• Klasik dönem Osmanlı askeri sorunsalı aslında ateşli silahlar ile hareket yeteneğinin nasıl birleştirilebileceği arayışının eksikliğidir. Süvari ile ok ve yayın uyumuna benzer bir süvari ateşli silahlar uyumu oluşturulamaması yani her an atışa hazır bir top ve tüfeğin at ve birlik yanında taşınamaması yaşanan başarısızlıkların duraklama ve gerilemenin de gerçek sebebidir. Elbette bu sorun Osmanlılara özgü değildi ama yine de çekili topu Fransızlardan önce, altıpatları Amerikalılardan önce, otomatik tüfeği de İngilizlerden önce Osmanlıların icat etmesi ve süvari birliklerine katması beklenirdi.
  • Bu bakımdan, bugün artık yoksulluk sorunu, bir paylaşım sorunu, sorunsalı olarak ele alınabilir olmaktan kesinlikle çıkmıştır. Toplumsal-insani bir sorun haline gelmiştir ve bu kapsamda ele alınmak zorundadır.
    Gelenek Dergisi
    Gelenek Dergisi Yayınları
  • 613 syf.
    O zaman Petrus ona yaklaşarak "Efendim!" dedi.Bana karşı günah işleyen kardeşimi kaç kere bağışlayabilirim? Yediye kadar mı?
    İsa ona: Hayır; yedi değil, yetmiş yedi kere yedi! diye cevap verdi.

    İncil:Matta 18:21-35

    “Bundan böyle Nehludov yapılan bütün o kötülüklerin kökenini açıkça görebiliyor, onları yıkmak için neyin gerektiğini çok iyi biliyordu.Boş yere arayıp bir türlü bulamadığı yanıt İsa'nın Petrus'a verdiği yanıtın ta kendisiydi.Her zaman ve herkesi bağışlamalıydı, sayısız kez bağışlamalıydı, çünkü günahsız, suçsuz insan yoktur;dolayısıyla da cezalandırma ya da düzeltme yetkisine, niteliğine sahip kimse yoktur.”

    Diriliş, nobel ödüllü yazar Romain Rolland’ın da dediği gibi Tolstoy’un ışıklı gözlerini, içe işleyen açık mavi gözlerinin bakışını, öbür yapıtlarında olduğundan çok daha açık bir şekilde yansıtıyor.
    “Bu bakış, doğrudan doğruya ruha gider.”

    Şüphesiz ki Tolstoy’un yegane ereğini bu kitapta bütünsel olarak anlayabiliyoruz.Bu erek, adaleti sağlamada son derece kusurlu olan insanoğlunun kendi kendini hayvanileştirmesini, insan ruhunun cezaevlerinde nasıl çürütüldüğünü konu ediniyor.Fakat adı itibariyle “diriliş”; aynı zamanda soylu, varlıklı ve elitist bir karakterin nasıl küllerinden yeniden doğduğunu, tinini(ruhunu) nasıl keşfettiğini çok derin bir felsefeyle bizlere gösteriyor.
    Hayatı yaşamada tek egemen olan bizmişiz gibi son derece bencilce davranıyoruz.Hayat sadece bizim keyiflerimizden,düşkünlüklerimizden ve alışkanlıklarımızdan ibaretmiş gibi dilediğimiz uğrunda, zihin detoksunda bulunmadan monden yaşamanın ve mülk,eşya,meta sahibi olmanın hayallerini kuruyoruz.Çünkü modernizmin ve yerleşik düzenin esasları bunları gerektiriyor. Gerek üniversiteler gerek sivil toplum kuruluşları gerekse de devletler aracılığıyla beyinlerimiz ve ereklerimiz(amaçlarımız) kontrol altına alınarak her yönde tek tipleştiriliyoruz.Sosyal medya da fikirsel olarak nasıl tek tipleştirildiğimizin sorgusuz sualsiz kanıtları arasında yer almakta.Popüler yazılar, popüler başlıklar ve “Top Tweets” adı altında ne konuşacağımız ve neyin hakkında düşüneceğimiz(düşündürüleceğimiz) önceden belirleniyor (ki burada bir komplo teorisi aramak manasız, bunu belki de istemsiz yapıyoruz.Sonuçta biyolojik evrimin doğrusal olmadığını, her türlü modernleşmenin iyiye gitmediğini çok rahatlıkla söyleyebiliriz.)Ne yazık ki insanlar bu farkındalıktan son derece uzak.Uzak olmasına karşın bir farkındalık oluşmaya başladığını anarşizm,nihilism, budizm ve deism adı altında isyan bayraklarını açan birçok insanın örgütlenmesi sayesinde gördüğümüzü söylemezsek de haksızlık etmiş oluruz. İnsanlar bu farkındalıklarını dogmaya yani bir Tanrı’ya da bağlayabilirler.Yahut devletlerin yıkılması, sınırların kaldırılması gerektiğinden bahseden toplumsal anarşist yapılara dahil olabilirler.Yahut doğanın,eşyanın,insanın ve her türlü nesnenin Tanrı olabileceğini iddia eden panteist bir düşünceyi de benimseyebilirler.Fazlasıyla pessimist olan bir grup da ortaya çıkacaktır ki bu grup nihilizmi benimseyecektir.Aynı Schopenhauer,Nietzsche,Sartre ve Albert Camus gibi.Bu grup her ne kadar beden ve ruhtan oluşan dualist insan yapısını reddetse de bu ancak ve ancak materialist bir insan modeline karşı olmanın bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.Sorun, insanların kaçarken bulduğu çözüm yolları değil.Problem, insanları bu kaçışa iten asıl nedenden kaynaklanıyor.Tolstoy Diriliş’te bu sorunu orta yaşında fark eden üst sınıf bir kimliğin kaçış yolunu nasıl hazırladığını ve ruhuna ulaşmada geçirdiği zorlukları tek tek gözler önüne sermekte.Kendi ruhuna ulaşmaya, küllerinden yeniden doğmaya ve Tanrı’yı keşfetmeye çalışan Nehludov karakteri(burada Tolstoy temsilidir) çevresindeki haksızlıkları, zalimlikleri ve Tanrı’yı anlamlandırma farkındalığında olan diğer insanları ve bu farkındalıktan tamamıyla uzak diğerlerini çözümlemeye çalışırken determinist düşüncenin yakasından sıyrılmaya çalışmış, yani siyah-beyaz dualizminden çıkıp gri renginin de olabileceği sorunsalı sonunda keşfetmiş ve "self-awareness" mefhumunu oluşturabilmiş.Bu oluşturma süreci şüphesiz ki çağının gereklerinden,alışkanlıklarından,kötülüklerinden uzak durmak ve tuğlaları yıkıp onları tek tek koymak sayesinde mümkün hale gelmiş.Tolstoy; bu düşü gerçekleştirmenin ütopik olmadığını, insanın salt kendi ruhuna yönelmesi gerektiğini ve bunu başardığında farkındalığını da oluşturduğunu ve bu farkındalıkla birlikte asla “ruhen doyumsuz” olmayacağını belirtiyor.Tolstoy için, bu yapıtında “olgunluk döneminin en büyük eserini vermiştir” gibi bir subjektif yorumda bulunmam son derece doğru olacak diye düşünüyorum. İncelemeyi kitabın son dizeleriyle bitirirsek, gayet anlaşılır ve makul olacaktır.

    “O gece Nehludov için yepyeni bir hayatın başlangıcı oldu.Hayat koşulları değiştiği,bambaşka bir hayat biçimi benimsediği için değil de, o andan itibaren bütün olup bitenler gözlerinde tamamen değişik bir anlama kavuştuğu için.
    Hayatın bu yeni döneminin nasıl sonuçlanacağını gelecek gösterecek.”
  • İntihar insanın kendi varoluşu üzerine söyleyebildiği son sözüdür. İntihar toplumsal bir anlama sahiptir, çünkü bir iletişim biçimi olarak intihar toplumsal yapı ve koşulların belirlediği öznenin kendi bağımsız varoluşunu başlatıp bitirdiği yerdir. Topluma ve toplumsal iktidara gösterilen ise iktidar ilişkilerinin ürettiği eşitsizliklerin insanlık dışılığıdır. İntihar insanın insan olarak kalma isteminin ifadelerinden bir tanesidir, Lacancı anlamda iktidarın denetiminden kaçışın gerçekleştiği “öznenin özgür alanı”dır, bu anlamda da “gerçekten öznelliğin kurucusu”dur. Lacan sonuçta “son kertede tek sahici eylemin intihar olduğunu” söyler. Çünkü özne için varoluşu belirleyen, kısıtlayan, sakatlayan iktidarın bedensel ve zihinsel denetiminden tam olarak çıkılabildiği tek eylem kendini yok etme eylemidir.

    Özne, süreğen olarak devam eden, bitmemiş bir süreçtir. Özne kendini tamamlamak ve bütünlüğü yakalamak ister, ancak her zaman için bitmemiş bir süreç olarak kalır. Özne toplumsal yapının, daha doğrusu egemen ideolojinin, etkisi ile biçimlendirilir. Bu yeniden biçimlendirme iktidar aygıtı tarafından özne olarak yeniden-üretilme süreci bu yapının dışına çıkılmadıkça devam eder. Egemen iktidar kendi aynasında öznenin ilk başta kurmuş olduğu yanılsamalı bütünü sürekli olarak yeniden üretir. Ancak, iktidar özneleri yeniden-üretebilmek ve üretim sürecine yeniden sokabilmek için onları sözde-mutluluklarla oyalar, bu bağlamda kitle kültürü ve kitle iletişim araçları devreye girer. Kendi gerçekliği üzerine düşünme yeteneğini kaybeden ve sorgulayamayan insanların varlıklarını sorgulamaları söz konusu olmadığı için toplumsal bağlamda muhalefet etmeleri engellenir. Özne, farkındalığa sahip olmadığı için de içinde yaşadığı gerçekliği bilinç bağlamında toplumsal gerçekliği yorumlayarak aşamaz, gerçekliğin toplum tarafından dönüştürülebileceğini göremez, tekil olarak yapabileceği tek aşma, dönüşüm ise kendini yok etmesiyle, intihar ile mümkündür.
    İntihar bireysel bir vaka olarak ele alınsa da gerçekte birey toplumsalın bir ürünü olduğu için bireysel intiharlar toplumsal yaşamın ürünleridir ve her intihar içerisinde yaşanılan toplumun yarattığı bir nedenin sonucu olarak ele alınmalıdır. Ben’in yani öznenin oluşum sürecinin başlangıç yeri olan aile ve sonrasındaki tüm toplumsal kurumlar özneyi toplumsallaştırmanın yanı sıra onun kendisini özgürce var edebilmesini olanaksılaştıran engelleri de yaratır ve özneleri birbirine benzeyen “nesne”ler olarak üretir ve yeniden üretirler. Bu bağlamda tüm toplumsal pratikler içerisinde yaşanılan üretim ilişkilerinin, toplumsal ilişkilerin yansıtıcısıdır. Kapitalizmin dayattığı toplumsal ilişki biçimlerinin tüm toplumu yabancılaştırması sadece ezilen sınıflar için değil, tüm diğer sınıflar içinde psikolojik bozuklukların nedenidir. Çünkü kapitalizm sadece ezilen sınıfların zararına değil tüm sınıfların zararına işler ve insandışılaştırıcı özellikleri nedeniyle tüm sınıfların kurtulması gereken bir beladır. Temel olarak kapitalizmin yarattığı sorun tüm toplumu ilgilendirir, çünkü kapitalizmin ürettiği yabancılaştırıcı, şeyleştirici toplumsal ilişkilerden kaçamaz.

    Toplumsal bağlamda intihar bir sonuçtur ve nedenleri toplumsal yaşamın içerisinde gizlidir. Bir gösteren olarak intiharı anlamak için gösterilenin ne olduğuna bakmak gerekir. Bireysel intiharların incelenmesi bu bağlamda toplumsal yapı içerisinde kapitalizmin yarattığı tahribatın incelenmesidir. Kapitalizmin insani özgürleştirmeyi engellediği ve insanın sürekli olarak bastırıldığı bir sistemde, farklı direniş biçimleri ortaya çıkar ve tüm özneler sınıfsal kökeni fark etmeksizin farklı bastırılma ve kısıtlamaları yaşantılarlar. Bunun sonucunda bastırılmış olanın geri dönüşü yaşanılanların sonucu olarak ele alınmalıdır, ancak bastırılmış olanın geri dönüşü yaşanan sorunu doğrudan yansıtmaz, bilinç yapısındaki kopmalar, kırılmalar, yerinden çıkmalar, kısa devreler vb. asıl sorunsalı gizler, gizemlileştirir. Çünkü Freud’un vurguladığı gibi “bastırılmış olan her şeyin geri dönmediğini ya da parçalar halinde geri döndüğünü ve hatta farklı çağlarda ve genellikle tuhaf tezahürler şeklinde geri döndüğünü” gösterir. İntihar bu bağlamda bastırılmış olanın geri dönüşü olarak ele alınabilir, ancak her bastırmanın da intiharla sonuçlanması zorunlu değildir, toplumsal özne bastırılmışlıklarını farklı şekillerde de ödünler.

    Sınırsız bireysel özgürlük bir yanılsamadır, ya da kapitalist ilişkiler içerisinde sadece gerçekleşmesi olanaksız ütopik bir istemdir. Bu nedenle de intihar kapitalizmin kara-gerçekliğinden ütopyaya kaçış gibi de okunabilir.
    “İnsanlar intiharı Tanrısal iradenin çiğnenmesi olarak görürler, ama intiharın varlığı kendi başına tanrının çözümlenemez iradesine karşı açık bir protestodur.”

    “Kendi gerçekliği üzerine düşünme yeteneğini kaybeden ve sorgulayamayan insanların varlıklarını sorgulamaları sözkonusu olmadığı için toplumsal bağlamda muhalefet etmeleri engellenir.
    Din yapılan eylemi meşrulaştıracak araçları sağladığı için eylemcinin yapacaklarını sorgulamasına gerek yoktur, dinsel emirlerin sorgulanmazlığı eylemin acımasızlığının görülmesini engeller.
  • 136 syf.
    ·Beğendi
    Michel Foucault'un Doğruyu Söylemek olarak çevrilen eseri, Foucault'nun kitap olarak kaleme aldığı bir eser değildir. Ecole Normal okulunda ders verirken öğrencisinin kaleme aldığı ve sonrasında kitaplaştırılan bir eserdir. Foucault bu ders notlarını içeren eserinde temel bir problemi baştan sonuna kadar sürdürür. Aslında buna temel bir problem demekten öte, sorunsal olarak karşımızda duran ve Antik yunan dünyasındaki ilk varyantların ortaya çıkarılıp sorunsallastırilmasi olarak bakarsak daha sağlıklı olabilir. Bilindiği gibi Michel Foucault, bir sorunsallaştırma filozofudur. Yalnız bu sorunsallar ile sorunsallaştırma arasında temel bir fark vardır. Sorun olarak görülen ile sorun olarak görülmeyen arasındaki ikilikte sorunsallaştırma gerçeğini ortaya çıkaran ve buna bir sorunsal gözüyle bakan bir öznenin varlığını varsayar. Michel Foucault da bu sorunsal gibi görünmeyen temel bir sorunu sorunsallastiran değerli bir filozoftur. Onun asıl gayesi ortada olanı olan gibi ele alıp yargıya varmak yerine, sorunsallaştırma yoluyla sorunsalları açığa çıkarıp iliskilendirmektir. Yine bilindiği gibi Michel Foucault, iktidar üzerine yapıtlar yazmıştır ve bu ders notları da şüphesiz iktidar ilişkilerinden ırak değildir.

     Foucault, Doğruyu Söylemek eserinde ilk sorunsallaştırmayı yunanca olan "Parrhesias" kavramını ele almakla başlar. Bu kavram Türkçeye Doğruyu Söylemek olarak çevrilmiş. Şüphesiz Foucault bunu ele alirken çok daha kapsamlı biçimde ele alıp işler. Parrhesias, hakikati dile getiren olarak yani Parrhesiastes olarak hakikati dile getirir. Foucault'nun incelemesi ise bu Parrhesiastes'in hangi durumlarda ne gibi ilişkilerle açığa çıktığını ele alır. Antik yunan dünyasındaki filozoflardan, oyun yazarı Euripides'in Fenikeli Kadınlar, Ion, Yakaricilar, Bacchus eserini sorunsallastirip Parrhesias kavramını işler. Daha sonra Socrates-Platon çerçevesinde Doğruyu Söylemek fiilini konu edinir. Ta Helen dünyasının Kiniklerinden, Roma dünyasının Stoacı filozoflarına kadar bu kavramın nasıl işlev gördüğünü ve ne gibi değişimler geçirdiğini işleyip sorunsalı günümüze kadar taşımaya çalışır. Nitekim günümüz ile ilgili ilişki kurma konusunda bir çaba göstermez. Belki de bunların ders notu olarak tutulmasının etkisi dolayısıyladır.

    Parrhesias'ı dile getiren Parrhesiastes, her şeyden önce özgürce doğruyu söylemek anlamını taşır. Belki de bugün en çok eksikliğini hissettiğimiz Parrhesiastes'lerin varlığıdır. Konuşma özgürlüğünün bile olmadığı bir ülkede Yunan dünyasından ders çıkaracağımız önemli derslerin hatırlatılması belki de bir nebze olsun günümüzde önemli bir noktaya taşınır ve özgürce konuşmanın anlamı açığa çıkar.
  • Ülkede tecavüz almış başını gitmiş; şehit haberleri 45 saniyede şehitlerin adları bile okunmadan veriliyor, her gün başka bir ailenin ocağına ateş düşüyor. Bizim sorunumuzsa siyasilerimiz ve pop starlarımız. Ülkenin üçte ikisi açlık sınırının altına itiliyor bir şekilde. Geçmişin muhasebesi yapılıyor ama Ergenekon Davası bahanesiyle tutuklanıp, hapishanede tecavüze uğrayan askerlerin şereflerini korumak için intihar ettiğinin hesabı kimseden sorulmuyor! Memleket kendi keline ilaç bulmuş gibi bir de başka kele ilaç bulmaya gitti, insanlar bizim topraklarımıza döküldü ve gene onlar suçlu! Basın özgürlüğü denilen zıkkım, sırf Amerikan kökenli olduğu için kapatılmayan bir kanalla yandaş medyadan ibaret. Resmen b*k yoluna gidiyoruz ve milletçe dert ettiğimiz şeylere bakalım: Cem Yılmaz tatile nereye gitti, ruj sürmek orucu bozar mı vıdı vıdı... Kimse sıranın bana gelmeyeceğini garanti edemez, sana gelmeyeceğini garanti edemez. İstanbul patlamalarında, Ankara patlamalarında şehit olan sivillerden biri biz olabilirdik. Daha ne kadar partizanlık yapıp kendimizi ezdireceğiz! Çözüm bizde, kendi yolumuzu çizmemiz lazım!
  • 240 syf.
    ·19 günde·Puan vermedi
    Tartışmalı konulardan biri de psikoloji bana kalırsa, şimdiye kadar yaptığım okumalarda her bir ekolün davranışlarımızı açıklarken farklı farklı yorumladığını görmüştüm. Sebepleri farklı yorumladıkları için çözümleri de farklı yorumluyorlar haliyle. (Psikologların bu kitap ile ve genel olarak psikoloji ile ilgili bu sorunsalı hakkında ne düşündüğünü açıkçası çok merak ediyorum.). Bu bakımdan kitap gerçekten çok iddialı ve bana kalırsa tüm psikoloji ekollerinden ayrı bir bakış açısı sunuyor. Anne babamız hatta ailemizde yaşanan travmatik olayların genetiğimizi ve yaşantımızı etkilediğini iddia ediyor. Kulağa büyülü, mistik bir yaklaşımla anlatacak sanıyorsunuz ve hatta sırf bunun yüzünden itibar bile etmeyebiliyorsunuz. Oysa bilimsel bilgilerle, bilimsel bir altyapı ile anlatıyor. Kitap boyunca çoğu hastasının sorunun aslında kendilerinde değil de geniş ailesinden kaynaklandığını ve çözümünü de ailesinin yüklerini kendi taşımasını bırakması olarak ifade ediyor( insan bir ara benim acaba hiç sorunum yok ta tüm sorun ailemden mi geliyor diye düşünmeden edemiyor?!)
    Kitap teorik yanının yanında kişisel olarak doğrudan sizin sorunlarınızı anlamanız ve çözmeniz için kendine yönelik çalışmalar yaptırıyor.