• Yüreğimiz var ,
    Var ama yüreğimizi
    Dayayacak bir yer yok

    ~Nuri pakdil
  • Alnımdan süzülüp kavisli burnuma yayılan ter damlaları da olmasaydı, sürecekti bakışlarımın anlamı olan inançsızlığım.

    Ama buradaydım işte, kavurucu güneşin altında bir meczup gibi kaygılı çekingen.

    Terden sırılsıklam olan ellerim usulca dokunuyor yaşlı dutun pütürlü, kupkuru gövdesine.

    Parmaklarım geniş gövdesindeki çatlak ve kıvrımlara temas ettikçe yapraklarının arasında gizlenen rüzgar şiddetini arttırıyor.

    Tanıdı mı beni?

    Göğüs kafesime isyan bayrağını çeken kalbim rüzgarın sesine eşlik ederken ağacın meyve yüklü dalları gölgeye boğuyor bedenimi.

    Tanıdı, tanır, hele bir tanımasaydı…

    Küçük bir kız çocuğuyken bu ulu ağacı annem bilirdim.

    Bana lezzetli meyvesiyle ikramda bulunur, gölgesini sakınmaksızın, varlığından kimi zaman kuşku duyduğum o ağaç kalbine kalbimi açmama izin verirdi.

    Saatlerce konuşurdum onunla, en sevdiğim huyu olan suskunluğuyla dinlerdi beni.

    Hayallerimi anlatırdım, onları asla küçümsemezdi hatta bir keresinde “Büyüyünce bir dağ olup karşına dikileceğim, sonsuza kadar bakışacağız,” dediğimi ve usul usul sallanan yapraklarını hatırlarım…

    Yaşlı dutu bu kadar benimsememde babamın etkisi de büyüktü.

    Hastalığın kendine has kokusuyla boyanmış dört duvar arasında ölümü arzulayan babam, içini kemiren bir pişmanlığın kölesiydi, çocuk halimle bile farkındaydım bunun.

    Derisinin örtmekten aciz olduğu mavi, yeşil damarlı elleri ellerime dolandığında irkiliyordum, zavallı adam da bunu hissedip küskünce yorganının içinde kayboluyordu.

    Bir gün, sıcak bir öğle vakti odasına girdim. Çocuktan farksız bedeninin küçük bir alan kapladığı yatakta, her zamanki gibi yorgan altındaydı.

    Son zamanlarda tik edindiği diş takırdatma işiyle meşguldü, ne korkardım o iç gıdıklayıcı sesten.

    Tereddüt içinde yaklaştım yanına.

    Yorgan altında yatan bir insana değil de, kefen içinde çürüyeyazmış bir cesede sesleniyordum sanki. Yuvalarından fırlamış ve dipsiz kuyuyu andıran siyah gözlerinin etrafını çevrelemiş sulu kana rağmen titremedim karşısında ya da çığlıklar atmadım.

    Sanki o da bunu hissetmişti ve tebessüm için germişti mor dudaklarını.

    Bu kez ben önce davranmıştım, ellerimi kullanılmaktan yıpranmış ve yünleri öbek öbek kenarlarına toplanmış yorganın altına sokmuştum.

    Beyaz küçük ellerimi sahiplenircesine sıkı sıkı kavramıştı o tuhaf el.

    Parmaklarım elin üzerindeki sert damarları okşarken boğazıma dizilen hıçkırıklar gözlerimi yaşartmıştı.

    Bir süre kıpırtısız beklemiştim, ince uzun parmakları sıkılığını yitirdiğinde beyaz ellerim üzerinde oluşmuş kırmızı şeritlere iç geçirmiştim.

    Babamla aramızdaki tek ilişkiydi bu; ellerini ver, sımsıkı kavrasın, acıdan inlemek istesen bile çıt çıkarma.

    Ayaklarım beni odanın penceresine sürüklerken düşünüyordum, ellerimi elleri arasına aldığında ne hissediyor, ne var bu ellerde?

    Sıcak bir esinti örümcek ağına takılan bir kelebek misali yitiverdi sidik ve rutubet kokusunda.

    Babam, tepenin üzerinde tüm asilliğiyle göğe uzanan ağaca mıhlamıştı gözlerini.

    Siyah kuyu büyük bir nefretle çalkalandı, azgın dalgaların arasında azap ve kederi boğulurken gördüm.

    Dudakları işte o an aralandı, “Annen o senin, Safiye.” dedi, boğuk sesiyle.

    Ardından gitmemi istercesine yorganının altında kayboluşunu seyrettim…

    “Annen o senin…”

    Bu cümle o kadar ağır gelmişti ki çocuk zihnime. Rüyalarımda dut ağacının kolları bedenimi sarıyor, kadınsı yüzü göğsüme kapanıyordu…

    Koluma çarpıp yere düşen kırmızı bir dut şimdiki zamana döndürdü beni. Dudaklarımda genişleyen tebessümle sıyrıldım gölgeden, tepeyi ardımda bıraktım.

    Peşime takılan bir çoban köpeğiyle taşlı yollarda adımlıyorum, kahverenginin hükümranlığında kerpiç evler, ahırlar, ağıllar, at arabaları ve yapraksız ölü ağaçlar karşılıyor beni.

    Biraz sonra bir köşede onu buluyorum: Yetim bir çocuğu andıran terk edilmiş köy evini.

    Kırık camlı penceresinin önünde durakladığımda bir korku sarıyor zihnimi; o tanıdık rutubet ve sidik kokusuna sızmış ıssızlığa rağmen içimden bir ses ayyuka çıkıyor.

    Pencereden başımı uzattığımda, beni doğurduktan kısa bir süre sonra intihar eden annemin ve bu intihar sonrası karısını kaybetmesinin acısıyla zaten var olan hastalığı daha da perçinlenen babamın ruhuyla karşı kalacağımı söylüyor.

    Bense daha başka birine bakınıyorum, ellerimi soğuk duvara bastırdığımda gözlerim kapanıyor.

    Anı tufanı içinde yitiyorum.

    “Beni takip et.” diye fısıldıyor, erkek. Kız endişe içinde dudaklarını dişlese de itaat ediyor.

    Ay, kıskanç bir bulut tarafından katledildiğinde erkek, karanlıktan korktuğunu bildiği kızın elini tutuyor. “Ne kadar da düşünceli,” diyor kızın zihni. Canım Yunus…

    Tabanları kana bulanarak ilerleyen ikilinin arkalarında büyüyen gölgelerini mısır tarlası yutuveriyor.

    Yalın ayak yeşil göle vardıklarında Ay hiç kaybolmamışçasına beliriyor, yıldızı bol gökyüzünde.

    Suyun kenarına bağdaş kurup oturuyor erkek, Yunus.

    Kız da diz kırıp erkeğin karşısına yerleşir yerleşmez “Hadi!” diyor. “Ne anlatacaktın?”

    Başını iki yana sallıyor, Yunus.

    Kızın gözlerinde alevlenen merak içten içe hoşuna da gitse ağırdan alıyor.

    “Önce özür dilemelisin.”

    Bu istek karşısında kaşlarını çatıyor kız. “Ne özrüymüş bu?”

    Yunus zafer dolu gülümsemesiyle kızın bükülen pembe dudaklarında, kırışmış beyaz alnında göz gezdiriyor.

    “Avludan bir adım dahi uzaklaşamadan yakalanacağımızı ve bütün suçu üzerime atacağını söylemiştin. Yanıldın. Af dile.”

    Teslim bayrağını göndere çeken kız kıvırcık saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırırken kısık bir sesle özür diliyor.

    “Ayaklarımıza bir şey geçirseydik bari…” diye söylenmeyi de ihmal etmeden tabi.

    Yunus’un Ay ışığında kutsanan güzel yüzü büyülüyor kızı.

    “Safiye…” diyor Yunus.

    “Sana anneni anlatmamı istiyordun ya…”

    Heyecanla atılıyor kız.

    “Evet, istiyorum. Anlatacak mısın, şimdi mi?”

    Olumlu anlamda başını sallayan Yunus büyük bir acı altında ezilirken kapatıyor gözlerini, çünkü biliyor o gözlerin kendini ele vereceğini.

    Başlıyor tılsımlı sesiyle anlatmaya: “Senin de bildiğin gibi ben yetim ve öksüz bir çocuğum, Safiye.

    Anam ve babam bir yangında can vermiş, ben ise yüzsüzce hayata tutunmuşum.

    Sakın itiraz etme, canımı yakmaktan ileri gidemezsin.

    Şimdi anlatacaklarım annen Elmas’ın, baban Murat’ın ve ben garip Yunus’un tüm gizlerinin döküleceği bir itiraf olacak.

    Yangından kurtarılan bebek, Yunus, köyün en varlıklı ve gönlü geniş insanının himayesi altına alınır.

    Köyün muhtarınca sahiplenilirim.

    Muhtar ve karısı oldukça iyi bakarlar bana.

    Ama kızları Elmas…o daha başka bakar.

    Ne de hoş bir isim, değil mi? Elmas.

    Yunus’u bağrına basar, sever, büyütür.

    En iyi dostu, en iyi sırdaşı olur Elmas Yunus’un.

    Abla kardeşten öte bir sevgiyle…

    Anası babası yoksa da Elmas’ı vardır, Yunus’un.

    Ninniler, masallar, tekerlemeler dökülür dudağından kızın, küçük oğlan gözlerini kapayarak dökülen kelimeleri kucaklar.

    Ana, der bir gün Yunus, Elmas’ına.

    Ne de güzel gülümser kız.

    Günler günleri kovalar, Elmas evlilik çağına adım adım yaklaşır.

    Aşıktır bir delikanlıya, Murat’a.

    Mektuplar yazılır, okunur, öpülür, koklanır, ayaklar altına alınır, yakılır…

    Aileler bir araya gelir, Elmas ve Murat tatlı tatlı bakışır.

    Küçük Yunus ise bir köşeye sinmiş, unutulmanın acısıyla kıvranır.

    Kına, çeyiz, düğün, derken Elmas Yunus’u ardında bırakıp Murat’a varır, hem de davullar eşliğinde doru atıyla.

    O günün gecesi Yunus ilk kez tek yatar. Korkunç rüyalar içinde bocalar, yorganı üzerinden sıyrılır ve soğuktan kaskatı kesilir.

    Güneşle beraber soluğu yeni evlilerin kapısında alır.

    Gözleri hayat dolu kızı arar, köyün Elmas’ını, biriciğini. Bulduğuysa bir yabancıdır.

    Soluk tenli, kısık durgun yeşil gözleri altında karartılar taşıyan bu kuru pembe dudaklı kız Elmaslıktan olabildiğince uzaktır.

    Oyalı yazmasının kenarından firar etmiş sarı buklesi de olmasaydı kaçıp gidecektir Yunus.

    Elmas tüm gününü Yunus ile geçirir, Murat ortalıkta gözükmez, küçüğün keyfine diyecek yoktur.

    O gece inat edip Elmas’larda kalır. Korkuyorum, diye fısıldar kızın kulağına ve bu sayede yeni evlilerin odasında bir yer yatağına yatırılır.

    Oda karanlık ve Yunus meraklıdır.

    Yastığından kaldırır başını ve gerçek Murat ile tanışır.

    Yatakta sapsarı kesilmiş yatan o adam, Elmas’ın doru atıyla vardığı delikanlının ta kendisidir.

    Hastalıklı yüzünde alnı boncuk boncuk ter kaplı, sarıya çalan derisiyle eli Elmas’ın kar beyaz elini sımsıkı kavramış, gözlerinin akı karanlıkta parlıyor…

    İki yıl geçmişti. Koskaca iki yıl. Yunus kimseye bir şeyler diyememişti üstelik.

    Elmas’ın her geçen gün solan tazeliği dikkat çekmedi.

    Yunus da sustu, Yunus korktu, ödlek çocuk!

    Yedi yaşına girdiği geceden iki gün sonra bir bebek doğurdu Elmas.

    Adını Safiye koydular.

    Birkaç gün geçti, Yunus bir gece çobanlığını yaptığı sürüyü ağılda kontrole çıktığında tepeye giden yolda bir kadın gördü.

    Ayakları çıplak, yazması pelerin gibi omuzlarında seriliyken hızlıca ilerliyordu beyaz entarisi rüzgara boğulan kadın.

    Yunus meraklandı, içinde anlam veremediği bir sıkıntı patlak verdi.

    Kadın karanlığın ağına dolanmadan önce Yunus’un gözlerine değdi o sarı bukleler.

    Koştu, koştu, koştu Yusuf.

    Ay ışığı Elmas’ın titrek beyaz parmaklarına hayat verdi, kadın elindeki kalın ipi dutun en güçlü dalına bağladı.

    Dili tutulan Yunus ağzı hafif aralık seyretti onu; dut ağacında nazlı nazlı sallanan genç kadını, Elmas’ı.

    Aylar geçti, Murat daha bir fenalaştı, yataktan çıkamaz oldu.

    Elmas diye sayıkladı gecelerce.

    Sonra Yunus’u sordu anasına, onu bana getirin dedi.

    Yunus Elmas’tan yadigar olarak o eve kabul edildi.

    Önüne Safiye’nin beşiği bırakıldı.

    Yunus salladı beşiği, Safiye ağladı.

    Günahsız bebe hissediyordu sanki, anasının ölümüne göz yuman Yunus’u lanetliyordu acı çığlıklarıyla.

    Zaman aktı geçti, Safiye büyüdü, babası ölüden farksız, anası yok,

    Yunus’a tutundu. Yunus da ona.

    Oysa bir katildi Yunus, Elmas’ının katili…”

    Yanaklarımdan süzülen yaşlarla ellerimi evin taş duvarlarından çekiyorum.

    Kör adımlarla samanlığa yürüyorum.

    Elim kapıyı açmak için soğuk metale dokunduğunda yıllar geriye sarmaya başlıyor.

    Çıplak ayaklarını samanların arasına gömmüş, ağzında yetişkinlere özenircesine çiğnediği odun çöpü.

    Kuzgun siyah saçları dağınık, sağ kaşını perçemi örtmüş.

    Kemikli ince yüzünün bitiminde yuvarlak hatlı küçük bir çene.

    Aldığı her nefesle pembe dudaklarının arasından minik, kare dişleri görünüyor.

    Gidiyorum ben, Yunus.

    Ardımda bırakıyorum seni, dutu, kahverengiyi.

    İçinde uçsuz bucaksız bozkırı gördüğüm kısık kahverengi gözlerini kirpiklerinin gölgesinde saklıyor, benden.

    Bir kelime dahi etmiyor.

    Köyden ayrılmadan önce anne ve babamın yan yana yattığı mezarlığa götürülüyorum, oysa hiç düşünmemiştim bunu.

    Annem mi, babam mı? Hangisini tanıyorum ki, Yunus’un dilinden dökülen cümlelerden başka bir geçmişim var mı?

    Ah, Yunus!

    Kestane rengi deri bir bavul…

    Bir tren…

    Ve bir rüya, içinde Yunus’un genç bir kadını dut ağacının dalında sallanırken gördüğü, rüzgarın kadının saçları arasında çöreklenip sarı buklelerini dalgalandırdığı bir kabus…

    Sıyrıldım geçmişten, onu bulmalıyım diye sayıklıyormuşum meğer, dudaklarım kendiliğinden kıpırdanıyor.

    Geç kalmadım, anladım hatamı, döndüm.

    Kahverengiye bulanmaya geldim.

    Ben seni affettim, ya sen, kendini affedebildin mi Yunus?

    Gıcırdayan samanlık kapısı aralanırken zihnim umutla tekrarlıyor: O çocuk, o saman yığınının üzerinde, ağzındaki çöpü dişleye dişleye yıllardır beni bekliyor.
  • senin için yalnız bıraktım kendimi. 
    neşterden bozma bir tahterevalli üzerindeyim de 
    kimseyle oynamak istemiyorum sanki 
    kimse yok karşımda 
    buna rağmen yerde karşımdaki oturak, 
    evet yerde! hem boş hem yerde! 
    havada olan benim havada asılı olan! 
    ben varsam bir ağırlığım da olmalıydı halbuki benim 
    yanlış mı? 

    eksik buluyor musun hiç göremediğin yerlerini? 
    buluyorum ben 
    nasılsın diyorlar mesela 
    iyidir diyorum ne olsun,aynı 
    sonra diyorum ki kendime 
    ben istenmiyor olmakla ilgiliyim 

    bi kaç bir şey var hiç unutmuyorum..! 
    bi kere karşılaştık ya hatırlıyor musun ne kadar güzeldi.. 
    eski sevgililer neden arkadaş olamasın tadındaydı gerçi ama güzeldi 
    sen çok güzeldin 
    geceydi,evine kadar yürüdük 
    yoruldun çok 
    hafif kızardı yanakların 
    azıcık alkollüydün 
    özlemiş gibiydin üstelik beni 
    çok konuşmadın 
    bi kaç bir şey anlattın ki önemsemiyordun anlattıklarını 
    ama gözlerin parlıyordu,anlatabiliyor olmayı sevmiş gibiydin 
    nasılsın dedin sonra birden 
    gerçekten nasılsın diyordun 
    iyidir dedim ben 
    ne olsun,aynı demedim 
    çok mutluydum çünkü 
    utanmasam ağlayacaktım 

    o kadar yakın mıydı senin evin çok çabuk varmadık mı? 
    çok mu hızlı yürüdük ki ben mi hızlı yürüttüm seni? 
    ve sen o apartmana ne zaman girdin de ne zaman söndü o ışık? 
    sonra ben dedim ki kendime 
    ben istenmiyor olmakla ilgiliyim 
    utanmadım ağladım 

    nasılsın su? mutlu musun? 
    büyüksün benden farkında mısın

    havada olan benim havada asılı olan 
    artık debelenmiyorum ayna önünde iyi göründüğüm bi açı yakalayana kadar 
    kabullendim bile sayılır çirkinliğimi 
    temizlemiyorum odamı 
    heyecanla uyanmıyorum 
    nasılsın diyorlar mesela 
    iyidir diyorum 
    ne olsun aynı. 

    senin için yalnız bıraktım kendimi 
    fedakar aşık tadında değil yada aklanmaya çalışan yahuda tadında 
    öyle bıraktım işte elimde olmadan 
    hiçbir şey talep etmeden bıraktım 
    hatta bir ölü nasıl aklayamazsa kendisini 
    öyle..! 

    bi kaç bir şey var hiç unutmuyorum dedim ya! 
    terminalleri de unutmuyorum.. 
    sen giderken daha soğuk olurdu terminaller.. 
    ağlardın bazen,ben ağlamazdım.. 
    bir mecburiyeti çoktan kabullenmiş hatta o mecburiyete alışmış gibi susardım.. 
    güçlü biri gibi susardım ki 
    yemin ederim kimsenin yanında senin yanında hissettiğim kadar güçsüz hissetmezdim kendimi! 
    (bilmiyorum güçsüz mü doğru kelime aciz mi) 
    bu her zaman böyleydi.. 
    en çok terminallerde böyleydi bu 
    kıskançlık krizi oldu sonra böyleydi bu dediğimin adı 
    yemin ederim olsun istemedim ben kendi kendine oldu 
    depresyon oldu sonra 
    oldu işte bir şeyler 
    neticede ben unutmuyorum terminalleri ki 
    ne zaman gitsem o terminallere(sadece gitmek zorunda olduğum zamanlarda gidiyorum) 
    çatlaklar görüyorum yerlerde 
    büyük bir hüzün görüyorum o çatlaklardan havaya karışan 
    neden kimse görmüyor bunu da bir ben görüyorum? 

    ve su, 
    bir mecburiyeti çoktan kabullenmiş hatta o mecburiyete alışmış gibi 
    yalnız bıraktım kendimi senin için 
    sıfır altı gün sıfır sekiz gece sustum önce 
    sonra iyidir dedim ne olsun aynı 
    ve bakıp aynada gittikçe çirkinleşen yüzüme 
    ben dedim ben istenmiyor olmakla ilgiliyim 
    ve su, 
    alıştım ben 
    alıştım 
    hatta evrenin bütün yalnızlıklarını üstüme alındım.
  • Yazıma Ham kelimesinin anlamından bahsederek başlamak istedim.( Yazar da böyle başlamış kitabına.) Ham; farsçadan dilimize gelen bir sıfat. 5 tane de anlamı var.
    [sıfat] Yenecek kadar olgun olmayan (meyve)
    "Ham elma."
    İşlenmemiş (madde)
    "Ham petrol."
    İdmansız
    "Ham vücutla ancak bu kadar koşabilirim."
    Gerçekleşme kolaylığı veya imkânı olmayan
    "Ham hayal. Ham teklif."
    Kaba, toplum kurallarını bilmeyen, incelmemiş
    "Ne ham adam!"
    Yazar, Ham kelimesinin anlamı ile şiirlerine ve yazılarına derinlik katarak hayatın anlamını okuyucularına aktarmaya çalışmış. Hayata bir kere geliyoruz ama bu hayatı kendi isteklerimiz doğrultusunda değil başkalarının bildiği bize gösterdiği kalıplarla yaşıyoruz. işte Burcu Bakdur bu kalıpların aslında hayatımızı ne kadar etkilediğinden bahseder. Bu kalıplar yüzünden sevgi ile bakamıyoruz dünyaya. Sevgimiz sulanmayan çiçekler gibi soluyor.

    Beni en çok etkileyen deneme yazısı Eli ve Sing'in Cennet İnşası oldu. Burada zamanın ilerlemesini, bir yerlere yetişerek ya da bir yerlerde zamanı düşünerek geçirilen hayata bir eleştiri yapılıyor. Şöyle bir düşündüğünüzde haklı değil mi? Zamana göre yaşamaya çalışıyoruz. Zamanı düşünüyoruz. Peki ya sizce zamanı durdurmak mümkün mü? Bu soruyu hem gerçek anlamda hem de mecaz anlamda düşünülmesi gerekir. Mecaz anlamda bence bir insanın kafasında biten bir durum. Zamanı durdurmak bu kadar zor olmamalı. Zamanın hayatın bütününe eklenerek yaşamaya çalışmasını engelleyebilir miyiz? Denememiz gerekir.

    Kitaptaki denemelerde mutlak bir son yok. Siz kendi sonunuzu kendiniz yaratıyorsunuz. Sorular sorarak yapıyorsunuz bunu. aslında yazar burada size kendinizi sorgulatmak istiyor. Ne istediğinizi, ne yapacağınızı, ne olduğunu anlamanızı istiyor.

    Şiirler de ise yaşanmışlık kokarak hayatta yer almak istiyor. Bu yeri onlara sizin vermenizi bekliyorlar sanki. Ben de böyle bir his uyandırdılar.

    Eğer yeni bir kitap arayışındaysanız ve deneme okumaktan hoşlanıyorsanız size önerebilirim.
  • Hani bir şeyin hayalini kurarız ya saatlerce, günlerce hatta çocuk sevincine benzetirim ben o hissi, ki mavileştirir beni diye inanırım. Yani beklemekten, daha doğrusu umut etmekten bahsediyorum.
    Beklemeyi ve sabretmeyi iyi bildiğime inanan bir insanım. Ne kadar bencil olsam da herkes kadar, bir insanı bir yerlerde varlığından ve nefes alıyor oluşundan dolayı bile sevdiğim olmuştur.
    Hele hele biz kadınlar daha bir çocuk gibiyizdir, işte tam da o nedenle, bir o kadar da fena hırpalar bizi hayal kırıklıkları, tutulmamış sözler, çalınmış maviler.
    Aslında şuan neden karalıyorum bu satırları bilmiyorum, aslında neden burada olduğumu da bilmiyorum, sebebini bilmeden bir yerde niye olur insan yada niçin kalır orada.

    Olmadı, bir felaket gibi çöktü üzerime umudumun ufalanan parçacıkları.
    Canım acıdı.
    Acıdan ve ağrıdan bahsedildiğinde hep et, ten, el ayak anlaşılır ya, öyle değildir aslında. Ruhtur, kolay okşanmaz, yalnızlıkta öyle, sessizlik ve hatta kimi zaman öfke bile.
    Üzgün değilim, perde kıpırdasa ağlayabilirim. Mutsuz değilim ama asırlarca yas tutabilirim. Ihtiyaç duymuyorum hiç kimseye ve hiçbir şeye oysa rüzgâr esse yıkılabilirim, ard arda, üst üste çöken gökdelen gürültüsü ile.
    Belki diyorum,
    ellerimin birazını bir yerde unuttuğumdan tutunmak istiyorum O'na illa.
    Gözlerim hangi manzarada kalmış olabilir ki, bir de şu sesim nefesimle niçin bu kadar küs ve davalı.
    Maviler, hiç doymadığım doyamadığım maviler. Günlerce, yıllarca ve nefesimi bildiğimce, koştuğum, kandığım, kırıldığım maviler. Suç olmasa gerek dalda çiçeği ummak, denizde martıyı, gökte kuşu, yanımda O'nu.

    Sonra diyorum, hadi oldu, olduğunda ne olacak ki ?
    Saçlarının arasından geçecek parmaklarım usulca, kokusundan nasiplenecek avuçlarım, sesinde bile sesine hasret kalacağım. Geçmeyecek ki.
    Bencillik bu belki, diretmek bir şeyleri, illa O, illede şimdi, ille de yanimda olmalı, yani kadından çok o söz geçmez çocuk inadı ile arsızlaşmak.
    Tam bu galiba.
    Sömürmeyeli çok olmuştu içimi, bıdamayalı çok olmuştu heveslerimi, ki sevmekti en ağır ağrı, ihtiyaç duymak hep bundandı biliyorum.

    Şu sokağın sonu yok diye düşündüğümde adımlarım nasıl telaşlanıyor. Işıklandırılmış pencerelerde noel çiçekleri.
    Kırmızının bu kadar güzelini hiç görmüş müdür acaba …
    Her mevsim yeşil kalan ağaçlar da var, ben unutuyorum bunu bazen.
    Bu mevsimde hatırlıyor insan ne kadar kırılgan olup ne kadar da güçlü olabildiğini aynı zamanda.
    Özlemek özlem duymak değil, ve sevgi zannedildiği kadar kolay değil. Öfkenin yoldaşı şu dil ısırıkları, sancının öpüşmeleri. Beklemenin yoldaşı ise şu sessizlik,vakitli vakitsiz, her yerde gibi ama hiçbir yer bilmeksizin.

    Çoğalmak, birikerek ve eksilerek, anlamsızca.
    Saat daha gece yarısı yok, kaldırımlar boş, duvarların ardını görememek iyi mi acaba, duyamamak sesleri, bilmemek kimseyi kendimden başka.
    Adımlarımın ardından ilerlerken ve ilerlerken gölgemden uzağa, başımda bıçak sancıları, bileklerimde küs maviler. Severken ve özlerken ve nefret ederken aynı anda darmadağın.

    İşte sonra, söze başladığım yeri unuttuğumu hatırlıyorum, başımın üzerindeki sokak tabelasında yazan adresi bilmediğimi ama kendimden bile özgür olduğumu.
    Birkaç izmarit ardı olabilirdi şu an, birkaç kadeh dibi yada hüzünlü şarkılar sonrasında buğulu pencere başında akıtılan gözyaşı.Ama hayır hiçbiri değil.
    Gücüme giden ney anlıyorum, ellerim çok üşüyor, ellerim çok çok üşüyor.

    Ağaçlar yeşil, pencerelerde çiçekler, her yer ışık.
    Her yer ışık …
    Ellerim niye üşüyor ?
  • Uzun zamandır yazamadım, yazamadım ama okudum elbette. ve bu okumalarımın son 1 yıl içinde akıl sağlığımı korumamda büyük payı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden kitap tavsiyesi yerine bu yazımda sadece okumanın önemini vurgulamak istedim.Yazamamamın sebebi malum; son bir yıl içinde bir rüya içinde sıkışıp kaldım, daha doğrusu bu korkunç bir kabus ve hala bitmedi.. Ne demek istediğimi rüyayı okuduktan sonra anlayacağınızı umuyorum.
    Bir ormandayım hafif bir ışık süzülüyor ormandan. Çok güzel ağaçlar var ama ortalık savaş alanı gibi., sürekli bomba yağıyor tepemizden. Dumanla haberleşiyormuşuz arkadaşlarla, ama biri çıkıp dumansız hava sahası demiş dumanımızı kestiler. Kaçak sigarayla duman yaratıyoruz bu aralar. Dalıyorum öylece ormana bir tarafında kocaman bir bataklık var bataklık da çok kalabalık. Ormanın sonu denizmiş ama denizi göremiyoruz. Arkamda çocuklar ölüyor ben ormana bakarken, kanları çimlere sıçramış küçücük çocukların. Gazetede okudum çocuklar enfeksiyon kapmış, gazkapsülya diye bir enfeksiyon. O yüzden ölüyorlarmış sürekli. Sürekli ağlıyoruz etrafta birkaç kişiyle birlikte. Ama çoğu zaman da yalnız kalıyoruz. Bataklık çok kalabalık, benim olduğum tarafta kadın eziciler var. Yalnız yaşamayazsın, kas gücü yok falan diyorlar beni de bataklığa çağırıyorlar. Diğer tarafta bataklık mikrobundan dolayı beyninde hasar meydana gelen bir grup var, ne söylesen 3 kere tekrar etmen gerekiyor, “tam anlayamıyorlar”. Başka bir tarafta ölen çocukların neden öldüklerini göremeyecek kadar kör insanlar var. Bataklığın etrafı savaş alanı gibi ormanda herkes kaçışıyor. Tam kaçışırken biri geliyor cebimizden paralarımızı çalıyor öylece bakıyoruz ona. Nasılsa para lazım değil çocuklar ölüyor burada, gençler ölmüş parayı napalım diyoruz. Ağaçların altına saklanınca tepeden yağan bombalardan biraz da olsa kurtulduğumuzu sanıyoruz. Ama biraz daha ilerleyince bir bakıyoruz ki ağaçların yarısından çoğu kesilmiş otel yapılıyor oraya. Bataklık mikrobu kapanlara orada da rastlamak mümkün. Birileri var sürekli fotoğraf çekip fotoshop yapıyorlar, Bataklık Haber diye bir gazeteymiş. Otel inşaatını çektiler geçen bir saldırı sırasında. Elden ele dağıtılan broşürde şöyle yazıyordu “ Sığınak inşaatımız başlamıştır”.
    Dolaşırken sonunda ben de bataklığa düştüm yanlışlıkla, yüzeye çıkamıyorum ve bana el uzatan birkaç kişinin gelmeye başladığını görüyorum… İşte Paul Auster, Herman Hesse, Nazım Hikmet, (Sabahattin Ali tabiki beni görünce direkt kurtarmak için atladı), diğerleri ellerini uzatmaya simit atmaya başladılar. Öyle sıkı sarılıyorum ki onlara, günlerce gecelerce ayrılmıyorum, ellerini ellerimden çekmelerini istemiyorum. Benim can simidim onlar. İleride bir ağaç görüyorum, bir sürü adam var ağaçın dallarında, ağacın üstünde tabela var, ne yazdığını seçemiyorum suya batıp çıkmaktan, onlar da farkında kabusta olduğumuzun ve kurtarabildikleri kadar insanı kurtarmaya çalışıyorlar. Güzel insanlar yani hepsi. (Alıntı)
  • Gözlerin derdim hep gözlerin..
    B'aktıkça yeşilliğinde kayboldum, maviliğinde boğulup, karanlığında ise yok oluyordum, yüreğinde miyim neyim?.
    Artık gözlerin yok, göremiyorum!.
    Hissettiğim bir şey var, o da sözlerin..
    Bu kadar güzel miydi sözlerin?.
    Ama ilk defa dikkatimi çekendi o güzel gözlerin..
    Anladım ki asil güzelliğini göstermek için bir t'uzakmış gözlerin..
    Ben o t'uzağı gördüm, düştüm ama yüreğinde buldum kendimi..
    Anlamadım ama iyi ki de düştüm, yoksa nasıl duyardım ki sözlerini?.
    Yoksa sen miydin yüreğine düşmem için iten beni?.
    Gözlerinden gördükten sonra duyunca sözlerini..
    Özler oldum her gün sesini..
    Her gün Pazar oldu bana, özlüyorum yahu gözlerini, sözlerini, sesini ama en çokta seni..
    Bugün gerçekten Pazar ve ben çok seviyorum seni..