• Murat Bardakçı
    Adalar’da atlara karşı yapılan ve katliam boyutuna gelmesine ramak kalan eziyetleri haftalardan buyana gazetelerde okuyor, zavallı kurbanı hayvanların ne hâle getirildiklerini ekranlarda görüyoruz…

    Faytonlara çekilen atlar doğru dürüst zaten beslenmiyor, aç-bîilâç çalıştırılıyor, iş görecek dermanları kalmayınca da ölmeleri için bir tarafa atılıyorlar; yerlerini aynı şekilde katledilecek yenileri alıyor ve zavallı atları bu âıbetten korumak isteyen hayvanseverler de faytoncuların saldırısına uğruyor!

    Gönüllülerden oluşan, bu facialara ellerinden gelebildiğince ve imkâlarının yettiği ölçüde mâni olmaya çalışan “Yük Hayvanlarını Koruma ve Kurtarma Derneği”nin birkaç ay önce yaptığı açıklamaya göre Adalar’da faaliyet gösteren 272 faytonda 1540 at mevcut; atların 230’u Büyükada’da çalıştırılıyor ama her sene 400’ü açlık, susuzluk, bakımsızlık ve kazalar sebebi ile ölüyor…
    Büyükada’da birkaç ay önce telef olan atlardan biri (Sözcü Gazetesi’nden)

    BELÂ ÜSTÜNE BELÂ YAĞDI

    İstanbul Adaları’nın hayvanlar bakımından aslında geçmişten gelen kötü bir şöhreti vardır ve Hayırsızada’da iki defa yapılan köpek katliamı bizim için tam bir utançtır!

    Önce, bu rezaletleri hatırlatayım:

    Dört ayaklı mahlûkların adedi İstanbul’da her zaman fazla olmuş, köpek sayısındaki artış patlama halini aldığı zamanlarda devrin iktidarı çare aramış, bulunan çare genellikle köpekler için bir “toplama kampı” teşkili olmuş ve kamp Marmara’nın ortasındaki Hayırsızada’da kurulmuştu.

    İstanbul köpekleri ilk toplu sürgünü 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, İkinci Mahmud zamanında yaşadılar. Hükümdar, İstanbul’da ne kadar köpek varsa tutulup Hayırsızada’ya gönderilmesini buyurdu, birkaç gün boyunca şehirde belki de tek bir hayvan kalmadı ama İstanbullulardan tepkiler geldi. Halk “Hayvanlara eziyet etmek uğursuzluk getirir, başımıza iş açılır, köpekleri orada bırakmayalım” diye homurdanmaya başlayınca Hayırsızada’daki sağ kalan köpekler yeniden teknelere konup İstanbul sokaklarına salındılar ama beklenen uğursuzluk da gecikmedi: Yunanistan isyan edip artık bağımsız olduğunu duyurdu, Avrupa donanması Navarin’de Türk donanmasını ateşe verdi, tek bir savaş gemimiz kalmadı.

    Sonra aradan seneler geçti, 1910’a gelindi ve köpek meselesini çözmeye bu defa İstanbul’un “Şehremini”, yani Belediye Başkanı Suphi Bey soyundu. O senenin Haziran’ının ilk günlerinde İstanbul’daki bütün köpeklerin tekrar Hayırsızada’ya yollanmasını emretti, iktidardaki İttihadçılardan da destek aldı ve birkaç gün içinde 80 bin civarında köpek çatanalara yüklenip mecburi bir ada yolculuğuna çıkartıldı.

    Hayırsızada sadece kayadan ibaretti, üzerinde dikili tek bir ağaç bile yoktu ve 80 bin köpeğin feryadı söylendiğine göre geceleri artık İstanbul’dan işitilir olmuştu... Sesler birkaç gün sonra kesildi, zira köpekler yaşayabilmek için birbirlerini yediler hiçbiri hayatta kalmadı...

    Ama, İstanbul halkının söylediği uğursuzluk yine gecikmedi, Balkan Savaşı patladı ve bize hem yüzbinlerce kilometrekare toprağa, hem de milyonlarca şehide mâloldu.

    Suphi Bey’in bütün çabasına rağmen tamamını ortadan kaldıramadığı köpekleri yoketmek, sonraki belediye başkanlarından Operatör Cemil Paşa’ya düştü... Paşa seneler sonra yayınladığı “80 Yıllık Hatıralarım” başlıklı kitabında kendi dönemindeki köpek kıyımını “Meşrutiyet’in ilânından sonra, İstanbul’daki köpeklerin büyük bir kısmı toplatılarak Marmara’daki Hayırsız Ada’ya gönderilmişti. Bununla beraber belediye başkanlığına tâyinim sırasında 30 bine yakın köpek buldum. Bunları yavaş yavaş imha ettirdim. ...Süprüntüleri sabahları kapılarının önüne bir çöp kabı içinde koymayıp sokağa atanların çöplerini tekrar evlerinin içine döktürdüm” diye övünerek anlatacaktı...

    Bu iki hadise hayvanseverler için tarihimizin büyük lekeleri olarak kaldı ama birer istisna olan köpek katliamlarının haricinde hayvanlara kötü muamele edilmesine izin vermemiş, göçmen kuşlar için bile vakıflar kurmuş, atlara kötü muamele edilmesine padişah fermanıyla mâni olmaya çalışmış, yük beygirleri için de “hafta tatili mecburiyeti” getirmiştik.

    Hattâ padişahlardan biri, Genç Osman, çocuğu gibi sevdiği atı “Süslü Kız” hayata vedâ edince Üsküdar’daki Kavak Sarayı’nın avlusuna defnettirir, başına bir de kitabe diktirdi ve Süslü Kız asırlarca “İstanbul’un at evliyası” olarak bilindi!
    BU EMRİN TARİHTE EMSÂLİ YOKTUR!

    Hayvanlara karşı hissettiğimiz muhabbetin en önemli belgesi, 1587’de Sultan Üçüncü Murad’ın verdiği fermandır.

    Hükümdar, İstanbul Kadısı’na hitaben yazdırdığı fermanında beygir sahiplerinin atlarını iyi beslemelerini ve üzerilerine tahammül edebilecekleri ağırlıktan fazlasının yüklememelerini emrettikten sonra, Kadı’ya “Emirlerime uymayanların isimlerini şereflerle dolu makamıma bildireceksin, ben de haklarından geleceğim” diyor

    Üçüncü Murad’ın fermanı ile himaye altına alınan yük hayvanı

    İşte, 1930’lu senelerde tarihçi Ahmed Refik Bey’in yayınladığı Üçüncü Murad’a ait fermanının günümüz Türkçesiyle metni:

    “...İstanbul Kadısı’na emirdir:

    Mutluluklarla dolu makamıma gelen şikâyetlerden hasta, yaralı, nalsız ve semerleri harabolmuş bazı beygirlerin yük taşımakta kullanıldıklarını ve üzerlerine aşırı yük vurulduğunu öğrendim.

    Taşıma işiyle uğraşanların beygirlerine bundan böyle tahammülün üzerinde yük koymaları, sakat ve zayıf beygirleri taşıma işinde kullanmaları yasaktır. Hayvanlar gayet iyi besleneceklerdir. Hayvanların sahipleri illerini birkaç beygirle beraber gördükleri takdirde, beygirleri yola sıra halinde çıkartacak, kendileri arkadan yürümeyip en önde gidecek ve ayvanların dağılmalarına yahut etrafa zarar vermelerine mâni olacaklardır.

    Huzuruma gelen bir başka bilgi de, İstanbul’daki iskelelerde hammallık eden beygir sahiplerinin malını taşıdıkları kişilerden fazla para aldıkları şeklindedir. İskelelerdeki beygir sahiplerinin alacakları ücretler gidilecek yere göre değişmektedir ve kaç para verileceği de eskiden beri bellidir. Ama, artık bu ücretlerle yetinilmediğini ve birkaç kat para talep edildiğini öğrenmiş bulunuyorum.

    Sana vaziyeti anlattıktan sonra şöyle buyuruyorum:

    Yukarıda söylediklerime bundan böyle her şekilde itaat edilmesini sağlayacak ve emirlerime uymayanların isimlerini haklarından gelmem için şerefli makamıma sunacaksın. Emrimi siciline kaydedecek ve hammalların kethüdalarını da bu emrimden haberdar edecek ve aksine davranmaktan kaçınacaksın...”

    SENDİKANIN SAĞLADIĞI TATİL GİBİ…

    Hayvan sevgimiz sadece bu fermandan ibaret kalmamış, Osmanlı İmparatorluğu’nda bugünün Danıştay’ı ile Yargıtay’ı arasında yüksek mahkeme olan “Meclis-i Vâlâ”, 1856 yılında yük beygirlerinin eziyet görmesini önlemek için bir karar çıkartmış ve İstanbul Belediyesi’ni bu kararın uygulanmasını sağlamakla görevlendirmişti.

    Prof. Dr. Vahdettin Engin’in Osmanlı Arşivleri’nde bulduğu ve İstanbul Belediyesi’nin karar uyarınca 1856’nın 2 Ekim’inde yük beygirlerinin sahipleri için hazırladığı talimatta günümüzün Türkçesi ile şöyle deniyordu:

    “...Yük beygirlerinin cuma günleri tatil yapmalarının, sahiplerinin bu tatil günlerinde çalıştırılmayan beygirlere binmemelerinin ve semerlerine demir çubuklar mıhlattırmalarının eski bir âdetimiz olduğunu söylemeye gerek yoktur.

    Fakat bir müddetten beri bu usule riayet edilmemekte, hayvanlar cuma günleri de çalıştırılmakta, üstelik çalışmayan beygirler o günlerde sahipleri tarafından binek hayvanı olarak kullanılmaktadır.

    Hiç de hoş olmayan bu gibi uygulamalar, üstelik câiz de değildir.

    Meclis-i Vâlâ’dan çıkan ve belediyemize gelen bir karar uyarınca, beygirlere bundan böyle cuma günleri tatil yaptırılacak ve semerlerinin üzerine çivi mıhlattırılmayacaktır. Ayrıca, yine bu hususta beygir sahipleri ile ekmek ve sebze taşıyan esnafın kethüdalarına da gerekli tebligatta bulunulacak, esnaf devamlı olarak kontrol altında tutulacaktır”. 

    ADALAR’DA FAYTON ŞART MI?

    Faytoncuların atları keyiflerinden değil, ekmek parası uğruna kullandıkları mâlûm ama netice niçin bu şekilde facialar ile neticeleniyor?

    Dünyanın birçok şehrinde, özellikle de o şehirlerin tarihî bölgelerinde atlı arabalardan istifade edilir ama geri kalmış memleketler haricinde böyle bir hayvan telefine tesadüf edemezsiniz! Avrupa’da, meselâ Paris’te Seine Nehri’ne paralel bulvarlarda turislere hizmet veren faytonların sahipleri atlarına çocuklarına gösterdikleri gibi alâka gösterirler ve göstermemeleri de zaten ne mümkün? O bölgenin belediyesi tepelerine öyle bir biner ki, sicilleri bozulduğu takdirde bir daha belediyeden izin gerektiren iş yapmaları hiçbir şekilde mümkün olmaz!

    Sözünü ettiğim Avrupa şehirleri ekseriyetle tabak gibi dümdüzdür ama ya Adalar? Yol sahilden itibaren dikleşir de dikleşir, tepelere doğru altmış dereceden de fazla eğim alıp ve zavallı hayvanlar haykırma, dürtme ve kırbaç altında bu yolları çıkmak, hattâ aynı eziyeti kayıp can verme tehlikesi altında inişte de çekmek mecburiyetindedirler…

    Adalar’a nâdir de olsa gittiğim zamanlarda işte bu yüzden faytona binmem, tepeye de çıkacak olsam yürürüm ve fayton meraklıları hakkında içimden hiç de hoş olmayan hisler geçiririm!

    Bu yerlerde fayton şart mı? Medenî memleketlerin benzer şekildeki engebeli arazilerinde kullanılan elektrikli vasıtalardan Adalar’da niçin istifad edilmez? Arada bir faytonların estetiği, tamiri, boyası, vesairesi için yardımda bulundukları söylenen kuruluşlar faytoncu esnafının fayton yerine aslında pek de pahalı olmayan, iri bir golf arabasını andıran üzerleri tenteli elektrikli araçları kullanmalarını niçin teşvik etmez?

    Bu sorular daha da uzar gider ama meselenin en mühim tarafı “Atlar hakkında bir zamanlar padişah fermanı çıkartıp haftanın bir gününü hayvanlar için mecburî tatil ilân eden bize ne hâl oldu da Adalar’da toplu kıyımı andıran bu at telefatına böyle kayıtsız kalır hâle geldik?” sualine cevap bulabilmemizdir!
  • İŞTE KÜÇÜK BİR GERÇEK
    Öleceksiniz.
    İlk sayfayı açıyorsunuz ve karşılaştığınız ilk cümle... Cümlenin sahibi kim? Hepimizin tanışacağı bir şey ya da biri!

    Hikaye Hitler döneminde geçiyor, 2. Dünya Savaşı Almanya'sında, Alman ırkının üstün olduğu, Yahudilere işkence edildiği, acımadan öldürüldüğü dönemde!

    Bir tren yolculuğu ve verilen kayıplar ile başlıyor Kitap Hırsızı Liesel'in hikayesi. İlk kitap hırsızlığını yapıyor, en büyük kayıplarını veriyor o yolculukta. Yolcuğunun sebebi Rosa ve Hans Hubermann'a evlatlık verilmesidir. Hubermannlar savaş ortamında Liesel'in annesi ve babası olacaktır.
    Hubermannların yaşadığı sokağın adı Himmel Sokağı. Himmel sözcüğünün Almanca anlamı CENNET... Savaşta cennet mi olur? Bu nasıl bir ironi?

    Yeni arkadaşları, ailesi ve komşuları var artık Liesel'in. Ama kolay mı uyum sağlamak? Rüyalar, kabuslar... 10 yaşında bir çocuğa al bu senin annen ve baban, burası yeni evin, yeni hayatın demek ve kolaylıkla kabullenmesini beklemek olanaksız.

    Kelimeleri okuyamayan küçük kitap hırsızı Liesel Meminger. Babası (Hans Hubermann) ile büyük uğraşlar verecekler okuyabilmek için. Okumayı bilmeden kitaplara değer veren bu çocuk, okumayı öğrenince neler yapmazdı ki?

    Ara ara arkadaşı Rudy ile ya da tek başına hırsızlıkları devam ediyor. Hırsızlık kötü bir şey ama beni bu hırsızlık hiç rahatsız etmedi. Hitler'in, savaşın, ordunun ondan çaldıkları yanında kitap ya da meyve çalmak zerre kadar rahatsız etmedi beni!

    Bir çocuk Yahudi olmanın kötü olduğunu düşünemez, çocuğun yüreği o diktatörlüğü bilemez. Yahudilerin Dachau Toplama Kamplarına götürüldüğü sırada Liesel'in kalbini gördüm, onlara yardım edemediği için içinin acıdığını hissettim. Bu çocuğun kalbi merhamet doluydu.

    Dachau Toplama Kampı hakkında kitapta detay verilmemiş. Biraz bahsetmek istiyorum. 45.000 kişiye mezar olmuştur. Kapısında "ARBEIT MACHT FREI" yazar, yani "ÇALIŞMAK ÖZGÜRLEŞTİRİR." Kamptaki İNSANLAR, ölene kadar köle gibi çalıştırılır ve ölünce KREMATORYUM odalarında kül olurlar. İNSAN MI? Bu sözcük yanlış oldu galiba...

    Ya Hitler? Önce halkına kelimelerle hükmetmiş, ele geçirmiştir, kelimelerle nasıl oynayacağını çok iyi bilmiş. Evet kabul edelim zekice davranmıştır. Dünyanın görebileceği en büyük diktatörlerdendir.

    Hepimizin bir gün tanışacağı anlatıcı, sürekli gelecek sayfaları sezdirmiş ve spoiler vermiş. Fakat bu rahatsızlık vermiyor açıkçası. Gece gündüz kitap okumaya çalışan biri için zaten kitap ismi ve içerik ziyadesiyle çekici.
    Savaş dönemi hikayelerini okumak, biraz olsun yaşanan acılarını hissetmek bana iyi geliyor galiba. Siz de hissetmek isterseniz tavsiyedir.

    Son olarak sana seslenmek istiyorum canım Liesel. Ah Liesel'im! Şöyle bir düşündüm de yıllar geçmiş, biz hala savaşın içindeyiz, insanlık hala çare bulamamış savaşa. Çocuklar ve suçsuz insanlar savaşın ortasında ve biz sadece izliyoruz...
  • Bruno, Shmuel’e her gün, tellerin altından geçip beraber oynamayı teklif etti, ama Shmuel her gün hayır dedi.

    Bu iyi bir fikir değildi.

    ~

    https://youtu.be/450p7goxZqg

    Kitap bu şarkı eşliğinde okundu. İnceleme bu şarkı eşliğinde yazılıyor.



    Çocuk, nedir? İnsan mıdır?

    Bir zamanlar kadın insan mıdır değil midir sorgulayan zihniyet tutulmuşsa benim şu sorum neden tutulmasın?

    Sana soruyorum. Okuyan kişi.
    Bir çocuğun insan olup olmadığını, diyorum.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Utanç.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Soğuk.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Acı.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Solgun.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Kanlı.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Yanık.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Soluksuz.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Kayıp.

    1933 (geriye de gidebilir)-1945: Yıkım.

    Holocaust nedir bilir misin, Dachau’yu, Bergen-Belsen, Buchenwald, Sachsenhausen, Auschwitz ve diğer yerlerdeki toplama kamplarını?

    İşinden atılmayı, toplumdan ayrışmayı, vatandaşlıktan çıkarılmayı, üzerinde yıldız taşımayı, koluna bandaj takmayı, hayvan gibi bir alana tıkılıp açlıkla, şiddetle boğuşmayı?

    Biraz gücün varsa o gücü de üstün ırkın hizmetine sunup ucuza gelerek ölmeyi?

    Kendini, çocuğunu, eşini, anneni öldürecek gazı üretmek için çalışmayı?

    Ellerin birbirinden ayrılıp parmakların son temasıyla ölümün bir odada onlarca canı tatmasını?

    Sen ne biliyorsun?

    Hangisini?

    Cesedinin bile işe yarar kısmı alınıp kullanılıyorken, dirini isteyen de kim?

    Saçın, dişin, organların gayet tatmin edici.

    Yakılarak mı, açlıkla mı, gazla mı ölmek istersin?

    Ölmeyi beklerken en çok kaç kez ölebilirsin?

    Umutların, nerede saklanabilir; hangi askerden aşırabilirsin ayaklar altına alınmış insanlığı?

    Devam, diyebilir misin?

    Kendine bir ölüm beğenebilir misin?

    Sorularıma aldırmayabilirsin.

    Soru sormayı kesmemi içinden geçirdin mi?

    Neden?

    Onlar, sorularla dolu zihinleriyle yok oldular.

    Hep soracağım, tamam mı?

    Bu inceleme sorularla dolu olacak.

    Cevaplaması güç mü?

    Onlar, tahmin edememişti belki.

    Yalnızca sürüldüklerini, itibarsızlaştırıldıklarını düşünmüşlerdi.

    Bir nefesi kesmek o kadar da kolay olamazdı değil mi?

    Rayların sonu, son olmuştu.

    Ölüm Kampı.

    Bir insan nasıl ölür, ne zaman ölür, ölürken beraberinde ne götürür?

    Çocuklar ölürken gülümser mi, yanık yüzünde eskice bir tebessüm bulabilir misin?

    Gri duvarlar bir çocuğa ninni okur mu?

    Kuru bir ekmek ziyafettir, bilir misin?

    Sen, şimdi, son kez göğe baktığını bilerek sert bakışlı askerlerin iteklemeleriyle kısa bir yürüyüşe çıkabilir misin?

    Bir kurşun etmezsin.

    Ucuz olmalı.

    Açlıkla, umutsuzlukla, solarak.

    Gün be gün, kemiklerin sayılarak!

    Bana ismini söyleme, üzerinde numaran yazılı.

    Hey, unut yaşamayı.

    Eksil, eksil, eksil. Yer kaplama.

    Şimdi anlıyor musun?

    Yoruldum.

    Bir çocuk insan mıdır karar veremiyorum.

    Bir Yahudi insan kabul edilmemiş şaşıyorum.

    Bu nasıl inceleme diyorsun değil mi?

    Ben, o tel örgüyü aşıp iki çizgili pijamalı çocuğun arasına sızalı beri soruyorum:

    Büyümeyi unutsak mı?
  • Tıpkı hayatta kalmayı aydan aya sürdürerek buna alışan ve yeni gelenlerin kapıldığı dehşeti kayıtsız bir tavırla gözleyen toplama kampı mahkumu gibi. Bir uyuşmuşluk içinde kaydeden bir mahkum, tıpkı katliamı ve ölümü de algıladığı gibi... Hayatta kalmayı başarmış olanların tüm yazdıkları bu uyuşmuşluğu anlatır; hayati işlevleri indirgeyen, davranışları kayıtsız ve acımasız kılan ve gaz odalarında boğulmayı ya da fırınlarda yakılmayı sıradan olaylara dönüştüren bu uyuşmuşluğu. Faillerin nadir ifadelerinde de gaz odalarından ve fırınlardan gündelik çevrenin bir parçası olarak söz edilir; faillerin kendileri de az sayıda işleve indirgenmiş, kayıtsızlıkları ve acımasızlıklarıyla, donukluklarıyla sanki uyuşturulmuş ya da sarhoş gibidirler. Sanıklar sanki hala bu uyuşmuşluğu yaşıyorlar ve daima yaşayacaklar gibi geliyordu bana, bu uyuşmuşluğun içinde bir anlamda taşlaşmış gibiydiler.
    Bernhard Schlink
    Sayfa 90 - İletişim yay.
  • Sovyetler Birliği şampiyonaya katılamamıştı. Çünkü eleme maçları safhasında Sovyetler, Şili’nin Nacional Stadı'nda oynamayı reddetmişlerdi; burası bir süre önce toplama kampı ve kurşuna dizilme yeri olarak kullanılmıştı. O zaman Şili karması bu statta futbol tarihinin en ilginç olayını yaşadı: Şilililer karşılarında herhangi bir rakip olmaksızın sahaya çıkarak halkın çılgınca alkışları arasında boş kaleye birkaç gol gönderdiler. Daha sonra Şili, Dünya Kupası’nda tek bir maç dahi kazanamadı.
  • Kendisini Uyuyan Adam 'la tanıdığım, daha sonra merak edip araştırdığımda üç yaşında babasını kaybeden, annesini ise Auschwitz cehenneminde (toplama kampı) kaybettiğini öğrendiğim yazar.. Bundan sonra yine şunu düşünmeden edemiyorum.kaliteli bir şeylerin oluşması için sanatçıların o ağır acılarla beslenip, hayatın çıkmazlarına mı sürüklenmeleri gerekiyor?

    Kitabına gelirsek,kitap boyunca akıcılığı zedelemeyen bol betimlemeler var. Sylvie ile jeröme ‘nin önce Paris’te, sonra Tunus’ta geçen biraz aylak, biraz tüketime dayalı, belki biraz sıradan hayatını anlatıyor.. Bu kitabında da yaşamımızın sıradanlığını tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor..

    Şöyle sıradanlığının farkına varmaya çalışanlar için çok güzel bir kitap ve yazar.. I love you Georges Perec!
  • Goethe’nin, “Sadece, eleştiremediğimiz kitaplardan öğreniriz. Eleştirebildiğimiz kitabın yazarı bizden bir şeyler öğrenmeli.” diye bir sözü vardır ya işte bu kitap onlardan biri...

    Kitabı özetlemek gerekirse kitap, Vicdanı sızlatan, Can yakan bir döneme Primo Levi’nin kendi ağzından, birebir yaşadıklarını anlatıyor.. Primo Levi, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak, Torino’da dünyaya geliyor. Üniversitede kimya eğitimi görüyor. Henüz 24 yaşındayken, Kuzey İtalya’daki direnişte yer aldığı için arkadaşlarıyla birlikte tutuklanıyor ve binlerce insanın katledildiği, Naziler tarafından kurulmuş en büyük zorunlu çalışma ve imha kampı olan Auschwitz Toplama Kampı’na gönderiliyor. Burada kaldığı bir sene boyunca onlarca olaya, aşağılanma, işkence ve ölüme şahit oluyor. En kötüsü de duygusal şiddete. Kitapta Acımasız çalışma şartları karşısında verilen azıcık yemek ve asla karşılanmayan kişisel ihtiyaçlar ile insanların yavaş yavaş nasıl yitip gittiğini gözler önüne seriyor. Bir yıl süresince yaşanan yüzlerce olaydan sonra, Ruslar tarafından kurtarılıyor.

    Primo Levi 11 Nisan 1987'de altmış sekiz yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar ediyor...

    Kitap Alıntıları

    "Tam bir mutluluğu gerçekleştirmenin imkan dışı olduğunu er geç herkes öğrenir."

    "Umutsuz anlarda bile insanın kendine sığınacak bir köşe, çevresine ince de olsa bir savunma duvarı örmek yeteneği şaşılacak kadar büyük."

    "Yaşamanın anlamı için duyulan inanç, insanın etindeki tüm sinirlere kök salmıştır, insan doğanın bir parçasıdır."

    "Anlamsız insan yaşantısı yoktur ve her yaşantı incelenmeye değer."

    "Tarihte olsun, bugünkü yaşamda olsun, vahşi bir yasa var tanınması gereken: "Varlıklıya verilir, yoksuldan alınır."

    "İnsanoğlunu mahvetmek onu yaratmak kadar güç."