• Sen ağaç baltaya ne demiş bili rmisin kardeş? Ben senin beni kestiğine değil, sapının benden olduğuna üzülüyorum! ŞIRNAK ULU DERE ANDAÇ KUZEY IRAK
  • Bir ağaç ne kadar ulu,ne kadar güçlü,ne kadar sağlam olursa olsun,onu toprağından çıkaracak olursanız kurur.
    Yaşar Kemal
    Sayfa 250 - YKY
  • ... dergahda gecelediği günlerden birinde acayip bir rüya gördü. Şöyleki:

    Rüyasında hocası Edebali'nin koynunda birdenbire bir hilal zuhur etti. Gözle hisolunacak surette büyüyüp bedir halini bularak kendi göğsüne girdi. Ondan sonra yanlardan bir ağaç çıkarak bu da gittikçe büyüdü. Yeşilliği ve güzelliği gittikçe artıyordu. Dalların gölgesi üç kıta ufkunun nihyetlerine kadar karaları ve denizleri kuşattı. Kafkas, Atlas, Toros, Emos dağları bu yapraklar denizinin dört rüknü gibi gözüküyordu. Ağacın kökünden, deniz gibi gemilerle örtülmüş olarak Dicle, Fırat, Nil, Tuna çıkıyordu. Ovalar ekinlerle dolu, dağlar büyük ormanlarla dalga dalga kaplıydı. Bu dağlardan çıkan bereketli sular gül ve servi bahçeleri içinde dolaşa dolaşa akıyorlardı. Bu pınarlara kol kol insanlar gitmekte kimi bunlardan bostanlara su vermekte, kimi onları ab-ı hayat gibi içmekte, kimi bağında bahçesinde ekin biçmekte, kimi çeşmeler hayırlar yapmakta, kimi de çayırlarda safa sürmekte idiler. Ovalarda uzaktan kubbeler, dikili taşlar, sütunlar, latif minareler ve kulelerle süslü şehirler görülüyordu. Bu ulu binaların hepsinin zirvelerinde birer hilal parladığı gibi, minare şerefelerinden yayılan Ezan-ı Muhammedi sedaları sayısız bülbüllerin nağmelerine karışıyordu. O sırada şiddetli bir rüzgar çıkarak ağaçların taze ve güzel kokulu yaprakları dünyanın bütün şehirli üzerine özellikle iki deniz ile iki karanın kavşağında iki yakut ve iki zümrüt arasına yerleştirilmiş bir cevhere benzeyen ve bütün dünyayı kuşatan en kıymetli taşı hükmünde bulunan İstanbul'a doğru yayıldı. Osman halkayı parmağına geçirmek geçirmek üzere uyandı.

    Rüyasını sabah olunca hocasına anlattı. Şeyh Edebali ona:

    "Müjde ey Osman! Hak Teâlâ sana ve senin evladına saltanat verdi. Bütün dünya, evladının himayesi altında olacak ve kızım Bala Hatun da sana eş olacak," diyerek rüyasını tabir etti.

    Böylece Osman Gâzi ondokuz yaşında iken Şeyhi Edebali'nin kızı Malhun Hatun'la evlendi, nikahlarını Edebali'nin müridlerinden Turgud kıydı.
  • 150 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Türk milletinin bağrından çıkardığı Ulu Türk...
    Sadece Türk milletine değil tüm dünyaya yön vermiş bir yolbaşçı...
    Türk medeniyetinin yüzyıllarca unutulmuş vasfını birkaç yıl içerisinde ortaya çıkaran adam...
    ''Türk'' kelimesinin kaba ve yobazca algılandığı bir dönemden, Cumhuriyetimizin kuruluşunun 10. yılında göğüsü bir zırh gibi kabararak ''Ne mutlu Türk'üm diyene!'' diye bağırdığı bir döneme geçiş için köprü niteliği taşımış bir inkılapçı...
    İnanın ne desem boş, hangi kelimeleri kullansam kifayetsiz kalıyor. Tarihe gömülüp unutulamayacak kadar büyük biri o. Aynı zamanda bizden biri...
    Hürriyetine ve bağımsızlığına düşkünlüğü çocukluğundan belli olmaktadır. Bir gün matematik öğretmeni:
    - Aranızda kimler kendilerine güvenirlerse kalksınlar, onları müzâkereci yapacağım, demişti.
    Ayağa öyleleri kalktılar ki, bunları gören Mustafa kendini ortaya atmaya cesaret edemedi. Fakat içlerinden birinin emri altına girecekti. Bu da ağrına gitti. Birden kalktı:
    - Ben daha iyi yaparım, dedi ve yaptı.
    O günden sonra sınıfın müzâkerecisi o idi.
    İşte Mustafa böyle bir çocuktu. Birdirbir oynarken dahi ''Ben eğilmem. Üstümden böyle atlayabilirseniz atlayın'' cevabını veren biriydi. Bu küçük çocuğun dünyaya nizam vermiş bir başbuğ olacağını kim tahmin edebilirdi ki?
    Uzun bir imparatorluk buhranının ardından yine başka buhranlı dönemlere giriş yapılıyordu. Herkes Abdülhamid'in baskı döneminden kurtulduk diye sevinirken aslında daha büyük faciaların eşiğine geliniyordu. İttihat ve Terakki iktidarı devralmıştı. Ancak Mustafa Kemal ordunun politikadan uzak durması gerektiği kanaatindeydi. Bir çok İttihatçı Mustafa Kemal'i bir tehlike olarak görüyordu. Bu yüzden kendilerinden sıkça uzak tutmaya çalışmışlardı. İttihatçılar rütbelerini politikadan alırlarken Mustafa Kemal sahadaki başarılarıyla ve özellikle de Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar'da gösterdiği kahramanlıklar neticesiyle imparatorluğun karanlık bağrından bir güneş gibi doğuyordu. Birinci Dünya Savaşı'na girilmemesi gerektiği ile ilgili birçok çalışma yapsa da İttihatçılar kulak asmadı ve imparatorluğu Almanya yanında savaşa sürdüler.
    Nihayet savaştan yenik çıkmış ve Mondros'u imzalamıştık. İttihat ve Terakki üyesi, harbiye nazırı ve başkomutan Enver Paşa ülkesini terk etmek zorunda kalırken sürekli çekişme halinde oluğu ve kendilerine sürekli muhalif Mustafa Kemal için şunu söylemişti:
    '' Benim yerime Mustafa Kemal'i getiriniz. Ancak o bir şey yapabilir.''
    Tabi olmadı, o ayrı mevzu. Ancak Mustafa Kemal'in içindeki hürriyet ateşi sönmüyordu.
    1918 Kasım'ında İstanbul'a geldiği gün, limanı dolduran düşman donanma tekneleri arasından bir motorla geçerken, zırhlılara baktı ve yaverine:
    - Geldikleri gibi giderler, dedi.
    Kararlıydı Mustafa Kemal. Hayallerini gerçeğe dönüştürebilen nadide kişiliklerdendi o.
    — Ordumuz yok.
    — Yapılır.
    — Paramız yok.
    — Bulunur.
    — Diyelim ki bulduk. Düşmanlarımız hem kuvvetli, hem çok.
    — Olsun, yenilir.
    diyordu.
    Türk milletinin parolası: "Ya hürriyet, ya ölüm!" olmalı idi.
    Samsun'a ayak bastı Mustafa Kemal. Genelgeler, kongreler gerçekleştirdi. Doğu ve Güney cephesinde, Türk'ün ateşi karşısında kül olup uçtu düşmanlar. Batı'ya dikti gök renkli gözlerini. 1. ve 2. İnönü, Eskişehir-Kütahya derken Sakarya cephesi kuruluyordu. Mustafa Kemal durmadan gidip geliyordu. Askerlerini teftiş ederken, atının bir ayağı sürçerek kaburga kemiği kırıldı. Can acısı ile ayağa kalktı, eli ile Eskişehir taraflarını göstererek ve Kral Konstantin'e hitap ederek; YA SEN YA BEN! diye kükredi. Mustafa Kemal'in karşısında ne Churcill, ne Konstanstin ne de Trikopis durabilirdi. Sakarya kazanıldı. Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı ve Cephe Komutanı başbaşa vermişler, gözleri ile ufukları delmeğe çalışmaktalar. Ondan sonra doğu tarafında hafif bir kızıllık belirdi. Gün doğuyordu. Yeni Türkiye'nin güneşi idi bu! 15 gün sonra İzmir'de olmanın hesaplarını yapıyordu büyük komutan.
    Ordular! ilk hedefiniz Akdeniz'dir! İleri!.. emri geldi.
    Yunan, Mustafa Kemal'in askeri dehası karşısında eriyip gitmişti.
    Nihayet 9 eylülde Yunan denize dökülmüştü. Mudanya Ateşkes, Lozan derken milli mücadele bu şekilde sona ermişti. Tabi hiç durur mu Ulu Ata? Ülke kurtulmuş, dış düşmanlar yenilmişti. Sıra iç düşmana gelmişti. Mustafa Kemal'in inkılapçı, medeniyetçi düşünüş karakterini bilen eski kafalıların korkusu, ticaret olarak kullandıkları dinlerinin elinden alınması idi. Öyle ki ülke kurtulur kurtulmaz sarıklı yobazlar: ''Düşmanlardan kurtulduk, ya Mustafa Kemal'den nasıl kurtulacağız?'' hesaplarını yaparken İstanbul'da halife yalakaları yerini almış ve sözde halifeyi tekrar padişah yapma amaçlarını gütmeye başlamışlardı bile. Mustafa Kemal şu sözleri sarf ediyordu ardından:
    ''Asırlardan beri olduğu gibi, bugün de milletlerin cahilliğinden ve taassubundan faydalanarak, dini bin bir türlü şahsi maksat ve menfaatleri için için alet olarak kullananlar vardır. Din her türlü masallardan ve yalanlardan sıyrılarak, bilgi ışığı altında aydınlanıncaya kadar din oyuncularına her yerde rastlanacaktır."
    İstanbul'da halife kaldıkça ve rejimin adı konmadıkça, eski devre dönmek isteyenleri durdurma imkanının olmadığı anlaşılmıştı. 28 Ekim 1923 akşamı Mustafa Kemal, Çankaya çağırdığı arkadaşlarına:
    -Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz, dedi.
    Ertesi gün meclis, cumhuriyeti ilan etmeye karar verdi ve cumhurbaşkanı olarak da vatanın kurtarıcı Mustafa Kemal'i seçti. Bu şekilde geriye dönmek isteyenlerin de eli kolu bağlanmıştı artık...
    İnkılap devrine girilmişti... Türk'ü muassır medeniyetler seviyesine çıkarmak için büyük reformlar yapıldı. Toplumdan soyutlaştırılmış kadınları topluma kazandırdı. Harf devrimi yapıldı. Laiklik getirildi. Orta Çağ'ın nice kahramanlarını, nice devlet kurucularını yetiştiren Orta Asya Türklüğünün tekke ve tarikatlara emanet edilmesi bir hezeyandı. Tekke ve zaviyeler de kapatıldı. İlk başlarda pozitif ilimlerle din ilimlerinin birlikte verildiği ancak sonradan yozlaşan ve sadece din ilimlerine yönelen, sürekli yeniliklere karşı çıkmış olan medreseleri kapatıp eğitimde birliği sağladı. Ve daha niceleri...
    İşte Mustafa Kemal böyle inkılapçı ve böyle cumhuriyetçi idi.
    Her zaman onun askeri dehası ve devlet adamlığı konuşulur. Peki ya kişiliği nasıldı Mustafa Kemal'in?
    Her eve gidişinde anasının elini öpmek geleneği idi. Subay, komutan, başkomutan ve devlet başkanı o, anasının yanında her zaman ''Mustafacık''tı.
    Bir gün tayı hastalanmıştı. Veterinerler, tayı öldürmek zorunda kaldığını bildirmişlerdi. Atatürk son kez tayını okşarken gözlerini tutamamış:
    -Çocuğum olmadığı sebepsiz değilmiş, eğer bir evlat kaybetmek felaketine uğrasaydım, kalbim acısına dayanamazdı, diyordu.
    Yerde yatan bir Yunan bayrağının kaldırılmasını emretti:
    -Bayrak bir milletin hürriyet sembolüdür. Düşmanın da olsa ona saygı göstermek lazımdır, diyen saygılı bir kişiliğe sahipti.
    Bir öğretmen Atatürk aleyhinde kötü bir şiir yazmıştı. Kendisini hizmetten çıkarmışlardı. Öğretmen yeniden kadroya girmek için dört yana başvuruyordu. Bir gün bakanın yanına gitti.
    Bakan: Oğlum suçun doğrudan doğruya Atatürk'ün şahsına ait. Biz karar veremeyiz. Bakan bir akşam sofrada Atatürk'e meseleyi açtı.
    -Hani efendim hakkınızda ağır hiciv yazan öğretmen vardı.
    - Evet.
    - Af kanunundan yararlanmak yeniden öğretmen olmak istiyor.
    -Öğretmen yapılmasına yasal bir engel var mıdır?
    - Hayır efendim!
    - O halde niçin bana soruyorsunuz?
    -İşlediği suç sizin hakkınızda...
    -Aşkolsun sana!.. Şahsi dargınlığım için kanun emirlerini yerine getirmenizden hoşlanmayacak kadar beni egoist mi sanıyorsun? Kendisini hemen ilk açılacak yere tayin ediniz.''
    Acaba şimdi kaç devlet başkanı aynı şekilde davranabilirdi? Belki de tarihte böyle davranan kaç kişi var diye sormak daha doğru olur.
    Tabiat âşığı idi. Vatanın çöl boşluğundan ıstırap duyardı. Bir gün Diyarbakır taraflarında atla dolaşırken, yanındaki kurmay reisine:
    — Çabuk bana yeni bir din bul, dedi.
    — Ağaç dini...
    — Evet, bir din ki ibadeti ağaç dikmek olsun...
    ve tabiki daha niceleri...
    Her insan gibi hastalandı Ulu Türk... Sağlık durumu gün geçtikçe bozuluyordu. Bütün emeli Ankara'ya gitmek, Cumhuriyet'in on beşinci yıl dönümü töreninde bulunmak, ordusu ve milleti ile son defa karşılaşmaktı. Stadyum merdivenlerini çıkmaması için asansör bile yapılmıştı. Ankara'ya gitme ümitlerini yitirmişti Atatürk. Cumhuriyet Bayramı gecesi Boğaziçi vapurlarından birini tutan gençler, Dolmabahçe Sarayının rıhtımına yaklaşmışlar, haykırıyorlardı. Atatürk kesik kesik konuşarak pencereye gitmek istediğini anlattı. Kollarına girdiler, pencere kenarındaki koltuğa oturdu, eli ile gemiye işaret etti. Vapurda bir kıyamettir koptu, gençler hep bir ağızdan:
    Dağ başını duman almış
    Gümüş dere durmaz akar...
    marşını söylüyordu. Atatürk mırıldandı:
    -Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle... dedi ve yatağına döndü.
    Atatürk 3 gün süren komaya girdi. Mucizevi bir şekilde komadan kurtuldu ancak son komasından uyanamadı. Takvimler 10 Kasımı gösteriyordu. Atatürk'ün ölümü yalnız Türklüğü değil, tüm dünyayı yaslandırmıştı.
    Bulgar Gazetesi:
    Bu müstesna büyük adamın ölümünden sonra, dünya artık eskisi kadar enteresan değildir.
    Macar Gazetesi:
    Dünya bu savaş ve barış kahramanı büyük adamın ölümü ile fakir düşmüştür.
    İngiliz Gazetesi:
    Atatürk'ün ölümüne, bütün dünyada, büyük bir devlet adamı, büyük bir asker, büyük derecede şerefli bir şahsiyet olarak ağlanmaktadır. İngiltere önce cesur bir düşman. sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır.

    Sana minnettarız Atam. Bu incelemeyi yazmak bile çok zor oldu benim için. Bir ülke kurmak, bir ülkeyi kalkındırmak ve bunun uğruna mücadele etmek ne kadar zor olsa gerek. Eğer mucizevi bir şekilde dirilip, emanet ettiğin bu ülkenin şimdiki durumunu görsen ne kadar üzülürdün kim bilir. Kızacaksın ama arıyoruz Atam.
    ''AÇTIĞIN YOLDA, GÖSTERDİĞİN HEDEFE, DURMADAN YÜRÜYECEĞİME,
    AND İÇERİM!

    Sürçü lisan ettiysem affola...
  • En ulu ağaç, en yükseklere uzanan ve köklerini en derinlere, hatta kötülüğün içine salan ağaçtır.
  • Efendilik bir ulu ağaç gibidir,
    Kökü yerde başı ise göktedir.
    Yusuf Tuna
  • HAR-NÂME

    Bir eşer var idi zâif ü nizâr
    Yük elinde katı şikeste vü zâr

    Gâh odunda vü gâh suda idi
    Dün ü gün kahr ile kısuda idi

    Ol kadar çeker idi yükler ağır
    Ki teninde tü komamışdı yağır

    Nice tü kalmamışdı et ü deri
    Yükler altında kana batdı deri

    Eydür idi gören bu sûretlu
    Tan degül mi yürür sünük çatlu

    Dudağı sarkmış u düşmiş enek
    Yorılur arkasına konsa sinek

    Toğranur idi arpa arpa teni
    Gözi görince bir avuç samanı

    Kargalar dirneği kulağında
    Sinegün seyri gözi yağında

    Arkasından alınsa pâlanı
    Sanki it artuğıydı kalanı

    Birgün ıssı ider himâyet ana
    Ya’ni kim gösterür inayet ana

    Aldı pâlanını vü saldı ota
    Otlayurak biraz yüridi öte

    Gördi otlakda yürür öküzler
    Odlu gözler ü gerlü göğüzler

    Sömürüp eyle yirler otlağı
    Ki çekicek kılın tamar yağı

    Boynuzı ba’zısınun ay bigi
    Kiminün halka halka yay bigi

    Böğrişüp çün virürler âvâze
    Yankulanurdı tağ ü darvâze

    Har-ı miskîn ider iken seyrân
    Kaldı görüp sığırları hayrân

    Geh yürürler ferâgat ü hoş-dil
    Gâh yaylâ vü kışla geh menzil

    Ne yular derdi ne gâm-ı pâlân
    Ne yük altında haste vü nâlân

    Acebe kalur u tefekkür ider
    Kendü ahvâlini tasavvur ider

    Ki birüz bunlarunla hilkatde
    Elde ayakda şekl ü sûretde

    Bunlarun başlarına tâc neden
    Bize fakr ü ihtiyâc neden

    Bizi ger arpa ok u yây itdi
    Bunlarun boynuzun kim ay itdi

    Didi bu müşkilümi itmez hal
    Meger ol bir falân har-i a’kal

    Var idi bir eşek firâsetlû
    Hem ulu yollu hem kiyâsetlû

    Çok geçürmiş zamâneden çağlar
    Yükler altında sızırup yağlar

    Nûh Peygamber’ün gemisinde ol
    Virmiş İblîse kuyruğıyla yol

    Dir imiş ben döşedimdüm döşeği
    Dirilürken ölüp ’Üzeyr eşeği

    Hoş-nefesdür diyü vü ihl ü fasîh
    Hürmet eyler imiş humâr-ı Mesîh

    Kurd korkar idi kulağından
    Arslan ürker idi çomağından

    Ol ulu katına bu miskîn har
    Vardı yüz sürdi didi iy server

    Sen eşekler içinde kâmilsin
    Âkıl ü şeyh ü ehl ü fâzılsın

    Anda k’ıslâh ide tapun şer ü şûr
    Har-î Deccâle diyeler ker ü kûr

    Menzil-i mü’minîne rehbersin
    Merkeb-i sâlihîne mazharsın

    Nesebündür mesel hatîblere
    Nefesün hoş gelür edîblere

    Sen eşeksin ne şek hakîm-i ecell
    Müşkilüm var keremden itgil hall

    Bugün otlakda gördüm öküzler
    Gerüben yürür idi göğüzler

    Her biri semîz ü kuvvetlü
    İçi vü taşı yağlu vü etlü

    Niçün oldu bulara enzâni
    Bize bildür şu tâc-ı sultanî

    Yok mıdur gökde bizüm ılduzumuz
    K’olmadı yir yüzinde boynuzumuz

    Her sığırdan eşek nite ola kem
    Çün meseldür ki dir benî âdem

    Har eger hâr ü bî-temîz oldı
    Çünkü yük tartar ol azîz oldı

    Bâr-keşlikde çün bizüz fâik
    Boynuza niçün olmaduk lâyık

    Böyle virdi cevâb pîr eşek
    K’iy bilâ bendine esîr eşek

    Bu işün aslına işit illet
    Anla aklunda yog ise kıllet

    Ki öküzi yaradıcak Hallâk
    Sebeb-i rızk kıldı ol Rezzâk

    Dün ü gün arpa buğday işlerler
    Anı otlayup anı dişlerler

    Çün bular oldu ol azîze sebep
    Virdi ol izzeti bulara Çalab

    Tâc-ı devlet konıldı başlarına
    Et ü yağ toldı iç ü taşlarına

    Bizüm ulu işimüz odundur
    Od uran içümüze o dûndur

    Bize çokdur hakîki buyrukda
    Nice boynuz kulağ u kuyruk da

    Döndi yüz derd ile zaîf eşek
    Zâr ü dil-haste vü nahîf eşek

    Didi sehl ola bu işün aslı
    Çünki şerh oldı bâbı vü faslı

    Varayın ben de buğday işleyeyin
    Anda yaylayup anda kışlayayın

    Nice yiyem odun ile letler
    Bulayın buğday ile izzetler

    Gezerek gördi bir gögermiş ekin
    Sanki dutardı ol ekin ile kîn

    Aşk ile değdi girdi işlemeğe
    Gâh ayaklayu gâh dişlemeğe

    Arpa gördi gögermiş aç eşek
    Buldı cân derdine ilâç eşek

    Değme kerret ki şevk ile karvar
    Toprağın bile götürür harvar

    Eyle yidi gök ekini terle
    Ki gören dir zihî kara tarla

    Yiyürek toydı karnı çağnadı
    Yuvalandı vü biraz ağnadı

    Başladı ırlayup çağırmağa
    Anup ağır yükin ağırmağa

    Dimiş ol âdemî ki hoş-demdür
    Niam oldukda bî-nagam gamdur

    Pes idüp cûş içinde eşvâkı
    Rast düzdi nevâ-yı uşşâkı

    Çeker âvâze tîz ider perde
    Hoş ser-âğaz ider muhayyerde

    Nice düzmek ki bozdı âhengi
    Perdesin açdı ol cihân nengi

    Çıkarur har çün enker-ül esvât
    Ekin ıssına arz olur arasât

    Ağaç elinde azm-i râh itdi
    Tarlasını göricek âh itdi

    Dâneden gördi yiri pâk olmış
    Gök ekinliği kara hâk olmış

    Yüreği sovumadı söğmeg ile
    Olımadı eşeği dögmeg ile

    Bıçağın çekdi kodı ayruğını
    Kesdi kulağını vü kuyruğını

    Kaçar eşşek acıyaruk cânı
    Dökilüp yaşı yirine kanı

    Uğrayu geldi pîr eşek nâgâh
    Sordı hâlini kıldı derd ile âh

    Yermürü inleyü didi iy pîr
    Har-ı rûbâh bigi pür-tevzîr

    Bâtıl isteyü haktan ayrıldum
    Boynuz umdum kulakdan ayrıldum

    Benem ol gâm yükinde har-ı leng
    Gussalar balçığında vâlih ü deng

    Ne yüküm bir nefes giderici var
    Ne biraz çekmeğine yarıcı var

    Har gedây-iken arpaya muhtâç
    Gözedürem k’urıla başuma tâc

    İster iken halâldan rûzî
    Varım itdüm haramîler rûzî

    Ger tonuzlara olmaya buyruk
    Âh gitdi kulağ ile kuyruk

    Hükm-i sultâna k’ola pâyende
    Çarh çâkerdürür felek bende

    Kim ola bâri bir iki eclâf
    K’ide tevk-i pâdişâha hilâf

    Şâh kahrı ne’ûzü-billâh eger
    Çarh baş çekse ide zîr ü zeber

    Göklere irdi nâle vü feryâd
    Dâd iy pâdişâh-ı âdil dâd

    Şeyhî uzatma nâle vü âhun
    Nüktedândur bilür şehen-şâhun

    Ger inâyetden istesen tevfîr
    Kılma devlet duâsını taksîr

    Nice kim bu zamâne-i nâ-sâz
    Câhile nâz vire ehle niyâz

    Ne kadar kim cihân-ı bî-ihlâs
    Ârifi hâric ide âmiyi hâs

    Ol şehün işi izz ü nâz olsun
    Düşmeninün gam ü niyaz olsun

    (Vezin: Feilâtün mefâilün feilün)


    - Şeyhi