• 400 syf.
    ·10 günde·Beğendi·8/10
    “Geleceğin en etkili silahı da, aracı da hiç kuşkunuz olmasın tayyaredir. Bir gün insanoğlu tayyaresiz de göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize haber yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise, batıdan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir” Mustafa Kemal ATATÜRK (1936 Eskişehir Tayyare Alayı Ziyaretindeyken…)

    Açılışı, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün kitapta geçen bu sözleriyle yaptıktan sonra, Kurtuluş Savaşının nice bilinmeyen kahramanlarından biri olan makinist, pilot Vecihi Hürkuş’un yaşam öyküsünü anlatmaya çalışacağım. Kitabı iki sene önce almıştım. Necip bey’in / Necip G./Duvar/ önderliğini yaptığı Farklı Türler Etkinliği okumam için beni ateşledi. Tıpkı Vecihi’nin müptelası olduğu biricik uçağı, nazlı kızım dediği Albatros tayyaresini ateşlediği gibi. Necip bey’e de buradan teşekkürlerimi gönderiyorum.

    Evet Vecihi ismi size mutlaka çağrışım yapmıştır. Hepimiz Şener Şen’in o ünlü uçan Vecihi karakteriyle, Münir Özkul’un evine girdiğini, Ayşen Gruda’yı seven ve onunla babası vermediği için evlenemeyen rolüyle hatırlıyoruz :) Filmin ismi Gülen Gözler’dir. Mutlaka izlemişsinizdir ya da karakteri biliyorsunuzdur. İşte bu karakter aslında gerçek Vecihi Hürkuş’tan esinlenilip uyarlanmıştı.

    Peki Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşu ona nasip olan ya da Rusların ona taktığı isimle Kara Tehlike Vecihi Hürkuş kimdi? O, insanın soyadının hayatı olabildiği özel kişilerden biri. 6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul'da doğdu. Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek pilot olarak mezun oldu. Vecihi tam bir tayyareciydi. Ama kökten bir tayyareci. İçini dışını her şeyini bilen, onaran, tasarlayan sözden değil, gönülden bağlı bir uçuş kahramanıydı. Tüm imkansızlıklar, olumsuzluklar, uçak düşürmeleri Onu asla yıldırmaya yetmedi. Evet uçak düşürdü ama sapasağlam hayatta kalabildi. O hep uçtu. Uçmak için doğmuştu. Semaya ait olduğu kadar aziz vatanına da aitti. Önce yaptığı keşif uçuşlarından sonra, gerçek savaşın olduğu göklerde uçmaya başladı Vecihi. Rusları bombalamaya gittiklerinde, Yüzbaşı Şükrü Bey'in “Bu görevde gazilik yok Vecihi, ya şehitsin, ya esir” dediğinde gözünü kırpmadan “Allah şehitliği nasip etsin” diyordu.

    Vatanına da uçağı gibi tutkuyla kopmamak üzere bağlanmış biri vardı hep okuduğumda. Vecihi bir yandan vatanı için savaşırken, bir yandan da ölen pilotlar ve diğer insanlar için derin bir üzüntüye kapılıyordu. Hümanist yönünün bu denli güçlü olması, okuyucuyu etkilememesi mümkün değil. Kaç kadını kocasız, kaç çocuğu babasız, kaç anne babayı evlatsız bıraktım diyor, her bombaladığı uçaktan sonra…

    Ruslara karşı savaşında uçağı düşürerek, Nargin Adasında yaşadığı esir hayatından da söz ediliyor. Okurken insan tasavvur ettikçe, içinin acımasını önleyemiyor. Esir düşmek Vecihi için zaten ölümden beter. Orada esir düşen Türk askerlerinin çoğu temizlenme imkanı olmadığından kolera salgınından hayatını kaybetmiş. Her yer pislik içinde. Yemek namına hiçbir şey yok. Adada su kaynağı da olmadığı için, şehirden getirilen su önce Ruslara, kalırsa Türk esirlere veriliyordu. Burada tam 6 gün su verilemiyor Türk esirlere! Ne acı, sert, kesif koşullar. Savaş süresince ne beter hayatta kalma direnişleri. Vecihi buradan kaçmak için plan yapıyor. Öleceksem özgürlüğüme giderken öleyim diye kazıyor tüm belleğine, azmine. Pes etmeyi asla kendine yediremediği için yüzerek kaçmayı başarıyor. Kaçmasından önceki yaptığı bir planı ve Ruslara tokat gibi verdiği bir ders var ama onu burada anlatarak okuyacak kişilerin keyfini kaçırmak istemiyorum.

    İstanbul’a döndüğünde ise, kaldığı yerden devam etmeye başlıyor bizim kahraman pilotumuz. Yunanlılara da gereken cevabı fazlasıyla veriyor Vecihi. İstanbul İngilizler tarafından resmen işgal ediliyor. Ülkenin o zamanki vahim durumu, Vecihi’yi biran olsun görevinden ayırmıyor. Her zaman yürekten inanıyor ve biliyor ki, bu Vatan kurtulacak! Vatan yeter ki sağ olsun! Çoğu arkadaşını kaybediyor Vecihi. Burada daha çok kişi ve pilotların adı geçiyor ve onlarında hayatlarına bakış atma imkanı sunmuş yazar. Hepsi Kuvayi Milliye’nin adsız, onurlu, cesaretli, aziz vatanperverleri olarak yüreklerde ilelebet yaşayacak.

    Vecihi tarihe yazdığı başarılarından dolayı İstiklal Madalyası alıyor. Kendisi o kadar tevazu sahibi biri ki ne zaman bir komutanı tarafından azıcıkta olsa övülse bunu içinde yaşayıp, dillendirmiyordu. Ve hep okuduğumda etkilendiğim gibi, ölen insanların acısı onu daha çok düşündürüyor, ilgilendiriyor.

    Kitapta, Vecihi’nin 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı süresince yaşadıklarını anlatmış. Savaştan sonraki kendi uçağını üretmek için başlattığı girişimden ve bu girişimin defalarca baltalanmasını anlatmıyor. Ben onu da kitapta bulabileceğimi düşünmüştüm! Umarım bu serüvenin bundan sonraki kısmını da okuma imkanım(ız) olur. Çünkü bildiğim kadarıyla kendisinin bu sevdasını tüketmek adına çoğu insanın bu işi sabote ettiği tatsız bir gerçek. Meyve veren ağaç her zaman her yerde taşlanır, taşlanmakla da kalmaz kökünden sökülür!

    Kitabın anlatım dili son derece anlaşılır ve akıcıydı. Yazar Orhan Bahtiyar’ın kalemi okuyucuyu kesinlikle sıkmıyor. Ben zamanımın kesintiye uğramasından dolayı on güne yayarak okuyabildim. Yoksa en fazla iki ya da üç günde bitirebileceğiniz bir kitap olmuş.

    Okumak isteyenlere “mutlaka” diyor, herkese iyi okumalar diliyorum.
  • 364 syf.
    ·Beğendi·10/10
    KİTAP HAKKINDA
    Göç sırasında karşılaştıkları talihsiz durumlardan dolayı pamuk toplama zamanı geçmeden Çukurova’ya gitmeye çalışan bir ailenin başından geçen zorlu hayat mücadelesi anlatılmaktadır. Yoksul köylü ailelerin hayatta kalmak için verdiği mücadeleler yansıtılmaya çalışılmıştır.
    Bu kitapta köylü halk, üç zorlu unsurla mücadele içindedir.
    Birincisi, köyde veresiye eşya aldıkları tüccar Adil Efendi’dir. Köylünün en büyük geçim kaynağı pamuktur. Her sene yaz mevsiminin sonunda Çukurova’ya gidip pamuk tarlalarında çalışıp para kazanırlar. Pamuğa gidene kadar ihtiyaçlarını veresiye ile karşılarlardı. Adil Efendi, pamuktan sonra paraların avucuna geleceğini bildiği için rahatlıkla veresiye verir. Ama yoksul köylü rahatlıkla veresiye alamaz, çünkü Çukurova’da onların neleri beklediğini bilmezler. Her Çukur’a inişleri tedirginlik içindedir. Çünkü tarla bulamam tehlikeleri vardır ki bu en büyük korkularıdır. Adil Efendi’de onlar için kabus olur.
    İkincisi, köyün muhtarı Sefer’dir. Muhtar köylüyü sömüren ve çıkarları uğruna her şeyi yapabilecek kadar gözü dönmüş menfaatçinin biridir. Köylüsüne hiç acımayan Sefer, verimsiz tarlaların ağalarıyla anlaşıp, çalıştıracak adam bulamayan bu ağalardan rüşvet alarak zavallı halkını buralarda çalışmaya mecbur bırakır. Böyle olunca umduğunu bulamayan köylüleri Adil Efendi korkusu kaplar. Köylüler muhtarın bu zulmüne zaman zaman isyan etmeye kalkışsalarda muhtarın “canımı sıkarsanız, size Çukur’da hiçbir pamuk tarlası verdirmem” gibi çeşitli tehditlerine maruz kaldıkları için hiçbir şey yapamazlar. Ezilen köylü halkı hiçbir hakka sahip olamadan muhtarlarının ve tarla ağalarının zulmü altında hayat mücadelesi vermeye çalışırlar.
    Üçüncüsü ise göç sırasında doğayla olan mücadeleleridir. Uzun göç yolunda doğada onları yalnız bırakmaz ve yukarıdaki iki unsur azmış gibi bir de o eklenir. Aslında doğa diğer ikisinin yanında mücadele bile olmaz ama gene de Çukurova’ya kadar halk yağmurda çamurda perişan oluyordu.
    Romanda bu üç unsurla asıl mücadeleyi Uzunca Ali tek başına veriyordu. Ali’ye özel iki unsur daha eklemişti. Bunlar anası Meryemce ve Koca Halil idi. Atı yüzünden Koca Halil’den bir türlü kurtulamayan Ali, annesinin de bu yüzden tavır yapmasından dolayı iyice bunalmıştı. Atın ölümünden sonra anasıyla arası açılan Ali için Çukurova yolu, çile yolu olmuştu adeta. Köylünün gerisinde kalmaları ve pamuğa yetişememe korkusu Ali’yi iyice yıpratmıştı. Bütün bunlara ek olarak anasının kendisine olan tavırları ve yaşlılığından dolayı sırtında taşımak zorunda kalması roman boyunca bizi de çektiği acının içine itiyordu. Uzunca Ali’nin ve anası Meryemce’nin öfkeleri, korkuları, içinde bulundukları şartlarla öylesine uyumlu hale gelmiştir ki büyük bir gerçeklik duygusu uyandırırlar; bunun için roman bittikten sonra da bu duygular bizde yaşamaya devam ederler. Birde muhtarın köylüleri sömürmesine dayanamayan Ali, birkaç arkadaşıyla birlikte ayaklanma çıkarmaya çalışsada bu çabaları hep muhtarın müdahaleleri ve köylünün korkaklığından dolayı sonuçsuz kalırdı.
    Zulüm ve sömürü altında ellerinden hiçbir şey gelmeden yaşamaya çalışan yoksul köylü halkın acılarını, pek görünmesede neşelerini ve hayatta kalma mücadelelerini toplumsal gerçekçiliğe uygun bir şekilde yansıtmaya çalışıyor bu eser.
    ZAMAN
    Romanda net bir zaman kavramı yoktur. Ama yazın son zamanları ile sonbaharın ilk zamanları olduğu söylenebilir:”Güz yelleri neredeyse esmeye başlayacak. Boz toprağı soğuk, ürpertici bir yel yaladı yalayacak. Kuş boyunlarını kanatlarının arasına çekmiş, kuytularda büzülmüş duruyorlar. Üşümüş kuşlar. Keklik sesleri gelmez oldu. Kınalı ayaklarının izi yok artık çalı diplerinde. Günler geçtikçe bu azıtan ne? Yaz sonu yelleri(s.10).
    “ Bir anda on tane adamın kisvesine bürünür. Demokrat olur, İsmet Paşacı olur.”(s.27) cümlesinden Demokrat Parti döneminin olduğu anlaşılıyor. Bu dönemde 1950-1960 yılları arasını kapsıyor.
    MEKÂN
    Olaylar Yalak Köyü’nde başlar. Yalak Köyü hakkındaki ise tasvir yapılmamıştır. Romanın genelinde ayrıntılı mekân tasvirleri vardır. Çünkü eser bir göçü anlattığı için kapalı bir mekân hiç yok gibidir. Köyden çıkıp yolculuğa başlamalarıyla farklı farklı mekânlar tasvir edilmeye başlanır. Köylünün ilk mola verdiği yer Çağıloluk’tur. “Yol koyağın tam dibinden geçiyordu. Yolun üst başında, dört bir yanını kokulu yarpuz almış ulu cevizlerin altında bir pınar vardı. Adına Çağıloluk derlerdi. İlk konak burasıydı.” (s.39)
    Daha sonra orman içinde konakladıktan sonra Ziyaret Cevizi’ne gelirler. Burası efsanevi bir hikâye sahip olduğu için korkulan bir yerdi.
    “Köy gelmiş Söğütlü’ye konmuş epeydir burada bekliyordu. Burası son konaktı. Çukurova toprağı aşağılarda, bir sis, bir güneş buğusu içinde ağaçları, Hüyükleri, akarsularıyla uzanıp gidiyordu.”(s.251) diyerek son konak yeri belirtiliyor.
    Romanda en son durak olarak Çukurova’ya gelinir. Ve burada karşılanılan verimsiz tarlalar köylülerde hayal kırıklığı yaşatır.
    ANLATIM TEKNİKLERİ
    Romanda olaylar birinci tekil şahıs tarafından anlatılıyor. Roman yazarı konuşuyor ve söyledikleri romandaki kişilerin kafasından geçenlerdir.
    İç monologlara geniş yer veren yazar, bununla romandaki kişilerin içini okuyucuya açar. Özellikle Meryemce üzerinden iç monolog sıkça yapılır. Meryemce’nin bir diğer özelliği inatçılığından dolayı oğluna söylemek istediklerini ona kin duyduğundan ya gelinine ya da bir nesneye söyleyerek iletir:”Ağaç, dedi, kimseye demiyorum, sana diyorum, hey ulu ağaç. Benim atımı Koca Halil öldürdü.” (s.98)
    Yaşar Kemal romanı boyunca sıkça ikilemelere yer vermiştir. Bunun yanında deyim ve atasözlerine de eserde yer verilmiştir.
    DİL ve ÜSLUP
    Yazar, eserinde sade bir dil kullanmıştır. Köylü hayatını anlattığı bu eserinde Anadolu’nun konuşma dilini kullanmış ve bu da eserin gerçekçiliğini ön plana çıkarmıştır. Böylece yapaylıktan uzak yazılan bu eser daha inandırıcı olmuştur.
    Büyük bir gözlem gücüne sahip olan yazar, bunu etkileyici betimlemelerle süsleyerek okuyucuyu adeta anlatılanların içine sürüklüyor.
    İç monologlara, ikilemelere, atasözlerine, yerel ağız özelliklerine, sözcüklerine yer vererek, bunları kendi dil ve üslubuyla karıştırıp, sağlamak istediği gerçekçilik duygusunu elde ediyor.
  • Bir ağaç ne kadar ulu,ne kadar güçlü,ne kadar sağlam olursa olsun,onu toprağından çıkaracak olursanız kurur.
  • Bir ağaç ne kadar ulu, ne kadar güçlü, ne kadar sağlam olursa olsun, onu toprağından çıkaracak olursanız kurur.
  • Yine rüzgar okşar saçlarımı.
    Gürültüsü gökyüzünün
    Yaprak hışırtılarını bastırır.
    Yağmur, öfke dolu gönlümün
    Kızgın ateşini yatıştırır.
    Yine rüzgar okşar saçlarımı.

    Uzun zaman oldu beklerim sesini.
    Yüzün buğulu camlar ardında
    Şeytan kulağında fısıltı varlığın.
    Genzini yakan ilk soluğu alınca
    Kutlu bir mucizedir ilk ağlayışın.
    Uzun zaman oldu beklerim seni.

    Sesleri geliyor cırcır böceklerinin.
    Artık daha yorgun, daha içli...
    Sokaklarda yığın insanlar ve telaş
    Yeniden sevdim bu mevsimi
    Bir yanım mutlulukla sarmaş dolaş
    Sesleri geliyor cırcır böceklerinin.

    Ulu bir ağaç olacak fidan çiçeklenir
    Engebeli hayatımın güz deminde.
    Herkes hikaye, bulurum can yongamı
    Senli bir hayat gönül demliğimde.
    Ellerin tutunca şehadet parmağımı
    Ulu bir ağaç olacak fidan çiçeklenir.

    Fırtınam diner kıştan önce.
    Yansır annenin yüzüne güzelliğin.
    Ay güzel, hava güzel ve mevsim...
    Şafağa yakın son anları gecenin
    Cennetten bir koku beklerim.
    Fırtınam diner kıştan önce.

    KaDiR SeFa
  • Bir ağaç ne kadar ulu, ne kadar güçlü, ne kadar sağlam olursa olsun, onu toprağından çıkaracak olursanız kurur. Bizi toprağımızdan çıkardılar, biz kuruyacağız. Size hayranım.
  • Hasan-ül Basrî'nin (R.A.) bildirdigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) ölümü,

    "Onun sikinti ve acisini anlatirken «onun yol açtigi aci üçyüz kiliç darbesininkine bedeldir". buyurdu.

    Peygamber'imize (S.A.S.) bir gün ölüm acisi hakkinda sormuslar, O da buyurmus ki:

    "En kolay ölüm; yünlü kumasa batmis dikene benzer. Yünlü kumasa batmis diken, yaninda yün lifleri söküp almadan çikar mi?"

    Yine Peygamber'imiz (S.A.S.) bir gün agir bir hastayi ziyaret ederken buyurur ki:

    «— Ben bunun ne çektigini biliyorum. Tek tek bütün damarlari ayni anda ölüm sancisi içindedir.»

    Hz. Ali (K.V.) mücâhidleri savasa tesvik ederken öer ki; «Eger öldürmezseniz, ölürsünüz. Nefsimi kudret elinde tutan Allah (C.C)'a yemin ederek söylüyorum ki: "Bin kiliç darbesi indirmek, bana göre yatakta ölmekten daha kolaydir."

    Evzci (R.A.) der ki. «Duydugumuza göre ölü tekrar dirilip mezarindan dogrüluncaya kadar, ölüm acisi çekmeye devam eder.»

    Seddat Ibni Evs (R.A.) der ki; «Mü'min için dünya ve âhiretin en korkunç olayi ölümdür. Onun acisi, testere ile biçilmekten, makas ile dogranmaktan ve kazanda kaynamaktan daha siddetlidir. Eger ölü diriltilerek yasayanlara basindan geçenleri anlatsa, dünyalilar ne yiyip içip eglenebilir ve ne de uykudan tad alabilirdi.»

    Zeyt Ibni Eslem'den, o da babasindan naklen rivayet olunur ki: «Mü'min dünyadaki ameli ile ulasabilecegi derecelerden birisine ulasamamissa kendisine siddetli ölüm acisi çektirilir de ölümün sarsinti ve acisi sayesinde cennetteki derecesini elde eder.

    Kâfirin de karsiligi verilmemis bir iyiligi varsa cani kolay alinir da iyiliginin sevabini tüketerek cehenneme gönderilir.»

    Bir çok agir hastalara ölmek üzere iken neler hissettiklerini sormayi aliskanlik haline getiren bir ma'rifet ehline komada iken:

    «Sen ölümü nasil buluyorsun?» diye sorarlar. Cevabi söyle olur: "sanki gökler yere kapaklanmis ve sanki canim ignenin deliginden çikiyor."

    Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Ani ölüm, mümin için rahata kavusma ve agir günahkâr için de hayiflanma vesilesidir.»

    Mekhul'den rivayet olunduguna göre: Peygamber'imiz {S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Ölünün bir tek kili gök ve yer halki arasina düsse hepsi, Allah (C.C)'in izni ile, ölürdü. Çünki ölünün her kilinda ayri bir ölüm vardir, ölümün degdigi her canli da ölür.»

    Rivayet edildigine göre: "ölüm acisinin bir damlasi yeryüzü daglarina düsse hepsi erirdi."

    Rivayet edildigine göre Hz. Ibrahim (A.S.) ölünce ulu Allah (C.C) ona: «Ey dostum, ölümü nasil buldun?» diye sordu. Hz. Ibrahim (A.S.) de «Yas yüne batirilmis geri çekilen sis gibi» diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah (C.C.) ona: «Üstelik biz onu senin için kolaylastirdik.» buyurdu.

    Yine rivayet edildigine göre ruhunu Allah (C.C) teslim ettigi zaman Rabbi Hz. Musa'ya (A.S.) «Yâ Musa, ölümü nasil buldun?» diye sorar. Musa de su cevabi verir: «Kizartilmak üzere canli canli tavaya konmus ne ölüp huzura kavusan ve ne de uçup kurtulabilen bir serce gibi hissettim.»

    Baska bir rivayete göre de «Kendimi kasabin eli altinda canli canli yüzülen bir koyun gibi hissettim» diye cevap verir.

    Rivayet edildigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) ölmek üzere iken sonra alnini silerek

    «Allah'im! Ölüm krizini benim için kolay kil» diye dua ederdi.

    Hz. Fâtima {R. Anha) bu arada «Âh babacigim, aci çekiyor» diye aglamaya baslayinca Peygamber (S.A.V)'imiz ona:

    «bu günden sonra babana aci yok» diyerek teselli etmisti.

    Hz. Ömer (R.A.) bir gün Kâ'b-üî Ahbar'a (R. Anhuma) «Bize ölümden bahset» dedi. Kâb da «Peki, yâ emirelmüminin. ölüm çok dikenli bir agaç dali gibidir, bu dal insanin karin bosluguna sokulmus, her diken bir damara takilmis. Arkasindan güçlü - kuvvetli bir adam bu dali geri çekmis, böylece dal aldigini almis, biraktigini birakmis dedi.

    Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Mü'min kul, ölümün sikinti ve krizine karsi çare bulur. Onun eklemleri «Selâm sana. Kiyamet Günü yeniden bulusmak üzere birbirimizden ayriliyoruz» diye birbirleri ile selâmlasirlar.»

    Buraya kadar Aliâh dostlari ve O'nun yakinligin] kazananlar hesabina ölüm krizinin ve acisinin keyfiyetini anlatmaya çelistik. Ölüm onlar için bile böyle olunca bizim gibi günahkârlarin hali acaba nice olur? Ölüm krizi ile birlikte pespese baska felâketler ile de yüzyüze gelinir. Ölüme eslik eden baslica felaketler üçtür:

    Birincisi, yukardan beri anlattigimiz gibi siddetli can çekismedir.

    Ikincisi, ölüm melegini (Azrail (A.S)'i) apaçik görmek ve bu görmenin kalbe salacagi korku ve ürpertidir. Ölüm melegini günahkâr bir insanin ruhunu alirken büründügü kilik içinde, en dayanikli kimseler bile görse buna tahammül edemez.

    Rivayet edildigine göre Hz. Ibrahim (A.S) bir gün Azrail (A.S)'e «Günahkâr insanin canini alirken büründügün kiligi bana gösterebilir misin?» diye sorar.

    Azrail (A.S.) ona «Bunu görmeye dayanamazsin» diye cevap verir.

    Hz. Ibrahim (A.S.), «Dayanirim, sen göster» diye israr edince Azrail (A.S) ona «8asini çevir» der.

    Bir müddet arkasini döndükten sonra tekrar yüzünü dönünce Hz. Ibrahim (A.S.), kapkara yüzlü, saclari diken diken, kötü kokulu, siyahlara bürünmüs, agzindan ve burun deliklerinden ates ve duman çikan bir adam ile karsilasarak yere baygin düser.

    Ayilinca Azrail (A.S.), ilk kiligina dönmüstür. Hz. Ibrahim (A.S.) ona der ki. «Ey ölüm melegi, günahkâr insan ölüm ansnda senin bu kiligin ile yüzyüze gelmekten baska bir felâket ile karsilasmasaydi, bu ona yeterdi» der.

    Ebû Hureyre'nin (R.A.) rivayet ettigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    "Hz. Dâvûd (A.S.) esine karsi kiskanç bir erkek oldugu için kendisi evden çikarken karisinin üzerine kapiyi kilitlerdi. Bir gün kapiyi kilitleyip gittikten sonra karisi basini kaldirinca yabanci biri ile yüzyüze gelir. Bunun üzerine kadIn hizmetçilere; «Bu adami kim içeri aldi, eger Dâvud gelirse ondan çekecegi var» der. Bu arada Hz.Dâvud (A.S) çikagelir, yabanciyi görür, ona «Sen kimsin?» diye sorar.

    Yabanci da ona «ben kirallardan korkmayan ve onlarin koydugu perdelerle yolu engellenmeyen bir kimseyim» diye cevap verir. Bu cevabi alan Hz. Dâvud (A.S) «Vallahi, o halde sen ölüm melegisin» diyerek oldugu yere yigilip kalir.»

    Rivayet edildigine göre Hz. Isâ (A.S.) bir gün yolda yürürken bir kafatasina rastlar, oyagi ile ona vurarak «Allah (C.C)'in izni ile konus» der. Bunun üzerine dile gelen kafatasi söyle konusur. «Yâ Rûhullah! Ben falan zamanda kraldim. Bir gün basimda tacim, çevremde muhafizlarim ve devlet adamlarim bulundugu halde tahtimda oturuyorken ansizin karsima ölüm melegi çikti.

    Böylece bütün canli uzuvlarim üzerimden ayrilarak canimla birlikte ona gitti. Keski bütün o kalabalik çevrem olmasaydi, keski o kadar hareketli münasebetler içinde degil de yalniz basima yasasaydim.»

    «— iste âsilerin basina gelen musibet budur. Bu musibet itaatkârlarin basina gelmeyecektir.»

    Peygamberler ölüm melegini görenin içine düstügü dehseti degil, sadece ölüm krizini anlatmislardir. Oysa ki, insan ölüm melegini rüyasinda görse ölünceye kadar yemeden içmeden kesilir, ölüm aninde ve o korkunçlukta görmenin dehsetini var hesap et.

    Allah (C.C)'a kulluk görevine bagli kalanlar ise ölüm melegini en güzel ve alimli görüntüsü ile görürler.

    Ikrime'nin Ibni Abbas'dan (R. Anhuma) rivayet ettigine göre Hz. Ibrahim (A.S) kiskanç bir zat idi. Evinde müstakil bir ibadet odasi vardi. Çikarken bu odanin kapisini kilitlerdi. Bir gün içeri girince odanin ortasinda bir yabanci ile karsilasir. Yabanciya «seni evine kim aldi?» diye sorar.

    Yabanci «Sahibi içeri aldi» diye cevap verir. Hz. Ibrahim (A.S), «sahibi benim» der.

    Yabanci «Senden de benden de daha önce evin mülkiyetini elinde tutan beni içeri aldi» diye karsilik verir. Bunun üzerine Hz Ibrahim (A.S) ona, «Bana mü'minlerin ruhlarini alirken büründügün kiligin ile görünür müsün» diye rica eder. Ölüm melegi «Peki. o zaman arkani dön» der.

    Hz. Ibrahim (A.S) de arkasini döner. Bir müddet sonra yüzünü dönünce bir gene ile karsilasir. Hz. Ibrahim (A.S) hadiseyi naklederken yüzyüze geldigi delikanlinin yüz güzelligini, elbisesinin alimliligini ve güzel kokusunu zikretmisti. Gördükleri karsisinda ölüm melegine «mü'min ölüm aninda sadece senin yüzünle karsilassa bu mükâfat ona yeterdi.» der.

    öiüm sirasinda karsi karsiya gelinecek bir diger gelisme de iki muhafiz melegini görmektir. Bu konuda Süeyb (R.A.) der ki:

    «Duydugumuza göre hic bir kimse emellerini yazan iki muhafiz melegini görmeden can vermez. Eger adam kulluk görevine bagli kalmss biri ise melekler ona «Allah (C.C) bizden yana sana hayir versin. Sizi nice iyi mecliste otururtun ve nice iyi amelin islenisine sahit eyledin» derler.

    Eger adam günahkâr biri ise ona «Allah (C.C) bizden yana sana kötülük versin. Bizi nice kötü yerlerde oturmek zorunda biraktin, nice kötü isleri ister istemez görmemize sebep oldun ve nice kötü sözü duymamiza yol açtin. Bu yüzden Allah (C.C) hayrini vermesin» derler.

    Iste bu anda ölmek üzere olan kimsenin gözieri sirf o meleklere dikilir ve artik bir daha dünyayi göremez.

    Ölüm aninda karsilasilan felâketlerin üçüncüsü ise yunahkârlarin cehennemaeki yerierini görmeleri ve bu görmeden önce korkmalarudur. Çünkü onlarin ölüm krizi esnasinda butun enerjileri bosalmis ve kendileri canlarinin çikisina boyun egmislerdir.

    Fakat insanlar ölüm meleginin yüksek sesli bildirisini duymadikça ölmezler. Olüm meleginin bu bildirisi «Ya, ey Allah (C.C)'in düsmani, cehennem sana müjdeler olsun» ve «Ey Allah (C.C)'in dostu, cennet sana müjdeler olsun» seklindedir.

    Iste derin akil sahiplerinin ölüm korkusu bu sebeplere dayanir.

    Nitekim Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

    «— Hiç biriniz akibetini ögrenmedikçe. Cennet veya cehennemdeki yerini görmedikçe dünyadan ayrilmaz.»
    (Mekaşefetul kulub sahife,225)