazına “ sizin bilmediğiniz şeyleri ben biliyorum”demektedir.
    Tanrı Adem’i yarattıktan sonra onu Havva ile cennetine koymuş ve onlara hangi ağacın meyvesinden yememeleri gerektiğini bildirmiştir. Tanrı bu durumu bildirmesine rağmen onlar yasak meyveden yemişlerdir. Tanrı daha önce onlara üflediği ruh vasıtası ile yasak meyveden yediklerini öğrenmiş bu nedenle de onları cennetinden kovmuştur. Burada insanın hürriyeti problemi ortaya çıkmaktadır. Tanrının insanı yaratması ve onu cennetine koyması tanrının tamamen “hür” olduğu anlamına gelir. İnsanın hürriyeti ise tanrıya itaat ettiği sürece ona bağlıdır. Yani tanrının emrettiklerini yaptığı ölçüde insan hürdür, yoksa değil. Zira ilk insan hür olmak için yerine getirmesi gereken görevi yapmamıştır. Şunu tekrar ifade etmek gerekir ki. Biz tanrının yap dediğini yaptığımız, yapma dediğini yapmadığımız zaman hür oluruz. Tanrı tarafından kendisine gerçeğin ne olduğunu anlama yetisi verilen insan bu gerçeği reddederse, bu ilk hata/ günah nesilden nesle intikal eder. Rahim olan tanrı vahy aracılığı ile insana bu hatasını onarma/hatasından dönme ,tövbe etme hakkını vererek bütün insanlığa leke süren, onu lekeleyen” asli suç” u da ortadan kaldırmıştır. Tanrının Adem ve Havva’ya yaptığı da budur. Yol ve yöntemleri farklı da olsa, Adem’den başlayarak bütün peygamberler insanlara mutluluğun yolunu göstermişlerdir.
    İslam’ın öngördüğü insan vizyonu “orijinal/ kendine özgü” değildir. Zira Kur’an kendinden önce gelen vahye dayalı bütün dinlerdeki temel gerçekleri kabul etmiştir. Kur’an’da tanrı ile insanlar arasında bir anlaşmadan da söz edilmektedir. Bu da tanrının ruhları yarattığı zaman onlara “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna verdikleri cevapla ortaya çıkmaktadır. Madem ki bütün ruhlar bu soruya” evet” dediler, bu ruhani anlayış hiç şüphesiz insanlar arasındaki kardeşliğin de bir ifadesidir. Bu, semitik dinler arasında ki kardeşliği ifade etmektedir. Ancak bu kardeşlik genetik değil, metafizik bir kardeşliktir. Tanrının adını farklı bir biçimde telaffuz etmemiz kardeş olmamıza engel değildir.
    Her ne kadar biz tanrının varlık ve birliğine inanıyorsak da tarihin hiçbir döneminde insanlar ve dinler arasında bir birlik sağlanamamıştır. Kaç insan böyle bir birliğin oluşmasını istemektedir? Zira insan doğuştan unutkandır. Zaten Arapçada da” İnsan” kelimesi unutmak anlamına gelen “ nasiya” kökündendir. Bu nedenle o ışık karşısında karanlığı, yani cehaleti tercih eder. Kısaca insan sadakatsiz, yani Arapça kavramla” küfr “içindedir. Zira tanrının ona yaptığı iyilikleri bir anda silip yok eder. Bütün düşünürler ahlak = ethique den bahsetseler ve dünya çapında ortak bir ahlak ( ethiqueplanetaire) i anlayış kurmak/oluşturmak isteseler bu durum imkansız gözükmektedir.*

    *H.G.
  • Saadettin Merdin
    --- Bu paradigmanın inşası için bir takım ön kabuller , aperiori doğruları vardır!
    --- Şöyle ki;
    Her insan İslam fıtratı üzere doğar.
    Allah inancı insanlığın benliğine kazınmıştır. DNA'sına kodlanmıştır.
    Allah'ın varlığına ve birliğine inanmayan insan yoktur!
    Nübüvveti kabul etmeyen Deistler /Laikler Allah'a inanır. Allah'a inanan her bir birey dünyanın evrenin varoluş nedenini anlamlandırmış demektir. Allah inancının devamı zaten ahirete imandır. Mutlak ateist çok nadirdir. Bunlar zaten arızalı /anomali tiplerdir. Tedaviye ihtiyaçları vardır. Belki bu tipler inanmanın devamındaki amelden / insan olmanın ağır mes'uliyetinden kaçmak için bu yola başvurmaktadırlar! Yani; hem inandım deyip, hem de bir inançsız gibi davranma parodoksundan, iki yüzlülüğünden kaçınmaktalar! Ehl-i Kitap dediğimiz Hristiyanlar ve Yahudiler zaten Allah'a, ahirete, kitaplara, meleklere, peygamberlere -ama öyle ama böyle- inanmaktadır.
    ***
    --- İslam dünyası ameli /eylemi imandan ayıralı bin yıl oldu. Ki; bu da tamamıyla o zaman dilimindeki konjektür ile bağlantılıdır. Namaz kılmayan, kımız içen Türkler, bunlar cizye vermemek için Müslüman geçiniyorlar denilip, Emeviler tarafından canlı canlı yakılınca, Bu insanların canlarını kurtarmak için, amel imandan bir cüz değildir fetvası verilmiş!

    --- Amelsiz iman olmaz. Etsiz tas kebabı olmayacağı gibi. Nasıl muttaki olmayan (içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluğunu kuşanmayan, sadece kendi paçasını kurtarmaya çalışan, tekke köşelerinde inzivaya çekilen) ama bunun yanında zahit olduğunu iddia edenler çıktıysa! Her türlü haltı işleyen, ama âmentü duasını okumakla İslam halkasına dahil olduğunu iddia eden Müslümanların çıkması gibi...

    --- Madem ki iman esas itibariyle kalbin tasdikidir. Öyleyse kimin Mümin, kimin münafık, kimin kafir olduğuna HER ŞEYİ BİLEN, KALPLERİMİZE NİGAHBÂN OLAN ALLAH karar versin!
    İnsanları biz sınıflandırmayalım!
    Biz Yaftalamayalım! Kategorize etmeyelim!

    ***
    --- İnsanlar şöyle sınıflandırılsa;
    İyiler , kötüler
    Çalışkanlar (Elinin emeği ile geçinenler), Başkalarının sırtından geçinen asalaklar...
    Barıştan yana olanlar! Hır gür çıkarmadan karnı doymayanlar!
    Adiller, zalimler!
    Ahlaklılar, ahlaksızlar...
    Rabbena, hep bana diyen benciller ve Kazanıp, paylaşanlar!
    Acımasız, af, müsamaha nedir bilmeyen gaddarlar, Affetmeyi sevenler olarak!
    vs. bunları uzatabiliriz.
    ***
    Şimdi gelelim bu yeni Paradigmanın en temel argümanına;
    Mümin; emin kimse demektir! Yani; güvenilir! Sağı-solu belli olan!
    Dosta da, düşmana da güven telkin etmeyenin yani Emaneti olmayanın imanı yoktur!
    Emanetin zıddı zaten HIYANET'tir. Mümin'in; tam olarak kelime anlamı zaten, karşısındakine eman / güven veren kimse demektir!
    Müslüman da; elinden ve dilinden başkalarının salim olduğu kimsedir!

    ***
    --- Oysa bugün herkesin bildiği gibi Müslümanların çoğunda mebzul miktarda münafık sıfatı vardır; yalan, emanete hıyanet, iftira, sözünde durmamak, ahde vefasızlık gibi... mallarından infak etmeme/ cimrilik. Cihat'tan (İslamı sevdirmek için, insanları barışa davet etmek için kendi nefsini feda etme derecesinde uğraş ve gayretten) kaçma vs .vs var!
    --- Ya da; Müminlerde pek çok kafir sıfatı var! Kibir gibi, nankörlük gibi, hakikatı örtmek, hakperest olmama, ya da haset gibi! Adem'i kıskanan şeytanın vasfı..
    --- Kafirlerde de müminlerde olması gereken sıfatlar var... Çalışkanlık, dürüstlük, temizlik, yasalara uyma, fakirlere evsizlere yadım etme vs. gibi sıfatlar! Öyle değil mi?
    ***
    Yoksa İman; âmentü duasını bir çırpıda okumaktan ibaret olmadığına göre
    Ya da gür bir seda ile "eşhedü en lâ"yı çekmekten ibaret olmadığına göre..
    Şimdiye kadar hep önce sahih bir itikat dedik...
    Yine diyeceğiz amma...
    Muhammed'ül-Arabî (s) peygamber olmadan önce de EMİN idi.
    Muttakî /Sorumluluk bilincini kuşanmış idi!
    Ebu Bekir Sıddik lakabını Miraç'tan (!) onlarca sene önce almıştı!
    Ömer ise; adaleti ile temayüz etmiş, Cahiliyye döneminde kabileler arasında arabuluculuk yapan, Bir tür günümüzdeki Birleşmiş Milletlerin barış elçisi gibi idi!
    --- Bir türlü iman'ı; ahlakla birleştiremedik! Ahlak; "iman, ibadet, ahlak" şeklindeki skalada hep son sıraya atıldı.
    --- Gelelim bu yeni paradigmanın son argümanı olan ahlaka!
    Ahlak; huylar demek. Burada ahlaktan kastettiğimiz, peygamberimizin "Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim." sözü ile işaret ettiği yüce ahlaki erdemlerdir. Sabır, haya, affedici olma, nazik olma, tevazu vs. gibi kırka yakın ahlaki hamide.../güzel huylar, alışkanlıklar...
    ***
    O zaman diyelim; kim imanına şirk katmazsa, salih amel işlerse, ahlaki erdemlere sahip sorumlu bir birey olarak, kendisine, içindeki yaşadığı topluma ve tüm mahlukata /çevreye karşı -var oluş nedeni olan- sorumluğunu yerine getirirse, ki bu Ahirete inanmanın zaten hem sonucu hem de gerekçesidir. Allah Kitab’ında zaten iki yerde “- Şüphesiz inananlar ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan "Allah'a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır” [2/62, 5/69] buyurarak onların da cennete gideceği haber verilmiştir. Yani Allah ismimize değil, sıfatımııza, ahlakımıza, amellerimize bakacaktır.

    --- İnsanları din gününde, yargılama gününde "Yevm'ül-Fasl /Ayırım Gününde" biz kullarını Allah ayırsın. Herkesi dünyadaki yaptıklarına göre, erdemli ya da erdemsiz davranışlarına göre cezalandırsın. İyiler mükafatını alsın. Suçlular da cezasını çeksin. "Vemtezü'l -yevme eyyühel mücrimûn/ Siz suçlular şöyle ayrılın bakalım" desin ve müstehak oldukları cezayı çeksinler.
    ***
    Bu yeni paradigmanın en hassas noktası; İmanı; ahlak ve davranış olarak değerlendirmek. Kişilerin kalbini ve niyetini sadece O bilir demekten ibarettir. Bu paradigma dünya barışına da hizmet eder. Biz Müslümanların kalitesini yükseltmeye de yardım eder! "Mümin, kafir, müşrik veya münafık" dediğimiz inanç guruplarının kan gurupları gibi kesin ayırmanın, en azından biz faniler için mümkün olmadığının kabul edilmesi gerekir. İnsanları soyut /ölçülemeyen değerler yerine, somut/nicel / ölçülebilir değerlerle tanımlasak!
    Erdemliler Birliği gibi! Dini ayrımcılık yerine, barış ve adaletten, özgürlükten yana olmak gibi!

    --- Zaten münafık bir dizi nifak amelinden /eyleminden dolayı münafık olmamış mıydı?
    Ya da müşrik onlarca şirk içeren eyleminden sonra bu sıfatı kazanmamış mıydı?
    Yani kişinin münafık veya müşrik olmasını EYLEMLERİ /AMELİ belirlemektedir.
    İnancını, niyetini, kalbini O biliyor!

    Bize kimsenin imanı lazım değil. İmanı onun olsun!
    İnsanlığa verebileceği ahlaki erdemleri olsun!
    Hukuka saygısı olsun!
    Herkesin din ve vicdan hürriyetine kamil manada saygı duysun!
    İnsan olsun yeter!

    Gerçekten artık gına geldi; yeryüzünü cehenneme çeviren, ha bire “Kafirlere ölüm” sloganları atan zebanileri görmekten! Madem ki din bir araçtır. Diğer pek çok araç akıl, vicdan, bilim, hukuk vs. gibi, Din insan için vardır. Din hukuk’u tesis etmek için gönderilmiştir. Peygamberin gönderiliş amacı “güzel ahlakı tamamlamaktır” Yani; önce hukuk /temel haklar ve erdemli/ahlaki davranışlar! Kişilerin kalbini yalnızca O bilir! Niyetlerini de!
    O yargılasın, O mahkum etsin! Cezayı o versin! İnsanların O’na karşı kusurlarını yalnızca O cezalandırsın!
    Kullarının hukukuna yapılan saldırıları ise biz cezalandıralım!
  • قال احد الصالحين:
    كنا نطلب العلم في المساجد.
    ثم فتحت المدارس فذهبت البركة.
    ووضعت الكراسي فذهب التواضع.
    ووضعت الشهادات فذهب الإخلاص..

    Salihlerden biri de şöyle buyurdu:
    "Eskiden ilmi mescitlerde tahsil ederdik.
    Daha sonra okullar açıldı, bereket gitti.
    Sonra sandalyeler koyuldu, tevazu gitti.
    Sonra da belgeler getirildi, ihlas gitti."
  • Adına ister ön yargı diyin ister başka bir ad koyun ! Bundan sonra bana Allah in kula soracağı sorularla gelen , gerektiğinden çok fazla tevazu gostermeme rağmen iyi niyeti suistimal eden her kim olursa olsun vebalim üzerine olsun ve artık bir sektör hâlini alan dindar değil dincilere açık ve aleni bir şekilde düşmanım .
  • BİR ALINTI
    "Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşlarından olan Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Şam’daki bir camiyi genişletmek ister.
    Bu nedenle de caminin civarındaki arsaları kamulaştırır. Herkes arsasının bedelini alır ve isteyerek arsasını camiye devreder. Ancak Şam’da yaşayan bir Yahudi, camiye bitişik olan arsasını satmak istemez. Vali arsasının değerini fazlasıyla verse de Yahudi vatandaş arsasının kamulaştırılmasına rıza göstermez. Bunun üzerine vali arsaya el koyar ve bedelini adama gönderir.
    Arsasını kaybeden Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a derdini anlatır. Sızlanır. Bana zulmedildi, der. Müslüman vatandaş da kendisine, Medine’ye git. Orada halife Hz. Ömer vardır. Derdini anlat. Ömer,son derece adildir, elbette seni dinler, der. Şamlı Yahudi Medine’nin yolunu tutar. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır. Halifeyi sorar. Vatandaşlar bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler. İşte halife bu zattır, derler. Adam Hz. Ömer’in yanına gider. Selam verip yanına oturur. Derdini anlatır. Hz. Ömer adamı dinler. Sonra bulduğu bir deri veya kemik parçasının üzerine şu cümleyi yazar: “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim.” Kısa ve özlü bir cümle.
    Yahudi bu yazıyı alıp ayrılır. Ama yolda giderken de kendi kendine şöyle konuşur: “Şam’daki idarecilerin giyim,kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde, Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde.Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı? Hiç sanmıyorum.” Kendi kendine böyle konuşur.Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmek de istemez. Çünkü sonuç alamayacağı kanaatindedir. Bununla beraber, mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim, der. Valinin huzuruna çıkar ve deri parçasını uzatır.
    Medine’deki halifenin size mesajıdır, der. Vali bu cümleyi okuyunca, sapsarı kesilir. Uzun müddet başını yerden kaldıramaz. Sonra endişe içinde, başını kaldırıp şöyle der; arsanız size geri verilmiştir.
    Yahudi vatandaş hayret eder. Şaşırır. Bir tek cümlenin valiyi bu kadar sarsacağını hiç tahmin edememişti. Merak ve dehşet içinde sorar. Lütfen bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız der.
    Şam valisi Hz. Sad, bak der, sana bu cümlenin hikayesini anlatayım. O zaman benim neden bu kadar ürperdiğimi anlarsın:
    İslam’dan önce ben ve bugün halife olan Hz. Ömer İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık. İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydular. Çok kalabalık bir çete grubuydu, bir şey yapamadık. Elimizde para da kalmamıştı. Üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz bir eski han bulduk. Hanın sahibine de sıkıntımızı anlattık. Adam iyi biriydi.Bize yardım etti. Sonra da; gidip krala durumunuzu anlatın, o adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder, dedi. Biz de sabahleyin kralın huzuruna çıkıp durumu anlattık. Şikayetimizi bir mütercim krala tercüme etti. Kral Nuşirevan dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğinisöyledi. Bize de, memleketinize dönün, dedi.
    Biz tekrar Han’a döndük. Ama doğrusu sonuçtan çok da memnun olmamıştık. Hancı sonucu öğrenince son derece üzüldü ve burada bir hata var, dedi. Gelin beraberce gidelim, ben size tercümanlık yapayım,teklifinde bulundu. Biz de gittik. Huzura çıktık.
    Hancı durumu Nuşirevan’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetini, halini, olayın geçtiği yerianlattı. Dikkat ettik, Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi.
    Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona sorular sordu. Sonra ayağa kalktı, her birimize 2 şer kese altın verdi, akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin dedi. Ama giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın, talimatını verdi. Bizler de bir şey anlamadan huzurundan çıktık.
    Akşamleyin 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya sorduk. Neler oluyor dedik. Hancı şöyle dedi: Sizin develerinize el koyan kişi Nuşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir.
    Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar. Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nuşirevan’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş. Ben sizinle gidip durumu anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı. Ama neden ayrı kapılardan gidin, dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız, dedi. Hz. Sad, anlatmaya devam ediyor: Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm.
    Halk toplanmış seyrediyordu. Sordum kim bunlar ve suçları ne, diye. Dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Ceza olarak Nuşirevan ikisini de asarak idam etmiştir. Nuşirevan kendi öz oğlunu idam etmişti.
    Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikayetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük.
    İşte Hz. Ömer senin eline verdiği deri parçasının üzerine “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” sözüyle bana bunu hatırlatıyor. Halkına zulmedersen seni darağacına çekerim diyor.
    Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi. Şimdi anladın mı neden benim benzim sarardı?
    Bu hadiseyi bire bir yaşayan Yahudi vatandaş, hem arsasını hibe etti ve hem de İslam’a girdi.
    Fazla söze gerek var mı sizce? Bence hayır. Bir yerlere adam seçerken, birilerine yetki verirken, kul hakkı söz konusu olduğunda, ceza ve mükafat dağıtırken, acaba Hz. Ömer gibi kılı kırk yarabiliyor muyuz? Sözüm elbette sadece yetkililere değil, herkese ama başta kendi nefsim olmak üzere herkese."

    VE BİR NOT:
    1. Sa'd b. Ebi Vakkas hiçbir zaman Şam valiliği yapmamıştır.
    2. Nuşirevan 579 yılında ölmüştür. Hz. Ömer 584 yılında doğmuştur. Hz. Ömer'in onunla görüşmesi mümkün değildir.
    3. Hikaye uydurmadır.