• Onun buz tutmuş insanlığını ısıtıp yumuşatmak kolay olmayacaktı elbette.
  • Attığın her adımında
    Birine ya da bir yere
    Hep kendinden uzaklaşmışsın 
    Bir kadını sevip
    Sevdiğinle kalmışsın
    Bugüne kadar hep güçlü
    Dimdik durmuşsun
    Ama sadece öyle duruyormuşsun... 
    İçindeki çocuğu tutmuş, susturmuşsun
    Naif bir adam olarak yaşamaktan
    Çok yorulmuşsun. 

    Birini kalbinde taşıyabilmek için
    Kimbilir kaç parça koparıp attın ruhundan
    Birini kalbinden gönderebilmek için
    Kaç parça daha bağışladın ruhundan
    Eksik misin hala? 
    Yoksa bittin mi? 
    Ceset kokuları kaybolsun diye
    Hiç içine çiçekler diktin mi? 

    Kimse ruhunu görebilecek kadar 
    Sevmemiş mi seni? 
    Kendinle kaç savaş vermişsin
    Kimse duymamış mı sesleri? 
    Ah kuru güllerden yapılma adam
    Kimseler anlamamış seni
    Tozlanmasın diye kalbine
    Bir dantel bile örtmemiş biri..

    ( kime ait olduğunu bilmiyorum)
  • İnsan bazen her şeyin sonuna geldiği hissine kapılıyor. O andan itibaren ne yapacağını bilememenin çaresizliğiyle, eli kolu bağlanmış bir halde, son bir ümitle, dışarıdan gelecek küçük bir işaretin, çürümeye yüz tutmuş ruhuna yeniden can vermesini bekliyor. Gücüm tükendikçe, takatim kesildikçe mucizelere daha çok muhtaç oluyorum.
  • Üç Atlı

    Karşı yoldan üç atlı,
    Bir kuş gibi kanatlı,
    Geliyor köye doğru!

    Cepkeni kola atmış,
    Sağ elini uzatmış,
    Üçü de göğe doğru!

    Bir bulut olmuş rüzgar,
    Heyecandan başaklar,
    Tutmuş nefeslerini...

    Sıra dağlar inliyor,
    Kalbi diye dinliyor,
    Çelik nal seslerini!

    Sürün atlılar, sürün!
    Beni alıp götürün,
    Bu yerde pek yalnızım.

    Demeyiniz: "Bu da kim?"
    Öyle diyor ki içim,
    Candan aşinanızım...

    Necip FAZIL
  • Bakın bakın, ne geldi kalemimin ucuna… Ne geldi de durdu gözümün önünde? Bir gündü. Sıcak bir yaz günüydü. Diyarbakırın Kulp ilçesinin Şıkevtan köyündeyim. Şıkevt, mağara anlamına gelir. Bütün köyün evleri mağaralarda. Kayaya oturmuş kovuklarda. Halim Yıldız on tane çıplak, çırılçıplak çocuğunu elinden tutmuş, beşini bir yanına, beşini de bir yanına almış bana göstermeye getirdi.

    “Ben Halim Yıldız, on çırılçıplak çocuğun babası… Ömründe gömlek yüzü görmemiş… ”
  • 508 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Sabahattin Kudret Aksal 1943’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirmiştir. Çeşitli liselerde felsefe dersleri verdikten sonra 1940’ta kısa bir süre iş müfettişliği yapmıştır. İstanbul Konservatuarı Müdürlüğü, Şehir Tiyatrosu Müdürlüğü görevlerinde bulunmuştur. Sanatçı Belediye Konservatuarı Estetik ve Psikoloji öğretmenliğinden emekli olmuştur.
    Çok yönlü bir sanatçı olan Aksal bir röportajda hayatında öykü ve oyunların dönemsel şiirin ise devamlı olduğunu vurgular nitekim ilk şairlik yıllarındaki garip akımı etkisi ve daha sonraki yıllarda içe kapanık tarza yönelen sanatçının bu şiir kitabı 700 sayfa küsürdür. Daha çok kısa şiirleri tercih etmesine rağmen sayfalık mensur şiirleri de bulunmamaktadır.
    Sabahattin Kudret Aksal unutulmaya yüz tutmuş bir sanatçıdır ki oyunlarının baskısı tükenmiştir oyunları da bir külliyattır fakat ikinci el haricinde henüz erişmiş değilim kim unutturdu bu sanatçıları eğitim sistemimizin yanında bilinçsiz modern eylemlerimiz unutturdu Edebiyat ve Eğitim fakültelerindeki derslerde hocaların ellerinde bir Aksal şiiri ya da Gazoz Ağacı kitabından bir kesitle girmemesi unutturdu en önemlisi bizim geçmiş ve pop
    üler olmayan kayıp edebiyata yönelik umursamaz ve çaresiz duruşumuz.
  • İsrâ Sûresi’nin 83 ve 84. âyet-i kerîmelerinde şöyle buyurulmuştur (meâlen): “Biz insana nîmet verdiğimiz (in‘am ettiğimiz) zaman aldırmaz, yan çizer, kendisine şer dokunduğu zaman da pek ümitsiz olur. De ki: Her biri kendi kâbiliyetine (hâl ve mîzâcına) göre hareket ediyor, o hâlde yolca en doğru olanın kim olduğunu daha ziyâde Rabbiniz bilir.” Bu âyet-i kerîmeler şöyle tefsir edilmiştir:

    Biz –o pek zâlim ve câhil olan- insana nîmet verdiğimiz zaman, nîmetle şımarır, onu verenden yüz çevirir, nankörlük eder. Ona şer (fakirlik, hastalık gibi zarar) dokununca da son derece ümitsizliğe düşer. İşte böyle nîmet hâlinde şükür, şer hâlinde ümid ve duâ hasleti bulunmayan insanlar, zâlimlerdir. Kur’an, böylelerinin hasârını (zararını) artırır. Böyleleri müjdelemek ile de yola gelmez, korkutmak ile de. De ki hepsi (îmân edenler de etmeyenler de) kendi şâkilesi üzere amel eder. 

    Şâkile kelimesi, tabîat, âdet, din, ahlâk, niyet, seciye ve cibilliyet gibi muhtelif manalara gelir. Yani herkes kendi hâl ve mîzâcına uygun olan yolda hareket eder. Diğer bir tabirle kendine mahsus hissiyatına göre iş yapar.
    O hâlde en doğru yola gideni, Rabbiniz daha ziyâdesiyle bilendir. Yani herkes kendi şâkilesine göre hareket ederek doğru yol tutmuş olmaz. Bir din veya mezheb herhangi bir ferdin veya kavmin, mîzac ve hissiyatına uygun gelmekle doğru oluvermez. Hak din, Allâh’ın Kitab ve Resûlü ile bildirdiğidir. Binaenaleyh ne mutlu o kimselere ki şâkilesi hakka uygun ola.

    (Hak Dîni Kur’ân Dili Tefsiri, Fazilet Neş.)