• 248 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Hepimizden birer parça, ortaya karışık..:)

    Ama hepsi, yüreğimizi ısıtan duyguların kokusuyla tütsülenmiş, acıysa da dibine kadar gerçek, hüzünse de en keskininden, kahkahaysa da gümbür gümbür, yürek ferahlatanından.

    Özünde tertemiz, saf, hesapsız kahramanların gözünden, günlük olayların sıradanlığında,aynı sıradan kaygıların, heyecanların, mutlulukların hikayeleri bunlar. Bu cümleyi normalde "..vasat hikayeleri bunlar. " diye bitirebilirdim belki de. Ama kesinlikle bu sefer öyle değil. O kadar samimi bir anlatımı var ki kelimelere döktüğü duyguların hepsini avuçlarınıza bırakıveriyor. Bir okur için bunu bu kadar canlı hissedebilmenin keyfi sonsuzdur.


    Hiç sıkmıyor çünkü bize bizi anlatıyor. Sabiş 'ini anlatıyor mesela, annesini.
    Onun ; " Misafirler gitsin de görürsün!!" bakışını.

    "Şşştt, büyükler konuşurken lafa karışılmaz!"dercesine kararan gözlerini.

    Yıllar öncesinin o güzelim komşuluk bağını, misafirlikleri ve tabi yaramazlık yaptıkça önce muhtırayla başlayan uyarı mekanizmasını.

    O bunları anlatıyor ama biz beraberinde çok daha fazlasını hatırlıyoruz. Çünkü derin yaralarımız ve tebessüm etmeden anamadığımız anılarımız var o günlere dair.
    Sakarlıklarımız, oyunlarımız, düşmelerimiz, yara izlerimiz var.


    Evlere bağlanan ilk telefonlar, acemice yapılan ilk konuşmalar - ki bunun da bir protokolü olmalıydı, değil mi ama?:) -
    Ev yangınları,
    Hüsranla biten misafirlikler,
    Okul anıları, ya da şöyle diyeyim; anlama ya da anlaşılamama problemi,
    Cenazeler, ölümler,
    Onkoloji koğuşu, hasta insanlar ve empati yapanlar...
    Ve daha pek çok şey yazarın kısa öykülerine konu olmuş. Büyük bir çoğunluğu kahkaha atarak okuyacağınız cinsten.

    Ama özellikle biri var ki, her satırı ayrı battı yüreğime.

    Hasılı, böyle samimi bir anlatımın eşliğinde çok zevkli 240 sayfa, duru, duygulandıran, düşündüren ve bir o kadar da gülümseten bir anlatımla sizi bekliyor.




    Keyifli okumalar..:)
  • Bir akrabam, bizi ve bir kaç tanıdığı sabah kahvaltıya çağırdı.

    En başta her şey çok güzeldi. Allah var, şahane bir sofra hazırlamış. Elleri dert görmesin.

    Yedik içtik, ben ders çalışmak için eve döndüm.

    Aradan 1 saat geçti, annem geldi.

    Oturdu yanıma. "Anlat bakalım, ne konuştular benim arkamdan" dedim.
    "Yook, bir şey konuşmadılar da.."

    Meğer yaptığım eşarptan tutun, giydiğim pantolona kadar bir şeyler söylemişler.

    Ulan dedim, ulan dünya, ulan insanlar!

    Kendileri başka bir masadan aldığı dedikoduları, güzelim sofrada paylaştılar. Bu sefer de bizde gördüklerini, gider başka masada anlatırlar. Benim üstüme başıma laf eden kişi de bunların en başındadır. İşin ilginç yanı, bir de din kültürü öğretmeni. ( Allah evlatlarımızı böylelerinden korusun. )

    Sonra diyorlar ki, neden insan sevmiyorsun?

    Sevilecek bir yanları var mı?

    Hiç kimse benim imânımı, kılık kıyafetimi sorgulayamaz!

    Ve çok şükür ki elimden geldiği kadar tesettüre uygun olmaya çalışıyorum. Bu da benimle Rabbim arasında bir şeydir.

    Âşık Veysel diyor ya
    "İnan sana değil kastım, cahille muhabbeti kestim."

    Bende bu saatten sonra böyle yapacağım. Cahille muhabbeti kesin...
  • Halka haber ver. Yarın meydanda kazan kuracak ve herkese çorba dağıtacağım. Toplansınlar, gelsinler. 

    Bunu duyan halk, ertesi gün büyük bir heyecan ve sevinç içinde, söylenen yere akın etmiş. Kiminin elinde tas, kiminde tencere, kiminde kova… Herkes, daha fazla çorba almak sevdâsıyla, toplanmış meydana. Gelenler, kazanın önünde sıraya girmişler. Pek muazzam, uzunca bir kuyruk oluşmuş ki görmeye değer.

    Bekleyenlerin kimi yanındakiyle havadan sudan konuşmaya, kimi ise kendi tenceresiyle bir başkasınınki arasında büyüklük kıyaslamaya durmuş. Halk, sırada beklemeyi pek sevmez. İşte bunun için, sıkılmayalım diye herkes, kendince bir meşgale bulmuş. Durum böyle olunca, koca kuyruktan bir uğultulu ses duyulmuş. 

    Herkes duyar da hiç, Mecnun duymaz mı? Konu Leyla’nın daveti olduğunda, şüphesiz o da duymuş. Tellâlın sesi ulaştığı vakit, yüzünde bir tebessümle, demiş ki kendi kendine:

    - Ah benim Leylam! Canım! Güzelim! Görüyor musun bak, yine cömertliğini göstermiş, ikram edecekmiş. Elbet halka verirken, benden de esirgemez. Alayım da şu küçük kâseyi, Leylamın elleriyle dağıtacağı çorbadan nasipleneyim.

    Gele gele o da gelmiş meydana, kuyruğun sonuna ilişmiş. Deyin hele, hiç Mecnunun bekleyişi halkınkine benzer mi? Tabii ki benzememiş. Halktan kimileri “bu sıra da ilerlemedi gitti!” diye sızlanmaya başlamışken Mecnun, kalbinde bambaşka bir titreyişle mahcup; ama ümitli, mahzun; ama mütebessim, sızlanmadan beklemiş. Onu gören bazıları, elindeki kâsenin küçüklüğüyle alay etmiş. “Ne enayi adamsın be, bedava çorbaya geliyorsun, şu elindeki küçücük kâseye bak. Aklın olsa, bizim gibi yapar, evindeki en büyük kaplarla gelirdin ya, akıl sende ne gezer!” demiş. 
    Bazıları ise “yahu dik dursana, ne o öyle sümsük sümsük!” diyerek küçümsemiş. 

    Diyeceksiniz ki “ne de sabırlı bu Mecnun. Onca laf işitiyor da, ses etmiyor.” Yok be yahu, vermesine verir cevabını ya, Mecnun, o söylenenlerin bir kelimesini bile duymamış. Deyin ki nasıl duyacak sesleri? Dolu dolu ve yerdeymiş gözleri… Ne zaman çağırsa Leyla, böyle olur, halk da onun bu vaziyetiyle kafa bulurmuş. 

    Bu arada, sırası gelen çorbasını almış. Leyla, her gelen için ayrı, pek büyük bir şefkatle ve mütebessim, büyücek kepçesini, kocaman kazana daldırmış. Halk, tasını tenceresini doldurmanın sevinciyle kenara çekildikçe, sıra Mecnuna yaklaşıyormuş. E herşeyin sonu var. O koca kuyruk da böylece küçülmüş, küçülmüş, sonunda kala kala bir Mecnun kalmış.

    Hani kalbi, avcısına yakalanmış bir ceylan gibi çarpıyordu ya Mecnunun. Hani bekleyişi diğerlerininkine hiç benzemiyordu ya… O, işte bu hâlin etkisiyle başı eğik, gözleri yerde, anlamış ki sıra onda, heyecandan titreyerek, elindeki küçük kâseyi, Leylâsına uzatmış. Herkese sevgiyle ikram eden Leyla, Mecnunu karşısında bu vaziyette görünce, birden kaşlarını çatmış. Ah öyle bir celâlle bakmış ki görenler şaşmış. Mecnun yere baka, millet şaşadursun; Leyla, o herkese çorba ikram ettiği kepçeyi kaldırmış, Mecnunun kafasına indirmiş! Ama ne indiriş!! 

    Mecnun, hiç beklemediği bu davranışın ardından, âni bir hareketle yerden almış gözlerini, Leylanın gözlerinin en derinine bırakmış. Uzun uzun bakmış, bakmış… O bakarken, başından aşağı çok kan akmış. Aldırmamış Mecnun buna, yine, bir daha, bir daha bakmış. O kadar ki ikisinin bakışları sanki birbirinde yok oldu sanırsınız. Sanki öylece dondu da kaldılar zannedersiniz. Epeyce sonra Mecnun, sanki o gözlerde bir müjde okumuşçasına gülümsemiş. “Leylam! Yine Leylam!” demiş, sürûr içinde kenara çekilmiş.

    Bunu gören halk, galeyana gelmiş. İnsanlar; “sen” demişler, “sen gerçekten de delinin tekisin. Adını mecnun koymakla pek de isabet etmişiz. Vallahi senden adam olmaz. Yahu kafana kepçeyi indirdi, başını yardı, kanını döktü, sen hala “Leylam Leylam” diye sayıklayıp duruyorsun. Ne biçimsin ki, bir lokmacık onurun da yok. Seni gören, ikramlandı sanır! Oysa Leyla, senden çorbasını esirgemekle kalmamış, bir de sana zulmetmiştir. Bu Leyla böyle zalimlik etmişken, senin şu haline de bak! Evet evet, sen resmen zır delisin! Zaten öyle olmasan, daha “Leyla” der misin?! Bak sana neler etti!...”

    Anlayacağınız halk, Mecnun’a kızacağım derken, Leyla’yı kötülemeye durmuş. Âh ah! Gaflete bakın ki, Leyla’yı Mecnun’a yeriyorlar. Nankörlüğe bakın ki, iki dakika once elinden çorba alıp sevinikleri kimseyi, zahirine aldandıkları bir hadise yüzünden hemen yerin dibine sokuyorlar. Biliyorum, çok kızdınız. “Bu ne biçim insanlık, hiç insan elinden nimetlendiği kimse hakkında böyle konuşur mu?” dediniz.

    İşte zaten Mecnun da, buna dayanamamış. Hiçbir şeye değil, halkın Leyla hakkında ileri geri konuşmasına kızmış. İki elini beline öyle bir koymuş ki… kaşlarını Leylâsı gibi öyle bir çatmış ki… O sümsük (!) adam gitmiş, yerine heybetli mi heybetli bambaşka biri gelmiş de, dönüp halka demiş ki:

    - “Bana bakın bana! Oncanız arasında, seçti de benim başımı yardı, onu çekemediniz değil mi!? Kıskanmayın a dostlar, Leylam belki bir gün lutfeder, sizin de başınızı yarar!”

    Böylece susmuş tüm sesler. Ne diyeceğini bilmez halde kalakalmışken halk, “Leylam!” diye diye, uzaklaşmış Mecnun meydandan… Hikâye de burada bitmiş. Hikâye bitince şerhi başlar. O halde şimdi, şerhedelim de anlayalım, meselenin aslı neymiş:

    Efendim; Mecnun, Leyla’nın gözlerine bakınca, orada birşey okudu. Leyla, anlamaya sadece Mecnun’un güç yetirebileceği bir dille, içli içli sitem etti. Bu sitem, sadece gözlerin derininde gizliydi ki, o saklı yere yalnızca Mecnun’un bakışı ulaşabildi. Zira Mecnun aşkla baktı. Leyla, yalnızca aşığına açtığı o mahremde, sessizce şöyle haykırdı:

    - A benim Mecnunum! Bilmez misin ki ben de sana mecnunum… Bu halkı meydana, sırf seni görebilmek için döktüğümü; bunca zahmete, sırf seninle bakışabilmek için katlandığımı bilmez misin? Aramızdaki aşk ortaya dökülmesin, insanlar ileri geri konuşup fitne fesat çıkarmasın, sırrımız açığa çıkmasın diye böyle yaparım. Benim derdim sadece seni görmek, gözlerine dalmakken, şu senin ettiğine bir bak! Halk gibi çorbanın derdine mi düştün ki, nazarını yere, kâseni bana revâ gördün! Sen ki benden bakışlarını esirgersin, işte o vakit, kepçeyi de kafana böyle yersin! Şimdi, o güzel başından kanlar süzülürken, iyi bil ki içim yanıyor. Lakin benden beni değil, çorbayı talep ettiğin anların yarası içimde, bil ki hâlâ kanıyor. O halde şimdi, gözlerime daha uzun bak ki hem sancım, hem hasretim dinsin…

    İşte Mecnun, Leyla’nın bakışında bu cilveyi seyredince, başının acısını unutup tebessüm etti. Halk, hakikati anlama istidadına sahip bulunmadığından, Leyla’ya bile “zâlim” demekte bir beis görmedi. Oysa az once, kötüledikleri Leyla’nın önünde çorba için bekleşen de onlardı. Ne yazık ki halkın sevgisi ve yakınlığı, çıkarını elde edene kadardır.

    Şimdi belki diyeceksiniz ki, “Leyla’nın yaptığı da iş midir? Ne diye herkesin içinde Mecnun’u rezil etmiştir?” El cevap: Vuran da memnun, vurulan da... E o zaman size ne canım? Leyla dilerse halk içinde, dilerse tenhâda vurur. Onun işine karışılmaz. O, dilerse bizzat; dilerse kepçesiyle kanatır. Dilerse elleriyle, dilerse bakışıyla okşar durur. Mecnun ki has mecnundur, Leyla ile arasına kimseleri almaz. Leyla varken başkasını var saymaz. Leyla’nın olduğu yerde, Mecnunun kendisi bile kalmaz ki, halk kalsa… O halde Mecnun, rezil de olmaz. Bize düşen, “niye öyle etti, niye böyle yaptı” diyerek Leyla’yı sorgulamak değil, gözlerimizi gözlerine dikip, yaptığındaki cilveyi ve hikmeti okumaya çalışmaktır. İşte bu gayret içinde olana; Mecnun gibi hayırda da, şerde de sevdâ okuyana “kul” derler. Zira ancak böyleleri, O’ndan her gelene râzıdır.

    Leyla’nın yaptıklarını sorgulama da, ne ederse etsin, yine de git, ona sarılmaya bak. Zira mecnunsan, Leyla’nın koynuna sokulmaktan büyük ne kârın ne de neşen kalmıştır. 

    “Aman uğraşamam öyle, mecnunluk benim neyime, ben halkım yahu!” diyorsan, zaten o vakit, hiç yorma başını bunlara. Git, ısıt da çorbanı ye; ama tavsiye ederim, önce bir tövbe namazı kıl ki ettiğin nankörlüklerin affedilmesine dair ümidin olsun.

    Hani âdettendir. Bir masalı, bir hikayeyi anlatıp bitirince, “gökten üç elma düştü” derler. Şimdi biz de yazıyı o havada sonlandıralım; fakat bunu yaparken farklı birkaç cümle kuralım:

    Gökten üç kepçe düşmüş: Biri yazanın, biri okuyanın, biri dinleyenlerin başına. Bakalım kaç “has kişi” kan ağlarken tebesssümle “Leylâm!” demeye âşinâ…
  • "Ey bende yaşayan uyama, kalk!
    O güzelim sayfalar nokta nokta siyahlaşmadan yaşa beni.
    Anı değerlendir.Şu an değerlendir.
    Bak gidiyorum, ölüyorum senin için.
    Ölmeden önce yaşa beni,dirilt.
    Ya da sonsuzlukta diriltmek üzere öldür beni."
  • 552 syf.
    Eminim ki hepimiz zamanında bir kitap karakterini çok sevmiş ve gerçek olmasını dilemişizdir. Peki ya gerçekten böyle bir gücümüz olsaydı? Sevdiğimiz karakterleri öylece kitaptan çıkarabilseydik? Kulağa çok hoş gelse de bu kitabı okuduktan sonra iyi ve kötü yönleri üzerinde birden fazla kez düşünmeye itildim diyebilirim. Kitap hakkında söyleyebileceğim ilk şey kurgusunun mükemmel olduğu. En başta da söylediğim gibi her kitap kurdunun hayali olan bir şeyden bahsetmiş. Bunun yanı sıra dili de oldukça basit ve akıcı. Ve diğer kitaplardan en büyük farkı ise kurgu içinde kurgu barındırması. Biz kurgu bi hikaye okurken,okuduğumuz karakterler için de ayrı bir kurgu dünyası var. Her ne kadar çok ilgi çekici olsa da aynı zamanda çok riskli çünkü birinden birini tam yapamazsan güzelim kitabı mahvedebilirsin. O yönden bir kaç eleştiri yapabilirim. Kitabın mahvolduğunu düşünmesem de eksik olduğunu düşündüğüm yanları var. Aklımda bazı soru işaretleriyle bitirdim kitabı ama bu normal olabilir çünkü kitap 3 seri. Bu tarz serilerde sorular genellikle diğer eserlerde yavaş yavaş ortaya çıkar. Zaten sonu ikinci kitaba davet çıkarır biçimde bitti bence ama bu son benim hoşuma gittiği için diğer kitapları okumayı düşünmüyorum şimdilik. Kitabı genel olarak beğensem de karakterlerin hiçbirine ısınamadım hatta kitap kurdu Elinora bile. Başları biraz durgun olsa da son kısımlara doğru heyecan,gerilim ve aksiyon arttı diyebilirim.Tam film olacak tarzda bir kitap ki zaten filmide yapılmış. Tabi ki filmini de en kısa zamanda izleyeceğim.
  • Ne dersin bu akşam, sen garip kişi, sen biçare,
    Ya sen kalbim, sen ki vaktiyle çiğnendin ey kalbim,
    Ne dersin en güzel, en iyi, en sevgili yâre,
    İlahi bakışıyla nasıl şenlendin ey kalbim?

    Feda olsun gururumuz onu övmek yolunda!
    Dünyaya değer emreden sesindeki tatlılık
    Meleklerin kokusu var o latif vücudunda;
    O gözler bize esvap giydirir safi ışık.

    İsterse geceleyin ıssızlık içinde olsun,
    İsterse sokakta kalabalık içinde olsun,
    O hayal havada rakseden bir meşale her dem!
    Bazan da konuşur: “Ben güzelim emrediyorum,
    Hatırım için yalnız güzel sevmeni istiyorum;
    Baş koruyan meleğim ben, ilham perisi Meryem!

    Cahit Sıtkı Tarancı