• Her nasip, Kader-i Mutlak'ın semeresini, niyetin göğe açılmış ellerinde, bir emânet gibi taşır ve vakti geldiğinde, ilk kez tadılan bir lütuf yahut hüzün şeklinde zuhur eder.Biz Gülbeşeker'im ile namı diğer özlem 'le aylar evvelinden Makalat'ı birlikte okumaya karar verdik. Heyecanla vaktinin gelmesini bekledik.Bir yolculuğun hazırlık aşamasındaymışız gibi, elimizde ki bütün kitapları bitirip bekledik, heybemize, bu uzun yolculukta azık olabilecek okumaları ve hasbihâlleri, susuzluğumuzu dindirecek, rehavetimizi alacak neşideleri korunaklı kılıflarıyla indiren Rabbim'e hamdolsun.

    Biz esere başlamadan birkaç gün evvel bir seyehat esnasında Konya'ya uğradım ve Hz.Mevlâna'nın ve Şems-i Tebrizi'nin türbelerini ziyaret etmek nasip oldu. İlk dakikalarda dâhi öyle bir hakikatle yüzyüze geldim ki, bunu ziyaret eden herkes muhakkak tefekkür etmiştir. Mevlâna Hazretleri'nin türbesi ne kadar merkezde, ne kadar büyük ve belirgin bir yere kurulu ise, Şems Hazretlerinin türbesi de o kadar mütevazi, görülmesi zor, tenha bir mahale konumlandırılmış. Âdeta Şems türbesiyle bile o saklı ve derin hâkikâti, Mevlâna da seyre dalıyor.Yaşadığınız tevazu öyle kavi ki, size hayat boyu unutamayacağınız bir nasihât veriyor...

    "Bana velî diyorlar Dedim ki haydi öyle olsun, bana bundan ne kıvanç olabilir? Belki ben bununla öğünürsem çok çirkin düşer, ancak Mevlânâ, Kuran ve hadiste yazılı vasıflardan anlaşıldığına göre velî'dir Ben de velinin velisi, dostun dostuyum." {Sayfa:34}

    Nefsi bir çırpıda ruhun üzerinden silkelemek...Bu cümleler tevazunun en güçlü tanımlarından biridir.

    'Makalat', Makaleler {Söz ve yazılar, bahisler.} mânâsında, Osmanlıca bir kelime. Eser makalelerden, rubailerden, şiirlerden müteşekkil bir hazine... Şems-i Tebrizi Hazretleri'nin sohbetlerinde kaleme alınan konuşmaların derlemesidir.

    ŞEMS-İ TEBRİZİ KİMDİR?

    1185 yılında, Tebriz'de doğdu.Asıl adı Şemsettin Muhammet'tir.Daha çok küçük yaşlarda ibadetine ve taatine dikkat ediyor, yılın her gününü oruçlu geçiriyordu. Babası ve annesi bu durumdan endişe etmeye başladı, O ise daha o yıllarda bir alimin teslimiyeti ile sebat ediyor, annesinin çantasına koyduğu azıkları gördüğü çocuklara dağıtıyor, oruçlarına devam ediyordu.Dönemin ilim tahsil eden, mühim zatlarına danışan babası, Oğlunu Şeyh Ebu Bekir Selebaf'ın yanına ilim tahsili için emânet etti.Hocasına 'Melekut Alemi' ile ilgili vakalara şahit olduğunu söyleyen Şems-i Tebriz-i, Hocasının büyük feragâtiyle, 'senin daha büyük zatların yanında bulunman gerekiyor' telkinleriyle, ruhunun halâskarını ve istirahatgâhını aramaya devam etti.

    Şems Hazretlerinin bu arayışı beni günlerce düşünmeye mecbur etti, Meleklerin dünyasında seyrüsefer eden bir nefsin dâhi aynasını bulana dek bu ızdırabı benim için çok sarsıcıydı.Zira derinliğin keşfi, bir müttâkiye yetmiyor o derinlerde ki Allah sesini başka bir kalbin zikrine yaslama ihtiyacıyla doluyordu... Şems'in mazhar olduğu hallerin, düşüncenin kâlbini sıvazladığını onu bambaşka bir buutun sınırlarına getirdiğini okudukça hayretle izliyor insan.Şems bana göre hissiyatı insani ölçüleri aşmış, aklıyla, kati ve sarsılmaz tenkitleriyle, duruşuyla, bizim kavrayışımızın çok üstünde bir mertebenin sahibidir.

    HZ.MEVLANA İLE İLK KAVUŞMA

    Şems-i Tebrizi Hazretleri ile Mevlâna Celalettin Rumi Hazretlerinin kavuşması çok manidar.Aralarında geçen o kısa sohbet, onları lâyezal bir vuslata eriştiriyor.Çok mânidar zira Şems -Mevlâna muhabbeti tevazunun ve haddini bilmenin abidesidir... Edebin, nefsi tevbe kapısının önünde diz üstü çöktüren bir ilim halvetinin kökleri, o sonsuz gövdeden yükselen sonsuzluk bahçesidir...

    Hz.Şems Rum diyârında (Konya'da) Mevlâna hazretlerini görmeye gitti.Karşılaştıklarında, Hz Mevlâna 'ya şu soruyu sordu;

    - Hz.Muhammed mi büyük, yoksa Beyazıt-ı Bestami mi?
    Hz. Mevlâna çok şaşırdı.
    -Elbette Hz.Muhammed büyüktür, bu nasıl sorudur. dedi.
    - Ama Hz.Muhammed (s.a.s) " Ya Rabbi biz Sen'i lâyık olduğun şekilde bilemedik." derken. Beyazıt-ı Bestami " Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim. Şanım ne yücedir." diyor.
    Hz.Mevlana şöyle cevap verdi.
    - Beyazıt-ı Bestami, daha ilk makamda, kabı dar geldi ve taştı, haddini aştı.Ama Resulullah (s.a.s)'ın kabı öylesine genişti ki, mertebeler aştıkça, makamdan makama geçtikçe tevbe kapısına daha sıkı sarıldı."
    Bu cevap üzerine, Hz.Şems heyecandan bayıldı ve iki umman kavuştu.

    KERRA HANIM'A HEDİYE EDİLEN ŞİFALI GÜLLER

    Hz.Mevlâna ve Hz.Şems uzun bir halvetle bir hücreye hasbihale çekilir.Bu hâl uzun sürünce Kerra Hatun, (Hz.Mevlâna 'nın eşi) merak edip onları izlemek ister ve görür ki bir duvardan 5-6 insan geliyor, ellerinde de güller var. İnanamaz bu hale ve Hz.Mevlana'ya sormak için halvetin nihayete ermesini bekler. Çıktıklarında Hz.Mevlana 'nın elinde güller vardır ve bu gülleri Kerra Hanım'a hediye eder.Kerra Hanım gülleri görünce çok şaşırır zira böyle gülleri ilk kez görmektedir.Bir aktara gönderir ve bu güllerin Hindistan'da yetişen bir gül çeşidi olduğunu öğrenir.Hz.Mevlâna o güllerin gözleri iyileştiren şifalı güller olduklarını söyler Kerra Hanım'a.

    AYNA BAHSİ ÜZERİNE...

    Veli kullarda Allah-u Tealâ tecelli eder, sakın o aynada gördüğün çirkinlikleri aynaya isnad etme, şüphesiz onlar senin nefsindendir.O'da gördüğün zarafette, kirde sendendir.Sakın o aynayı yere atıp kırma, çünkü o senin kendine çeki düzen verebilmen için bir rabıtadır, fırsattır. Kalbinde ki kırılmış, zedelenmiş ne varsa sana âşikâr eder.Burada zikredilen Hadis-i Kutsi, o kadar manidar ki!..
    "Ben kalbi kırıklarla beraberim." buyuruyor Mevlâ... Bundan daha özge bir sahipleniş, bir merhamet, bir ümit var mı?

    UNUTMANIN HÂKİKÂTİ ÜZERİNE...

    Hz.Şems, unutmak üç kısımdır diyor;

    Unutmaların ilki, ahireti unutmaktır, ki bu insanlar dünyevi heva ve heveslerini öyle hat safhada yaşar ve önemser ki, onlar için üzüntünün de, sevincin de, neharı, tek kaynağı budur.

    " Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükafat ise Allah'ın yanındadır."

    Tegabun Sûresi, 15. Ayet-i Kerime'de belirtilen bu hususiyetin muhataplarıdır onlar.

    Unutmaların ikincisi, Dünya'yı unutmaktır.Kul o kadar Cennet ve Cehennemle meşguldür ki, dünya ile ilgili herşeyi bir yana bırakmış, sadece hayati ihtiyaçlarını sürdürecek kadar dünyaya ehemmiyet vermiş, kalan bütün vaktini ibadetle ve zikirle geçirmektedir.
    Hz.Şems bu konuda da yine seneler geçse dahi unutmayacağım bir kıssa anlatıyor.
    Bir Allah Dostu, o kadar çok oruç tutuyor ki, sonunda açlıktan hastalanıyor ve yataklara düşüyor, doktor yardımını da,reddediyor ve en nihayetinde vefat ediyor.O dönemin alimlerinden bir zat rüyasında bu zahit kişinin mezarını görüyor ve bir duman geldiğini,orada yüzü toprağa dönük vaziyette ve siyah renkte görüyor bu zatı.Bu vaka Allah için ölmenin hayattan el çekmek demek olmadığını bize âdeta yaşatıyor...

    Unutanlardan üçüncüsü ise Aşıkların halidir Şems Hazretlerine göre, ne dünyayı, ne de ahireti hatırlar bu müttakiler, her ikisini de unuturlar. Yalnız Rabblerini hatırlarlar, düşünürler, duyarlar... O'nun kokusunu aldıkları için, sermest olurlar... Yalnız O'nun güzelliğiyle görürler, O'nun ışığıyla serfiraz olurlar...

    Kainatın Serveri (s.a.v) birgün yönünü Yemen tarafına doğru dönerek, ashabına şöyle buyurdular; “Ben Rahman'ın kokusunu Yemen tarafından alıyorum. Yemen'den bana Allah aşkının kokusu geliyor..."

    Elbette bu koku, Yemen ellerinde ömrü nihayete eren Veysel Karani'nin Allah'a duyduğu muhabbetin kokusuydu.

    İşte Hz.Mevlâna ile Hz.Şemsi de Aşık ve Maşuk mertebesine eriştiren de bu kokuydu Sevgili Dostlar, Hz.Şems'de zuhur eden Rahmani soluğun Aşığı, Hz.Mevlâna ve okuduğum her satırda fevkini defaatle idrak ettiğim Hz. Şems'in duyduğu derin hayranlık.Bakın bu konuşmalardan sonra,yâni bahsedilen unutkanlıklardan sonra, Hz.Şems şöyle diyor, "Mevlâna Üçüncü unutkanlığı yaşadı,ben değil..." Bu cümle bile Hz.Şemsin ruhunu seyrettiği aynanın, nasıl bir zerresini kendine vuran nura şükür vesilesi kıldığını izah ediyor bizlere...

    Gazneli Mahmut ve Ayaz'ın hikayesi... Ayaz, teslimiyet... Mesnevi de başka bir cihetle anlatılsa da özde aynı fikre mihmandarlık ediyor.
    Gazneli Mahmut, hazinesinden çok daha üstün olduğunu söylediği mücevheri vezirlerine kırmalarını emrediyor ve tebaasında bulunan hiçkimse bu cesareti gösteremiyor, sonra hizmetkârı Ayaz'ı huzura çağırıyor ve Ayaz bir an dahi tereddüt etmeden o mücevheri paramparça ediyor.Bu hikayecikte öyle çok mânâ gizlidir ki, bunlardan en mühimi, teslimiyettir.Teslim olma, emre itâat ve ihlas...Nefsani putlarsa önümüzde yükseliyor, tereddüt etmek yahut vazgeçmek, o putları yaşatan pek çok şeyin bizim can damarımızdan beslendiğini unutmak...Rahman basiret lutfeylesin...

    Şems-i Tebrizi Hazretleri'nin Makalat'ında sohbet dinler gibi bir seyir var ve keskin uslubuyla asla hatırınızdan çıkmayacak misaller ve gafletinizi dindirecek çok mühim mevzular yer alıyor.Onlardan birisi de; 'Benim kalbim mütmain artık, Rabbimi biliyorum ve O'nu çok seviyorum artık namaz kılmaya gerek yok.' anlayışını yerle bir eden tespitleri.
    Hz.Şems diyor ki 'Ben veliyim' diyen nefsdir.Çünkü ben, aşırılığın ta kendisidir.Eğer bir mertebeye erişildiğinde ibadete gerek kalmasaydı, kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamber Efendimiz(s.a.s) son nefesine dek secde etmezdi.Demek ki kılmadığımız her vakit namazda hatırımıza Resulullah(s.a.s) gelmeli ve hicab etmeliyiz!..

    Kuran-ı Kerim'i okuma ve dinleme hususunda da Hz.Şems'in nasihatleri çok mühim.Bizler nezaket kuralları gereğince bir ortamda birisi konuştuğunda susarız ve dinleriz, Kur'an-ı Kerim okunduğunda ise konuşan Allah-u Teâlâ'dır. Kalbin titreyerek mukabele de bulunması gerekirken konuşmak yahut özenle dinlememek ondan neşet edecek büyük bereketi ve füyuzatı yerle bir eder.

    Kuran- ı Kerim'i anlamak hususunda da çok sahih bir noktaya değiniyor.Bizler anlamadığımız bir Ayet-i Kerime olduğunda hemen cüzi iradenin buhranlarına düşer Allah muhafaza tenkit yoluna gideriz, oysa anlaşılmayan yerde kişi kendi eksik izanını ve ilmini ve dâhi kalbini rehabilite etmeli, gözden geçirmeli diyor.

    Bu Eser ciltlerce şerh ile anlatılsa hakkı verilemez. Zihninizde bir bulanıklık doğurduysa cümlelerim affedin beni...

    Son olarak yine Onun cümleleriyle...

    "Dünyâ müminin zindanıdır."

    Feyizli Okumalar...
  • "...konunun en cazip tarafı, işe yaramaz gencin, gerdek gecesi hayalidir. Daha sonra gelecekler hakkında ne bilebilir ki? Ama bu tahayyül gün ışığına çıkmaya cesaret edemez. Tevazu duygusu ve kızlara yönelik saygı, bu tahayyülü bastırıyor. Böylece bilinç altında kalıyor...."
  • Aşık paslı kalplerin malzemesi zannedilir, halbuki ne kadar zordur sahibi hakiki ile aşk. Her duyguya yüzlerce harf onlarca kelime gerekli iken, Adını anacak bir dert vardır Bide ahını çekecek Aşk.
    Mecnun’un yüreğindekini alıp sözcüklerin arasına sığdırmaya çalışmak, ihanet midir bilinmez. Züleyha’nın zindana hapsettiği adı konulmamış, adını koyamadığının adını koysa bile Üç harfli bir kelimeye yakıştıramadığının, Kalbini görenin dünyanı küçük saydığı, kalbindekini görenin dünyayı kainata sığdıramadığının Adına Aşk deyince dil çölde kalır. Aşk’a çöle düşmüş hastalık olarak bakanlara şairlerin dilinden “Aşk bir can rahatlığıdır, Hastalık anlamayın” deyişi farklı bir pencerenin belkide en güzel Seyri olsa gerekti.
    Herkes Aşka başka bakmış ama kitapta sanırım aşka en güzel bakanlardan biride Fuzuli olmuştur
    Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
    Kılma dermân kim helâkim zehri dermândadır” (Fuzûlî)
    Aşk derdiyle hoşnudum, ey doktor! Bana ilaç verme; benim helâk olmam, senin derman olsun diye vereceğin zehrindedir.

    Derdine çare bulmak yerine çareyi dertte bulanın ne ilaca ihtiyacı, ne gönül yarasına ahı vardır.
    Şiirin ölçüsüne vurulan aşkı anlatma çabası. Aşkın içinde yer etmeyince Aşkın masumluğu gider Kahrı kalır. Öyle dememiş miydi zaten “ Tabiatta herhangi bir şey haddini aşınca zıddına dönüşür “ diye.
    Kays görmenin ötesine geçip Leylaya baktı. Çöle düşüp Mecnun oldu. Mecnun olup bir adım ötesine gitti, karşısına gelen ben geldim Leylan diyeni tanımayıp, neyleyim ben Leylayı ben Mevlamı bulmuşum demenin Aşkına erdi.
    Üç adımdır hayat.
    Bir adımda Aşk,
    Bir adımda Yanma,
    Bir adımda Kavuşma.
    Peki her adımda Cehennem Ateşini göze almak Her Kays’a nasip olurmu?

    O halde hakiki âşık sevgiliye yaklaştıkça küçülen,kendinden geçen, mahviyet gösteren âşıktır. Tıpkı Allah'a yakın oldukça küçülen,tevazu ve hiçlik kazanan kul gibi. İşte bu küçülme ve kendinden vazgeçme halidir ki hem âşıkı, hem de kulu sonunda "Yok olma makamına eriştirir, ikilik ortadan kalkar, vahdet gelir, âşık yok olarak hakiki var oluşa erer, orda hayat sürmeye başlar.

    İskender Pala’nın Aşkı anlatma azmi bizim anlama çabamız. Her hikayesinde ayrı bir aşkın olduğu güzel bir kitap. Bir aşkı anlatmaya en çok Fuzuliler,Yunus Emreler, Adanalı Ziyalar, Mecnunlar, Mevlanalar layıktı ve onların beyitleriyle süslenmiş aşkın en güzel hallerini anlatan şiirleriyle bezenmiş okunası bir kitap. Her beytinde apayrı bir aşk çıkan her çıkan aşkın içinde aşkın başka bir anlamı olan beyitlerin içinde aşkını kaybetmiş olanların içindeki ateşin mısralara dökülmüş halini hisseder her okuyan. “Ey Aşk Sen neymişsin?” Diyenlerin cevabını içinde bulacağı bir kitap.
    Beşeri bir aşkın en ince hali nedir diye soracak olursanız, Mecnunun Leylaya olanı Derim Nedeni ise ;
    Mecnun bir fırsatını buldu, Leyla ile baş başa kaldı. Leyla da ondan bir dilekte bulundu:

    - Ey âşık! Neyin varsa getir!..

    - A ay yüzlü!.. Senin aşkınla ne suyum kaldı, ne kuyum. Ne ciğerimde azıcık kan, ne geceleri gözümde uyku. Aşkın aklımı yağmaladıktan sonra her şeyim birer birer gitti. Şimdi sahip olduğum tek şey yaralı bir kuş olan canım. Senden bir emir bekliyorum. Ver dersen hemencecik vereyim.

    Leyla güldü bu sohbete. Sonra sitem etti:

    - A yiğit!.. Ben senden bunu ne vakit istersem alırım, başka neyin var?!..

    Bu söz üzerine Mecnun, partal giysilerinin eprimiş yakasından çıkardığı bir iğneyi Leyla'ya sundu:

    - Vallahi, varlık âleminde malik olduğum tek şey işte bu. Bundan başka hiçbir nesneye sahip değilim. Bunu taşımamın sebebi ise yine sensin a gönlümü alan!.. Çölde, ovada, dağda, kırda senin hayalini izlerken çok düşüyorum; dikenler ayağıma batıyor. İşte bu iğne onları ayağımdan çıkarmak için…
    İyi okumalar…
  • "Tüm alçakgönüllülük çeşitleri içinde belki de en önemlisi Tanrı karşısında alçakgönüllü olabilmektir. İnsanlar Tanrı'dan bahsederken çoğunlukla kendilerini küçük görüp tevazu sergiliyor ama sonra da Tanrı'nın adını anarak kendi kardeşlerine üstünlük taslıyorlar."

    📌Y. N. Harari
  • Yaklaşık 1 hafta önce kitap siparişi vermiştim. Diğerleri hâlâ hazırlanıyor gözükürken sadece “Hz. İnsan” kitabını kargoya verdiler. Kitabı okuduktan sonra bunda da bir hâyır varmış dedim. Belki hepsiyle beraber gelseydi okumayı erteleyip,şu an ki halet-i ruhiyemden mahrum kalacaktım. Yazarla ilk tanışmam,kendisi aynı zamanda bir dilbilimciymiş. Dilinin zenginliği kalemine yansımış,çoğu yerde türkçe sözlükten yardım aldım.
    Kelimeleri derinlemesine incelemesi, sorduğu sorularla farklı pencereler açması, insanı tüm canlılardan ayıran “düşün(e)bilme” yeteneği üzerine yazdıkları, hakikati,kavramayı, tevazûu,fakrı,bilmenin ıstırabını,Hüve’l Baki’yi,Hû’yu anlatışındaki naiflik ve yazılarının sonunda “Ey Talip!” deyişi(Talip:istekli,isteyen) yani ey öğrenmeye istekli olan sen diye hitap edişi beni fazlasıyla mest etti. Sizlerin de bu kitabı okuyup düşünme üzerine düşünmenizi dilerim.

    “Ey talip, asıl marifet kalbin secdesidir; âzaların secdesinden maksat da kalbi secdeye davettir.”

    “İdrakin mertebeleri vardır; herkes kendi idrakince hakkı ve hakikati idrak eder; bazıları hissen, bazıları hayalen, bazıları vehmen, bazıları da aklen...”

    “Yaşamak için bilmeye, bilmek için sormaya, sormak için cevaplamaya ihtiyaç vardır.”
  • Uzak İhtimal ve Yozgat Blues, her iki filmi de beğenmiştim. Yönetmen hakkında biraz bilgim vardı. Filmlerde gezinen hüznün kaynağının senaryodan kaynaklandığını elbette biliyordum. Her iki filmde de yoğun bir tevazu vardı. Hatta Uzak İhtimal bittiğinde, içimi yoğun bir Amor Fati duygusunun kapladığını hissetmiştim. Kitap incelerken nedir bu ihtiyar? E canım, T.T’nin filmlerle bağını bildiğim için, elbette böyle bir link oluştu.

    Sevgili Osman Y. çok sever TT’yi. Hastasıdır. Eyüp’de buluştuğumuzda bir poşet kitabını hediye etti sağ olsun. Daha evvel okumadığım bir yazardı. Okudum, bu kitabına inceleme yazmaya karar verdim.

    Bitirdiğimde kitabı, ne okudum diye düşündüm. Öyle ya, insan tanımını yapmak ister muhatap olduğu şeylerin. Bir kurmaca mı? Değil. Yani ne bir roman ne de bir öykü. Anlatı olduğunu düşündüm. Fakat bir süreklilik ister anlatı da. Çamaşır ipi ve ipe dizili sarkan onlarca giysi gibi. Giysiler var evet, ya ip, işte süreklilik veren o ip ne?

    İpi buldum sonunda. Bir radyo programı yapmış TT kitap boyunca. Süreklilik buydu işte.

    İnsan incitmek istedikten sonra. Hey babam hey. Hatta, “Gri pantolonu ve lacivert ceketi iki beden büyük aldığımız saatlerdi…” Bu başlığı okuduğumda bedenine uyanı alanlarla bir kıyas var gibi hissettim. Anlamsız buldum nedense. Buradan sıkı bir arabesk parça bile çıkmaz be TT dedim. Bir on sene öncesinde anlattığının, yamalı pantolonlar moda olmadığı halde vardı. Yama yapmayanları döverdi örtmenler.

    Yeter ki ihtiyaç duy. Hele bir de nefret etmek istersen, ayıpsın, bir toplumda kimler yok ki, hangi soyutlama düzeyinden bakarsan bak çoktur onlardan. Cinsellikten mi baktın, var. İbneler var. Siyasi duruştan mı baktın, var. Dindar cahiller var. Ekonomik durumundan mı, var. Liberal kırçlar. İnanç durumundan mı, var. Allahsız tosbağalar var. İsterse insan, çok ama çok öteki yaratabilir. Ve nefret edebilir. Çünkü nefretin bedeli yoktur. Ama basit duygudur nefret be. Mide bulandırıcı. Sümük gibi.

    “Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim.“ Böyle yazmış TT. Sayın TT, böyle demişsiniz ya, çok güldüm. Aslında acı acı güldüm. Devlet tam da böyle yapardı. En çok da mütedeyyinlere. Aşağılık bir hileydi yaptığı. Ben bunun farkına erken varanlardanım. Belki de yaşımdan. Ve bu cümleler benim midemi bulandırırdı. Aynı şeyleri Tayyip söylemeye başladı ya, ah aklımdan ölümüm geçer.

    Moskova'dan selamlar Tarık bey. Bir an aklımdan bunlar geçti. Yazmak istedim yazara. Vurmak istedim. O kadar derim de, hala analojiden medet umarım ya, tü benim suratıma.

    Sanki Kemal Sayar psikolojik sınırları çizmiş, TT anlatmış. Çoğu yerinde böyle hissettim anekdotların. TT felsefe okumuş. Psikoloji yazmış ama.

    Senaryoları gibi değil kitapları. Çok şeye uzanmış, her uzandığının aşağı yukarı bir karşılığını bulmuş mahallesinde. Mahalle kifayetsiz kalınca radyodan bulmuş.

    Mütedeyyin, dindar demek. Ben ilk kelimeyi daha çok severim. Dinin benim içimdeki çağrışımıdır. Gördüğümden farklıdır biraz. Empresiyonistimdir bu konuda. Hoşuma gider benim. Camileri, hazireleri, ezan sesiyle uyanmayı çok severim. Çünkü ben bir muhafazakârım. Ateistim ama.

    Muhafazakarlık=dindarlık diye yazmazlar mı, çok sinirlenirim. Cahillik işte.

    Muhafazakarlık neden dindarlık olsun arkadaş? Alakası yok. Dinsiz bir insan muhafazakâr olamaz mı yani? Olur. Aha da benim örneği. Muhafazakarlık ve din, belki aynı mahallenin çocukları ama illa da kardeştir diyemeyiz.

    TT mütedeyyin ama pek de muhafazakâr gibi gelmedi bana. Eric Clapton’dan “Tears in Haven” çalıyor programında. You see what I mean? Gerçi bu şarkının hikayesi çok yıkıcıdır.

    Türkçeye çevirecek vaktim olmadı. Aslında gücüm de. Belki bir hayır sahibi çevirir bilmeyenler için. Şöyle karar vermiş E.Clapton şarkıyı yapmaya.

    Clapton said to me, 'I want to write a song about my boy.' Eric had the first verse of the song written, which, to me, is all the song, but he wanted me to write the rest of the verse lines and the release ('Time can bring you down, time can bend your knees...'), even though I told him that it was so personal he should write everything himself. He told me that he had admired the work I did with Steve Winwood and finally there was nothing else but to do as he requested, despite the sensitivity of the subject. This is a song so personal and so sad that it is unique in my experience of writing songs.

    Yıkıcı dediğim bu işte. Gözleri kızarıyor insanın. :(((

    Bir anekdotundan sonra Üstü Kalsın, demiş. Bunu Cemil Kavukçu’ya bir gönderme aldım ben. Hoştu.

    Kazım Kartal üstünden Yeşilçam göndermesine eyvallah dedim.

    Üçüncü sayfa haberleri he mi? Olsun bari. Üçüncü sayfa haberleri o memleketin en hakikatli resmidir. Bende de.

    TT bu eserinde insancıkların yüreğine dokunmayı denemiş. Bir kurmaca tadı almazsanız da, yüreğinize dokunan antagonist bir yazarın kalemini kesin hissedersiniz. Ama anlamaya çalışmanız lazım illaki. Siyaseti yelek yapmanız, yeleği de çıkarmanız gerek. Çünkü TT buna gayret etmiş çok. Bilge Karasu epigrafisini okurken bunu hissediyorsunuz. Sıfır ön yargıya ulaşmalıyız okur dostlarım. Sıfır.

    Sizin gibi düşünmeyenler, eğer ellerinde silah yoksa, asla düşman değildir. Anlamaya çalışın söylediklerini. İnanın daha zengin olacaksınız. Paranız artmayacak ama :))))