Emil Michel Cioran

Emil Michel Cioran

8.7/10
324 Kişi
·
893
Okunma
·
281
Beğeni
·
17.272
Gösterim
Adı:
Emil Michel Cioran
Unvan:
Filozof, Deneme Yazarı ve Tanınmış 20. Yy. Retorik Sentezcisi
Doğum:
Răşinari, Romanya, 8 Nisan 1911
Ölüm:
Paris, 20 Haziran 1995
Emil Michel Cioran (Emile Michel Cioran), Rumen yazar. (8 Nisan 1911 Răşinari, Romanya - 20 Haziran 1995 Paris) filozof, deneme yazarı ve tanınmış 20. yy. retorik sentezcisidir. Eserlerinin bir bölümünü Fransızca bir bölümünü ise Rumence kaleme almıştır. Ortodoks bir papazın oğlu olarak dünyaya gelen Cioran, Sibiu şehrinde Colegiul National Gheorghe Lazăr Lisesi’nde okumuş ve on yedi yaşından itibaren Bükreş’de felsefe ve estetik öğrenimi görmüştür. 1928 yılında burada iken Eugène Ionesco ve Mircea Eliade ile tanışmış ve onlarla sıkı bir dostluk kurmuştur. 1932′den itibaren düzenli olarak bazı dergilerde yazmaya başlamıştı. Bükreşli entellektüeller Eiserne Garde adlı radikal, faşist, anarşist partinin kabartması gibiydiler. Cioran, diğer bazı entellektüeller gibi bu gerçeği inkâr etmiyordu. Ve bolşevizmin boğdurucu şiddet ruhuna doğru yanılsamayla çekildiklerini görüyordu. Daha sonra bu düşüncelerindeki samimiyetin sıkıntılarını kendi öz eleştirisinde verirken etki altında kalmasından ve buna olan şaşkınlığından dolayı özür dileyecekti. 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar Eiserne Garde’nin sempatizanı, Hitler’in ve antisemitizmin takipçisiydi. 1933’de Hitler hakkında yazdığı şey çarpıcıdır: „Hitler kadar bugün bizi etkileyen, sempati uyandıran ve hayranlık bırakan başka bir politikacı lider göremiyorum!“ Daha sonra bu açıklamasını şu şekilde soruyla karşılamıştır: „…öyleyse hümanizm nedir, neyini kaybetmiştir eğer Röhm-Putsch katliamında o denli moral ve ruhen zaten her şeyini kaybedenler öldürülüyorsa?!“ 1933’den 1935’ye kadar Cioran, Berlin’de kalır. 1937’den sonra ömrünün geri kalan kısmını çatı katında bir evde yaşadığı Paris’de geçirir. Önceleri Rumence yazan Cioran, 1945’den itibaren de Fransızca yazmaya başladı. Bir filozof olarak Fransızca dilinde isminin ilk duyulduğu, ya da okunduğunda etkileyici ve sürükleyici bir yumuşaklığı olamadığını düşünerek ismine M. kısaltmasını yani Michel eklemesini koydu. Bu isim değişikliği böylece tarihe E. M. Cioran olarak kaydoldu ve yazılarındaki etnik muhalifliğinin belirgin karakteri oldu. Cioran, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tarihteki deneme yazarları ve radikal kültür eleştirmenleri içerisinde önemli bir yere sahiptir. Gerek denemelerinde, gerekse eleştirilerinde öncesinde pesimistçe yola çıkarken şaşkınlık yaratan yanılgılarının ve özdeyişlerinin vardığı zirve çaresizliktir. Bu tespite istinaden şunu söylemiştir: „Hiç bir kriterin olmadığı bir dünyada yaşamak isterdim… Hiç bir prensibin ve formun olmadığı bir dünya! Bir dünya ki, belirsizlikler diyarı; çünkü bizim şu ana dek yaşadıklarımız tamamen formlara, kriterlere bağlı o kadar yavan. Lisansını Bergson üzerine hazırladığı bir tezle aldı. 1934'te Bükreş'te yayımlanan ilk kitabı Sur les cimes du désespoir Ümitsizliğin Doruklarında, kendisinin de kabul ettiği gibi, sonradan Rumence ve Fransızca yazdığı her şeyin özünü barındırır. Hayatın trajik boyutundan habersiz olmakla suçladığı Bergsonculuk'tan o dönemde koptu. 1937'de, dini bir krizin ürünü olan ve tartışmalar yaratan kitabı Gözyaşları Ve Azizler Üzerine yayınlandı. Aynı yıl, Bükreş Fransız Ensititüsü'den bir burs alarak Paris'e gitti ve oraya yerleşti. 1995 yılında Alzheimer hastalığından öldü. Cioran konservatif felsefeye olan ilgisini ilk gençlik yıllarında kaybetmiş, kişisel düşünce ve lirizm adına sistematik düşünce ve soyut spekülasyonlarda bulunmayı reddetmişti; "Hiçbir şeyi keşfetmedim. Ben sadece kendi hislerimin sekreteri olmaya devam ettim" Son dönem eserlerinde kötümser hava çoğu eleştirmen tarafından çocukluğundaki olaylarla ilişkilendirilmiştir. Ancak ondaki septiklik, nihilizme yakın duruşun tek bir sebebe irca edilemeyeceği de söylenebilir. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi tanınmış varoluşçu yazarların eserlerindeki beşeri yabancılaşma teması henüz 1932'lerde genç Cioran'ın eserlerinde görülmektedir. "Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?" diye sormaktaydı Cioran o yıllarda. Cioran# insanlığın trajedisini değil fakat kendisi gibi hem düşünen hem hisseden bir ontolojik vatanından sürgüne gönderilmişliğin kolay kolay kimsenin hesabını yapmadığı iç çekişleriyle , bir yurtsuz kimliğiyle yaşamış ve yazmıştır.Dünyanın hergünkü işleyişini,acılarını,sevinçlerini genelden ayrı düşen yönüyle kimi zaman buruklukla kiminde de kahırla yorulmuş bir farkındalıkla ilmek ilmek kitaplarına işlemiştir.Koyunun derdinden geçenlerin,hatta koyunun derdinde bile olmayanların hayatı muştulamalarının, rezilliklerinin ve kaybolmuş bir vicdanla bu hayatı olurlamalarıyla bir kez daha bu temele harç atanların asla anlayamayacakları bir yanlış yerde aranan 'cephane' olarak bilinmektedir.Öteden beri aynı döngünün aynı kıvrak zekayla birer parçası olmuş adam gibi adamların adam olmayan adamlıklarının ipliğini pazara çıkarmış ve aynı kahpeliği masallardan oluşmuş fazilet,uluhiyet ve vicdan tarzı tanımı kendi ellerinde oyuncak olmuş kutsal yaftalı aşağılık kavramları zihinlerin harcı yapan devridaim işbirlikçilerinin uyuttuğu bir insanlığı sersemliklerinden silkinmeye ömrünü adanmış eşsiz bir bilge.
Bir gün bir adam onu zengince döşenmiş bir eve soktu ve şöyle dedi: 'sakın yerlere tükürme!' canı tükürmek isteyen Diogenes, adamın suratına tükürdü ve ona, bulduğu tek pis yerin orası olduğunu haykırdı.
Her şey görünüm değiştirir, güneş bile; her şey eskir, mutsuzluk bile...
Emil Michel Cioran
Sayfa 112 - Metis Yayınları
Can sıkıntısı, hiçbir inanç adına yaşamayıp, hiçbir inanç adına ölmeyenlerin çektikleri azabın adıdır.
Konuşanların sırrı yoktur. Ve hepimiz konuşuruz. Kendimize ihanet eder, kalbimizi teşhir ederiz; her birimiz dile gelmezliğin celladıyızdır; her birimiz sırları, en başta da kendi sırlarımızı yok etmek için yırtınırız.
Emil Michel Cioran
Sayfa 21 - Metis Yayınları
''Aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız.
Vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır...''
Gündüz, düşüncelere düşmandır; güneş karartır onları; ancak gecenin ortasında açılırlar...
Emil Michel Cioran
Sayfa 136 - Metis Yayınları
"Aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız. Vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır."

"Hiçbiɾ kɾiteɾin olmadığı biɾ dünyada yaşamak isteɾdim' Hiçbiɾ pɾensibin ve foɾmun olmadığı biɾ dünya! Biɾ dünya ki, beliɾsizlikleɾ diyaɾı; çünkü bizim şu ana dek yaşadıklaɾımız tamamen foɾmlaɾa, kɾiteɾleɾe bağlı o kadaɾ yavan. "

Kitap sindire sindire yavaşça okuyabileceğiniz tarzda felsefik ve bir o kadar dopdolu , felsefe severlerin okumasını tavsiye ederim.Hayatla ilgili her duyguya değinmiş yazar.İnsana gerçek anlamda birşeyler kattığını düşünüyorum.

Bilmeyenler için; Cioran’ın yabancılaşma üzerine fikirleri, varoluşçu yazarlardan olan Albert Camus ve Jean-Paul Sartre'yi derinden etkilemiştir.Pesimist yaklaşımıyla Cioran, hayatın, anlamsızlığı, sıkıntısı, çaresizliği ve sakıncaları üzerine çok yazdı.Ve Cioran aynı zamanda filozoftur.

Bana bu kitabı hediye eden değerli arkadaşıma çok teşekkür ediyorum.
Cioranın bu eseri için anahtar kelimeler sanırım şunlardır; Mükemmel, düşündürücü, etkileyici, çarpıcı, felsefik, dramatik, şiirsel, açık.

Ciroan, eserinde felsefi görüşlerini kendisine has çarpıcı üslubu ile ifade etmiş. Eser bazı yerlerde düşünselliği devreye soktuğu için aktarımı yavaşlatsa da genel itibari ile akıcı ve tamamlayıcı seriler şeklinde ilerliyor.

Kitapta yoğun bir haz ve ilham'ın eşlik ettiği anlatım söz konusu. Yazar, eserini yazdığı duygusal ve düşünsel havayı tamamen eserine aktarmış, ama yine de tam olarak tanımlayamayacağım bir yoğunluk var sanki: Öfke, açıklık, kibir, sıkışmışlık hisleri arasında bir yerlerde...

Eseri felsefi olarak inceleyecek olursak; kitap okuyucunun fikirsel düzlemini kırarak ilerliyor. Sanırım eserin çarpıcı olması da bu sebepledir. Yazarın kimseyi gücendirmemek veya zihnini alt-üst etmemek gibi bir kaygı gütmediği çok açık. Belki de felsefi eserler hatta özellikle felsefi eserler böyle olmalı.

Kitaba dair ne söylesem sanırım biraz eksik kalacaktır. Bazı eserler hakkındaki en iyi fikir ancak okunarak alınabilir. Eseri tekrar, belki de sonra bir tekrar daha yaparak okuyacağım. Zira oldukça keyif aldım. Sizlere de şimdiden keyifli okumalar dilerim.
ACABA DİYORUM İNSAN DENİNCE HATIRLANIYOR MUYUZ?

“ her fikir yansızdır ,ya da öyle olmalıdır;ama insan onu canlandırır,alevlerini ve cinnetlerini yansıtır ona ;saflığını yitirmiş ,inanca dönüştürülmüş fikir ,zaman içindeki yerini alır,bir olay çehresine bürünür .Mantıktan sara hastalığına geçiş tamamlanmış olur ..ideolojiler ,doktrinler ve kanlı şakalar böyle doğar.”

Bir kitaba anca bu kadar güzel ve derin başlanabilirdi.Kaçıncı defa okudum anlamak için bilmiyorum .Felsefenin en sevdiğim yanı da her okunuşunda akla yeni yorumlar getirmesi .

Çürümenin kitabı;insanlığın bir özet kitabı,varoluşçuluk,insan ,tanrı ,
İnanç,iyilik ve kötülüğün tezatlığı,hayat ve ölüm ,daha bir çok konu üzerine derin bir düşünce kitabı.

DİKKAT!!!

Kitaba başlayacaklar için birkaç tavsiyede bulunmak istiyorum.
1-Kitabı okurken yalnız olduğunuzdan ,sessiz ve sakin bir ortamda bulunduğunuzdan emin olun çünkü bu kitap kalabalık bir ortamda ayak üstü okunabilecek bir kitap değil.
2-Kitabı okurken yanınızda mutlaka bir kalem ve bir not defteri bulundurmanızı öneririm .
3-Beğendiğiniz ve not aldığınız alıntıları kitabı bitirdikten sonra bir daha okumanız ,verilmek istenen mesajı daha iyi algılamanızı sağlayacak .
4-Son olarak asla bir ön yargıyla başlamayın ve kesinlikle bırakmayın .


Her cümlesi çok kıymetli ,her kelimesi çok çarpıcı kitaptan beni en çok sarsan insan,tanrı,ölüm ,hayat
Üzerine olan tespitleriydi.Kitabın bütününden çıkardığım varsayımlar şöyle ki:

İNSANA DAİR
“İdeal bir şekilde zihni açık ,yani ideal bir şekilde normal insan ,içindeki “hiçlikten” başka hiçbir şeye tutunmamalıdır..”

Oysa bizler varoluşumuzu dahi bir şeylere tutundururuz .Benliğimizi arzularımıza ve ihtiyaçlarımıza kaptırırız.Bir süre sonra ruhumuz ve algılarımız bu yönde şekillenir.
İyilik ve kötülüğe dair algılarımız bile bize göre şekillenir bu sayede .

Doğru yada yanlışı ayırt edemediğimiz bir hal aldığında benliğimiz ,ki insan belli bir yaşa geldiğinde herşeyi farkına vardığı ve hayatı anladığı kanısına varır .Bu yüzden ;” Vaaz verme çılgınlığı içmizde öylesine yer etmiştir ki ,korunma içgüdüsünün bilmediği derinliklerden doğar.Her insan ,kendinin bir şey önereceği ânı bekler :Ne önerdiği önemli değildir.Bir sesi vardır ya ,o yeter .Ne sağır ,ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz ...”

TANRIYA DAİR
Tanrı :Ürküntülerimizin üzerine dosdoğru düşüş;hiçbir ümide kanmayan arayışlarımızın ortasına yıldırım gibi inen selâmet ;tesellisiz kalmış ve zaten teselli edilmek de istemeyen kibrimizin dolambaçsız bir biçimde geçersizleşmesi;bireyin kızağa çekilme yolunda ilerlemesi;endişe noksanlığı yüzünden ruhun işsiz kalması..

E.M.Cioran ‘ın yazdıklarından şu çıkarımlarda bulunuyorum kendimce .Onun anlattıklarından yola çıkılarak şu sorular cevaplanmalı asıl .İçimizdeki korku mu bizi bir tanrı inancına götürür?
Yoksa insan bir hiçten yaratılma düşüncesini fazla mı basit bulur ?
Yada bir Tanrı tarafından yaratılmış olmak onu daha üstün mü kılar? Bir hiçten varolmak şüphesini bitirmek için en kestirme çözümdür belkide tanrı.Şüphe insanı kemiren en kötü duygudur çünkü .Öldüğümüzde bizi karşılayacak kimsenin olmayacağı korkusu,beraberinde karşılayan ve yargılan birinin olma düşüncesi hayat boyu kemirir içimizi.
“Yanılmak,kandırılmış olarak yaşamak ve ölmek ;insanların yaptığı budur.Ama bizi Tanrının içinde yok olmaktan koruyan ve bütün anlarımızı ,hiç etemeyeceğimiz dualara dönüştüren bir haysiyet de vardır .”
Asla Tanrı tanımaz değil ,ancak tamamiyle tanrı bağımlısı da değil.

HAYATA -ÖLÜME DAİR
İnsan ile “insan “arasında bir ince çizgi vardır .Tıpkı hayat ile ölüm arasında olduğu gibi .Biri mutlak ve kesin ,diğeri belirsiz ve süresiz .
Çoğumuz ölümden korkarız.Çünkü bir son olduğuna inanırız .Buna sahip olduğumuz dinler ve inançlar bile engel olamaz .İnsanın yaşadığı en büyük ironi belkide budur .Herkes öldükten sonra bir yaşam ümidiyle yaşar ama asla ölmek istemez .Çünkü her ne kadar zor ,sıkıntılı ve kısa olsa da ;hayat daha keyifli ve çekicidir .Bu yüzden ölüm daha sert ve korkunç gözükür .
“Hiçbir şeye dayanmadığı için bir gerçeğin gerekçesi bile bulunmadığı için ,hayata sebat ederiz .Ölüm fazla kesindir ;bütün sebepler onun tarafında bulunur.”

Oysa Emelie ye göre asıl korkunç olan hayattır .Çünkü:” Hükümsüz sırları biriktire biriktire ,anlamsızlığı tekeline ala ala,hayat ölümden fazla ürküntü verir .Büyük meçhul odur.”


EN BEĞENDİĞİM ALINTI
“Ölüm duygusu olan insanla bu duyguya hiç sahip olmayan insan arasında ,iletişimi mümkün olmayan iki dünyanın uçurumu açılır ;bununla birlikte ikisi de ölür ;fakat biri ölümünden habersizdir ,ötekiyse bunu bilir ;biri sadece bir anda ölür ,ötekiyse sürekli ölmektedir.”

BENİ EN ÇOK SARSAN ALINTI
Hayatla dolup taştığı için,Şeytan’ın hiçbir sığınağı yoktur:İnsan kendini Şeytan ‘da çok fazla bulduğu için O’na tapamaz;ondan bilerek nefret eder;-kendinden-yüz çevirir ve Tanrı’nın yoksul vasıflarını ayakta tutar.Ama Şeytan bundan şikayetçi değildir ve bir din kurmaya hiç heveslenmez:Zayıflatılmamasını ve unutulmamasını temin etmek için burada değil miyiz biz?”

KÜÇÜK BİR ELEŞTİRİ

İnsan ,varoluşçuluk ve daha birçok konudaki görüşleri hakikaten okunmaya ve düşünmeye değerdi .Ancak bir çok konunun sonunda Tanrı’ya eleştirisel bir yaklaşımda bulunması ,hatta çok sert ifadeler kullanması gereksiz tekrarlara düştüğünü hissettirdi.Örneğin;”Niçin Tanrı o kadar soluk,o kadar dermansız ve o kadar vasat bir çekiciliktedir?Niçin ilginçlik ,tutarlılık ve güncellikten yoksundur ve bize o kadar az benzer ?Bundan daha az insanbiçimli ve bundan daha ucuz bir biçimde uzak bir imge var mıdır?”

KÜÇÜK BİR SİTEM

Yazılabilecek konuşulabilecek hemen her konu üzerinde felsefik bir yaklaşımla bir fikir beyan eden yazar niçin kadına dair yıkıcı eleştirileri tercih etmiştir .Filozofların bir öz kimlik arayışı cinsiyet ayırımı gözetmeli midir ?Yani savunacağı tezi kadınları aşağılayarak yapan birinin savunduklarını kendi elleriyle çürütmesinden başka nedir bu ?
Kadını bu kadar ucuz,tüm günahların suçlusu,kendi deyimiyle “yosma “şeklinde tanımlaması kadın düşmanlığından başka bir şey değildir .


........................&................................

Felsefecilerin hep bir tanrı tanımaz yanları varmış gibi gelir bize .Belki de herşeyi bu kadar irdelemeleri ,karşı çıkmaları bizi bu düşünceye sevk eder.Çürümenin kitabı doğrusu ,yanlışıyla çok yönlü bir kitap kesinlikle .Sıkılmadan okuyacağınızdan eminim .Kendinize bir şans verin ve mutlaka okuyun derim .

Kayıp gitmemiz yakındır ,ama kaçınılmaz değildir.İlginç bir kazadır ,ama hiç yeni değildir;korkularımızın ufkunda şimdiden bir tebessüm doğmaktadır ..duanın kucağına hiç düşmeyeceğizdir...Zira sonunda O kazanmamalıdır;büyük harfle yazılan ismini lekelemek ,istihzamıza düşer;saçtığı titremeleri dağıtmak da yüreğimize..
"Bir virgül için ölünen bir dünya düşlüyorum."

Şimdi al bu hassasiyeti şekillendir şekillendirebilirsen zihninde..

Cioran 'la ilk tanışmam Hasan Ali Toptaş' ın bir kitabı vesilesiyle oldu. Hemen okumalıyım, diye düşünüp Çürümenin Kitabı 'ndan başladım. Tabi hiçbir fikrim yok nasıl bir okyanusa daldığım hakkında.
Ortalara doğru, artık boğuluyorum, devam edemeyeceğim, diye düşünsem de inatla devam ettim. İyi ki etmişim.

Burukluk, tam bir tanışma kitabı olma niteliğinde diye düşünüyorum. Okyanusa çok yüksekten çakılmıyorsunuz en azından.

Cioran..
Babası bir papaz, annesi çok fazla inançlı olmayan, geniş görüşlü bir kadın, kendisi ; ütopya karşıtı, Hitler hayranı..

Bana enteresan gelen şey, alzheimar hastalığından vefat etmiş olması. Bu kitapları yazabilecek yeterlilikte bir insanın, kapasite sınırlarını zorlayan o eşsiz bilgi birikimi ve fırtınalar koparan içsel çekişmeleri, unutmakla malul olmuş ve bu durum bana fazlasıyla anlamlı geliyor.

Burukluk 'a gelirsek..
Tekrar okuyacağım kitaplar arasında ilk sırada yerini alıyor. Kelimelerin üstünde ve kelimelerden arındırılmış bir ifade kaygısıyla yazılmış.
"Her kelime canımı yakıyor." diyor mesela.
"Her şeyi yıktıktan sonra kendini de yıkmayan bir kitap, bizi beyhude yere azdırmış olurdu." diye ekliyor ilerleyen satırlarda. Birbiri ardına yıkılan düşünce mekanizması ve içine sızdığı beyinleri parçalayacak bir zırva arayışı içinde.

O'ndaki ölüm fikri de sıradışı.
" Ölümü solumuş kişi için kelamın kokusu perişanlıktır. "diyor. Bir satırını çözmeye çalışırken, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi, diğer tarafından dağılıveriyor her şey.

Onu en iyi anlatan cümle ;" Şüphelere karşı susuzluğumu hiçbir şey dindirmiyor. "şüphesiz. :))
Doyumsuz bir şüphe arzusu sayesinde, düşünme yetisini sürekli tetikleyen bir kısır döngü içinde, zihninden geçenlerin acaba ne kadarını bize yansıttı, diye düşünmeden edemiyorum.

Yeterince spoiler verdiğimi düşünerek, incelemeyi çok uzatma niyetinde değilim ama muazzam derecede etkilendiğimi de belirtmek istiyorum.

Böylesine büyük bir okyanusun keşfi, sığ sularda boğulduğumu düşündüğüm sıralarda imdadıma yetişti. Bakış açısını değiştirmek hayatın ta kendisini değiştirmeye muktedir kimi zaman..

Keyifli okumalar.
Hayat felsefem olmayı başaran kitap. Gerçek manada insanların tepkilerini sosyolojik olarak incelemiş. Gerçekleri yüzünüze çok sert biçimde vuran, herkesin kaldıramayacağı bir eser. Bölüm bölüm olduğu için daha kolay hazmedileceğini düşünüyorum. Kitabı bitirdim fakat dönüp dönüp hala bölümleri okuyorum. Baş ucu kitabı. Kitapta beni vuran belki de en vurucu cümle ise : " İntihar etmek için bile daima çok geç." Okumadan evvel kemerleri bağlayın, derinden sarısalacaksınız.
Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Fransızca çeviri bölümü yer almakta. Bu dönemde Cioran tabiri yerinde ise kimlik değiştirdiği, bambaşka bir insan olduğu dönemdir. Bundandır belki de kendisi ile felsefe yapabilmesi. Cioran düşüncelerini ve felsefesini bütünsel bir metin yerine aforizmalar şeklinde dile getirmiştir. Bu durum okuma kolaylığı ile birlikte, kitabın her hangi bir sayfasının okunduğunda üzerine fikir ve yorumlar üretebileceği bir eser haline getirmiştir. Kitabın içeriğinde, ağırlıklı olarak dinler, Tanrı, ölüm, azizler, gözyaşları, metafizik, yalnızlık ve müzik gibi konular işlenmiştir. Kitabın ikinci bölümü ise Rumence baskıdan seçilmiş bölümlerden oluşmaktadır.
Cioran kitabını, tabiri caizse altın vuruşla sonlandırmış. ‘’ İçinde ölecek hiçbir şeyi kalmamış insana Tanrı acısın! ‘’ İyi okumalar…
“Tıraş olduğum olduğum zaman,” diyordu yarı-delinin biri, “Tanrı değilse kim, gırtlağımı kesmeme engel oluyor?”

"Hayatta kalmayı başardım, anlıyor musunuz? Kendimi şafakta öldürüp öldürmeyeceğimi sorduğum onca geceden sonra hayatta kalmayı…”

Kitap, özdeyişler-aforizmalardan oluşan derleme bir kitap. Fikirlere çarpıcı ve dikkate değer bir bakış açısı mevcuttu bu kitabında;

"Bir felsefi moda kendini gastronomik modalar gibi kabul ettirir: Bir fikir, bir sostan daha çürütülür değildir."

"Fikir, herhalde kendine bir sığınak ararken kurtlanmış olmalı; madem ki beyinden başka ağırlayan çıkmamış…"

20. yüzyılın büyük filozoflarından biri olan Cioran; Immanuel Kant, Arthur Schopenuer ve özellikle de Friedrich Nietzsche‘den ne denli etkilendiğini bu kitabında da, sıklıkla anmasından anlaşılıyor. Zaten sonralarında yabancılaşma üzerine fikirleri, varoluşçu yazarlarımızdan Albert Camus'u ve Jean Paul Sartre'yi de derinden etkilemişti. Kitabında hayatın anlamsızlığına, sıkıntısı ve çaresizliğine baya fazla yer vermiş, onun için okurken insanın üzerine resmen bir karabulut gibi çöküyor, bu tarz kitapların etkisinde kalıp, dertlenip kederlenenler şimdiden hazırlıklı olsun...Nasıl bir yaşantıya sahip olduğunu da sanırım en iyi bu satırları tarif eder;

"Hırslı bir genç için, insan sarraflarıyla düşüp kalkmaktan büyük bir talihsizlik olamaz. Üç-dört tanesiyle uzun süre görüştüm: beni yirmi yaşımda bitirdiler."

"Can çekişmedeki açgözlülüğüm beni onca defa öldürdü ki, bir de fayda umamayacağım bir cesetle haddimi aşmak bana edepsizlik gibi görünüyor."
"Bir bitki olmak ne hoşuma giderdi, bir dışkının başında dikilmem gerekse dahi!"

"Üst üste düşüncesizlik edip kendini öldürmeyi ihmal eden kişi, kendi kendine, acıda kıdemli birinin etkisini yapar; intihardan emekli birinin etkisini…"

Bu hayrete düşürücü satırları kendisine yazdırtan hayat serüvenine, 20 Haziran 1995‘te Paris’te Alzheimer hastalığıyla gözlerini yummasıyla son verdi.

Bana fazlasıyla çarpıcı ve etkileyici gelen sözlerinin birkaçına daha incelemede yer vermek istiyorum;

"Bir hasta bana şöyle diyordu: “Benim acılarımın neye hayrı var? Acılarımdan yararlanabilecek, ya da onlarla böbürlenebilecek bir şair değilim ki.”

"Tanrı‘nın dahi kurtaramayacağı ruhlar vardır; dizlerinin üzerine de çökse, onlar için dua da etse"

"Her şeyde olduğu gibi merhamette de son söz tımarhanenindir."

Esas itibariyle bu kitap, Cioran'dan okuduğum üçüncü kitap olmasına rağmen, bana, bazı bazı soluk almam gerektiğini hissettirdi...Yeni Cioran okuyucularının hiç değilse bölüm geçişlerinde nefeslenmesini tavsiye ederim. Okumayı düşünenlere 'tasasız' okumalar diliyorum, incelemeye de şu dizeleriyle son verelim;

"Kendi mezar taşını yazan bir yerkürede, terbiyeli cesetler gibi davranacak kadar ağırbaşlı olalım."
Burukluk, Cioran'ın hayatın trajik yönünü anlattığı ve trajedinin gerekliliğini ifade ettiği eselerindendir. Trajedi denilince aklınızda karamsar bir anlatım tarzı oluşmasın, tarz olarak; formatın sıkmadığını hatta kimi yerde eğlendirici -kara mizah- bir havanın hakim olduğunu söyleyebiliriz. Cioran aslen Romen olmasına rağmen, eserin ilk nüshası Fransızca yazılmış olup, kitap orjinal ismi ile: Syllogismes de l'amertume olarak bilinmektedir. Sadece dil Fransızca olmakla kalmayıp, düşünce kalıpları da Fransız bir zihinde çıkma gibi... Zira "Trajedi" sözcüğü bile bize biraz Fransız, Germen imaj çizmektedir. Biraz ciddi, alaycı ve oldukça şımarık bir imaj.

Retorik olarak Cioran; kimi yerde aforizma, kimi yerde de aforizmaya yakın bir seçim yapmıştır. Neden böyle bir tarzın seçildiğini ise kanaatimce Ciora'ın aforizma tanımı açıklamaktadır:

"Aforizmayı sadece, kelimelerin ortasında duyulan korkuyu, o bütün kelimelerle birlikte çökme korkusunu yaşamış olanlar iş edinir." (a.g.e)

Cioran eserinde ayrıca; Raskolnikov'dan Clausewitz'e, Ceasar'dan Sokrates'e çeşitli yazarlara, romanlara, karakter ve düşünürlere de atıf yapmıştır. Yapılan atıfların niteliği ve içerikteki anlatım tarzı düşünüldüğünde, Cioran'ın eserindeki amacının; okuyucuya bir şeyler anlatmak değil, kendini okuyucuya anlatmak olduğunu söyleyebilirim. Felsefeye meraklı tüm okurlar eseri beğeniyle karşılayacaktır. Özellikle Cioran'ın meşhur eseri "Ezeli Mağlup" u okuyan okuyucuyunun, bu eseri de keyifle okuyacağını tahmin ediyorum. Şİmdiden keyifli okumalar dilerim.
"Hayat yolunda ilerledikçe bir şey öğrenmediğinizi, sadece anılara gittiğinizi daha iyi anlıyorsunuz. Sanki bir zamanlar yaşadığınız dünyayı yeniden icat etmeye benziyor bu. Bir kazancımız yok, sadece kendimizi yeniden kazanıyoruz."

Açılışı, yapıtlarını okudukça yakınlaşanların keşfettikleri "Cioran Etkisi" adı altında bir minvalde buluşanların, sevdiği Rumen asıllı yazar, felsefeci ve retorisyen Emil Michel Cioran 'ın onlarca akılda kalmaya değer sözlerinden biriyle yaptım. Kitabı ve yazarı ilk kez okudum. Diğer yapıtlarını da okuma kararını çoktan aldım. Cioran'a beni ulaştıran, benim okumaktan oldukça haz aldığım, Türkçe'nin layığını bulduğuna inandığım, harika bir köprü görevi gören sevgili Hasan Ali Toptaş'tır. Sevdiğim yazarların sevdikleri her zaman dikkatimi celbediyor. Zannımca hep öyle olacak. Cioran'ın methini de birkaç kişiden kulaktan dolma duymuş, aklımın "araştır" çekmecelerinden birine kaldırmıştım. Sonunda kendisiyle de tanıştım.

Cioran'ın kimi zaman basit, kimi zaman zorlayıcı gelebilen felsefi diliyle kaleme aldığı aforizmaları ve söylevlerini okurken, bazılarının üzerinden tekrar geçtim. Yazarın kendisinden ayırmadığı takıntıları, ölüme hayattan daha yakın ve içiçe olması, ara ara esen bunalımları, hep onunla olan insomniası, yalnızlığın bekçisi, müziğe olan tutkusu ve baskın karakterinin hissedilmesi vardı. Öyle ki; "Üslup yaratılmaz, insan onunla birlikte doğar." Demesi, karakteri hakkında düşündüğümün doğru olduğunu kanıtlıyordu. Bununla beraber Tanrı'yı ve Azizleri'de neredeyse tüm cümlelerinde yer veriyor. Fakat insanı ikileme düşüren tavrı var, Onları bir sayfada överken, öbürkün de adeta yerin dibine batırabiliyor. Sanırım yazarın takıntılarından ve bunalımlarından yansıyanlardı bunlar. Öyle ki kitabı yayımladığında Annesi ve arkadaşları tarafından da pek sıcak karşılanmamış.

Biraz Nietzsche tadı gelse de, kesinlikle Cioran'ın kendine özgü bir tarzı var. Hemen hemen gözyaşlarıyla suladığı sayfaları, iyi kötü anmaktan geri durmadığı Tanrı'sı ve Azizleri, hayatı sürekli tokatlayan haliyle, hayatta olmanın işinize yaramayacağı konularında sizi kendi motifleriyle işlediği zemininde dolaştırmaya çıkarıyor...

Bir iki yerde şairleri de anıyor; "Gözyaşlarının soy kütüğünü ancak bir avuç şair bilir." ve "Aslında sadece bir kez ölen hiç bir şair yoktur." diyor. Ne kadar çarpıcı değil mi?..

Son olarak okumak isteyen, Cioran kimdir, tarzı neymiş özellikle bir "Cioran Etkisi"nden bahsediliyor nedir diyenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Ben diğer kitaplarını da en kısa sürede tanıma yolculuğuna çıkacağım. Bilhassa çok beğenildiğini okuduğum "Çürümenin Kitabı", "Ezeli Mağlup" ve diğerlerini...

Herkese keyifli okumalar dilerim.
İz bırakan bir kitap okumanın yerini pek bir şey tutmuyor. Aklınıza gelebilecek hemen her şeye eleştiri niteliğinde bir kitap. Doğruları her kulağa göre değil. Okurken dalgınlığa, konsantrasyon bozukluğuna yer yok. Bazı cümleler defalarca başa dönmenize sebep. Yanınıza en bitterinden çikolata alarak başlayın okumaya beyninizin enerjiye ihtiyaci olacak benden soylemesi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Emil Michel Cioran
Unvan:
Filozof, Deneme Yazarı ve Tanınmış 20. Yy. Retorik Sentezcisi
Doğum:
Răşinari, Romanya, 8 Nisan 1911
Ölüm:
Paris, 20 Haziran 1995
Emil Michel Cioran (Emile Michel Cioran), Rumen yazar. (8 Nisan 1911 Răşinari, Romanya - 20 Haziran 1995 Paris) filozof, deneme yazarı ve tanınmış 20. yy. retorik sentezcisidir. Eserlerinin bir bölümünü Fransızca bir bölümünü ise Rumence kaleme almıştır. Ortodoks bir papazın oğlu olarak dünyaya gelen Cioran, Sibiu şehrinde Colegiul National Gheorghe Lazăr Lisesi’nde okumuş ve on yedi yaşından itibaren Bükreş’de felsefe ve estetik öğrenimi görmüştür. 1928 yılında burada iken Eugène Ionesco ve Mircea Eliade ile tanışmış ve onlarla sıkı bir dostluk kurmuştur. 1932′den itibaren düzenli olarak bazı dergilerde yazmaya başlamıştı. Bükreşli entellektüeller Eiserne Garde adlı radikal, faşist, anarşist partinin kabartması gibiydiler. Cioran, diğer bazı entellektüeller gibi bu gerçeği inkâr etmiyordu. Ve bolşevizmin boğdurucu şiddet ruhuna doğru yanılsamayla çekildiklerini görüyordu. Daha sonra bu düşüncelerindeki samimiyetin sıkıntılarını kendi öz eleştirisinde verirken etki altında kalmasından ve buna olan şaşkınlığından dolayı özür dileyecekti. 2. Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar Eiserne Garde’nin sempatizanı, Hitler’in ve antisemitizmin takipçisiydi. 1933’de Hitler hakkında yazdığı şey çarpıcıdır: „Hitler kadar bugün bizi etkileyen, sempati uyandıran ve hayranlık bırakan başka bir politikacı lider göremiyorum!“ Daha sonra bu açıklamasını şu şekilde soruyla karşılamıştır: „…öyleyse hümanizm nedir, neyini kaybetmiştir eğer Röhm-Putsch katliamında o denli moral ve ruhen zaten her şeyini kaybedenler öldürülüyorsa?!“ 1933’den 1935’ye kadar Cioran, Berlin’de kalır. 1937’den sonra ömrünün geri kalan kısmını çatı katında bir evde yaşadığı Paris’de geçirir. Önceleri Rumence yazan Cioran, 1945’den itibaren de Fransızca yazmaya başladı. Bir filozof olarak Fransızca dilinde isminin ilk duyulduğu, ya da okunduğunda etkileyici ve sürükleyici bir yumuşaklığı olamadığını düşünerek ismine M. kısaltmasını yani Michel eklemesini koydu. Bu isim değişikliği böylece tarihe E. M. Cioran olarak kaydoldu ve yazılarındaki etnik muhalifliğinin belirgin karakteri oldu. Cioran, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tarihteki deneme yazarları ve radikal kültür eleştirmenleri içerisinde önemli bir yere sahiptir. Gerek denemelerinde, gerekse eleştirilerinde öncesinde pesimistçe yola çıkarken şaşkınlık yaratan yanılgılarının ve özdeyişlerinin vardığı zirve çaresizliktir. Bu tespite istinaden şunu söylemiştir: „Hiç bir kriterin olmadığı bir dünyada yaşamak isterdim… Hiç bir prensibin ve formun olmadığı bir dünya! Bir dünya ki, belirsizlikler diyarı; çünkü bizim şu ana dek yaşadıklarımız tamamen formlara, kriterlere bağlı o kadar yavan. Lisansını Bergson üzerine hazırladığı bir tezle aldı. 1934'te Bükreş'te yayımlanan ilk kitabı Sur les cimes du désespoir Ümitsizliğin Doruklarında, kendisinin de kabul ettiği gibi, sonradan Rumence ve Fransızca yazdığı her şeyin özünü barındırır. Hayatın trajik boyutundan habersiz olmakla suçladığı Bergsonculuk'tan o dönemde koptu. 1937'de, dini bir krizin ürünü olan ve tartışmalar yaratan kitabı Gözyaşları Ve Azizler Üzerine yayınlandı. Aynı yıl, Bükreş Fransız Ensititüsü'den bir burs alarak Paris'e gitti ve oraya yerleşti. 1995 yılında Alzheimer hastalığından öldü. Cioran konservatif felsefeye olan ilgisini ilk gençlik yıllarında kaybetmiş, kişisel düşünce ve lirizm adına sistematik düşünce ve soyut spekülasyonlarda bulunmayı reddetmişti; "Hiçbir şeyi keşfetmedim. Ben sadece kendi hislerimin sekreteri olmaya devam ettim" Son dönem eserlerinde kötümser hava çoğu eleştirmen tarafından çocukluğundaki olaylarla ilişkilendirilmiştir. Ancak ondaki septiklik, nihilizme yakın duruşun tek bir sebebe irca edilemeyeceği de söylenebilir. Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi tanınmış varoluşçu yazarların eserlerindeki beşeri yabancılaşma teması henüz 1932'lerde genç Cioran'ın eserlerinde görülmektedir. "Varoluşun kendi evimizin hiçliği kendi sürgünlüğümüz olması mümkün mü?" diye sormaktaydı Cioran o yıllarda. Cioran# insanlığın trajedisini değil fakat kendisi gibi hem düşünen hem hisseden bir ontolojik vatanından sürgüne gönderilmişliğin kolay kolay kimsenin hesabını yapmadığı iç çekişleriyle , bir yurtsuz kimliğiyle yaşamış ve yazmıştır.Dünyanın hergünkü işleyişini,acılarını,sevinçlerini genelden ayrı düşen yönüyle kimi zaman buruklukla kiminde de kahırla yorulmuş bir farkındalıkla ilmek ilmek kitaplarına işlemiştir.Koyunun derdinden geçenlerin,hatta koyunun derdinde bile olmayanların hayatı muştulamalarının, rezilliklerinin ve kaybolmuş bir vicdanla bu hayatı olurlamalarıyla bir kez daha bu temele harç atanların asla anlayamayacakları bir yanlış yerde aranan 'cephane' olarak bilinmektedir.Öteden beri aynı döngünün aynı kıvrak zekayla birer parçası olmuş adam gibi adamların adam olmayan adamlıklarının ipliğini pazara çıkarmış ve aynı kahpeliği masallardan oluşmuş fazilet,uluhiyet ve vicdan tarzı tanımı kendi ellerinde oyuncak olmuş kutsal yaftalı aşağılık kavramları zihinlerin harcı yapan devridaim işbirlikçilerinin uyuttuğu bir insanlığı sersemliklerinden silkinmeye ömrünü adanmış eşsiz bir bilge.

Yazar istatistikleri

  • 281 okur beğendi.
  • 893 okur okudu.
  • 98 okur okuyor.
  • 1.690 okur okuyacak.
  • 46 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları