Kutudaki Kar Topu
NOT : Okurken şu parçaları da açmanızı öneririm :)

https://youtu.be/5zr1YTZcmrw
https://youtu.be/9f7UyUDHFaA
------------------------------------------------------------


Anamın köyünden dönüyorduk. Hava kar kıyamet. Bindiğimiz dolmuş güç bela ilerliyor sapa yolda. İçerisi soğuk. Dolmuşa binerken Süleyman abinin elime tutuşturduğu ufacık kutuyu tutuyorum sımsıkı. Sanki yüreğim elimde.

Kutu canlı gibi. Kaşkolum, berem ve eldivenim ile korunmaya çalışıyorum soğuktan. İki tane delik var kutuda. Derken birisinden beyaz bir şey fırlayıverdi dışarı. Ne olduğunu bilmiyorum. Korktum elimle dokundum, geri içeri çekildi. Bir süre kutudaki kıpraşmalar kesildi. Ben de uyuya kalmışım.

Eve gelince uyandırdı babam. Ben ve kutum koşa koşa eve girdik. Bir açtım kutuyu ki; içinden, dışarıdaki yağan karı hasetinden çatlatacak beyazlıkta bir yavru tavşan çıktı. Hayatımda gördüğüm ilk tavşandı bu. Önceden sadece çizgi filmlerde görmüştüm. Sanki bir beyaz yün yumağı elimdeydi. Yumuşacık, sıcacık, gözleri kızıla çalan bir kar topu. Adını nedendir bilmem “Mikmik” koydum. Biricik dostum oldu ondan sonra.

Zamanla büyüdü kocaman oldu. Ben beş yaşlarındaydım, o ise bir yaşını geçmişti. Artık yoldaşlığımız ayrı bir boyuttaydı. Beraber yemek yiyor beraber yaramazlık yapıyorduk. En çok lahana, havuç ve turp yemeye bayılırdı. Sobanın önüne bir sofra bezi sererdi anam, üstüne kelem, havuç ve lahana.. evde ne varsa artık onu koyardı önümüze. Mikmik bir yandan ben diğer yandan girişir, çıtır çıtır, kıtır kıtır, hart hurt yer bitirirdik. Karnımız doyunca da sobanın yanına kıvrılırdık. Beraber uyurduk. Bana sarılırdı bile. Otururken ufacık görünürdü. Sakın görüntüye aldanmayın ha! Uzandım mı benim boyuma yaklaşırdı.

Bir gece evdeki daktilo ile oyun oynuyorduk. Ben her zamanki gibi çalışan insandım o ise yanımda çay içmeye gelen ahbabım. Kimsecikler yok, herkes uyumuş. Sadece üçümüz ayaktayız; ben, Mikmik ve turuncu daktilom. Kırlentten yapılmış masamda yazı yazıyorum çat çat çat diye, ufak güçsüz parmaklarımın gücü yettiğince elbet. Yoruldum bıraktım. “Bugünlük bu kadar iş yeter Mikmik. Gel pencereden bakalım”.

Daktilom da bizimle geliyor ve divana zıplıyoruz. Perdeyi aralıyoruz. Dirseklerimi camın mermerine dayıyorum ve dışarıyı izliyoruz; ben, Mikmik ve daktilom. Sokak lambasının turuncu ışığı ile yağan kar enfes bir görüntü sunuyor üçümüze. “Şu nedir?” diye soruyor daktilom. Kayısı ağacı diyorum. Ama aslında o bir at. Gündüzleri üzerine çıkıyorum ve uzak diyarlara gidiyorum. Kazağımın içine Mikmik’i sokuyorum ve uzak diyarlara dört nala gidiyoruz dıgıdık dıgıdık dıgıdık!

“Peki ya şu uçan şey ne?” diye soruyor Mikmik. Açıkçası ben de bilmiyorum onu ama bir melek olsa gerek. Gerçekten de bir şeyler uçuşuyor havada ama ne olduklarını bilmiyorum. Bembeyazlar ve kanatları var sanki. Belki de aklım bana oyunlar oynamaya o zaman başlamıştı. Çoğu kez evdekileri korkuturdum, arka odada birisi var diye. Gaz lambası ile gezer Mikmik’i peşime katar, bilinmeyen yerlere giderdik hayallerimizde. Hayallerimiz de ortaktı onunla, hep benimle gelirdi.

Bir sabah dostum kayboldu ve öğle sonu çıkageldi. Peşine de komşumuz ve şikayeti geldiler. Şikayeti diyordu ki: “sizin hayvan benim bahçemde bir tane sebze komadı.”

Bu olaylar bir kaç defa daha tekrar edince Mikmik geldiği yere gitmek durumunda kaldı. Çok üzüldüm, ağladım. O benim ilk arkadaşımdı. Bir daha onun gibi kimseye yakın olamadım elbet.

O günden sonra daktilom da sustu. Yazı yazdığım ofisi kapattık, kepenkleri kilitledik. Artık kar da eskisi gibi yağmaz oldu; ne periler geldi gecemize ne gaz lambası ile uzak ülkeleri keşfe çıktık. Kayısı ağacı yerinden kımıldamaz oldu. Sarıldım kayısı ağacına, kalbi atmıyordu.

lilâ, bir alıntı ekledi.
17 May 16:28

"Düzgün bir çocuk," dedi Bayan Crawford acımaklı bir sesle daha sonra. "Annesi de ne tatlı bir kadındı. Çok sevimli davranışları vardı, ama Mary'de şimdiye kadar hiçbir çocukta görmediğim sevimsiz davranışlar var. Çocuklar ona 'Bayan Mary Oldukça Aksi' diyorlar, gerçi bu yaptıkları yaramazlık, ama insan aynı şeyi düşünmekten kendini alamıyor."

"Belki annesi onu her sabah bakıcı odasına güler yüzle ve güzel davranışlarla götürmüş olsaydı, Mary de iyi davranmayı öğrenmiş olabilirdi. Birçok kimsenin onun bir çocuğu olduğunu bile asla bilmediğini hatırlamak çok üzücü."

Gizli Bahçe, Frances Hodgson Burnett (Sayfa 9 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Gizli Bahçe, Frances Hodgson Burnett (Sayfa 9 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

Evet bugün benim doğum günüm;)
Mesaj atıp kutlayan çok sevdiğim abilerim, ablalarım, arkadaşlarım oldu.
Onlara teşekkür ettim ama bir kez daha teşekkür ederim. Bugün bir kez daha anladım güzel insanlar biriktirdiğimi...
Mesaj atmayanlarada kırıldım (şaka şaka)
ama azıcık kızdım =D
Asıl mesele bugün 18 yaşıma girdim. Aylardır bugünü bekledim ama değişen birşey olmadı.
Ben yine aynı benim.
Beni hep korkutmuslardi ne yaparsan şimdi yaparsın 18 ine girince herşey daha farklı olur demişlerdi,
Bende inanıp çocukken yapmadığım, yapamadığım ne kadar yaramazlık varsa çocukluk elden gidiyor gitmeden yapıyım dedim yaptım. ( Yakalanmadiginiz zaman çok eğlenceli oluyor gerçekten)=D
Ama farkkettim ki değişen birşey yok sadece yasalar önünde çocuk sayilmiyorum, oy kullanabiliyorum ve ehliyet alabileceğim.

Velhasıl kelam çok büyütmeyin gözünüzde bu 18 yaş seysini=))

Annen var mı senin?
- Var tabiî.
- Ne iş yapar?
- Çamaşıra gidiyor.
- Sen ne olacaksın büyüyünce?
- Ben mi? dedi.
-Ben, dedi, boyacı olacağım.
- Ne boyacısı?
- Kundura boyacısı.
- Neden kundura boyacısı?
- Ya ne olayım?
- Doktor ol, dedim.
- Olmam, dedi.
- Neden ?
- Olmam işte.
- Neden ama?
- Doktoru sevmem ki.
- Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu ?
- Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
- Ama annen iyileşti.
- Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek yemedim ben.
- Peki, dedim, öğretmen ol.
- Ben mektebe gitmiyorum ki.
- Neden?
- Öğretmen beni dövüyor.
- Neden?
- Yaramazlık ediyorum da ondan.
- Sen de yaramazlık yapma.
- Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.
- Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
- Belli olmuyor ki!.. Bir gün arkadaşımın biri “Çamaşırcının piçi” dedi. Ben de dövdüm onu. Öğretmen de beni dövdü. Ondan sonra hep çamaşırcının piçi diye çağırdılar. Hiç kimseyi dövmedim. Yaramazlıkmış diye. Bir kaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye dövdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem dövdüler, hem mektepten kovdular.
- Çok fena yapmışsın.
- Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
- Ne olmak istiyorsun ya?
- Boyacı olacağım dedim ya. 


Sait Faik Abasıyanık

Ah zeze.. Yüreği altın çocuk. Herkesi anlamaya çalışan ama ailesi tarafından anlaşılmayan, umursanmayan savimli kızıldereli sarışın. Portuga’nın çok sevdiği.. Seninle çocuk olup yaramazlık yapmayı, yabancı birini hayatımın merkezine almayı, bağlanmayı, sevmeyi ve en sonunda hayal kırıklığı yaşayıp acı çekmeyi öğrendim tekrar. Kendimi, geçmişimi buldum çoğu zaman. Yüreğim acıdı okurken. Kendimi tutamayıp hıçkıra hıçkıra ağladığım zamanlar oldu.. Öncelikle bütün anne ve babalar olmak üzere herkesin mutlaka okuması gereken kitaplardan.. Okuyun ve çevrenize sevdiklerinize ve en başta ailenize yabancı olmayın.. Sevmeyi, anlamayı öğrenin lütfen.. “Acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.”

Büşra gençer, bir alıntı ekledi.
13 May 18:50 · Kitabı okuyor

Bir ülkede anneler yaramazlık yapan çocuklarını "Seni polise/jandarmaya veririm bak!" diye korkutuyorsa burada ters giden bir şeylerin olduğu su götürmezdi.

Abum Rabum, İskender Pala (Sayfa 113)Abum Rabum, İskender Pala (Sayfa 113)

İkindi vakitleri.
İyice loşlaşmış oturma odasında, belki saatlerce televizyonda çizgi film izlemekten belki de yanı başımızda hafifçe yanmaya devam eden sobadan olmalı üstümüzde her an uykuya dalabileceğimiz bir rehavet haliyle oturuyoruz.

Sobanın içinde eski bir tavada bilmem kaç günlük bir pilav ısınmaktan taş gibi olmuş.

Evdeki tek yemek o. Bir süre tereddütte kalıyorum ama sonunda burun kıvırıp aç kalmayı yeğliyorum.
Pilav kardeşime kalıyor tabi.

Annemin hasta olduğunu düşünüyorum çünkü sabahtan beri uyuyor.

O zamanlar fazla düşünmediğimiz zamanlar.
Çocukluğun verdiği aptallık desem tam uyar belki de.

Mesela annem neden ağlamış biliyorum ama bu şimdiki kadar canımı yakmıyordu çocukken.
Sanki beynim onları anlayabileceğim bir zaman için saklamış gizli köşelerinde.
Ve bir gün ansızın önüme koymuş.
'Al işte, bunları nasıl unutursun. Bunları nasıl unutursun. '

' Bunları unutup , nasıl yaşamaya devam edebilirsin.'

Saçma sapan yaramazlıklarımızla, çocukluğun verdiği bencilikle, bir evlat olup yüküne sırt vereceğimize daha kötü yükünün üstünde tepindik.

Şimdi yıllar geçti.
Seni anlayabilmek için anne olmak yetti anne.
Ama ben asla şikayet etmiyorum.
Benim şikayet etmeye hakkım yok , biliyorum.

Senin yaşadıklarını şimdi düşündükçe aklımın dizginlerini kaybedecek gibi oluyorum.

Belki çoktan kaybettim, geçmişte bu denli yaşıyor olmamın başka bir açıklamasını bulamıyorum.

Seni suçladığım zamanlarda oldu , olmadı diyemem.
Kızdığım, neden böyle yapmadın diye içimden avaz avaz bağırdığım.

Neden sustun diye.
Neden bizi karşına alıp anlatmadın diye.
Anlardık belki anlatsaydın.
Bana yardım edin deseydin belki daha az yaramazlık yapardık.

Bu kadar derdi , sıkıntıyı çektiğin için de kızdım.
Öyle bir yük yüklendin ki sen, gölgesi bir ömür boyu omuzlarımızda kaldı.

Bizi bırakma pahasına kaçıp kurtulmadığın için de kızdım sana.

Ben olsaydım giderdim dedim.
Bunların yarısını ben yaşamış olsaydım katil olurdum diye nutuklar attım.


Şimdi hep bunları düşünüyorum.
Gözümün önüne o küçük eski tavadaki pilav geliyor.
Televizyonda deniz kızı çizgi filmi var.
Kaç yıl geçmiş üstünden bende hala aynı rehavet.

Sen o yeşil koltukta dizlerini kendine çekmiş , sağ elin yüzünün altında uyuyorsun.
Uyuyor muydun sahi?
Şimdi sorsam hatırlamazsın, diğer günlerden hiçbir farkı yoktu çünkü.
Sadece ben o günü almış saklamışım.
Oysa çok daha iyi günler vardı saklanacak.

Edanur, bir alıntı ekledi.
11 May 22:20 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

''Sen, tüm şatafatlı tanımlarından sıyrılıp en doğal halinle, yaramazlık yapan çocuklar gibi boynunu bükmüş bağışlanmayı beklerken, ben sana aşık oldum Deniz...''

En Son Yürekler Ölür, Canan Tan (Sayfa 43 - Altın Kitaplar)En Son Yürekler Ölür, Canan Tan (Sayfa 43 - Altın Kitaplar)
Hande NUR, bir alıntı ekledi.
11 May 19:01 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sen , tüm şatafatlı tanımlardan sıyrılıp en doğal halinle , yaramazlık yapan çocuklar gibi boynunu bükmüş bağışlanmayı beklerken , ben sana âşık oldum Deniz...

En Son Yürekler Ölür, Canan Tan (Sayfa 41 - Doğan Kitabevi)En Son Yürekler Ölür, Canan Tan (Sayfa 41 - Doğan Kitabevi)
Ömer Haydaroğlu, Şeker Portakalı'ı inceledi.
09 May 22:06 · Kitabı okudu · 1 günde · 10/10 puan

Zeze adındaki küçük bir çocuğun yaşadıklarını anlatıyor diyebilirim. Zeze, bütün haylazlıklarına rağmen, hassas, zeki ve duygusal bir çocuktur. Evrensel bir sevgi yaşatır içinde. Etrafına, müthiş bir duyarlılıkla yaklaşır. Ne var ki karşı koyamadığı yaramazlık isteği, başına sürekli belalar açar. Yoksul bir aileye mensuptur ve bu yaramazlıkları, büyüklerin yoksullukla harmanlanmış öfkesinin bahanesi haline gelir kimi zaman. Babası, iş bulamayışının; ablası, ayrıldığı sevgililerinin; abisi, yoksulluğun hıncını alır bu küçük çocuktan. Ölesiye dayak yemekten kurtulamaz. Ancak, hepsiyle, o küçük ama devasa yüreğiyle başa çıkar. Şeker portakalı fidanından ayrılacak olmasını bile sineye çeker. Ancak, bir gün o kocaman yüreğinin dahi kaldıramayacağı bir olay gelir başına. İşte kitap belki de son sayfalarda, içinizdeki hüzün denilen o hassas noktaya dokunur. Gözünüzden akan bir damla yaşı engelleyemezsiniz o son sayfalarda. Kısacası, Şeker Portakalı, bir çocuğun, çocukluğunu yitirişinin öyküsüdür.