• Harfler Ve Notalar
    "Sana yazmaktan değil,senin için yazmaktan kokarım.Başka bir ifadeyle,senin için yazmakla sana ve edebiyata en büyük kötülüğü edeceğimden korkarım."
    Görmüş olduğunuz bu kitap bir deneme ve "okuyana mektup"bölümüyle başlayıp, yazarlık tecrübeleriyle devam eden içerisinde kısa anılara da yer verilmiş müthiş bir yazarlık yol haritası diyebiliriz.Yazar başucu kitaplarım dediği onlarca yazar ve kitaplarıyla tanıştırıyor sizi.
    Bir nevi hayatının sırlarını paylaşmış bu kitabında yazar.karsilikli iki dost sohbeti gibi ne var ne yok dökersin ya ortaya o misal işte.Ben çok keyif aldım bu sohbetten hatta sanki karşılıklı bir masada ben her zamanki gibi orta şekerli türk kahvesi eşliğinde, en yakın dostumu dinler gibi dinledim,değerli yazarımızı...
    Dil kosunda genç yazarlara sitemini şu sözlerle dile getirmiş; gidişattan hiç memnun değilim.
    Üstelik hikaye yazan gençlerden biri gelip de;"Bir hikâyenizin ilk cümlesinde kuşluk vaktinden söz ediliyor,kuşluk vakti nedir hocam?"dediğinde fena halde moralim bozuluyor.
    Yazarın bir anısını paylaşmak isterim sizlerle;
    Annem benim hala yazıp yazmadığımı sorar her defasında.Bende her defasında hâlâ yaramazlık yapmaya devam ediyormuşum gibi yazdığımı söylerim ona.Alacağı cevabı zaten biliyormuşcasına yavaş yavaş başını sallar o sırada.Ardından da,"uyku yok tünek yok,vah Hasanım vah,boşlayıver gitsin,gözlerine yazık !"der bana.Sonra, sözü benim kitaplarıma getirir ve kimse karşıma oturup iki satır okuyuvermiyor diye bir zaman dert yanar.1936'da çıplak ayaklı bir çocukken,ev ev toplaşıp okula öğrenci kaydeden öğretmenlerin karşısında dedemin zoruyla sağır taklidi yaptığı için annem hiç okula gitmemiştir çünkü.Kendi ifadesiyle,elalem okuma yazma öğrenirken o ya kendinden küçük olan kardeşlerine bakmış,ya da eline bir değnek alıp Beşparmak Dağı'nin eteklerinde keçi gütmüştür.Bu yüzden,benim kitaplarımı da hiç okuyamamıştır tâbi.Okuma yazma bilmesine rağmen merak edip babam da okumamıştır kitaplarımı,sorulacak olsa herhalde adlarını bile bilmez.Hatta o hep ben yazmıyormuşum gibi davranmış ve bu konuda bugüne dek hiç konuşmamıştır.Benim bıraktığım kitaplar da,öylece durmuştur evin köşesinde.
    Daha doğrusu ben durduklarını sanıyordum.Meğer durmuyorlarmış,hele bir bakalım diye eve gelip gidenler alıp alıp götürüyorlarmış onları.Annem de kimin ne zaman geri getirdiğini unutuyormuş tâbi.Üç dört yıldan beri,bundan da yakınır oldu annem.Kasabaya her girişimde,"ben unuttum,onlar da getirmiyorlar!"dedi kitapları götürenler için.
    İki yıl önce de;"sadece bir kitabın kaldı evde,onu da baban kimseciklere vermiyor,"dedi.
    Ben bunu duyunca şaşırdım tâbi, sevinçten ne diyeceğimi,ne yapacağımı,hangi tarafa dönüp nasıl bakacağımı bilemedim.Bir süre sonra,konu yeniden açıldığında,yine aynı sözleri yineledi annem.Hatta sır veriyormuş gibi bana doğru eğilerek;"Sadece bir kitabın kaldı Hasanım,onu da baban kimseciklere vermiyor,"dedi.
    Ben de,biraz daha sevinmek ve sevincimi pekiştirmek istediğimden midir nedir;"Neden vermiyor anne?"diye sordum.
    "Neden olacak oğlum, kitabın boş yerlerine telefon numarası yazmış da ondan!"dedi annem.
    Yazarın alçak gönüllülüğü,sıcak ve samimiyeti beni çok etkiledi.Buna benzer bir sürü anısını paylaşıyor yazar.Yazmak isteyenlere, yazarlık hayali kuranlara rehber olabilecek bir kitap.Ben çok severek okudum ve keyif aldım.
    Keyifli okumalar...
    Hasan Ali Toptaş
    Harfler ve Notalar
    Everest yayınları
  • şeker portakalı
    Önemi yok, onu öldüreceğim!”
    “Ne diyorsun sen, küçük; babanı mı öldüreceksin?”
    “Evet, yapacağım bunu. Başladım bile.Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek…Ve bir gün büsbütün ölecek.”
    Bütün kötüleri böyle yok edebiliriz içimizde en güzel intikam yok saymak unutmak bence.
    Vasconcelos’un en çok bilinen, sadece ismi geçtiğinde bile hüzünlendiren, efsane kitabı.
    Bu kitapla malesef çok geç tanıştım.
    Bana kalırsa, bir çocuk, “Şeker Portakalı”nı okuyarak büyümeli. Eminim ki,ilkokuldayken okuyup bitirebilseydim bu kitabı, daha hassas daha duyarlı büyüyecektim…Hüzünle erken tanışacaktım belki ama Şeker Portakalı, buna değecek bir kitap. Satır aralarına sığınabileceğiniz; kendinizden, çocukluğunuzdan, saflığınızdan bir iz bulabileceğiniz; tebessüm ederken ağlayabileceğiniz, muhteşem bir eser.
    Kitabın konusuna gelecek olursak,Zeze adındaki küçük bir çocuğun yaşadıklarını anlatıyor diyebilirim. Zeze, bütün haylazlıklarına rağmen, hassas, zeki ve duygusal bir çocuktur. Evrensel bir sevgi yaşatır içinde. Etrafına, müthiş bir duyarlılıkla yaklaşır. Ne var ki karşı koyamadığı yaramazlık isteği, başına sürekli belalar açar. Yoksul bir aileye mensuptur ve bu yaramazlıkları, büyüklerin yoksullukla harmanlanmış öfkesinin bahanesi haline gelir kimi zaman. Babası, iş bulamayışının; ablası, ayrıldığı sevgililerinin; abisi, yoksulluğun hıncını alır bu küçük çocuktan. Ölesiye dayak yemekten kurtulamaz. Ancak, hepsiyle, o küçük ama devasa yüreğiyle başa çıkar. Şeker portakalı fidanından ayrılacak olmasını bile sineye çeker. Ancak, bir gün o kocaman yüreğinin dahi kaldıramayacağı bir olay gelir başına. İşte kitap belki de son sayfalarda, içinizdeki hüzün denilen o hassas noktaya dokunur. Gözünüzden akan bir damla yaşı engelleyemezsiniz o son sayfalarda. Kısacası, Şeker Portakalı, bir çocuğun, çocukluğunu yitirişinin öyküsüdür. Bana kalırsa, ölmeden önce okunacak kitaplar listesi diye bir liste yapılacaksa, Şeker Portakalı mutlaka o listede yer almalıdır. Çünkü, her yaşta, her dönemde okunup; her defasında farklı hislere kapılacağınız bir kitaptır.
    İyi okumalar...
    Şeker Portakalı
    Jose Mauro De Vasconcelos
    Çeviri: Aydın Emeç
    Can yayınları
  • Savaş var, helikopter ve tank sesleri; oyun sesleri yerine çocukların kulaklarında. Az ötemizde elma bahçeleri, ağaçlar yakılmış, ağaçlar kuşlarsız... Savaş var oyuncak yok, savaş var yaramazlık yok... Savaş var bizde, ya sizde komşu ülke çocukları, ya sizde ne var?
  • "Herşeyin bittiği yerden başlanmalıydı, hayata tutunabilmek"

    Nefesi kesilircesine uyandığında saat 03.46.26'yı gösteriyordu. Odanın içerisi, dışarıdan gelen ışık ile puslu bir görünüm hissiyatı veriyordu ilk başlarda. Gözlerini açmaya çalışıyor, elleri ile yüzünü, kollarını anlamsız bir şey yapar gibi siliyordu. Tavrı çok farklıydi. Sanki üzerinde örümcek gezmiş gibi, korkulu bir irkilme hali...

    Çoktan yatağından fırlamıştı. Lambayı açmış içeride ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Frank. Gökyüzü aydınlıktı odanın camı güneye bakıyor olması, ay'ı odada hissettirmeye yetiyordu. Tabi ki lamba yanana kadar.

    Tuvalete gitme isteyi uyandı bir anda. Önce eli-yüzünü yıkadı ardından tuvaletin kapısını açtı, irkildi. Lambayı açtığını sanmış, yanılmış olmalıydı. Tuvaletin lambasını açtı, düşünerek ve emin olmak ister gibi tepkinli. Tuvaletin kapısını kapatma gereği duymadı. Korkuyor olmalıydı, bu yüzünden fazlasıyla belli oluyordu. İşini bitirdiğinde sifonu cekti, ellerini bol sabunlu suyma yıkadı, yetinemedi. Aynalığın içerisinde bulunan traş kolanyasını alıp, neredeyse yüzüne yarısını boca etti...

    Karnının guruldadiğını hissetti mutfağa doğru yöneldi. Dolabın kapısını açtı, soguk bir su ve bir kaç gereksiz şişeden baska hiçbir şey yoktu. Kapıyı sertçe kapadı ve dışarıya çıkmak için üzerine bir şeyler aldı. Merdivenleri sakin sakin iniyordu, koşmamak için komşularını rahatsız etmek istemiyor, içindeki huzursuzluğu, uyanmadan önce ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bu sabah doğru bir sabah değildi. Nisan ayının sabahında serin, üşütebileceği bir hava hakimdi. Hazırlıklı çıkmıştı evden.

    Brooklyn'de bir sokağa girdi. -Taci's Beyti Turkish Restaurant - kocaman bir tabela vardı, girip girmemekte tereddüt etse de kapıya elini uzattı. İçeri girdi kafasıyla selam verdi. "Do you have breakfast" sorusuna, gülümseyen kasiyer, "lütfen istediğiniz yere geçin, size harika bir kahvaltı sunacağız" - kasiyer avuç içi havaya bakiyordu - ve bir kaç boş masadan ona şık kahverengi masaları gösterdi...

    (Between Av. P and Quantin Rd.) -- Brooklyn, New York..
    - - - -

    Ziya bey saat 07.00'da dükkanını açmış, oğlu Kerem'in, sabah keyfiyetine sinirlenmiş.. "saat dokuzda dükkanda olmak nedir?" diye fırçayı basmıştı Kerem'e. Biraz daha yazıhane de oturduktan sonra, umursamaz davranışına daha fazla tahammül edemeyip, "Şakip Usta'nın oradayım, bir şeyler atıştıracağım, dükkana iyi bak!" diyerek çıkıp gitmiştir bir anlık sinirle..

    Kerem, yazıhaneye geçip bilgisayarda, yine sohbete dalmış, umursamaz tavrını, müşterilere gayet kendine göre bir tavırla fazlasıyla belli etmiştir. Daha önceleri yaptığı gibi. Bu Ziya Bey'in kulağına gitmiş, Kerem'i tabiri yerindeyse, eşşek sudan gelinceye kadar bir güzel hırpalamış. Bir sene öncesine kadar böyle değildi, takıldığı sohbet sitesinde kız peşinde koşturmaktan, kendine de dükkana zarar vermekten başka bir iş yaptığı yoktu. Belki kendince haklıydı. Ona göre o daha gençti.

    Ziya bey içeri girer İçkisiz olan muazzam Restaurant'ın camekan bölümüne geçer, hafif açık renkli ceviz ağacını andırır masasına oturmuş. Manzaranın eşsiz zerafetiyle, Ziya Bey'in var olan iştahını bir parça daha arttırmıştır. Öncelikle bir çorba siparişi verir, kocaman camların ardında, oğlu Kerem'in vurdum duymaz tavrı, ister istemez canını sıkıyordur.

    Bir çığlık, homurtusu arası bir ses duyuldu 10.46.26. Ses ürkutücüydü. Restaurant ayağa kalkmış, kaçmak ile etrafa bakmak arasında kalıp, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. Bir kadın çocuğunu alıp dışarıya fırladı.

    - Nalan adında ki bu kadın, İstanbuldan uçakla Gaziantep'e gelmiş, kocasının ani bir iş seyahati nedeniyle yurtdışına çıkmak zorunda kalmış, geziyi oğlu Mert ile devam etmeye karar vermiş. Mert daha altı ayına yeni basmak üzere, tatlı hoş bir masumiyeti, kara gözleri ile dünyayı büyülüyordu sanki
    Annesine göre Mert tamda buydu. - -

    Hızlı gelen arabayı fark etmeyen Nalan, ne kadar geri çekilmek istesede başaramaz, araba hizlıca çarpar. Ani bir reflexle, oğlunu daha sıkı tutar Nalan, carpma anı ile Nalan bir anda ortadan kaybolur. Tabi bu kayboluşa Mert'de dahildir.

    Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışmaya uğraşan, Restaurant sakinleri, bir taraftan Ziya Bey'i sakinleştirmeye çalışırken, bir taraftan da "ambulans arandı mı?" diye elamanlarına talimat veren Şekip Bey bilgi almaya çalışır...

    Şahinbey/ Gaziantep

    - - -

    "Tokyo Disneyland, Tokyo Disney Resort'ta bulunan bir eğlence parkıdır. 15 Nisan 1983 tarihinde açılmış olup ABD dışında açılan ilk Disney parkıdır. Park, Walt Disney Imageering tarafından Kaliforniya'daki Disneyland ve Florida'daki Magic Kingdom ile aynı tarzda inşa edilmiştir." diye sözlerine son vermiştir.

    Juju Travel'in yapmış olduğu geziye ailecek katılan Kawa, Junko, ikiz olan 4 yaşlarında ki; Mie ve Mao da katılmıştı.

    Setsuka; Tokyo Disneyland, hakkında bilgi verirken, Kawa, Junko dikkatlice dinliyorlardır. Bu arada Mie ve Mao da bir birileri ile didişiyor, insanlarin arasında koşturuyor, yaramazlık yapsalarda, onların tatlı hallerinden kimse şikâyetçi değillerdi. Hatta yaşlı olan Taja ve Yoshe onlarla otobüste oyun bile oynamışlardı.

    Rehberlik eden Setsuka, tam anlatmaya başlıyordu ki "eve.." bir anda öksürük tuttu. 10.46.02 ciğerlerinin yandığını hissetti. Elinde ki su şisesinden bir yudum almayı düşündü, kolunu kaldırmadı. Bir daha öksürdü. Ağzından kan gelmeye başladı, ve öksürmeye devam etti. Beyaz gömleği otuz saniyeden kısa bir zamanda kıpkırmızı oldu yere bir ağaçın düşme sesinr benzer bir ses ile Setsuka; sırt üstü düşmüs, kafasının arkasını sert bir şekilde beton zemine çarpıp, kafatası çatlamış, yere kanlar dağılmaya başlamıştı.

    Kawa çocukları ve eşini hemen oradan uzaklaştırıp, caddenin karşı tarafına geçirdi. Çocuklarına eğilip bir kaç şey tembihledi ve tekrar olay maaline yöneldi.

    Sensuka'nin etrafına adamlar toplanmış , kadınlar bir kenara çekilmiş, korku ve panik içerisinde, olan biteni anlamaya çalışıyorlardı.

    Maihama, Urayasu 279-8511, Chiba Prefecture Japonya

    - - -


    6 saat önce;

    "Bay Bartley, dediğiniz gibi suları.."
    "Aptal.. kaç defa dedim sana, hımm?, bir daha asla deneyler hakkında.." , "tamam anladım! Bana biraz, erik kökü getir?"
    "Seradan mı efendim?"
    "Manavdan getirmeyi düşünmüyorsun değil mi Volney?"
    "Peki efendim.."

    -Eğer başka bir zeki adam daha bulsam bu aptalı, burada asla barındırmayı düşünmüyorum. Ama sorgusuz itaat ededecek böyle zeki bir aptal daha bulamam heralde.- - -

    -Bay Bartley harika bir bilim adamıydı. Fakat katil diye adlandırabilirsiniz. Bilim için bir değil bir milyar insan ölecek olsa, gözünü kırpazdı, ve bunu dünyanın yarısı öleceğini bilse bile, mutlaka yapardı.- -

    Dr. Bartley duvarda ki saate baktığında 07.46.09'du çoktan geride bırakmıştı. Yan tarafta ki diğer analog saate baktı. New York'a göre saat 21.46 geçiyordu.

    Dr. Farklı 7 ülkeye, su içerisinde yapmış olduğu deneyi dağıtmış, "ışınlama" diye tabir ettiği, veyahutta solucan deliğinden zaman dilimlemesini yapmaya çalışıyordu. Hatta fare deneklerinde, yapmış olduğu deneylerle, bir kafesten bir odaya taşımayı başarmıştı. Fakat bu her farede geçerli değildi. Bazıları patlıyor, kanlar etrafa ketcap gibi dağılıyor... bazıları baska bir noktaya ışınlanıyor veya kayboluyordu.

    Bunu farklı ülkelerde ki yedi ayrı insan üzerinde denemeye karar verdi. Bütçe büyüktü, destek veren Hindistan istihbarat örgütünden geliyordu.

    Ingiltere'de yapmış olduğu deneylerde başarısız olunca, ülkeden dahi kovulmasına sebep olmuştu. Volney Almanya'dan kaçarak gelmesi, daha sonra Dr. Bertley'i bularak ona bir öneri sunması için, Hindistan istihbaratı, Volney'i kullanmış, ve her gelişmede istihbaratı bilgilendirme karşılığı, ona hardmoon (uyuşturucu) sunuyorlardı.


    Hindistan’ın güneyinde yer alan baş döndürücü bir tropikal cennettir.Kerala’da Kovalam Plajı’nın kayalıklarına çarpan Umman Denizi dalgaları.
    (Dağın derinliklerinde, gizli bir geçit bulunmaktadır. Bir geçit denizin altında diğeri ise, dağ eteklerinde bir yerde yer almaktadır.).

    Gat dağları Hindistan

    - - - -

    Nalan uyuyordu, Mert mavileşmiş gözlerini açtığında annesine seslendi, fakat Mert'e hiç bir şekilde karşılık vermedi. Beyaz iris, kornea ve siyah gözlerinin tamamı maviydi. Etrafına bakındığında griye boyanmış dört duvardan başka bir şey yoktu. Kahverengiye çalan iğrenç bir kapıya baktı ve bekledi. Tekrar annesine döndü ve uyamdırmaya çalıştı fakat başaramadı. O anda bir kaç demir şırank.. sesleri ile kapının açılma sesi..

    "Demek uyandın, ufaklık!"
    Fakat odaya Volney giremedi. Odanın sadece bir metre kadar içerisindeydi ve ufaklık nasıl yapıyor bilmiyorum ama, deney işe yaramış, Mert'e fazladan güç ve duyular hediye etmişti. Buna kapının ve de duvarın ardını görmekte dahil.

    Gat dağları Hindistan..

    - - -

    Azerbeycan'a bir paket bırakılmak istenmişti. Hindistan'dan İstanbul, oradan da Baküye geçeçek olan adam, her şeyi yüzüne gözüne bulaştırmış, çanta kontrolleri sırasında su şişesini elinde tutuyordu. O arada masada olan Nalan'ın suyunun yanına bırakma ahmaklığını gösteren, Nilmakovic su şişesini karıştırıp, yanlış şişeyi aldığı gibi uçağa binmişti.

    Nalan su şişesini hiç farkında olmadan almış, karışıklığı fark etmeden Mert'in su istemesinden dolayı bir kaç yudum içirmiş, bir yudumda kendi içmiş, Antep uçağının yolunu tutmuştu.

    Sabiha Gökçen Havalimanı İstanbul

    - - - -


    Volney koşarak Dr. Bertleyin bulunduğu Laboratuara girer girmez..

    "Dr. BERTLEY başardık..."
    "Neyden bahsediyorsun?"
    "Efendim Deney başarılı oldu!"
    "Ne?"

    Dr. Bertley yerinden fırladı ve saate baktı o anda 13.25.57

    "Bu harika, hangi odadalar?"
    "Dört numaralı.."

    Dr. BERTLEY; koşarak laboratuardan çıkıp odaya yöneldi..

    Volney; Dr Bertley'in peşinden koşup bir şeyler söylemeye calişıyor. " Efendim.. Dr. Berl..". Sesini duyurmaya çalışsa da onu duymamazlıktan geliyordum. Veya bu mucizeye şahit olmak için, Volney duymuyordu.

    Dr Bertley odanın kapısını acar açmak içeriye bir hışımla daldı. Ve ani bir güç geldiği gibi geri fırlattı.. Dr. BERTLEY, Volney'in üzerine uçmuş, kafasının arkasını, Volney'in ağzına ister istemez çarpmıştı.

    Dr. Bertley yerinden kalkamadı ve tam bir şok haliydi. Bir ayağının üzerine oturmuş, diğer ayağı yere dik vaziyette oturuyordu. Olup biteni anlamaya çalışıyordu. Volney'i unutmuş, hatta onun arkasında olduğunun bile farkında değildi. İnlemelerini bile duyamıyordu. Sanki sağır olmuş gibiydi.

    Volney ağzını tutmuş, ağzından eline dökülen dişlere bakıyordu, göz yaşlarından kaç tane olduğunu sayamasada üç olduğundan adım gibi emindi.

    - - - -

    Annesi halen uyku veya baygın bir haldeydi. Mert ağlamaya başladiğında, kapı kilitlerini açıp kapatıyordu. İçgüdüsel olarak savunmaya geçmişti..

    Kapıyı öyle bir sert kapatmıştı ki, kapının ardında hol de yatan Dr. BERTLEY ve Volney'in sağır olacağı türden bir sesti.

    Mert'in duyuları kendisinden çok annesini korumaya almıştı. Şuan bildiği tek tehtid kapının ardından geldiğiydi. Kapıyı kapadıktan sonra yaptığı ya da yapmayı bildiği tek şey, kapı kolarının ve kilitlerinin, saniyede en az on defa kapı kasasına sertçe ve tehtidkâr bir tavırla 1 dakikadan fazla açıp kapatmasıydı.

    Mert'in ten rengi açık mavi rengi almıştı, gözleri...

    Blue Baby...
    Mavi bebek!
    - - - -

    Dr. Bertley odasına döndüğünde neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordu..

    Ve döngü başladı...
    Kadim TATAROĞLU

    Umarım beğenmişsinizdir
    Bu hikaye beni bayağı bir zorladı...
  • Edebi Magazin

    Cahit Sıtkı, küçükken yaramazlık yaptığı için babası tarafından pencereden aşağı sarkıtılmıştır. O günden sonra ölümden korkmuş ve eserlerinde hep “ölüm” temasını işlemiştir.
    – Nazım Hikmet, Bursa cezaevinde ıslak ıslak çok dayak yediği için onun en büyük korkusu su olmuştur.
    – Cengiz Aytmatov’un kağıda karşı alerjisi vardır.
    – Yahya Kemal’in hiç evi olmamıştır. Ölene kadar otelde yaşamıştır. Nazım Hikmet’in annesine aşık olmuştur.
    – Şemsettin Sami 20 yıl boyunca sakallarını kesmemiştir.
    – Hüseyin Rahmi mikroptan korktuğu için 100 çift eldivene sahip olmuştur.
    – Karacaoğlan’ın en büyük korkusu: Çirkin bir kızla evlenmektir.
    – Tevfik Fikret, aynı zamanda iyi bir ressamdır. Evinin planını da kendisi çizmiş ve evinde isim veren ilk şairimiz olmuştur. En büyük takıntısı: Sol tarafında kimseyi yürütmemek.
    – Ahmet Haşim’in hastalık derecesindeki takıntısı ise: Toprak yemesidir. Haşim’in şiirlerinde hep gün batımı, gece, ay ışığı, hüzün olmasının sebebi çirkin olmasından derler.
    – Abdülhak Şinasi Hisar’ın en büyük takıntısına gelelim: Temizlik. Arkadaşları ondan: “Neredeyse suyu da yıkayarak içecek.” diye yakınmışlardır.
    – R.Mahmut Ekrem’in düğünü 40 gün sürmüştür.
    – 3 büyük şairi ( Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever) kendisine tutsak eden kadın… Bahsi geçen güzel: Tomris Uyar.
    – Cemal Süreya demişken… Sevgili Cemal soyismindeki iki y’den birini bir iddia sonucu kaybetmiştir. Evet, soyismi tek “y” ile yazılıyor.
    – Orhan Veli’nin ölümü, Belediye’nin açtırdığı bir çukur yüzündendir. Çukura düşmesi sonucu başından yara almış ve ölüm sebebi bu olmuştur.

    (Alinti)
  • - Annen var mı senin?
    - Var tabiî.
    - Ne iş yapar?
    - Çamaşıra gidiyor.
    - Sen ne olacaksın büyüyünce?
    - Ben mi? dedi.

    Gözlerini gözüme kaldırdı. İkimiz de mavi mavi baktık.

    -Ben, dedi, boyacı olacağım.
    - Ne boyacısı?
    - Kundura boyacısı.
    - Neden kundura boyacısı?
    - Ya ne olayım?
    - Doktor ol, dedim.
    - Olmam, dedi.
    - Neden ?
    - Olmam işte.
    - Neden ama?
    - Doktoru sevmem ki.
    - Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu ?
    - Tabiî sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
    - Ama annen iyileşti.
    - Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün, yemek yemedim ben.
    - Peki, dedim, öğretmen ol.
    - Ben mektebe gitmiyorum ki.
    - Neden?
    - Öğretmen beni dövüyor.
    - Neden?
    - Yaramazlık ediyorum da ondan.
    - Sen de yaramazlık yapma.
    - Ben yaramazlık ne demek bilmiyorum ki.
    - Öğretmenin yapma dediği şey, dedim.
    - Belli olmuyor ki!.. Bir gün arkadaşımın biri “Çamaşırcının p.çi” dedi. Ben de döğdüm onu. Öğretmen de beni döğdü. Ondan sonra hep çamaşırcının p.çi diye çağırdılar. Hiç kimseyi döğmedim. Yaramazlıkmış diye. Birkaç gün sonra yanımdaki arkadaşın iki kalemi vardı. Birini aldım. Hırsızsın sen diye döğdüler. Benim kalemim yoktu aldım. Sonra o da yaramazlıkmış, hem de çok fena bir şeymiş. Bir daha kimsenin kalemini almam dedim. Defterini aldım. Bu sefer hem döğdüler, hem mektepten koğdular.
    - Çok fena yapmışsın.
    - Fena yaptım. Ben adam olmak istemiyorum ki.
    - Ne olmak istiyorsun ya?
    - Boyacı olacağım dedim ya.
  • Yavrunuz varsa yaramazlık yaptığında, ortalığı dağıttığında veya istediğiniz bir şeyi yapmadığında ona bağırıp kızıyor musunuz veya dövüyor musunuz veya tehdit ediyor musunuz?