• '' Başkalarının burnunun ucundan ötesi görülemiyorsa, yukarıda olmak neye yarar? Keyifle yaşayalım. Yaşam, hepsi bu. İnsanın başka bir dünyada, yukarıda, aşağıda, sağda solda bir geleceği olduğuna hiç inanmıyorum. Ah! Bana dünya nimetlerinden el etek çekmem, fedâkarlık yapmam öğütleniyor, yaptığım her şeye dikkat etmeli, iyi ile kötü, haklı ile haksız, fas ile nefas üzerine kafa yormalıymışım. Neden? Çünkü davranışlarımdan dolayı hesap verecekmişim. Ne zaman? Öldükten sonra.
    (...)
    ...bu dünyada ne iyi ne kötü var, var olan sadece yaşam ve ölüm. Gerçeği arayalım. Her şeyi derinlemesine araştıralım, elimizi çabuk tutalım! Gerçeğin kokusunu almak, yerin altını eşelemek, onu kavramak gerekir. O zaman size hiç tatmadığınız sevinçler yaşatır. O zaman güçlenip gülersiniz. Ben akılcıyım. İnsanın ölümsüzlüğü yanılsamadan ibarettir. Ne güzel bir vaat! İnanmaya devam edin. Adem'e ne güzel mükâfat! Ruh olacak, melek olacak, kürekkemiğinin üzerinde mavi kanatlar yer alacak.
    (...)
    Ne güzel. Yıldızların çekirgesi olacağız. Sonra Tanrı'yı göreceğiz. Lafıgüzaf. Tüm bu cennetler budalalıktan başka bir şey değil. Tanrı uydurma bir canavar.
    (...)
    Dünyayı cennet uğruna feda etmek, bir avı gölge yüzünden kaçırmak anlamına gelir. Sonsuzluğa aldanmak! O kadar ahmak değilim. Ben hiçliği temsil ediyorum. Adım Hiçlik kontu, senatör. Doğmadan önce var mıydım? Hayır. Öldükten sonra var olacak mıyım? Hayır. Ben neyim? Bir organizmaya eklenmiş bir parça toz. Bu dünyada ne yapacağım? Seçme hakkı benim. Acı çekmek ya da keyif almak. Acı çekmek beni nereye sürükleyecek? Hiçliğe. Ama acı çekmiş olacağım. Keyif çatmak beni nereye sürükleyecek? Hiçliğe. Ama keyif çatmış olacağım. Ben tercihimi yaptım. Ya ben yiyeceğim ya da başkaları beni yiyecek.
    (...)
    Yok olma hali. İnanın bana, ölüm ölümdür. Bunun aksini iddia eden biri beni güldürür. Sütannelerin uydurmaları.
    (...)
    Mezarın ardında birbirine benzeyen hiçlikler vardır. İster Sardanapal, ister Vincent de Paul olun, aynı hiçliği paylaşacaksınız. İşte gerçek bu. Bu yüzden öncelikle hayatı yaşayın. Sahip olduğunuz süre boyunca benliğinizi kullanın.
    (...)
    Boş sözlere kanmıyorum. Ne de olsa alt katmandakileri, baldırı çıplakları, az kazananları, yoksulları masallarla, hayallerle kandırmak, onlara ruhu, ölümsüzlüğü, cenneti, yıldızları vaat etmek gerekir. Onlar da buna inanıp kuru ekmeklerine katık ederler. Hiçbir şeyi olmayanın ulu Tanrı'sı var. En azından buna karşı çıkmıyorum ama Naigeon' u kendime saklıyorum. Yüce Tanrı halk için yücedir. ''
  • Yine onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler. Onlar ki, namazlarını kılmağa devam ederler. İşte bunlar varis olanların ta kendileridir. Onlar Firdevs cennetlerine varis olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
    Mü’minûn, 23/8-11
  • Sözcükler cümleleri takip ederken,
    Sen olanlara öylece alışıyorsun.
    Yürümekten sonra koşmak gelirken
    Sen hiçbir şeyin hızına yetişemiyorsun.
    Ne neyi ikâme edebilir?
    Olacakları önceden tahmin etmek güzel mi?
    Kalem kağıda yazmazsa ne denebilir?
    Giden kalanı yok edebilir mi?

    Uyum sağlayamıyor parçalarım öteki parçalarıma.
    Hareket etmiyor ayaklarım beynim koşmak isterken uzaklara.
    Ve ben bu kalemi bir daha elime almamak için yemin ediyorum.
    Çünkü her bir şey paylaştığımda delicesine pişman oluyorum.
    Savaş ve barış içimde durmadan çarpışıyor.
    Her günün sonunda bir başkası kazanıyor.
    Ödül istemiyorum ve yalandan sözlere ihtiyacım yok.
    Hayatımdan çalacaklara artık verecek bir şeyim yok.

    Zamanım tükendi,
    Satırlarım bile doldu.
    Ama daha söylenmeyen ne nice kelimeler var.
    Bardak taştı,
    Ben de insanlıktan çıktım
    Tükendim sonunda.
    Benim denediğim kadar kimse denemiyor.
    Kaybetmemek için attığım taklaları hangi güvercin atıyor?
    Halbuki ana baba ölüyor ve yola devam ediliyor.
    Ben her yazışımda içim bana lanetler okuyor.
  • “Mü’minler gerçekten felâha ermişlerdir. Onlar, namazlarında hûşû içindedirler. Onlar, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar, zekâtı öderler. Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. Öyleyse her kim bunun ötesine geçmek isterse, işte onlar haddi aşanlardır. Yine onlar, emânetlerine ve verdikleri sözlere riâyet ederler. Onlar, namazlarını muhâfaza devam ederler. İşte bunlar vâris olanların tâ kendileridir. Onlar Firdevs Cennetlerine vâris olurlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” [el-Müminûn: 23/1-11]
  • 96 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    “Bir kuşu özgür olduğuna ikna etmek niye dünyanın en zor işi? Üstelik çok kısa süren bir çalışmayla bunu kendilerinin de anlaması bu kadar mümkünken?” Şartlanmışlıklar, düşünce ve ruhlarımızdaki prangalar. Görmek istemeyenden daha kör olan var mı?
    Richard Bach tarafından 1972 yılında yazılan öykünün yayınevi Epsilon Yayınları ve yaklaşık 150 sayfa. “Martı Jonathan Livingston”, bir martının kendi sürüsünün alışılagelmiş günlük aktivitelerinden uzaklaşıp kendi yeteneklerinin farkına varma, sınırlarını zorlama, tabulaşmış sürü psikolojisinden ayrılıp özgür olma arayışlarını anlatan bir masal tadında yetişkinlere mesajlar veren ebatı küçük etkisi büyük bir kitap. Farklı olunca sürüden de atılacaksın. İyi kötü sonuçlarına katlanacaksın. Martılar üzerinden insanoğluna seslenmiş yazar. Kaçımız bu cesaretteyiz. Canlılar içerisinde en akıllı olan insanoğlu da bir martı kadar özgür olamaz mı? Kuş beyinli derken artık daha dikkatli söylemeliyiz bence. Kuşlara haksızlık olarak nitelendirebileceğim bir  söz bu. Kargalar cevizi kırmızı ışıkta yere bırakıyor, arabalar üzerinden geçince de gelip yiyor. Bazı kuşlar insanoğlundan akıllı.
    Jonathan Livingston’ın diğer martı arkadaşlarından farkı diğer martılar yemek için uçarken, o sevdiği işi yapmak ve öğrenmek için uçar. Sınırlarını zorlar, başardıkça özgür olur, özgür oldukça kendi mutludur. Sürüden ayrılanı kurt kapar psikolojisini çoktan aşmıştır o. Farklıdır. Farklı olmak risk olsa da o bunu göze almıştır. İnsan da bazen hayatta risk almalı mıdır? Yaşamın gerçek anlamını öğrenmeli midir? Öğrenmeyi, keşfetmeyi, özgür olmayı… Yoksa ölene kadar kendisine çizilen sınırlar içerisinde mi kalmalıdır? Hayat boyu avlayacakları balık peşinde koşmak mı?
    “Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi?” Sorumlu olmak evreni sorgulamakla başlıyor. Kendi yeteneklerinin farkına varmakla, sınırlarını zorlamakla, özgür olabilmekle…
    Jonathan, kendisi gibi düşünen martılarla birlikte olmasına rağmen kalabalık içinde yalnızdı. Belki de onu anlayacak canlılar çok azdı. Yeni fikri alışılmışın dışında olduğundan kabul görmesi de zaman alacak. Zamanla onun gibi düşünenleri bulacak yeteneklerini diğer martılara gösterecek ve yalnız olmadığını anlayacaktı. Ona göre Jonathanlar çoğalmalıydı. Sürüde tek bir liderin peşinde sürüklenmek, onun her dediğini yapmak onun yapısına ağır geliyordu. Hiçbir zaman denemekten, öğrenmekten, yanlış yapmaktan korkmayan, öğrenme hırsı ile dolu olan Jonathan sonunda kendi gibi martılarla er ya da geç tanışıyor.
    Yazar, Jonathan’ı özgür insanın sembolü olarak yaratmıştır. Kitaptaki olaylar, insan yaşamıyla bağlantılıdır. Örneğin; insanlar nasıl kurallara uymayıp cezalandırılırsa, Martı Jonathan da yaşamın kurallarına uymayıp Sarp Kayalıklarda sürgüne gönderilmiştir… Ancak, Jonathan orada kendi dünyasını, yazarın deyişiyle kendi ‘cennet’ini yaratmıştır. Onun cenneti ‘özgürlüğü ve öğrenme çabasını’ oluşturur. Ayrıca Jonathan öğrenmeyi seven bir martı olduğu için, uçmanın inceliklerini bilmek ister; kendisini her an geliştirmeyi ve asla boşa zaman geçirmemeyi hedefler.
    Martı Jonathan’ın kendisi gibi düşünen birçok arkadaşı vardır. Bunlardan biri Chiang’dir. Chiang onun arkadaşı değil, öğretmeni sayılır. Chiang yaşlı; ama hiçbir şeyden yılmayan bir martıdır. Onun da Martı Jonathan gibi uçma tutkusu vardır. Jonathan’a bütün teknikleri, uçma becerilerini o öğretmiştir. Yaşlı martı Chiang, Jonathan?a en büyük desteği verir. Jonathan kendini geliştirdikten sonra küçük martıları uçmaya hazırlamıştır. Bu öğrencilerinden Kirk, Maynard ve Fletcher en başarılı öğrencilerindendir. Onlar da Martı Jonathan gibi aynı felsefeye sahiptir.
    Kitabın konusuna gelince Martı Jonathan’ın birlikte yaşadığı martı sürüsü tüm gününü  balıkçı teknelerinin attığı birkaç parça bayat ekmeği kapabilmek için birbiriyle didişerek geçirirler. Martıların tek derdi budur. Ekmek kapıp midelerini doyurabilmek. Martı Jonathan’ın ise  istediği sadece mutlu olmak,kendi yeteneklerini keşfetmek,daha yükseklere uçabilmek.
    Gökyüzünde dolaşmak ona mutluluk verir. Belki fizyolojik ihtiyaçlar hayatta isteklerden önce gelse de Martı Jonathan gerekirse aç kalmayı mutlu ve özgür olmaya yeğlemektedir. İnsanoğlundan da Martı Jonathan gibi olabilenler hayatta azınlıkta olsa da o farklı olmayı tercih etmiştir.
    Jonathan’ın alışılmışın dışında bu tavırları Yüce Martı Konseyi’nin tepkisini çeker. Martı Jonathan’ın ailesi de onun  vaktini boş geçirdiğine inanır ama Jonathan aldırış etmez ve kafasına koymuş olduğu uçuş yeteneklerini geliştirmeye devam eder. Hedefine kitlenir. Kendisi hakkında söylenen olumsuz sözlere kulak asmaz. Konsey toplandığında Martı Jonathan’ın yaptıklarından martı sürüsünün duyduğu utanç duyulduğu kendisine söylenir  ve Jonathan martı sürüsü ile ilişkisi kesilir yani kovulur. Martı Jonathan adeta ölene dek tek başına kalmaya mahkum edilir.
    Martı burada tek başına uçuş yeteneklerini geliştirir, yeni yerler keşfeder ve böylece yeni arkadaşlıklar edinir. Arkadaşları  farklı uçuş teknikleri gösterir, yeni yiyecek kaynakları da bulur. Martı Jonathan artık tüm zamanını kendini geliştirmek için harcamaktadır. Kendini geliştiren Jonathan yıllar yıllar sonra doğup büyüdüğü kıyılara geri gelir ve burada martılara çok üst düzey uçuş hareketleriyle martıları etkiler. Önce kendisi gibi kayalıklara kovulan martıları kendisine öğrenci edinmeye başlayan Jonathan yavaş yavaş kıyıda huzursuzluğa neden olur. Gittikçe öğrencileri artar. Zamanla ilah olarak kabul edilir. İyice yaşlandığı ve uçuş denemeleri yaptığı bir gün de Martı Jonathan hayatını kaybeder.
    Kitaba sonradan eklenen Dördüncü Bölüm Martı Jonathan’ın ölümünden sonrası üzerine bazı toplumsal mesajlar vermek üzere yazılır. Kitabın ilk üç bölümü sıradan bir öykü özelliğini taşımaktayken dördüncü bölüm ilk üç bölümle uyumlu değil geldi bana. Martı Jonathan’ın ilk ve en becerikli öğrencisi olan Martı Flynn hayatının geri kalanını genç martıları eğitmek ve Martı Jonathan’ın öğretilerini yaşatmak üzere geçirmek ister. Başlarda işler Martı Flynn’in istediği gibi gitse de zamanla Martı Jonathan’ın fiziksel özelliklerindeki gelişim  onun öğretilerinin önüne geçmeye başlar. Çok çalışmak martıların işine gelmediği için merak ettikleri şeyler de onun nasıl başarılı olduğu ilgi çekmemeye başlar. Martı Jonathan gibi çalışmak ve kafa yormak değil dış görünüş olarak Jonathan’a benzemek daha önemli olur hale gelmiştir. Martı sürüsü Jonathan’ın yaptıklarını üstün güçleri olduğuyla açıklarlar. Onun azminin çalışmasının ve başarısının hiçbir önemi kalmamıştır. Jonathan onlar için kutsal bir kuş olarak kalır önlerinde başarıyı yakalayan Martı Jonathan’ı gördükleri halde çalışmamayı seçerler.
    Martı Jonathan’ın “Gözünle gördüklerine sakın inanma. Görünenlerin hepsi sınırlıdır. Anlayarak bakmaya bildiklerinin ötesine geçmeye çalış. O zaman uçmanın anlamını da daha iyi öğreneceksiniz.” sözü rafa kaldırılmış olur ve özgürlük adımı da sonlanmış olur.
    Özgürlük gerçekten sonlanır mı? Bu  insanların o an bulunduğu şartların  ötesine geçebilmesiyle, sınırlarını kaldırabilmesi veya genişletebilmesiyle mümkün? Gerçekten özgür dediğimiz anda özgür müyüz?Özgürlük aslında mutluluğu tattığımız an mıdır? Kafesler, parmaklıklar, dünya sınırları içerisinde özgür kalamayan ama mutlu olan insanlar yok mu?Esareti bilerek seçen, aman bana dokunmasın düşüncesinde olan insanlar… Özgürlük aslında biraz mutsuzluğa talip olmak değil mi son an mutlu olup olmayacağını bilmeyerek. Yoksa gerçekten o mutluluğa değer bir risk mi? Fırsat mı? Özgürlük nedir?
    Yeni Martı Jonathanlar aramızda mı? Martı Jonathan sizleri izliyor… Özgür müyüz? Kişinin fikirlerini söyleyememesi bile bir köleliktir. Biz gelecek endişesiyle bize çizilen sınırlarda kalan, bir dilim ekmek için birbirimizi ezen martı sürüsünden miyiz! Özgür olmayı seçen Martı Jonathanlardan mıyız?

    Tüm okurlara keyifli okumalar dilerim!
  • Devlet-i Aliyye her şeyden evvel İtilâf Devletleri ile anlaşmaya çalışmıştır. Böyle bir anlaşmayı İttifak Devletleri ile yapılacak anlaşmaya tercih ederdi. Çünkü Devlet-i Aliyye’yi tehdit eden tehlike doğrudan doğruya İtilâf zümresinden geliyordu. Böyle bir anlaşma ile, tehlikenin kaynağında bertaraf edilmesi ihtimâli vardı. Fakat onların istememeleri yüzünden mümkün olmadı.

    Nihâyet Üçlü İtilâf’ın elçileri ile devam eden görüşmeler, üçünün müştereken verdikleri nota ile sona erdi. Bu notaya göre üç devlet, bütün Harb-i Umümî müddetince tam ve mutlak bir tarafsızlık hâlini muhâfaza etmesi şartıyla, Türkiye’ nin toprak bütünlüğünü ve istiklâlini tekeffül (garanti) ediyorlardı. Öyle ki, bu müşterek notaya göre Türk devletinin sadece harbe girmemesi ”bîtaraflık” olarak kabul edilmiyor ve tekeffülün yerine getirilmesi için de şart-ı kâfî sayılmıyordu.

    Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve istiklâlinin bu Üçlü İtilâf tarafından tekeffül (garanti) edilebilmesi için, Türkiye’nin bu İtilâf Devletleri’ni tatmin ve memnun eden bir tarafsızlık ihtiyâr etmesi (ortaya koyması) lâzım geliyordu. Demek ki, İtilâf Devletleri tarafından verilen söz de, Türkiye’nin tarafsızlığı hakkında kendi takdirlerine göre verecekleri karara kalmış oluyordu. Dolayısıyla bu söz, münâkaşalara ve bilhassa gelecekteki münâkaşalara açık bulunmaktaydı. Savaş sona erer ermez, söz veren devletlerden biri çıkıp ”Türkiye harp sırasında gerektiği gibi tarafsız kalmadı” diyebilecekti. Veya siyâset âleminde zayıflara ve hıristiyan olmayan devletlere revâ görülüp tatbik olunduğuna daima rastlandığı gibi, herhangi bir hareketimiz kötü tevil ve tefsir edilerek, itham olunabilecektik.

    Sulh zamanlarında bile Osmanlı bütünlüğüne ve istiklâline en öldürücü darbeleri vurmuş olanların, hele bir de savaştan zaferle çıktıktan sonra, verdikleri sözlere riâyetlerinin daha öncekilerden başka türlü olacağına nasıl inanabilirdik? Geçmişte olanlar, gelecek için tatlı hayaller beslememize imkân bırakmıyordu.

    Buna rağmen o vakitler, pek çok kimse, tarafsız kalmasına karşılık Türkiye’ye, İtilâf Devletleri tarafından teklif edilen tekeffülü, umulmaz bir saâdet telâkki ettiler. Bütün büyük Avrupa devletleri, varlıklarını ve istiklâllerini muhâfaza edebilmek için insanüstü fedakârlıklar ve görülmemiş gayretler sarfediyorlardı. Türkiye ise asırlardan beri devam eden böyle bir hengâme içinde en küçük bir fedâkârlıkta bile bulunmadan sadece bir ”tekeffül” (kefil olma) sâyesinde, istiklâl ve istikbâlini kurtarabilecekti! İtilâf Devletleri’nin teklifine sevinenler böyle zannediyorlardı.

    Bugün olduğu gibi dün de üzerine düşen vazifeyi yerine getirmekten kaçan bir Türkiye, ancak kendi millî izmihlâline yol açan bir Türkiye olurdu. Eğer Türk milleti bugün hâlâ mücâdele edebiliyor ve Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti, muazzez ve mübeccel evlâdlarının fevkalâde fedâkârlığı ile kendisine hür ve imanlı bir gelecek temin edebiliyorsa; bu sırf 1914’te kendisine terettüp eden ulvî vazifeyi idrâk ederek, mücâdele edeceği kuvvetlerin büyüklüğü önünde herhangi bir tereddüde düşmeden, vazifesini elinden geldiği kadar güzelce ifâ eylemiş olmasındandır.

    Türkiye’nin ne olduğu belli olmayan bir tekeffüle güvenerek, kendini İtilâf Devletleri'nin insafına terk etmesi, vatanseverliğe ve tedbirliliğe tamamen aykın idi. Tek başına kalmak ise dostsuz ve tamamen düşmanlarla çevrili kalmak demek olacağını sezdi. Tarafsız kalmakla istikbâl ve istiklâlini temin edemeyeceği hakikatini anladı. Ve tehlikenin büyüklüğünü anladığı için harbe girdi. Çünkü tarafsızlığın sonu, muazzam Türk tarihine yaraşır feci ve yüksek bir ölüm bile değil, alçaklığın son derecesi demek olan ebedî bir zilletti.