• 440 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    "Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Aşk hariç!"

    Sevgili Galip,

    Senin hikâyeni yazmak iğneyle kuyu kazmak kadar zordu, ancak seni anlamak ondan bile daha zordu. Kaleme alındığından beri hakkında bir sürü şey yazıldı çizildi, pek çok akademik çalışmaya ilham oldun, seni sevenlerimiz de oldu, senden nefret edenlerimiz de. Seni büyük bir hevesle okuyup sana hayran kalanlar da vardı aramızda, bu ne biçim bir kitap deyip senin hikâyeni yarım bırakanlar da oldu. Hikâyeni beğenenler çok beğendiler, öyle ki tekrar tekrar okudular ve her seferinde başka işaretler buldular. Hikâyenin sonunu öğrenemeyenler çok şey kaçırdılar. Olsun, onlara da sonunu biz anlatırız, olmaz mı? İtiraf etmek gerekiyor ki seni anlamak kolay değildi, çok uzun cümlelerle kafamızı bulandırdın, neyin nerede başladığını, nerede son bulduğunu anlamak hiç kolay değildi. O kadar çok şey anlattın ki bize bir ara ne okuduğumuzu da unuttuk. Senin hikâyeni ne şekilde okumamız gerektiğini bilemez olduk, o yüzden hepimiz seni farklı şekillerde yorumladık. Hikâyeni sadece biz değil, dünya da beğendi. O kadar beğenildin ki sana ödül bile verdiler bu yüzden. Hem de en güzelinden. Nobel Komitesi ödülü verirken gerekçe olarak en çok senin hikâyeni gösterdi. Orada çok da güzel bir konuşma yaptın. Sana bunları yıllar önce söylemek isterdim ama bir türlü cesaretimi toplayıp sana yazamadım. Seni çok seven bir okurun bu konuda beni cesaretlendirmeseydi sessizliğimi daha uzun yıllar bozmayacaktım sanırım. Ben senin kadar güzel yazamıyorum, her şeyi birbirine karıştırıyorum, ama sen dikkatli bir okursun aynı zamanda, Rüya kadar olmasa da sen de şifreleri çözmeyi seversin, eminim bu yazımda sakladığım şifreleri seninle birlikte dikkatli okurlar da çözeceklerdir. Ben nereden başlayacağımı bilmiyorum, çünkü senin hikâyenin bir başı ve sonu yok. Her şeyi rüya gibi anlatmışsın bize. Kusura bakmazsan ben de aynı şekilde anlatmak istiyorum senin hikâyeni.

    Senin hikâyeni Doğulu ve Batılı yazarlar kendilerine ilham aldılar. Şeyh Galip’i bilir misin? Hani Mevlana’yı okuyup şeyhlik mertebesine ulaşmıştı. Tıpkı senin de Celal’in yazılarını okuyarak Şeyh Galip’in “Hüsn ü Aşkı” yazdığı gibi sen de bize Kara Kitap’ı yazmıştın. Şeyh Galip, “Hüsn ü Aşk”ı senin hikâyeni okuduktan sonra yazdı. İkinizin arasında paralellikler çok. Aşk da Hüsn'e kavuşabilmek için senin geçtiğin engellerden geçti. Her ne kadar sen hikâyende Rüya’ya “Hüsn ü Aşk”ı okuduktan sonra âşık olduğunu söylüyorsan da biz sana inanmıyoruz. Bunun dışında “Mesnevi”, “Binbir Gece Masalları” da sana bakılarak yazıldı. Gazetecilik tarihimizden sinemaya, tasavvuf düşüncesinden politikaya, çocuk dergilerinden İstanbul’un binbir yüzüne kadar sayılmayacak derecede zengin bir kültür birikimi sağladın bize. Sana ilginç bir örnek daha vereyim. Hani “Beni Tanıdınız Mı” başlıklı bölümde mankenler cehennemine girmiştin, kat kat yerin altına inen dehlizlerde yüzlerce umutsuz mankenlerle karşılaşmıştın ya, bizim aklımıza hemen Dante'nin “Inferno” (Cehennem) bölümü geldi, pavyonda hikâye anlattığınız bölüm bize “Decameron” kitabını hatırlattı. Hikâyen birbirini izleyen olaylar dizisinden çok birbirini çağrıştıran öyküleri hatırlatıyor insana. İstanbul’un sokaklarında dolaşmanla Odysseus'un denizlerde dolaşması arasında bir benzerlik kurabilir miyiz? Bunların dışında daha pek çok benzerlikler var ama sen onların çoğunu okura bırakmışsın ama biz bulduk onları. Belki anlamadıklarımızı bir gün sen bize başka bir hikâyenle tekrar anlatırsın, olmaz mı?

    Senin hikâyen belki bir aşk romanı, belki bir dedektif romanı ama herhalde inkâr edilemeyecek bir biçimde bir arayış romanı. Sen hem kendini, hem karını, hem sevgilini, hem rüyanı, hem de Rüya’nı aradın. Belki Rüya’na kavuşamadın ama rüyana kavuştun. Bir rüyanın peşine düşmek senin için bir kimlik arayışına, bizim için ulusal kimliğin anlaşılması çabasına dönüştü. Bu sadece senin ve eşinin hikâyesi olmaktan çıkıp içinde ortak bilinçaltımızın izlerini gördüğümüz büyük bir labirent aynaya dönüştü. Zaten sen “benim hikâyeme göre okumak aynanın içine bakmak demektir” dememiş miydin bize. Aynanın senin hikâyeni mi yoksa bizi mi yansıtıyor biz hâlâ bunu tartışıyoruz.

    Sevgili Galip, buraya kadar anlattıklarımı seni okuyan herkes biliyordu ama bundan sonra anlatacaklarımı sadece iki kişi biliyoruz. Biz Rüya’nın cismani varlığını yalnızca bir kez, kitabın ilk sayfasında uyurken senin gözünle gördük, sesini de onunla telefonda konuşurken duyduk. Her şeyi o kadar detaylı anlatmana rağmen, Rüya neden silik kaldı? Biz en çok onu merak ettik Galip.

    Sen bize her türlü özelini açmışken Rüya’yı hiç anlatmadın. Rüya’yı kıskançlıkla sevdiğini söylerken bizden mi kıskandın Galip? Biz onu senin kadar sevemezdik zaten ama yine de Rüya’nın dış görünüşünü çok merak ettik. Hepimiz onu farklı hayal ettik ama lafla ağzından kaçırdığın şu özellikleri hepimizin hayallerinde aynı kaldı: Rüya’nın saçları sincap rengindeymiş, üst dudağı Tolstoy’un kadın kahramanları gibi öne biraz çıkıkmış ve bacakları da uzunmuş. Rüya’nın güzel olduğunu da kapıcının karısı Kamer Teyze’den öğrendik. Doğru bilmiş miyiz?

    Günlük yaşamda bir kadının kocasını terk etmesi gibi basit bir olay senin elinde nasıl olağanüstü bir hikâyeye dönüştü biz hâlâ anlamış değiliz. Yeşil tükenmez kalemle yazılan yalnızca on dokuz kelimelik o terk mektubunu okuyunca ne hissettin? “Seni bıraktığım yerde bulamamaktan korkardım” derdin hep, bu korkun gerçek oldu. Rüya'nın yeşil kalemle imzaladığı imzasıyla saatlerce bakıştın. Unutmadan şunu da söyleyeyim, Alaattin artık o yeşil tükenmez kalemden satmıyor. Bir daha kimse sevgilisine yeşil kalemle terk mektubu yazmasın diye satmaktan vazgeçmiş. O mektubu kaç kez okudun? Bize söylediğin gibi Rüya mektubunda geri döneceğini belirtmediği gibi, dönmeyeceğini de belirtmiyordu. En kötüsü de buydu ya: Belirsizlik. Kelimeleri saymak nereden aklına geldi? Bizle o mektubu neden paylaşmadın? Mektupta “Annemleri idare edersin” demişti. Galip sen bunu çok iyi yaptın, belki yakın çevrene onun yokluğunu hissettirmedin ama biz çok hissettik. “Sana haber veririm” demişti, seninle birlikte roman boyunca biz de o haberi korkuyla karışık bir endişeyle bekledik. Her şeyi unutan, dalgın Rüya sana haber vermeyi de unuttu sanırım. Bize verdiğin ipuçlarından biz mektubun eksik parçalarını şöyle tamamladık. Tam 19 kelime:

    Galip,
    Ben bu hayattan çok sıkıldım artık. Kimseye haber vermiyorum. Annemleri idare edersin. Uygun zamanda sana haber veririm.
    Rüya

    Mektup buna benziyor muydu? Keşke bizimle paylaşsaydın. Belki sana yardımcı olabilirdik. Rüya’ya dair bizimle hiçbir şey paylaşmadın. Kadın okurlarımız belki Rüya’nın içinde bulunduğu durumu, ruh halini daha iyi yorumlayabilirdi. Bazen düşünüyoruz da acaba Albertine de Rüya’ya mı özendi de Marcel'e mektup yazarak evden çekti gitti? Rüya gidince, senden önce biz evin içindeki nesnelerin ve gölgelerin yeni kişiliklere büründüğünü, evin başka bir ev olduğunu fark ettik. Evle birlikte biz de değiştik.

    Mektubunu bizimle paylaşmadın ama bunun yanında bizlere çok daha güzel yazılar bıraktın. Hikâyenin yarısını köşe yazılarıyla doldurdun. Ancak bunlar bizim alışık olduğumuz, bildiğimiz köşe yazılarına hiç benzemiyordu. İçlerinde öykü gibi olanlar vardı, deneme türüne girenler, otobiyografik serüvenler de vardı. Biz bunları boşuna anlatmadığını biliyorduk. Hepsinin senin hikâyenle bir bağlantısı olduğunu, bize yol göstermeye ya da işaretler göndermeye çalıştığını biz biliyorduk. Bunları bize Celal’in yazdığını söylemiştin ama Celal’den sonra onun yerine geçerek yol gösterici sen oldun bizim için. Ama onun başkalarını taklit ettiği gibi onu taklit etmedin bu sefer, onun gibi işe sarılarak, onun açısından bakmayı öğrenerek yaptın bu işi. “Rüyamda en sonunda olmak istediğim kişi olduğumu gördüm” diye başlayarak yazdığın o yazıyı da çok beğendik.

    Sevdiğin kadını ve hayran olduğun gazeteciyi bulmak amacıyla boşa bekleyişlerle, kaçırılmış randevularla dokulu, bitmek bilmez bir kış haftasında, kar, korku ve sırlarla örtülü, tenha sokaklarda, dış mahallelerde, kalabalık meydanlarda, kahvehanelerde, popüler kültürüyle, gizli tarihiyle, esrarıyla karanlık mezarlarıyla akla hayretler veren bir İstanbul’da gezindin. Seninle birlikte biz de aylak aylak gezindik. Seni gözetlediğini düşündüğün şey Celal’in gözü değildi, bizdik. “Biri Beni Gözetliyor” bölümündeki “Biri” de bizdik. Bu yolculukta Celal’in köşe yazılarıyla biz de sana eşlik ettik. Plastik poşetlerin üzerindeki resimlerde, çekili perdelerde, sana zamansız havlayan köpeklerde Rüya’ya dair bir işaret ararken bizi hiç görmedin mi? Arşivci Saim’le sabaha kadar gazetelerde Rüya’yı ararken, Celal’in eski yazılarını okurken de mi bizi görmedin? Bazen karını, bazen kendini aradın. Her yerde karının izine rastladın ama kendisine değil.

    Karının adını ilk nerede okumuştun hatırlıyor musun? Rüya’nın adını ilk kez babaannelerdeki bir kartpostalda okumuştuk. Ortaokulda aynı sınıftaydınız, aynı sırada oturur, aynı hocalardan ders alırdınız. Aynı apartmanda büyüdünüz, aynı merdivenleri çıktınız, aynı aslan şekerleriyle lokumları atıştırdınız, birlikte ders çalıştınız, aynı hastalıklara birlikte yakalandınız, aynı yaştaydınız, aynı okula gittiniz, aynı sinemada birlikte hafızanızı kaybettiniz. Bunları nereden mi biliyoruz? Hakkında sandığından daha çok şey biliyoruz: Hikâyelerine bayıldığın amcaoğlu size bir gün bir kitap getirmişti de siz de sayfaları merakla çevirmiştiniz. O kitapta aşk o kadar güzel anlatılmıştı ki sen de ondan sonra Rüya’ya âşık olmuştun. Seni okuyanlar da senin hikâyeni okuduktan sonra âşık oldu. İzin verirsen bundan sonra seni sana biz anlatalım.

    3 yıllık evlilik hayatınız boyunca, belirsiz bir yerdeki bilinmeyen bir hayatın neşe ve eğlencesin kaçırmaktan şikâyetçi görünen hep Rüya olmuştu, sen değil. Sen işten eve gelince, Rüya ya çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında ya da dağınık mavi bir yatak odasında uyuyor olurdu hep. Sen işten eve gelince, küllüklerdeki sigaraların sayısından ve cinsinden, eşyaların, nesnelerin duruşundan ve eve girmiş bir yenisinden, yüzünün teninden Rüya’nın o gün ne yaptığını pek de fazla yanılmadan çıkarırdın. Rüya bir işte çalışmak istemez, kendine bir başkasına bakar gibi bakardı hep. Mutlu gülüşünü çok severdin. Evli barklı ev kadını Rüya seninle konuşurken bile seninle mi yoksa okuduğu kitaplardaki kahramanlara mı sorardı bilemezdin, biz de o zaman çok üzülürdük. “O kitabın kahramanı ben olsam beni sever miydin” diye sorduğunda, Rüya “saçmalama” diye kestirip attığında da çok üzülürdük biz. Akşamları kâbus gibi karanlık çöktüğünde sabırsız ve sinirli oturur, bacaklarını sabırsızca çekiştirirdi, arada bir derinden derine iç çekerek bir şeylerin hayalini kurduğunu gözünden kaçmazdı.

    Rüya'nın seni sevmesini çok istiyordun, biz de çok istiyorduk. Yıllardır hayran olduğun o zatın, Celal’in kimliğine girerek yazdığın o köşe yazılarını Milliyet gazetesinde her sabah bir zamanlar senin sabırsızlık ve heyecanla okuduğun gibi biz de okuyoruz. Ama Rüya’yı hiç anlatmıyorsun. Belki sana acını hissettirdiği için ondan bahsetmiyorsun. Buna rağmen ondan bahset Galip, onun seninle yaşadığı hüznü, kaderi anlat, gözümüzden kaçtıysa seni neden sevmediğini anlat, sevdiyse de neden sevdiğini de anlat. Seni neden sevmediğine dair bizim birkaç fikrimiz var. Yanılıyorsak, seni üzersek bağışla bizi.

    Konak sinemasından kolunda şefkatle tuttuğun karın lobideki afişlerde ve kalabalığın içinde kendisine başka bir dünyanın kapılarını açacak bir yüz aradığını Belkıs’tan önce biz fark etmiştik. İlkokul ikinci sınıftayken çokça oynadığınız “yok oldum” oyununda saklanma sırası sana geldiğinde ve Rüya'nın seni aramadığını hayal ederken, aslında o çoktan seni aramayı bırakıp Celal'le Alaattin’in dükkânına gitmiş olurdu, sen o zaman ne hissederdin? Hangi hikâyeler, hangi anılar, hangi masallar hafıza bahçesinde açan hangi çiçeklerdi ki onlar, tadına, kokusuna, keyfine iyice varabilmek için Celal’le Rüya, seni dışarıda bırakma zorunluluğunu duymuşlardı? Sen hikâye anlatmayı bilmediğin için mi? Onlar kadar renkli ve neşeli olamadığın için mi? Celal’le Rüya’nın aralarındaki yaş farkına karşın bazı yanlarıyla birbirlerine benzedikleri için mi? Yaşama sevinçleri, merakları, giz çözme istekleri seninkilerden çok mu farklıydı ki? Senin içine giremediğin o dünyaları o kadar küçük müydü? Sen açıkça belirtmesen de biz olayın kişiliklerinizdeki farktan kaynaklandığını sezmiştik. Tüm bunlara rağmen biz Rüya’ya kızmayışını sevdik, onu olduğu gibi kabul etmeni, onun için her şeyi yapabileceğini sevdik. 73 yaşında hani Rüya’nın artık başka hayatları özlemeyecek kadar yaşlandığında seni seveceğini söylediğinde biz o günü gerçek sandık ve seni sevdiğini duyduğumuzda çok mutlu olduk.

    Özlemlerini de bilirdik Galip. Boğaz’ın karanlık sularında bir sandal gezisine çıkmayı değil, Rüya’nın kapıları kapalı bahçenin söğütleri, akasyaları, asmalı gülleri ve güneşin altında gezinmeyi ne kadar çok isterdin. Sessizliğin, Rüya’nın sessizliğinin acımasızlığını bilirdin. “Ne var aklında?” diye merak ederdin, yıllar sonra onun akşam işten dönen kocası olduğunda sana yasak olan aklın o gizli bahçesindeki esrarı ne sen ne biz öğrenebildik.

    Sana kızdığımız taraflarımız da oldu. Seninle evlenmek isteyen o hayat kadınıyla olan erkekçe deneyiminde senin İstanbul’u arşınladığın gibi Joyce'un Dublin’i arşınlayan Stephen Dedalus'una mı özendin? Kendini o kadar yalnız ve çaresiz mi hissettin? Yoksa o kadında bizim göremediğimiz, sana Rüya’yı anımsatan bir şey mi vardı? Özelse bu soruma cevap vermeyebilirsin. Rüyanın cesedine bakamadın, biz de bakmadık. Babasının tek tek sağ sola dağıttığı, kimilerini sattığı eşyaları da görmek istemedin hiç? Buna nasıl müsaade ettin? Rüya’dan sonra onun geçtiği sokaklardan geçmek istemedin, yolunu gece değiştirir kendini İstanbul’un tuhaf ve karanlık ara sokaklarında bulup kaybolduğunda biz de kaybolmuş olurduk seninle.

    Rüya’yı nasıl sevdiğini de biliyorduk: Belleğinizin ve hatırladıklarınızın ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığında severdin onu, seni terk eden ruhunu arar gibi severdin onu, esrarlı ve hüzünlü yüzünde kapıldığın çaresizlik acı ve kıskançlıkla severdin onu.

    Galip, keşke Rüya saklandığı yerden çıksaydı, keşke “seni seviyorum, beni affet, seni çok üzdüm” deseydi. İşte biz o zaman inan çok sevinirdik. Biz de üzüntüden ağlamaz, içimizde ağlamasını bilenler mutluluktan ağlardı o zaman. Sen Rüya’nı değil kendini buldun, biz de senin sayende senin gibi sevdiklerimize değer vermeyi ve onları daha çok sevmeyi öğrendik.

    İmza
    Bir akıl hastası değil, sadece sadık bir okurunum
  • Önce doğal felaketleri düşünün. Son bin yıl içinde, on beş milyon insanın doğa felaketleri sonucunda öldüğü düşünülüyor. Son birkaç yılda, sel felaketleri, her sene tahmini 20.000 kişinin ölümüne ve on milyonlarcasının ıstırap çekmesine sebep olmuş. Bazı yıllar sayı artıyor. 2004 yılı Aralık ayının sonunda, birkaç yüz bin insan tsunami sonucunda hayatını kaybetti.
    Her gün yaklaşık 20.000 insan açlıktan ölüyor. Tahmini 840 milyon insan, ölmeseler de, açlık ve yetersiz beslenmeden mustarip. Bu, şu anda hayatta olan 6.3 milyar insana oranlandığında büyükçe bir oran.
    Hastalıklar yılda milyonlarca kişiyi öldürüyor. Örneğin vebayı düşünün. 541-1912 yılları arasında 102 milyondan fazla insanın veba yüzünden öldüğü tahmin ediliyor. Unutmayın ki bu dönemde insan nüfusu şu ankinin sadece küçük bir bölümüne denk geliyordu. 1918 grip salgını, 50 milyon insanı öldürdü. Dünyadaki güncel insan nüfusu ve küresel hareketliliğin sıklığı ve hızındaki artış düşünüldüğünde, yeni bir grip salgını milyonlarca ölüme daha neden olabilir.
    HIV şu anda her yıl neredeyse 3 milyon insanı öldürüyor. Diğer bulaşıcı hastalıkları da eklersek, öncesi ıstırap dolu, her yıl neredeyse 11 milyon ölüme ulaşırız. Habis urlar her sene 7 milyon hayat mâl oluyor. Bu ölümlerin de öncesinde kaydadeğer ve uzun süren acılar çekiliyor. 3.5 milyon kişi kazalarda ölüyor (bir milyondan fazlası trafik kazası). Diğer tüm ölümler eklendiğinde, 2001 yılında neredeyse 56.5 milyon insanın öldüğü anlaşılıyor. Bu büyük rakam, saniyede 107 insana tekabül ediyor. Dünya nüfusu arttıkça, ölüm rakamları da artıyor. Dünyanın, bebek ölümleri oranının yüksek olduğu bazı bölgelerinde, bu ölümlerin çoğu hayat başladıktan birkaç sene sonra gerçekleşiyor. Fakat ortalama yaşam süresi artsa da, daha fazla doğumun daha fazla ölüme neden olduğunu biliyoruz. Şimdi ölenlerin sayısını bir de ölenlerin arkalarında bıraktıkları ve onların yasını tutan ve onları özleyen aile fertleri ve arkadaş sayısıyla çarpın. Her ölüm için geride çok daha fazla sayıda yas tutan insan kalıyor.
    Çoğu hastalık insan davranışlarına bağlıysa da, türdeşlerimizden bazılarının diğerlerine kasıtlı bir biçimde verdiği zararları düşünün. Bir uzman, 20. yüzyıldan önce toplu katliamlarda 133 milyondan fazla insanın öldürüldüğünü tahmin ediyor. Aynı yazara göre, 20. yüzyılın ilk 88 yılında 170 milyon insan (en yüksek tahmin 360 milyon) “vuruldu, dövüldü, işkence gördü, bıçaklandı, yakıldı, aç bırakıldı, dondu, ezildi ya da ölene kadar çalıştırıldı; canlı canlı gömüldü, boğuldu...[asıldı], bombalandı ya da hükümetlerin silahsız ve çaresiz vatandaşlarını ve yabancıları öldürdükleri binbir yoldan biriyle öldürüldü.
    Hepimizin bildiği üzere, milyonlarca insan savaşlarda öldürülüyor. Şiddet ve Sağlık Dünya Raporu’na göre, 16. yüzyılda çatışmalar sonucunda 1.6 milyon, 17. yüzyılda 6.1 milyon, 18. yüzyılda 7 milyon, 19. yüzyılda 19.4 milyon ve en kanlı yüzyıl olan 20. yüzyılda 59 milyon insan öldürüldü. Dünya Sağlık Örgütü, savaşta yaralanma sonucu 2000 yılında -akıllarda özellikle kanlı olarak kalmayan bu yılda- 310.000 insanın öldüğünü tahmin ediyor.
    Çekilen acı bu kadarla da kalmıyor. Tecavüze, saldırıya uğrayan, sakat bırakılan ya da cinayete kurban giden insanları düşünün. Her sene yaklaşık 40 milyon çocuk kötü muamele görüyor. Şu anda hayatta olan 100 milyondan fazla kadın ve çocuk kadın sünnetine maruz bırakıldı. Bunlara ek olarak, kölelik, aşağılanma, haksız yere hapsedilmek, dışlanma, aldatılma, zorbalığa maruz kalma ve baskı altında tutulmanın binbir şekli de hayata dahil.
    Yüz binler için, acı o kadar büyük ve göz ardı edilmesi o kadar imkansız ki, kendilerini öldürüyorlar. Örneğin, 2000 yılında 815.000 insanın intihar ettiği düşünülüyor.
    Polyannacılık birçok insana, bütün bunların kendilerinin ya da çocuklarının başına gelmeyeceğini düşündürüyor. Ve tabii ki gerçekten de çok az sayıda olsalar da bazı insanlar kaçınılmaz olmayan acılardan kendilerini sakınabiliyorlar. Fakat istisnasız herkes, yukarıdaki ıstırap kategorilerinden en az birini ya da birçoğunu tecrübe ediyor.
  • İngiltere’deki yüzlerce okul geleneksel müfredatı yeni bir konu ile genişletmeye hazırlanıyor: Farkındalık.

    İngiliz hükumeti öğrencilerin ruh sağlığını iyileştirme çalışmalarının bir parçası olarak yaklaşık 370 okulda öğrencilerin farkındalık (Mindfulness) çalışmaları yapmaya başlayacağını duyurdu. Hükumet, 2021 yılına kadar sürecek olan çalışmanın dünyadaki türünün en büyüğü olduğunu belirtti.

    Programda; rahatlama teknikleri, nefes egzersizleri ve çocukların duygularını düzenlemelerine yardımcı olan diğer yöntemleri öğrenmek için ruh sağlığı uzmanlarıyla çalışılacak.

    Bu girişim, Ulusal Sağlık Servisi tarafından yapılan bir anketin, 2017’deki değerlendirmeleri sırasında İngiltere’deki 5 – 19 yaş arasındaki sekiz çocuktan birinin en az bir zihinsel rahatsızlıktan muzdarip olduğunu tespit etmesinin ardından planlandı. Anket, çocuklarda görülen zihinsel rahatsızlıkların 1999 yılında yüzde 9.7 olduğunu, ancak bu oranın 2017 yılında yüzde 11.2’ye çıktığını göstererek bir artışa işaret ediyordu.

    Londra Üniversitesi’nde çocuk ruh sağlığı alanında doçent olarak görev yapan ve hükümet denemelerine öncülük eden Dr. Jessica Deighton, bu girişimin kestirme çözümlerden çok daha fazlasını sunmak amacında olduğunu belirtiyor.

    “Okul ortamlarını zihinsel sağlık konusunda daha bilinçli hale getirerek zihinsel sağlık problemlerinin utanç verici bir şey olduğu düşüncesini yıkmaya çalışacağız.”

    Öğretmenleri rol yapma alıştırmaları konusunda eğitmek, rahatlama tekniklerini öğretmek ve okullara grup tartışmaları için profesyonel kişileri davet etmek gibi çeşitli yöntemlerin programa dahil olduğunu da ekliyor.

    Deighton son olarak şöyle diyor, “Amacımız çocukların kısa vadede iyi hissetmesini sağlamak değil, onları hayatın ileri safhaları için daha iyi bir şekilde hazırlamak.”

    Kaynak:
    https://www.nytimes.com/...children-school.html
  • At Yarışı, en eski ve en yaygın sporlardan biridir. İlk at yarışları, eski Türk devletlerinde yapılmıştır.

    Hititler, Asurlular, Romalılar ve Mısırlıların at yarışları düzenlediği bilinmektedir. Homeros MÖ 9. ya da 8. yüzyılda yazdığıİlyada adlı yapıtında atlı araba yarışlarından söz eder. Kuzey Afrikalı, Çinli, Pers ve Arap binicilerin de yarışlar yaptığı bilinmektedir.
    İlk düzenli yarışlar, 17. yüzyılda İngiltere Kralı II. Charles döneminde yapıldı. 1665’te Kuzey Amerika’da ilk resmi at yarışı düzenlendi. At yarışları, bugünkü uluslararası biçimini 19. yüzyıl ortalarına doğru kazanmaya başladı. Günümüzde en ünlüİngiliz engelli yarışı, Liverpool’daki Aintree koşu pistinde yapılan Büyük Ulusal Yarış’tır.
    Günümüzde at yarışları safkan ya da yarımkan atlarla yapılır. Yarışlar düz ve engelli koşu olmak üzere ikiye ayrılır. Düz koşulara en değerli yarış atları katılır ve bu yarışlar büyük ödüllü yarışlardır. Engelli koşularda yaşça daha büyük olan atlar, daha yüksek ve kalın engelleri aşmaya çalışırlar.
    Bir yarış nasıl koşulur?
    Klasik at yarışlarının yanı sıra “yaşa göre ağırlık” ya da handikap koşularında farklı yaşlarda atlar yarışır. Ama bu atlar arasındaki yaş farkının doğurduğu eşitsizlik, yaşça daha büyük olan atların, öbürlerinden daha fazla ağırlık taşımasıyla giderilir. Ayıca atların taşıyacağı ağırlık geçmişte aldıkları dereceler de göz önünde bulundurularak belirlenir. Bir atın taşıdığı ağırlık asıl olarak binici (jokey) ve eyerdir. Ama gerektiğinde eyerin altına, içinde kurşun bulunan ağırlık torbası koyulur.
    Yarış başlamadan birkaç dakika önce jokeyler atlara binip başlama noktasına giderler. Bir koşu iki türlü başlatılabilir. Birincisinde, pisti enlemesine kesen şeritlerin oluşturduğu bir başlama kapısı kullanılır. Atlar, çıkış kapısının arkasında sıralanır, hakem kaldıraçla engeli yukarıya kaldırınca yarış başlar. İkinci tür çıkışta, her at için ayrı bölme kullanılır(starting box). Binicilerin değişik durumlara göre karar verebilme yetenekleri, becerileri ve soğukkanlı olmaları yarışı büyük ölçüde etkiler. Biniciler her atın farklı bir koşma biçimi olduğunu bilirler. Bazı atlar önde dörtnala gitmekten hoşlanır ve sonuna kadar böyle koşarlar. Bazıları ise öne geçer geçmez yavaşladığından, jokeyler bu tür atları bitiş çizgisine yakın bir mesafede atağa geçirirler. Bir jokey tempoyu iyi denetleyebilmeli, atın önünü açık tutmalı ve öbür atların arasından sıyrılıp öne çıkabilmek için hızlı davranmalıdır. Bir jokey, başka bir atı sıkıştırmak, önüne geçerek onu engellemek gibi kuraldışı davranışta bulunursa, o jokeyin bindiği at kuraldışı bulunduğu atın gerisine atılır. İlk dört dereceye giren atların eyer ve ağırlık torbaları, yarış sonunda önceden saptanan ağırlıkta olup olmadığı denetlenir.
    Günümüzde at yarışları
    İngiltere’de at yarışları, 1750’de Newmarket’ta kurulan Jokey Kulübü’nce düzenlenir. Beş klasik koşudan en önemlisi, Derby (Epsom) yarışıdır. Bu yarışta 3 yaş atları 2400 m koşarlar. Atların iki tekerlekli, hafif bir aracı çektikleri yarış türü ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’da çok yaygındır. ABD’de en önemli klasik koşular, Kentucky Derby,Belmont Stakes ve Preakness Stakes yarışlarıdır.
    Fransa’da klasik koşular Jokey Kulübü Büyük Ödülü, Paris Büyük Ödülü ve Zafer Takı Büyük Ödülü yarışlarıdır. Avustralya’da en ünlü yarış Melbourne Kupa Koşusu’dur. Dünya binicilik şampiyonası ilk kez 1970’te yapılmıştır.
    At yarışlarının daha heyecanlı bir spor olmasını sağlayan etkenlerden biri de bahistir.
    Türkiye’de at yarışları
    Türkiye’de ilk at yarışının, Osmanlı Padişahı Orhan Bey’in Bursa’yı alışından sonra yapıldığı bilinmektedir. 17. yüzyılda Edirne’de ve İstanbul’daki Yıldız Köşkü bahçesinde at yarışları düzenlenmiştir. 19. yüzyılda Makriköy’de (bugün Bakırköy) Veli Efendi’nin topraklarında (bugün Veliefendi Hipodromu) ve Kâğıthane’de at yarışları yapılırdı.
    Cumhuriyet dönemindeki düzenli yarışların ilki 1924’te yapıldı. Bugün en ünlü koşu olan Gazi Koşusu 1927’de başlatıldı. Günümüzde Türkiye Jokey Kulübü bünyesinde İstanbul,Ankara, İzmir, Adana, Bursa ve Şanlıurfa gibi kentlerde yapılan yarışların yanı sıra, yine aynı kurumun bünyesinde Cumhurbaşkanlığı Kupası, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık Kupası ve Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenlenmektedir. Gazi Koşusu 1927’den beri yapılmakta olup, ülkemizde aralıksız en uzun süre yapılan spordur.
  • Selâmun aleyküm :))
    Târık Tûfan der ki; 'Önce selâm, sonra kelâm!' :))
    Merhaba arkadaşlar :)) Profil bilgilerimin dışında beni biraz daha tanımak isteyen arkadaşlar oluyor ara ara. Hiçbirini kırmadan sorularına bir cevap olması bâbında tüm arkadaşlarıma açık bir iletiyle bilgi vereyim dedim kendimle ilgili :))

    Profil ismim Yeşim Firûzan. Kitap okumayı seviyorum. Ve yaptığım yemekleri sevdiklerime yedirmeyi. :)) Ve biraz da yazmayı. Yazmak benim için bir zorunluluk, zaman zaman. Öyle zamanlarda yazmasam nefes alamayacağımı hissediyorum. :)) Uykudan uyanıyorum dilimde dizelerle... :)) Bir keresinde uyandığımda Farsça bir şiirle uyandım. Farsçayı lise yıllarımda kendi kendime biraz incelemiştim, hatırlamıyorum bile şimdi :)) Ama buna rağmen yazdığım şiirin anlamını biliyordum, sözlükten baktığımda anlamını doğru anladığımı gördüm :))
    İstanbul'luyum, hakiki İstanbul'lu. Yaşım yok, çünkü her yaştan arkadaşım var ve onları ürkütmek istemediğimden yaşım yok! :)) Tahminen 14 ile 60 yaş arası arkadaşlarımın yaşları, o yüzden, her yaşla anlaşabilmek, konuşabilmek için yaşım yok... :)) Kalbime sorarsanız kalbim hep 19 atıyor. Temiz-nezih arkadaşlık çok kıymetli benim için :)) Çoğu insan bunun kıymetini bilmiyor ne yazık ki. :)) Temiz-nezih arkadaşlığın ne kadar kıymetli olduğunu bilen güzel insanları Çıkarsın Rabbim karşımıza :))
    Hep güldüğüme bakıp, 'oh tabii, kadının herşeyi yolunda, güler tabii!' diye düşünenleriniz varsa, söyleyeyim ki; Herşey yolunda değil, başımda bir sürü sağlık sorunum var, saray entrikaları çeviren ve asla başedemediğim-başetmeyi hayâl bile edemediğim-'Allah Başetsin!' deyip Allah'a havâle ettiğim bir üvey anne sorunu var! :)) vs: :))

    https://www.youtube.com/watch?v=ywz8fY4TbG4 :))

    Başka ne anlatayım bilemiyorum. Sanalda ya da reelde olduğum gibiyim, olduğumdan farklı davranmıyorum. İçimden geldiği gibi davranıyorum. Profil bilgilerimde yer aldığı gibi;

    Kabalıktan, nezâketsizlikten, gizli-açık düşmanlıktan, terstürs konuşmalardan, zorbalıktan hoşlanmıyorum! Böyle davranacaklar lütfen beni takip etmesin ve hatta engellesin!

    Arkadaşlıkla, insanca gelen hoşgeldi, sefâlar getirdi :))

    Kalın sağlıcakla arkadaşlar :))