Yılmaz Erdoğan ‘a bir soru yöneltilir :
“ Kitaplığınız yansa, tüm kitaplarınız yok olsa ve siz yeniden bir kütüphane inşa ediyor olsanız ilk hangi kitabı alırdınız ?” İşte bu kitap bu sorunun cevabı olarak çıktı ilk kez karşıma. Boyner Yayınları’ndan 1. Basımı da bulunca hemen KTÜ kütüphanede, kaptım aldım. Ansiklopedi gibi ve 420 sayfa, bakalım bitirdikten sonra ben de kütüphaneme üye edecek miyimm onuu ..
Ve kurşun kalemle şöyle bir not yazılmış ilk sayfaya, sanırım gözü korkup kitabı rafa geri koymaya kalkan olursa diye zarif bir sorumlulukla sahiplenmiş bu güzel kitabı,
“Şuan hayatındaki en ihtişamlı kitaba bakıyorsun.”
1. Bir Evren Nasıl İnşa Edilir
2. Güneş Sistemine Hoş Geldiniz
3. Rahip Evans’ın Evreni
4. Şeylerin Ölçüsü
5. Taş Kırıcılar
6. Dişi ve Pençesi Kızıl Bilim
7. Elementlerle İlgili Meseleler
8. Einstein’ın Evreni
9. Kudretli Atom
10. Kurşunu Ortadan Kaldırmak
11. Mark’ın Kuarkları Toplaması
12. Dünya Hareket Ediyor
13. Bum!
14. Aşağıdaki Ateş
15. Tehlikeli Güzellik
16. Eşsiz Gezegen
17. Troposfere Doğru
18. Uçsuz Bucaksız Denizler
19. Yaşamın Yükselişi
20. Küçük Dünya
21. Yaşam Devam Ediyor
22. Her Şeye Elveda
23. Var Olmanın Zenginliği
Bizim Kemalettin Tuğcularımız vardı
Acıklı öykülerimiz
Ama onurlu
Ve gururlu
Yoksulluklarımız...
Yılmaz Erdoğan
İlk defa bir Kemalettin Tuğcu kitabı okuma şansım oldu. Çocuk kitapları alanında yazan biri olmasına karşın; çok başarılı bir kurgu ve karakter tasarımı ve harika bir anlatım yeteneği var. Çok beğendim. Şairin saygıyla bahsettiği bu yazarı çok okumak istiyordum, bu güne nasipmiş.
Ah evet, Kemalettin Tuğcu...
(1902-1996. İstanbul)
Ayaklarındaki rahatsızlık yüzünden, hayatının ilk 25 yılını Çengelköy'de, dedesinden kalma bir köşk içinde geçirdi.
Hiç okula gitmedi hiçbir öğretmenden ders almadı. Buna rağmen kendisini yetiştirmiş ve tercümeler yapacak kadar Fransızca öğrenmiştir.
O ismin geçtiği yerde hep biraz hüzün, biraz da buruk bir nostalji vardır.
Gerçekten de "bizim" diyebileceğimiz, kendine has bir ekolü vardı. Neredeyse her çocuğun yolu bir şekilde onun o ince, sarı saman kağıtlı kitaplarıyla kesişmiştir. Hikayeleri genelde çok acıklı, dramatik ve zorluklarla dolu olsa da, arkasında hep bir "hayata tutunma" mücadelesi olurdu.
Sokakta kalan çocuklar, üvey anne/baba zulmü, yoksulluk ama her şeye rağmen onurlu kalma çabası...
Bir nesli erkenden olgunlaştıran, belki de biraz erkenden hüzünle tanıştıran yazardır.
Bu kitabında milli değerleri milli sanatçılarımızı defalarca kez anarak; 75 yaşındaki varlıklı bir adamın kukla dükkanı açmasıyla hayatının son demlerindeki mutlu olma çabasını anlatıyor. Bir aile hikayesi ve bu aile içerisinde bulunan yaşlı adamın alanının daralmasıyla mutluluğunu kuklalar yaparak bulma çabasını okuyoruz.
Damla Yayınevi'ne çok teşekkür ediyorum böylesi harika bir kitap tasarımı gerçekleştirdiği için.
"MEB 100 TEMEL ESER" içerisinde olan çok değerli bir öykü.
Bir Kentin Yakışıklısı Kayıp Kentin YakışıklısıYılmaz Erdoğan
Bir Kentin Yakışıklısı, toplumun bireye yüklediği anlamlar ile kişinin iç dünyası arasındaki çatışmayı anlatır. Kentte herkes tarafından beğenilen ana karakter, bu ilginin ardında yalnızlık ve kimlik bunalımı yaşar. Roman, görünür olmanın mutluluk getirmediğini ve kalabalıklar içinde kaybolan bireyi sade ama etkili bir dille işler. Modern kent yaşamının yüzeyselliğini ve insanın anlaşılma ihtiyacını sorgulayan kısa ama derin bir eserdir.
Benim için bu kitap, geçmişle bugünün, aşk ile yalnızlığın aynı cümlede buluştuğu bir anlama yolculuğu oldu. Her şiirde kalbimin bir köşesi yankılandı, sanki bir zamanlar unuttuğum hisler yeniden ses buldu.
Yılmaz Erdoğan’ın dizelerinde kelimeler sanki yaşamış, yorulmuş, sonra yeniden doğmuş gibiydi. Onun kalemi, insanın içini kazıyan bir sessizliğe sahip; ne kadar az söylese, o kadar çok şey duyuruyor.
Kayıp Kentin Yakışıklısı, sadece bir şiir kitabı değil; insanın kendi iç şehrinde dolaşırken rastladığı eski bir benliğin kapısını aralıyor. Şiirleri okurken bazen içimde bir özlem, bazen bir tebessüm belirdi; ama her seferinde kalbim, bir dizenin tam ortasında yakalandı.
“Aşk dediğin, bazen bir vedanın içinde gizlenir; giden gitmez, kalan kalamaz.”
Bu kitapta en çok sevdiğim şey, duyguların süslenmeden anlatılmasıydı. Samimi, kırılgan ama bir o kadar da gerçek… Yılmaz Erdoğan, aşkın yakışıklılığını değil, kayboluşun asaletini anlatıyor.
Ve ben her sayfada, kendi kayıp kentimi buldum.
Yılmaz ErdoğanKayıp Kentin Yakışıklısı
"Şiir yazılmamış kadınlar
bu yüzden hep dilsiz
çocuklar doğururlar."
Şiir yazıldı mı size hiç?
İsminiz dünya üzerinde herhangi bir kağıdın başrol oyuncusu oldu mu?
Bir insanın hayatında şiir,
Yüreğinin dizelerinde "siz" oldunuz mu?
"Şiir yazılmamış kadınlar
mevsim normallerinin altında
bakıyor göbekli dünyaya..."
"Yoruldum
beni taşır mısın
biraz kendimsiz yürüyeceğim."
Buradan bir okurdan hediye geldi kitap, altını çizerek okumuş galiba dedim, meğer yüreğine dokunan yerleri çizmiş, o kadar çokmuş içimize işleyen dizeler, okurken anladım. Daha başlarken Neyzen'in dizeleri,
Ben güzel sevmeye geldim,Değil ekmek yemeye,
Sahi, kaldı mı güzel sevebilen?
Herkes güzel sevilmenin derdinde.
Kimse vermek istemiyor, herkes almanın peşinde. Sevelim, sevilelim diyen Yunus Emre'nin sesi çınlıyor kulaklarımda, sevemiyoruz. Yılmaz Erdoğan misali, sevmeye engel evcil acılarımız var belki de.
"Sizin hayat diye
yaşam sürdüğünüz yerde
Her gün kendi cenazemi taşıyorum."
Belki de bu yüzden yorgunluğumuz. 21. yüzyıl kendi cenazesini taşıtıyor insana. Öleni bir gün sırtlanıp taşıyorsun, yaşarken ölen her gün kendinin sırtında... Anlamak zor değil yüzlere bakınca... instagram.com/reel/DPRhpk5jRm... Ne derdi Oscar Wilde, "Yaşamak dünyada en nadir rastlanan şeydir, çoğu insan sadece var olur."
Ve Nazım Hikmet Ran,
Günde kaç milyon insan ölür yeryüzünde