Samet, bir alıntı ekledi.
45 dk. · Kitabı okuyor

- Sen o zaman ruhen hastaydın değil mi?

- Sen ne kadar hasta idiysen, ben de o kadar hastaydım. O zamanlar ben cahildim.
Bir kere düşün. Kapkaranlık bir evin içinde dolaşıyorsun. Yüzlerce odanın içinde çeşit çeşit şeyler var. Ama hiçbir ışık zerresi yok. El yordamıyla gidiyorsun. Elbette çevredeki eş­yalar kırılır. Hem başkalarının eşyalarını kırar döker, hem kendin yaralanırsın.
İnsan böyle bir yerde yalnız kalınca deli mi, cani mi, yok­sa ışıktan yoksun bedbaht mı olur? İşte o zaman biraz sevdi­ğin Johan bu hâldeydi. Böyle karanlıkta kalmış daha kaç mil­yon Johan vardır.

Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory PetrovBeyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov
Sadık Cemre Kocak, Kafes'i inceledi.
47 dk. · Kitabı okudu · 5/10 puan

Kitap benim için oldukça anlamsızdı. Bir o kadar da sürükleyici bir kitaptı ben arada kaldım karar verirken.
Bir takım yaratıklar var sanırım ya da her neyse ve baktığın anda ölüyorsun. Rusya Raporu olarak geçen insanların birbirini öldürdükleri bir konu üzerinden ilerliyoruz. Ana karakterimiz Malorie diye bir kadındı ismi yanlış değilse.
Kurbanlar insanlara saldırıp kendi canlarına kıyan cinsten. Aslında her tarzdan biraz katılmış ama finaline karar verilmemiş bir eser diyebilirim. Oldukça fazla piyasa yapmış ama yok yani beni açmadı. Ben şimdiden iyi iftarlar diliyorum, cümleten afiyet olsun..

salih, Bir Tereddüdün Romanı'ı inceledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · 5 günde

Kitapta bir yazarın iki kadın arasındaki tereddüdünden bahsediyor kısaca. Kitap bu iki kadından biri olan Mualla'nın yazarın kitabını okuması daha doğrusu okuyamaması ile başlıyor. Kitabın 3'te 1'i böyle geçiyor ve ben romanın içindeki romanı daha çok sevdim burada. Sonra yazar ve Mualla karşılaşıyor, tam roman bir kalıba girdi derken Mualla çekiliyor romandan Vildan'la geçiyor romanın ikinci kısmı. Yani ben olay örgüsü olarak pek sevmedim ama zaten olay yok ki pek kitapta, yazarın daha önce okuduğum Dokuzuncu Hariciye Koğuşu kitabı gibi psikolojik bir durum hikayesi gibi roman. Hatta bu kitapta da hasta olduğu bir zamanı anlattığı bölüm var, hemen aklınıza Dokuzuncu Hariciye Koğuşu geliyor ve bir o kadar da başarılı, o rahatsızlığı hissediyorsunuz. Romandaki durum, duygu ise inançsız, hedefsiz, amaçsız bir hayat tarzının insanı sürekli tereddüdlere ve buhranlara sürüklüyor olması.
Peyami Safa'nın romandaki yazarla kendisinden de bahsettiği söylenir. Yazar tereddüdlerle kafasını bozmuş, emin olduğu bir şey yok ve bu kararsızlıklarıyla hem kendi hayatına hem de çevresindeki insanların hayatına zarar veren biri.
Kitabın başlangıcını çok beğendim ben ama sonra derin psikolojik tahliller, ağır muhabbetler biraz sıkmaya başladı, sonlara doğru ise kitap biraz toparlıyor kendini. Sonuç itibariyle bu tarz kitaplar zordur zaten, öyle sağda solda, otobüste, adliyede falan okumamak lazım, üzerine düşüp okumak lazım.

@kitapkokuluhatun, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

İstanbul muhakkak ki güzel şehir. Ama benim için güzel şehir, çirkin şehir diye bir şey yok. Sadece senin bulunduğun şehir, senin bulunmadığın şehir diye bir şey var.

Yalnız Seni Arıyorum, Orhan Veli KanıkYalnız Seni Arıyorum, Orhan Veli Kanık

Hayalinde Yarattığı Sevgiliden Mektuplar Alan Şair: Cahit Sıtkı Tarancı
Cahit Sıtkı Tarancı, Diyarbakır’dan İstanbul’a okumak için gelir. Galatasaray Lisesi’nde öğrencidir. İçinde bulunduğu yalnızlık halinin verdiği ilhamla kendine hayali bir sevgili yaratır ve onun ağzından kendi kendine mektuplar yazar.
"Galatasaray Lisesi’nde idim. Arkadaşlarımın çoğu varlıklı, iyi giyinen, gösterişli çocuklardı. Ben giysem, onlar gibi kendime yakıştıramaz, pısırıklıktan kurtulamazdım. Çoğunun ceplerinde güzel, fettan kızlardan gelmiş mektuplar, resimler bulunur; övüne övüne bunları birbirlerine okuyup gösterirlerdi. Onların bu başarılarını gördükçe içim içimi yerdi. Geceleri yatakhanede pısır pısır, bu çeşitten kahramanlıklar anlatıldıkça benim gözüme uyku girmezdi…”
Bu üzüntüsü içten içe büyümeye başlar. Kendi inceliğinin farkındadır fakat bu durumu mutluluğa dönüştürecek imkanı bir türlü bulamaz.
“…Ben bunların çoğundan daha derin, daha duygulu, daha anlayışlıyım; üstelik bazı dergilerde şiirlerim de çıkıyor. Onlardan eksiğim yok, fazlam var. Hal böyle iken neden benim de kız arkadaşlarım olmuyor?” yollu tasalarla, sabahlara kadar yastığımda döner bire dönerdim…”
Yazar, kendince bir arayış tutturur. Günleri yalnız ve sevgisiz geçmektedir. Hayaller kurmakta, içten içe o hayali aramaktadır.
“…Tatil ya da paydos oldu mu, bu hızla okuldan dışarı fırlar, Tünel’le Taksim arasında melil mahzun mekik dokurdum. Ama faydasız, yine de okula eli boş dönerdim. Bu, uzun süre böyle gitmişti. Baktım ki, bu işin sonu yoktu. Arkadaşlarıma karşı da, kendime karşı da zor durumda kalıyordum. Nihayet buna bir çare buldum. Kafamda, kendi zevkime göre bir sevgili yarattım. Ona boy pos verdim, kaş göz düzdüm, adını koydum. Artık benim de hiç değilse arkadaşlarıma anlatacak bir “kızım” vardı. Anlatmaya da başladım. Yalnız ne var ki, bunu belgelendirmek gerekiyordu…”
Nihayet onu mutlu edecek bir çözüm bulur. Hayalinde bir sevgili yaratacak ve o sevgiliden kendine mektuplar yazıp postalayacaktır. Vakit kaybetmeden bu düşüncesini gerçekleştirir.
“…Bir gece, kuytu bir köşede yazımı değiştirerek, özene bezene, bu düşten sevgilimin ağzından, kendime bir mektup yazdım. Beşiktaş postanesine gidip, oradan adıma postaladım…”
Düşündüğü gibi olmuştur. Hayali sevgiliden gelen mektup, gerçek bir sevgiliden gelmiş gibi mutluluk vermiştir. Ayrıca arkadaşlarının da ona inanmasını sağlamıştır.
“…Mektubun elime geçtiği günkü heyecanımı anlatamam. Bu gerçekten sahici bir kızdan gelseydi, ancak o kadar duygulanırdım. Bir süre sonra bu mektupları arkadaşlarıma okurken onlar, “Cahit, sen tam dengini bulmuşsun. Sen şair, o şair… ” diyorlardı…”
Hayali sevgiliden gelen mektuplar aylarca devam etmiş ve Cahit Sıtkı’yı içindeki mutluluğa ulaştırmıştır. Ancak yazar, mektubunda da belirttiği gibi kendi kendine vefasızlık ederek mektup yazmayı bırakmıştır.
“…Sonunda galiba ben vefasızlık ettim. Mektuplaşmayı kestim.”
Otuz Beş Yaş Şiiri, “Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız/ Hatırası bile yabancı gelir” dizesiyle yaşadığı gençlik aşkının itirafı gibidir biraz da.

Zafer Tanç, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okuyor

Ama yine de tehlikesi var, dedi albay. İnsanlık bir bedel ödemeden ilerlemiyor.”

Albaya Mektup Yok, Gabriel Garcia Marquez (Sayfa 28)Albaya Mektup Yok, Gabriel Garcia Marquez (Sayfa 28)
Evren Erarslan, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · 7/10 puan

"Evet belki meydanlarımızda caddelerimizde görkemli heykellerimi yok ama ceplerimizde fantastik çakmaklarımız var. Her türlü."

Ben 3, Alpay ErdemBen 3, Alpay Erdem

Oğullarının Gözünden Bir Baba ve Bir Yazar: Orhan Kemal
Babam, sabaha karşı 04.00 civarında kalkardı. Unkapanı’nda o zaman oturduğumuz ev iki katlıydı. Gider kahvesini yapar. Kallavi fincanı vardı. Sonra yukarı çıkar, gelir masasının başına geçerdi…
…Daktiloyla başlardı çalışmaya. Daktilonun başına geçtiği zaman, tutturabilmişse zaten, o akar giderdi kendiliğinden… Daktilo başında, vermek istediği konuları, hayatı yaşardı…
Sabah 7.30’da Cibali Tütün Fabrikası’nın işbaşı borusu çalardı. 10.00’da mesaisi biterdi. Giyinir kuşanır geze geze Babıâli’ye giderdi…Bursa Cezaevi’nde aynı koğuştaydı Nâzım Hikmet’le babam… Yalnız yaşamayı, tek başına bir koğuşta kalmayı sevmediği için babama “Sizinle kalabilir miyim?” diyor….Babam o tarihte, kendisine göre hapishanenin en iyi şairi… Onu da aşan bir büyük dev gelmiş ve kendisiyle kalmak istiyor. Babam sevinerek kabul ediyor. Babam tahliye olmadan bir süre önce “Oğlun olursa benim adımı koyar mısın?” diyor. Benden büyük ablam var, Yıldız. Onu yazılarında ve babama yazdığı mektuplarında “torunum” olarak çağırıyor. Böylece adım da Nâzım oluyor…Fener’de oturduğumuz günlerde, babamın “72. Koğuş” hikâyesini yazdığı o korkunç günü hatırlıyorum. Çok soğuk bir kış günü…Tuna’dan Boğaz’a koca koca buzların geldiği dönem. İki oda, iki odanın arasında da küçücük bir mutfak… Hayal meyal hatırlıyorum onu da… Felaket soğuk; evde odun yok, kömür yok… Ablam, kardeşim, ben, annem ve babam evdeyiz. Babam yandaki odaya geçti. O sıralarda Olympos marka bir gazocağımız vardı. Önce ispirtoyu yakıyorsun, arkasından da fitil gazyağını çekiyor ve yanıyordu. Bütün gece, eski yazıyla “72. Koğuş” hikâyesini kaleme aldı…Babamın paralı mı, parasız mı olduğunu kapıyı çalışından anlardık. Çok melodik, ritimli, güzel çaldığı zaman paralıdır. Eğer çok sert vurursa parasızdır…Annemin zaten uyarıları başlar: ‘Babanızın gözüne gözükmeyin, bir şey demeyin, bir şey istemeyin, bir kenarda durun, siniri yatışana kadar…’ Siniri yatışınca zaten yeniden eski haline dönerdi.” Tabii bunu ancak yaşayan insan anlar…Babamın kadın kahramanları, erkeğin yanında bir güç olarak dururlar. Her zaman başı diktir…Orada Cemile bunu çok güzel vurguluyor: ‘Aldırma kocacığım aldırma, herkes sakız çiğner ama Çingene kızı tadını çıkarır.’ Son cümle ise şöyledir, babamın yazdığı: ‘Hayatın tadını çıkarmaya devam ettik…’ İki cümle. Bu iki cümle bu yapıtların şaheser olmasına yetecek güçtedir.Okul sıralarında babamın adını sorduklarında Mehmet Raşit Öğütçü derdim. Orhan Kemal’i ne zaman fark ettiniz derseniz iş biraz daha değişiyor…Orhan Kemal’i anlayabilmem kaç yaşında oldu? Babamın önerdiği İki Çocuğun Devriâlemi adlı kitabı okuduktan sonra, kendi kitaplarını okumaya başladım. Baba Evi ve Avare Yıllar’la başlayan bir süreçti. Yazarken kurguladığı konuları bizimle de konuşurdu. Zaten oradan da hazırlıklıydık. Kitap çıktıktan sonra da alıp okuyabiliyorduk. Yani Orhan Kemal’i çok eski tarihlerden beri tanıyorum

Moiz Efendi, bir alıntı ekledi.
9 saat önce

Aday Olana "FETÖ'cü" Damgası
Diyeceksiniz ki "Ama Devlet Bahçeli'nin Meral Akşener için ileri sürdüğü FETÖ'cülük iddiası ve bu yüzden MHP'den dışlandığı iddiası var!"
O ifadenin zerre bir önem ve değeri yok!
Niye mi?
Yaşananlar kayıtlı, yani arşivler ortada. Devlet Bahçeli, kendisine kim rakip olduysa hep benzer isnatlarda bulundu. Mesela 2011 Kurultayı'nda MHP genel başkan adayı olan Koray Aydın için Devlet Bahçeli, "FETÖ'nün adayı" demişti.
Sonrası malum... Aynı Bahçeli, Koray Aydın'ı kontenjandan Trabzon listesinin başına yazıp milletvekili seçtirdi.
Dahası, onun için yakın geçmişte "Çok iyi ülkücüdür" ifadesini bile kullandı.
O zaman soralım:
Koray aydın FETÖ'cü değil miydi?
Değildiyse 2011'de aday olduğunda ona, o şekilde saldırmak bir genel başkana yakışıyor mu?
Yok, gerçekten FETÖ'cü ise onu 2015 seçimlerinde iki kere Trabzon'dan birinci sıradan aday yapmak neyin nesi?
Örnekler yalnızca Koray Aydın'la sınırlı değil...
2006'da Bahçeli'nin yine kendisine rakip olan Prof. Ümit Çzdağ için "MOSSAD ajanı" dediği kayıtlardadır.

Sarayın Bozkurtları, Sabahattin Önkibar (Sayfa 23)Sarayın Bozkurtları, Sabahattin Önkibar (Sayfa 23)