• Farzedelim ki biraz daha erken, 1914'de, bu taşı toprağı altın memlekette değil de, Berlin'de yeni doğmuş bir canım bebeğiz. Yine varsayalım ki bu kez Allah'ın sevgili kulu olmamışız da, "kutsal imtihan" gereği annemiz Katolik, babamız Yahudi olmuş. Ne olduğumuzun ya da neye inandığımızın tüm anlamını ve tüm gerçekliğini yitirdiği bir gelecek, açmış kollarını bizi bekliyor. Ama tuttuğunda ne yapacak bilmiyorum. Yıl olmuş 1935! Ariyenler öpecek adam arıyor sokaklarda. Fikir ayrılığı kalmamış, ne âlâ, tüm mundarlığın sebebi bu Yahudi köpekler! Bunda hiç şüphe yok. Vatansızlar yol alıyor bir zamanki vatanlarından seçeneksiz. Ve mülteci ruhlar aramızda, hoş geldiniz. Avusturya, Çekoslovakya, İsviçre, Fransa... Kaçınız dayanabilecek gözleri olmayan ve kulakları duymayan insansılara... Mültecilere Yardım Komitesi yardım edememekle, Birleşmiş Milletler birleşememekle ve bir türlü çıkartamadıkları kanunlarla meşguller! Beş medeniyet ülkesi, kapıları kapalı. Bize ait değilsiniz, ülkenize gidin! Ama biz vatansızız, kovulduk? Orası bizi ilgilendirmez. Suçlusunuz, dört hafta hapis. Bir daha dönerseniz altı ay! Avusturya sınırına bırakın bunları. Sınırda azgın namlular bekliyor. Ne işiniz var burada. İsviçre polisi buraya gönderdi. Öyle mi? Suçlusunuz, iki hafta hapis. Bir daha ki sefere, üç ay! Alın atın bunları, yallah Fransa sınırına. Sınırda horozlar düdükleyecek, bekliyor. Ne işiniz var burada? Avusturya polisi tarafından ... Öyle mi? Atın bunları. Vesselam mülteciler tükenene kadar gidiyor bu açlık, ikiyüzlülük, sefillik, rezillik, tutuklamalar ve kovalamaca... Öyle ki Baba Moritz artık ölecek, ne hikmetse cennete gidecek, cennet kapısında bir bekçi görüyor, o kadar işlemiştir ki benliğine bu kapı dışarılık, gümrük memuru sanıyor, kaçıp saklanmaya çalışıyor, ama nafile! Tutup getiriyor melekler! Ama benim pasaportum yok diyor Moritz. Ne seyahat iznim, ne de ikamet tezkerem. Üstelik bir Yahudi'yim. Alman vatandaşlığından çıkarıldım ve senelerden beri vatansız olarak gizli yaşıyorum. Öyle mi? Ey vatansızların meleği gel! Çok ıstırap çekmişlerin meleği, sen de gel! Atın bunu cennete! Sırtında gözyaşları ile dolmuş küfe taşıyan Moritz ve yüzü dünyanın bütün analarının yüzüne benzeyen melekler kapıdan içeri girerler ilk defa. "Steiner etrafındaki yüzlere, kader rüzgarıyla buralara atılmış bu bir sürü küçük varlıklara baktı ve bardağını kaldırarak, "Baba Moritz" dedi "ey durmadan yol alan kral, ey Ahasverin son halefi ve ey ebedi mülteci, hoş geldin! Bu yılın bizlere neler getireceğini şeytan bilir ancak. Yaşasın yeraltı bölüğü. İnsan yaşadığı sürece hiçbir şey kaybolmamıştır." Remarque, 1939'da kitabını yayımladığında henüz savaş başlamamıştır. Nazi taşları yerine oturduğunda, hayal ettiğinden çok daha fazlası gerçek olmuştur. Zamanında o kadar şiddetli öfke ve kıyıma maruz kalan vatansızların, şimdi bir vatana kavuştuklarında benzer bir kutsanmış idealle, Gazze'de bir nevi dünyanın en büyük toplama kampı oluşturmaları hayret vericidir. Demem o ki insan her yerde, aynı soyka galiba, beş para etmez! Prosit!
  • “Ölmek istiyordum, masum insanları koruma sözü verdiğimiz halde bize sığınan insanları koruyamadığımız için kendimi affetmiyorum”

    Bosna’daki İnsanları Korumakla Görevlendirilmiş Hollandalı Bir Asker

    Temmuz 1995’de Yugoslavya iç savaşı sırasında Sırp ordusu, “Krivaya 95 Harekatı”nın bir parçası olarak Srebrenitsa’yı işgal etmiştir. Yaşanan bu olay bir işgal olarak kalmamış bir katliama dönüşmüştür. Çünkü Bosna – Hersek’in Srebrenitsa kentinde en az 8.372 kişi “Ratko Miladiç” komutasındaki ağır silahlı Sırp ordusu tarafından öldürülmüştür. Yapılan katliamda genç yaşlı demeden binlerce insan yaşamını yitirmiştir. Yapılan katliama Sırp ordusunun yanı sıra, Bosna-Sırp ordusunun “Akrepler” olarak bilinen özel birlikleri de katılmıştır. Ne Birleşmiş Milletler’in Srebrenitsa’yı güvenli bölge ilan etmesi ne de kentte bulunan 600 Hollanda Barış Gücü askeri katliama mani olamamıştır. Srebrenitsa olayı, II. Dünya Savaşından sonra Avrupa’da yapılan en büyük insan katliamı ve etnik soykırım olarak Dünya tarihine kazınmıştır.

    Yugoslavya’nın düşmesinin ardından, 1992 yılında Sırplar Yugoslav halklarına katliam uygulamaya başlamışlardır. Olaya müdahil olmak isteyen Birleşmiş Milletler 6 bölgeyi güvenli ilan etmiştir ve bu bölgelerden biri de Srebrenitsa’dır. Savaştan önce 24.000 nüfusu olan bu kent mülteciler ve dışardan kente sığınan insanlarla birlikte 60.000 nüfusa ulaşmıştır. Nüfusun artmasıyla bu kent artık hastalıklarla, açlıkla mücadele etmeye çalışan bir toplama kampına dönüşmüştür. Kenttekilerin kendilerini korumak için edindikleri silahlar da BM (Birleşmiş Milletler) güçleri tarafından güvenlik gerekçesiyle toplanmıştır. Sırp devlet Başkanı Radovan Karadziç’in emriyle, Ratko Mladiç komutasındaki Sırp askerlerinin kente olan tacizleri sıklaşınca kamptaki insanlar silahlarının geri verilmesi için başvuruda bulunmuş; fakat kampın Hollandalı komutanı Thom Karremans bu isteği geri çevirmiştir. BM güçleri ise sadece kent üzerinde iki tane F16 uçurarak tepki vermişlerdir. Hollandalı askerler Bosna’daki BM Barış Gücü Komutanı Fransız generalden aldıkları emirle bir gece yarısı kenti boşaltmış ve bulundukları kampı içindeki 25.000 mülteci ile birlikte Sırplara teslim etmişlerdir. Hollandalı komutan tarafından Sırplara satılan (bu olay video kasetle kanıtlanmıştır) kent bir hafta süren katliamla Sırplara yenik düşmüştür.                    

    Ratko Mladiç

    Srebrenitsa kırsalında 1000 kişiyi esir alan grup, Ratko Mladiç’in emriyle esirleri öldürmeye başlamıştır. Daha sonra kimlik tespiti yapılmaması için cesetler askerler tarafından parçalanarak Kremetorium’da yakılmış ve toplu mezarlara gömülmüşlerdir. Yaklaşık 5 gün süren bu katliama Avrupa devletleri sanki gizliden gizliye destek verirmiş gibi sessiz kalmışlardır. II. Dünya Savaşından sonraki en büyük insanlık kıyımı yaşanan Srebrenitsa, Sırp katillere boyun eğmiştir. Katliam’dan 13 yıl sonra Sırbistan’ın Sermiyan köyünde yakalanan Sırp komutan Ratko Mladiç, Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından müebbet hapse çarptırılmış; fakat infaz için 16 yıldır aranan Ratko Mladiç’in, Sırbistan hukukunun içinde yapılması gereken bazı düzenlemelerden sonra Lahey’e sevk edileceği bildirilmiştir. Bütün dünyanın kayıtsız kaldığı (başta Türkiye…) bu vahşetin izleri halen silinememekte ve yeni toplu mezarlar bulunmaya devam edilmektedir.

               1995 Temmuzu’nun sonlarına doğru yapılan katliamda, kenti Sırp askerlere teslim eden Hollanda askerlerinin çoğu daha sonra ülkelerine döndüklerinde psikolojik tedavi görmek zorunda kalmıştır. Hollanda hükümeti hiçbir sorumluluk kabul etmezken, kenti bırakarak Sırpların katliamına göz yuman 600 hafif silahlı Hollanda askerinin büyük bir bölümü pişmanlıklarını her fırsatta dile getirmişlerdir. Srebrenitsa kentinde yaşadıkları anları kitaplaştıran askerlerden biri olaydan dolayı yaşadığı pişmanlığı şu sözlerle ifade etmiştir “Ölmek istiyordum, masum insanları koruma sözü verdiğimiz halde bize sığınan insanları koruyamadığımız için kendimi affetmiyorum” İşte bu sözler, kentte uygulanan etnik kıyımın en büyük belgesidir. Srebrenitsa kentinde kurulan BM kampında tercümanlık yapan Hasan Nuhanoviç anılarında şunları paylaşmıştır; “Hollandalı askerlerin bulunduğu kampa gelerek, kampa sığınan insanların teslim edilmesini isteyen Sırp komutan, aksi takdirde kampın bombalanacağını açıklamıştır.” Hollanda askerlerinin kendi canlarını kurtarmak için insanları tek sıra halinde teslim ettiğini aktaran Hasan Nuhanoviç kamp etrafında boğazlanan insanların çığlıklarını ve yalvarmalarını unutamadığını söylemiştir. Ne acıdır ki kampa sığınan ve Sırp askerlerine teslim edilen insanların arasında Nuhanoviç’in 18 yaşındaki erkek kardeşi Muhammed, annesi ve babası da vardır. Yaşadığı o günleri gözyaşları içinde anlatan Hasan Nuhanoviç katliamcılardan birçoğunu teşhis etmesine rağmen cezalandırılmadıklarını, hatta annesinin katili olan kişinin devlet dairesinde memur olarak görev yapmaya devam ettiğini belirtmiştir. Halen Saraybosna’da yaşamaya devam eden Hasan Nuhanoviç, yaşadığı bu üzücü ve kan donduran anıları 2007 yılında yazdığı “ Birleşmiş Milletler Bayrağı Altında-Srebrenitsa Katliamı” adlı kitabında paylaşmıştır…  
  • Unutulmaz bir drama, acıya sebep olan Srebrenitsa katliamının üzerinden 23 yıl geçti. Srebrenista katliamı nedir, nasıl meydana geldi? Bosna Hersek’in doğusundaki Srebrenitsa’da 11 Temmuz 1995’te başlayan, en az 8 bin 372 Boşnak sivilin Ratko Mladic komutasındaki Sırp askerler tarafından hunharca öldürüldüğü soykırım, sadece Bosna Hersek’te değil, tüm dünyada acının ve adalet arayışının sembolü haline geldi.

    AVRUPA’NIN ORTASINDA KATLİAM

    Srebrenitsa Katliamı ya da Srebrenitsa Soykırımı 1991-1995 Yugoslavya İç Savaşı (Hırvatistan Savaşı ve Bosna Savaşı)'nda Sırp Cumhuriyeti Ordusu'nun Srebrenitsa'ya karşı giriştiği Krivaya '95 Harekâtı esnasında Temmuz 1995'te yaşanan ve en az 8.372 Boşnak'ın Bosna-Hersek'in Srebrenitsa kentinde general Ratko Mladiç komutasindaki ağır silahlarla donatılmış Bosna Sırp ordusu tarafından öldürülmesine verilen addır. Katliamda bir kısım kadın ve küçük yaşta çocuğun da öldürüldüğü, belgelerle kanıtlanmıştır. Bosna Sırp ordusunun dışında katliama “Akrepler” olarak tanınan Sırbistan özel güvenlik güçleri de katılmıştır. Birleşmiş Milletler Srebrenitsa'yı güvenli bölge ilan etmiş olmasına karşın 400 silahlı Hollanda barış gücü askerinin varlığı katliamı önlememiştir.

    Srebrenitsa katliami II. Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa'da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olması ve Avrupa'daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım olması açısından da önem taşır.

    SİLAHLARI ELİNDEN ALINAN HALK KATLEDİLDİ

    Yugoslavya'nın çöküşü üzerine 1992 yılında Sırpların Bosna'da başlattıkları soykırımın ardından bölgeye zoraki olarak müdahale eden Birleşmiş Milletler'in güvenli bölge ilan edilen 6 bölge arasında Srebrenitsa da bulunmaktaydı.

    Savaştan önce nüfüsu 24 bin civarı olan kentin nüfusu diğer bölgelerden gelen mülteci göçleriyle 60 bin civarına gelmişti. Artık Srebrenitsa ‘açlık' ve ‘hastalıklar' ile mücadele eden bir ‘toplama kampı'na dönüşmüştü.Müslümanların elindeki silahlar BM Barış Gücü tarafından koruma gerekçesiyle toplanmıştı

    Ratko Mladiç komutasındaki Sırplar Srebrenitsa'ya olan saldırılarını sıklaştırdıklarında müslümanların toplanan silahlarını geri almak için yaptıkları başvuru, sorumlu Hollanda komutanı Thom Karremans tarafından reddedildi. BM yalnızca iki F16'yı kent üzerinde bir uçuş yaptırmakla yetindi.

    Hollandalı askerler bir gece yarısı Bosna'daki BM Barış Gücü komutanı Hollandalı generalden aldıkları emir doğrultusunda kenti boşalttılar. Savaş sırasında şehrin güvenliğinden sorumlu olan Hollandalı Komutan Thom Karremans kendisine sığınan 25 bin mülteciyi ve şehri Sırplara teslim etti.

    Daha sonra orataya çıkan bir video kasedinde Sırp generalin kenti boşaltan Hollandalı komutana bir hediye verirken görüntüleri çekilecekti.Bir hafta süren katliam II. Dünya Savaşı'ından sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak arşivlerde yer aldı.

    Lahey Adalet Divanı bir hafta süren katliamın bir ‘soykırım' olarak kabul etti; ancak Sırbistan'ın sorumlu tutulmayacağına karar verdi.

    SOYKIRIM KARARI VE SUÇLULARI

    Hollanda’nın Lahey kentideki Uluslararası Adalet Divanı, 2007’deki kararında, ICTY’den gelen kanıtlar doğrultusunda, Srebrenitsa ve civarında yaşananları “soykırım” olarak nitelendirdi.

    Sırp komutan Ratko Mladic, ICTY’de geçen kasım ayında sonuca bağlanan davada, aralarında Srebrenitsa soykırımının da bulunduğu birçok suçtan müebbet hapse mahkum edildi.

    Aynı mahkeme, 2016’da sonuca bağladığı davada, Bosnalı Sırpların eski lideri Radovan Karadzic’e Srebrenitsa soykırımı dahil 10 ayrı suçtan 40 yıl hapis cezası verdi.

    Mahkeme ayrıca, Srebrenitsa soykırımındaki suçları nedeniyle eski Sırp general Radislav Krstic’i 35 yıl, Vidoje Blagojevic’i 15 yıl, Vujadin Popovic ve Ljubisa Beara’yı ömür boyu, Drago Nikolic’i 35 yıl, Ljubomir Borovcanin’i 17 yıl, Vinko Pandurevic’i 13 yıl, Radivoje Miletic’i 19 yıl, Milan Gvero’yu 5 yıl hapse mahkum etti. Bosna Hersek Mahkemesinde görülen davada ise 13 Temmuz 1995’te bine yakın Boşnak sivilin öldürülmesiyle suçlanan Milorad Trbic, 30 yıl hapse mahkum edildi.

    Farklı mahkemelerde görülen Srebrenitsa davalarında bugüne kadar 45 Sırp, toplam 699 yıl hapis cezası aldı.

    Eski Sırbistan Devlet Başkanı Slobodan Milosevic de Srebrenitsa’daki soykırımla suçlanmış ancak ICTY’deki yargılanması devam ederken tutuklu bulunduğu cezaevinde yaşamını yitirmişti.
  • "Toplama kamplarını bizim icat ettiğimizi mi zannediyorsunuz?"

    Toplama kampı fikri ilk kez 1900-1902 yılları arasında İngilizler tarafından İkinci Boer Savaşı'nda hayata geçildi

    Hatta daha öncelerinde bu sistemin benzerleri İspanyolların 1868-1878 yılları arasında Küba'da yürüttüğü On Yıl Savaşları'nda da kullanılmıştı ama bir ulusun tamamını hedef alan ve nüfüs azaltmayı amaç edinen toplama kampı sistemi ilk defa ingilizler tarafından uygulandı.Belli ki bilmiyorsunuz.Size olayın detaylarını da anlatayım:

    Mevcut para birimlerinin değerini kaybettiği,altının önem kazandığı o dönemdelerde İngiltere,Güney Afrika'daki sömürgelerini genişletmeye,oradaki altın yataklarını kontrol altına almaya karar verdi.

    Özellikle Transvaal'daki dünyanın en büyük altın madeni İngilizlerin himayesi altında değildi ve İngilizlere göre bu çok büyük bir kayıptı.Üzerinde yaşayan insanlar önemli değil,o madenler İngilizlerin olmalıydı.Her zamanki gibi para için kıyım yapmaktan çekinmeyen İngiltere,para için Afrika'yı kan gölüne çevirmeye karar vermişti bir kere.

    İngilizler,bu amaçla ilkönce Güney Afrika'daki garnizonlarını artırdılar.

    'İngiltere bu garnizonları niye arttıyor şimdi birden?Bu iyiye işaret değil!' diyen toprak sahibi Boerler de İngilizlere konuyla ilgili bir ültimatom verdiler.Fakat tabii ki bu ültimatom,gözünü para bürümüş İngilizleri hedeflerinden etmedi.Onların amacı zaten gerekirse canlı varlık bırakmayarak o altın madenine hâkim olmaktı.

    Sonunda İngilizleririn niyetinin ne kadar kötü olduğunu anlayan Boerler örgütlenme yoluna gittiler.Çevre halklarının da desteklerini alarak ayaklandılar ve bölgedeki İngiliz birliklerini yenilgiye uğrattılar.

    Boer tokadını suarına yiyen İngilizler,tahmin edildiği gibi ucunda para olduğu için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdılar.Sonunda da bölgeye savaş süresi boyunca yarım milyon asker yığmaya karar verdiler yeter ki o altın madeninin ele geçirsinler.

    İngilizlerin zamanla arttığını ve Johannesburg gibi kritik kentleri ele geçirmeye başladığı gören Güney Afrika Cumhurbaşkanı Kruger topuklara yan basarak Avrupa'ya kaçtı.

    Ama Güney Afrika'daki herkes Kruger gibi vatan haini değildi.Özellikle birkaç komutan vardı ki Kruger ile aynı solumuş olmaktan utanıyordu.Christiaan Rudolf de Wet ve Jacobus Hercules De la Rey gibi yetenekli komutanlar,Boer komandolarını eğiterek ingilizlere karşı savaşa sürdüler.

    Bu çarpışms 15 ay boyunca devam etti.

    O sırada çarpışmayı yürüten Kraliyet Ordusu Kara Kuvvetleri Mareşali Horatio Herbert Kitchener ise aldığı önlemlere rağmen savaşı tamamen kazanamadığını görünce,Boerlerin yaşadıkları yerleri yakıp yıkmaya,ne kadar Boer varsa onları o topraklara gömmeye karar verdi.

    Bu amaçla da ilk olarak, savaş sırasında evlerinden zorla çıkarılmış mültecilere sığınak görevi görmesi için kurulmuş olan toplama kamplarını,birer modern toplama kampına çevirdi.Baskın yaptığı köylerdeki kadın ve çoçukların hepsini zorla bu kamplara yolladı.

    Bu kamplar öyle kmaplardı ki bir sene içerisinde 20.000'den fazla Boer kadın ve çoçuk ve hastalıktanlardan ve açıktan,acı içerisinde kıvranarak öldü.

    Ve sonunda 1902'de sadece para uğruna zalimce yürüttükleri savaşı kazanan İngilizler istediklerini aldılar.Boerler,önce o toplama kamplarında canlarını sonra da 1902'deki Vereeniging Barışı'yla bağımsızlıklarını yitirdiler.

    Bu olayı ilk kez duyuyorsunuz değil mi?"

    "Pek bu olayı neden daha önce duymadığımızı biliyor musunuz?Cevabı ben vereyim:Savaşta her zaman kaybeden taraf suçludur,haklı olsa bile..."
    Atakan Büyükdağ
    Sayfa 309 - Destek yayınları Adolf Hitler
  • Yine bir toplama kampı ‘anı-roman’ ı. ‘Primo Levi’ nin “Bunlar da mı insan” eserinin, farklı bir perspektifi. Siyasi suçlu, İspanyol Jorge Semprun’un, ‘Buchenwald’ toplama kampındaki günlerinden kısa bir kesit. Kamp atmosferini göz önünde bulundurarak; keyifli bir okuma olduğunu söyleyemem, ancak yazarın atmosferin bunalımına; dışardan bir gözlemciymişçesine soğuk kanlı yaklaşımı ve ‘kamp öncesi’ yaşamını da hikayenin içine katarak, eserin temposunu sekteye uğramaktan kurtarıyor.
    Semprun hayli entellektüel bir yazar ve bunu okuyucuya fazlasıyla hissettiriyor. Yazın stilindeki tokluğu; son dönem tanıştığım Roberto Bolano’ya benzettiğimi de söylemem gerekiyor. Tabi bu benzetiş, her iki yazarın da birer kitabıyla sınırlı(Roberto Bolano-Uzak Yıldız). Nihayetinde, yeni bir yazarla tanışmanın mutluluğuyla tamamladığımı söyleyebilirim bu eseri ve gönül rahatlığıyla önerebilirim. Şimdiden iyi okumalar.
  • Jack Kerouac 'Yolda' adlı romanında Tanrı'nın tek inkâr edilemez kanıtının Bach olduğunu söylüyor. Bu benim hoşuma gitti. Ama Bach, daha önce değindiğim Auschwitz toplama kampı komutanını da teselli etti. Teselli içine saklanmış yalanları farkettiniz mi?
  • Kelebek ile Keman kitabının yazarı tarafından yazılan bu kitap, Hitler'in, Yahudileri katledişini konu alıyor. Hem geçmiş hem günümüz bölümleriyle kendini merakla okutuyor. Günümüzde, Sera evlendikleri gün tutuklanan kocasına yardım etmek için kocasının geçmişini araştırıyor. Bu araştırmalar onu Kája'ya ulaştırıyor.
    Kája, ailesiyle Prag'da yaşarken Nazilerin şehre gelmesiyle ülkeden kaçar ve Londra'ya sığınır. Burada gazetede çalışmaya başlayan Kája, Nazilerin, Yahudileri katlettiğini öğrenerek ülkesine döner. Evine gider gitmez Nazi askerleri tarafından Terezin Toplama Kampı'na götürülür. Amacı ailesini kurtarmakken, Nazilere esir olan Kája'nın hikayesini okuyoruz.
    Kitap Kelebek ile Keman'ın devamı niteliğinde olduğu için kafamda soru işareti bırakan yerler oldu çünkü yazar, sanki ilk kitabı daha bir gün önce okumuşuz da bilgileri aklımızda tazeymiş gibi ince detaylar vermiş. Açıkçası bu durum beni zorladı. Kitap kendini okutsa da umduğumu bulamadım. Savaş ruhu biraz yüzeysel işlenmiş ve ben karakterler için üzülemedim bile. Kitapta ağlamayı düşünürken bu kadar ruhsuz bir şekilde okumamı kitabın savaş ruhunu yansıtamamış olmasına bağlıyorum. O duyguyu alamadım yani. Sanki karakterler esaret altında yaşamıyorlarmış da normal hayatlarına devam ediyorlarmış izlenimi verdi kitap. Diğer Nazi işgalini konu alan kitaplardan çok etkilendiğim için bu kitaptan beklentim yüksekti ancak malesef benim yüreğime dokunamadı. Üzülerek söylüyorum ki bu yeni kitap, Kelebek ile Keman'ın çok çok altında kaldı.