• Sordum: Her şey niçin bir fırtınanın hep önceden bildiğimiz, beklediğimiz, yok eden varlığı oluyor? Cevap çıkmadı... Suyun yüzeyinde dur, sakın batma dediler... Ama dipte sivri bir kayaya alnımı dayayıp öylece kaldım, etten bir heykel gibi; üstümden tek damla kan akmıyordu. Ama yüreğim güm güm atıyordu. İşte galiba inancımı o zaman yitirdim. Yüreğim işe yaramıyordu, yüreğimi ne yapacağımı bilemedim. Sus dedim, sus...
    Hür Yumer
    Sayfa 51 - Metis Yayınları - Birinci Basım: Mart 1995
  • "Yanacak ve yanarak tükeneceksin; iyileşecek ve yeniden geleceksin."
    [Karamazov Kardeşler]

    Ah, güzel Dostoyevski! Ey yüce acıların bahşettiği olağanüstü güçleri bünyesinde barındıran Dostoyevski! Sun bize karanlığın göğsünü delip geçen ışıklarını! İnsanoğlunun saplandığı bataklığa gökyüzünü indir ve bizleri ay'a tutunarak çıkar göğe! Sevginin yıldızlarıyla sar benliğimizin en tutulmaz yerlerinden! Ah, güzel Dostoyevski! Yaşamın ve insanın her şeyini görünür kıldın, ama sen de sadece yaşadın. Bir insandın. Yalnızca bir insan...


    Suyun, dünyayı sarması ve her boşluğu doldurması. Ne anladınız? Düşünün. Muhtemelen çok büyük saçmaladığımı ve boşa attığımı düşünüyorsunuz. Size bir hikâye anlatayım. Gezegenimizin içi, dışı ve üzerindeki her şey milyarlarca yıldır değişiyor. Kim bilir neler neler oluyordur. Fakat bir tane maddenin yaptıkları hep aynı olmuştur. Sonuçları da zamanla anlaşılabilmiştir. Su, bu dünyada ne yapmıştır peki? Önce gezegendeki her boşluğu doldurmuştur. Bunu hem saf varoluşu ile yapar, hem de içinde barındırdıklarıyla yapar. Havayı içinde barındırdıkları oluşturur ve döngülerini sağlamaya sürekli devam eder. Karaları içinden doğurmuştur ve kendi üzerinde tutmaya devam eder. Bir de kendi olduğu gibi neredeyse her yerde varolmaya devam eder. Ve en önemlisi hayatın oluşmasını sağlamıştır. Tüm bunların Dostoyevski ile alâkası ne peki? O da bizim saf suyumuz olmuştur. İnsanın bünyesinde barınan her hücreye girmiştir ve boşlukları doldurmuştur. Derinliklerde ne varsa içlerine girmiş ve onları yüzeye çıkarmıştır. Hatta onları anlamlandırmış ve aynı zamanda ait olduğu yeri de çözümlemiştir. Hayatı üflememiş olabilir, ama onun sunabileceklerine götürmüştür. Hem her şey olabilmiştir, hem de basit ve şeffaf kalabilmiştir. Saf gücü ile herkesi kendi çevresinde birleştirebilmiştir. Velhasıl kelam, su gibi aziz olmuştur.


    Okurken Yazdığım Not 1:
    "Mahpusların karmaşık karakterleri ve tekdüzelikten uzak eylemleri. Daha doğrusu farklılıkları ile sıyrılabilmişlerdir. Toplumun dayattığı çizgilerden yürümeyi reddetmişlerdir ve bunları çoğunlukla sadece kendileri yürümek istemedikleri için yapmışlardır. Peki ya bizler? Hâlâ suç işlememiş ve dışarıda gezebilenler ne yapıyoruz? Kafamızın üstünden ipe bağlanmış et parçasının peşinden koşturuyoruz. Bizi koşturan da eti arzulatan da ve ikisinin sonunu getirecek olan da ipin ucunu tutanlardır."


    Düşünebiliyor musunuz mahpuslar da insanmış. Dostoyevski, onları tıpkı insanlar gibi çeşit çeşit ve birbirinden farklı olduğunu söylüyor. Ve bunları da anlatıyor. İşin garip yanı, kitaba yakından baktığımız zaman dışarıdaki topluluk ile içerideki topluluk arasında çok fazla ilginçlik farkı var. Bu farkın oluşturduğu terazide de ağır olan taraf içeridekilerdir. Dışarıya çıktığınızda görecekleriniz hep tekdüzedir. Her şey insanı bütünüyle -somut ve soyut- saran bir görünmez perdenin arkasında gerçekleşir. Hep bir şeylerin peşinde koşturan insanlardır. Ya para için işe yetişirler, ya para kazanmak için okula giderler, ya para için karınca sürüsü gibi kalabalık ortamlarda dururlar, ya para için paralı olanların karşısında acınacak hâlde dururlar, ya para için rastgele birilerini kendi ağlarına çekmeye çalışırlar vs. binlerce farklı eylemlerde tek amaç uğruna hareket ederler. Ama görünmez perde yüzünden bu sebep saklanmış olur. Bu sayede de arkada yatan sebebi saklayabilir ve sanki kendisi de diğerleri gibi sadece varolma çabasındaymış izlenimi verir. Diğerlerinin bakış açısından ayrılmadığı sürece her zaman onlar gibidir. Ne çizginin dışına çıkmaya çalışır, ne de herhangi bir şekilde çizginin dışında görünmek ister. Her şeyi ve herkesi birbirine benzetir. Sonunda kendisi de onlara tıpatıp benzer. Dışarıdan bakan biri, hepsini tek sıra halinde giden karıncaları algıladığı gibi algılar. Ne fiziksel farklılıklarının farkına varabilir, ne de öznelliklerinin. Sadece karıncalardaki kusursuz düzenin yerini alan kaosu fark edebilir. Çünkü neredeyse her şey rastgele oluyor havası verir. Fakat bir şekilde her şey yine de birbirine benzemektedir. İçerideki hayatta ise bambaşka Dünya vardır. Orada nesnel bir sınır vardır, fakat fizikselliğin ve metafiziksel durumun sınırları ortadan kalkar. Eylemler azalır. Sonuçlar neredeyse ortadan kaybolur. Tüm bunlara rağmen nedenler her zaman artar. Her birinin farklı arzuları olur. Bunu takiben izledikleri yol da farklılaşır. Aynı olsa bile ilerleme şekli farklılaşır. Dışarıdan her şey bellidir ve sınırlıdır, ama içeriden her şeyi siler geçerler. Sadece kendilerine odaklanırlar. Böylece sıyrılırlar dışarıdaki herkesten. Önce kendileri olurlar. Sonra birlik olurlar. Ne kadar düzgün, yamuk, anahtar, kilit vs. farklılıklara takılmadan bir uyum yakalarlar. Hepsini içine alabilen ve aynı zamanda hiçbirinin yanlış ya da bozuk olduğunu hissettirmeyen bir çoklu yaşam formu oluştururlar. Ancak öznelliğinin getirdiği arzular ve özellikler kaybedilmez. Dışarıda ise kendine dair neredeyse her şeyi silmeden bütüne karışamazsın. Şimdi, içeridekilere dışarıdan bakıldığında bu öznellikler anında görünürler. Orada kimse herhangi bir 'insan' değildir. Bir ismi vardır. Kimse söylemeden aklımızda doğar bu isim. Onu ismiyle anlamaya başlarız. Ne yaptığı eylemle ne de arzularıyla. Uzun lafın kısası, vay arkadaş! Mahpuslarda da gerçekten insanlar varmış. Hem de bizlerden daha ilginç insanlar. Şaşılacak şey doğrusu!


    Okurken Yazdığım Not 2:
    “Ah, ikiyüzlü insanoğlu!
    Ezilir ve yadırgarsın.
    Yükselir ve ezip gülmeye başlarsın.
    İhtiyaç duyarsın ve hor görülürsün.
    Öfkelenir ve nefret kusarsın.
    Sahip olursun ve paylaşmazsın.
    Umursamaz ve tiksinirsin.
    Sen sadece gücü istersin ve gücün kucağında kendini gösterirsin.”

    Yukarıdaki sıralama alttan başlayarak yukarı doğru giden ve bürokrasi içeren yükselişte insanın izlediği yol. Tevazu, anlayış ve sevginin izlerini silen her yola mirketler pislesin!


    Bir taşın tepesine çıkın ve başınızı göklere çevirin. Bedeninize sürtünerek kendi yolunda ilerleyen hava ve bulutları tasavvur edin. O akışa karşı duyumsadığınız aidiyet ve rahatlama hissini anlamaya çalışın. İşte, Dostoyevski de böyle etkiler yaratan bir üsluba sahiptir. Sanki sizin fazla varlığınıza rağmen her şey yerli yerindedir ve yollarında doğal bir sükunet içinde kayıp gitmektedir.


    Özgürlük nedir? Neredeyse her bireyin farklı cevaplar verebileceği bir soru değil mi? Kelime tek başına orada dururken, taşıdığı anlamların uçsuz bucaksız bir sonsuzluğa gitmesi ne kadar garip değil mi? İşin aslı, bugün yaşayan insanlar için özgürlük kavramının hiçbir yere vardığı yoktur. Ne hapishanelerde, ne dışarıda, ne de doğanın kucağında yoktur. Onu sadece ararız. Ama Kafka'nın dediği gibi yanımızda taşıdığımız kafeslerimiz vardır. Bunlardan kurtuluş var mıdır, yok mudur burada tartışmam yersiz olur. Kafeslerimizin giderek büyümesi ve diğerlerini de hapsetmesini kısaca ele alacağım. Aklınızda herhangi bir hayvanı canlandırın. Sonra onun nerede olduğunu düşünün. Daha sonra ne yaptığını düşünün. Şimdi de onun yerine kendinizi koyun. Sonra da onun gibi yaşadığınızı tasavvur edin. Sonucunu da aklınıza, yorumlara ya da boş bir kağıda yazabilirsiniz. Kendiminkini buraya yazıyorum. Çita. Afrika'nın neredeyse insan boyuna ulaşan otları arasında taşın üzerinde yatan bir çita. Karnım tok ve susuzluğum yok. Öylece etrafa bakıyorum. Tehlike yaratma ihtimali olmayan canlıların geçişlerini izliyorum. Sonra da bir aslan sesi duyuyorum. Ürperti geliyor. Kendime daha güvenli bir yer bulmak için kalkıyorum ve yürümeye başlıyorum. Otların arasında kayboluyorum. Güvenli bir yer bulduğumu hissedene kadar da gideceğim. Çünkü gidebiliyorum. Tüm bunları yapabilecek kadar çitayım ve özgürüm. Pat diye bir kafesin içine hapsediliyorum. Korkuyorum. Ama hareket edemiyorum. Gitmek istiyorum, ama kapana kısılmış durumdayım. Yaşıyorum, hâlâ bir çita olmalıyım. Fakat özgür değilim. Özgürlüğü elinden alınan çita ne olur? Artık bir isim ve canlı olmaz. O sadece kavramdır. Hepsi bu. Tıpkı ilkokul fişlerinde geçen "Ali, ata bak." gibidir. Ne Ali diye biri, ne at, ne de Ali'nin bakma yetisi vardır. Hepsi boş bir kelimeler ve kavramlardan başka bir şey değildir. İnsan da böyledir. Özgürlüğünü aldıktan sonra sadece bir kavram olarak varolmayı sürdürür. Öteye gidemez diye düşünürüz. Fakat insan bir şekilde kavramın kendisini doğuran kozalığını yırtar ve ondan çıkabilir. Çünkü her durumda umut besleyebilir. Kendine ve hayata bağlayacak bir şeyi bulabilir. İçeride de bulabilir, dışarıda da. Özgürlüğünden, yani kendi özünden yoksunluğuna direnebilir ve hatta onun üzerinden geçebilir. Bunu kendi kendini özgürlükten mahrum bıraktığında bile yapabilir. İnsanın özündeki güç öyle ya da böyle bir şekilde özgürlüğün ve/veya hayatın meyvelerine ulaşabiliyor. Kendini değiştirerek de olsa ulaşıyor. Nereye gideceği de bizlere bağlı. Demir bir kafeste de yaşayabiliriz, kafatasımız içindeki bir kafeste de. Ya da varoluşun ait olduğu her yerde...


    "Genel olarak mahpuslarımız hayvanları severdi; izin verilse, hapishanede seve seve birçok ev hayvanı ve kuş beslerlerdi. Hem bence mahpusların sert, vahşi yaradılışlarını bu kadar yumuşatıp inceltecek başka bir meşgale yoktur. Ama buna izin vermezlerdi. Buna yönetmelik de, yerimiz de elverişli değildi."

    Varoluş bir felakettir, dostlarım! Hem de sadece insanlar için değil, tüm canlıları içine alır. Felaketimizin getirdiği ortaklığı ve oluşturduğu birlik ile samimiyeti koruyalım, dostlarım! Çünkü her an bedenimizden geçip gidebilecek hayatı bile güvenilir ve seçilebilir kılar. Sevginin yolunuzu ve Dostoyevski'nin aklınızı aydınlatması dileğiyle hoşçakalın.
  • Haberin yok be ibuş. Geme senin adına birton sapıkla uğraşıyom için hep rahat olsun. Gene harama girdim. Duymadığım bilmediğim sapık şey kalmadı sayende. Yeminlen ben o kadar masumdum ki. Ama sen hiç inanmadın ki. Doğrularımla geldim hep aşkımız için. Sense tam tersini yaptn. Bi sapık daha çıktı arkadaşınmış güya. Ben gene sen sandım konuştum. Gene aldatıldım defaşarca sen sandım yeminlen. Yalan da atmyorum. Üzülüyorum kendi halime bi ton sınavım var uğraştıklarıma bak ya. İzmirde yaşıyormuş iktisay okuyor. Yardımcı olur belkş bana senin anlatmadığın gr yardımcı olmadığın konuda derste vermediğin arkadaşlıkta yardımcı olur belki. Biraz sapık ama bayağı. Belki kandırırbeni de. İşin en acı yanı. Seni anlattım ona. O da beni kandırdı kötüledi bş ton. Bana daha güzel zevk yaşarırrmış ya. Senden bi bok olmazmış ya! Hatta dedi ki sen nasıl kimsenin eline dokunmadın. Bem de yeminlen dedim ki hayır helalim olmassa evlenmeden gözlerinini içine bile bakmam bakamma asla. Ellerinş bile tutamamam yeminle. Çok zor okadar zorki bi bilsen. Bilemezsin aşık değilsin zaten sakın olmada aşk acı aşk acısı inanılmaz zor. Sahiden. Ve dediki tabş senle olmaz erkek sarılmak dokunmak istermiş! Öpüşemezmisin bile dedi. Hayır desim helalim olmadan asla dedim. Ve hiç umrunda da olmasın. Üzülüyprum halime hep aldatıyprlar. Sorumlusu bir tek sensin. Sahi neden aşık olmadın. Yoksa sen de mi çok sapıksın. Sana kendimi veremediğim için mi bütün bu triplerin konuşmaman sevgili birtürlü 3 ayı geçti hala olamamız bu basit neden miydi. Haram bize sevdalar. Cidden bu yüzden se yapardım yapardık herşeyi senle. Zaten bi o kaldı sana çoculca oşgunca yaklaştım ergence. Senle olabilmek için sırf namusumu lirlettim ailemi öldürdüm. Yalan söyledim. Bi bakadana ne kadar fa çok günaha sıçoknuşsun beni. Ve beni engelleyerek çoliyi bişey yaptığınumı zannediyon. Sen yazmayınca bir sürü kişi senin adına arkin adına yazıyor. Ki arkin old adım gibi eminim karşışaştırdım fotoları aymı yeminle. Elbise giyim kellik. İzmirliymiş iktisat okıyormuş. Ne halin varsa gör. Sna asla beddua etmicem. Geber lanet pislik. Vize haftası uğraltığım itlere baka. Gece ararlar mesaj atarlar. İğrenç sapıklıklarını atarlar. Kandırırlar sevişme sex. Umrunda olmasın hiç. İçin hep rahat olsun!!!
  • 1983 basımı kitap. Eski yapraklardaki huzur yok hiç bir yerde. Ama arkadaş ben ne okudum böyle! İlk okulda okutmuşlardı bize bunları, ama istisnasız her hikayede ölüm geçiyor, şiddet geçiyor. Çocuğa okutulacak kitap mı bu! Parmaklarını bıçakla kesip kanlarını emiyorlar, ölen kardeşinin vicdan azabını çekiyor, falakaya yatırıp dövüyorlar, kuduz köpek çocuğu öldürüyor arkadaşı vicdan azabı çekiyor vb. her hikayede şiddet var. Ne çocuk kitabı, bunu +18 diye yayımlasınlar.
  • Kitabı 180 sayfa kadar okudum daha da ileri gidemedim defalarca elime aldım ama kitap sarmadı beni. Hep dedim olay ne zaman başlayacak artık. Yok başlamak bilmedi kitap ilerleyen kısımları merak ediyorum acaba olay var mı diye ama 180 kadar okudum bu zamana kadar yoktu herhalde olmaz artık diye bıraktım. Keşke böyle bitmeseydi.
  • Sinsi sinsi korkuyorum kalbimden bu sıralar, bir sıkıntı yok ama bilirim tekrar eden kötü bi huyu var.
  • Kendini tanımaya kendini adamış biri Cemil Meriç.
    Yalnız, kendini okumaya vermiş, doğruyu bulmak için her türlü fikri okumuş, süzgecinden geçirmiş.
    Aklına her geleni yazmanın yazmak olmayacağının ayırdımına varmış bir münzevi fikir adamı Meriç. Bu bölümde tanıyoruz onu.Kitap okumaktan gözleri görmez olmuş bir adam. nitekim, gözleri görmediğinde dahi, okumayı yazmayı bırakmamış, düşüncelerini hür bir şekilde söylemekten kaçınmamış biri var karşımızda.Bu kitabın belli bir içeriği yok. Belli bir konuyu ele almıyor. Denemelerden oluşan bir kitap. Belli bir konusu yok ama içinde Cemil Meriç'in kendisi ve fikirleri var. "Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi" demiş bir kitabında kendisini tanımlarken. Biz Türkler batılılaşmayı abartmışız. Batı'nın bilimini alacağımıza topyekün kültürü de almışız ve işte bu bizde yozlaşmaya sebep olmuş. Yozlaşınca da almamız gereken bilimi alamamış ve geri kalmışız. İşte Cemil Meriç bu ana fikirden yola çıkmış bence. O, batıya karşı değil. Öz olarak diyor ki gidin bilimi de teknolojiyi de alın ama kültür onların olsun. Günümüzde acaba bu fikir ne kadar uygulanıyor. Biz batılılaşmayı galiba yanlış anlıyoruz. Cemil Meriç ile ilgili bir sıfat daha var. Gerçek bir entelektüel.. Beni yoran kısmı ise kelimelerin anlamlarına bakmak için sürekli bir eliniz en sondaki kanaviçe kısmında diğer elinizde sürekli internette olması... Anlamadan geçmek demek Meriç'in anlattığı hususun bir kısmına kulaklarınızı tıkamak demek olur ki, bu da ona hakettiği değeri vermemek demektir.