Nahid Sırrı Örik

Nahid Sırrı Örik

8.0/10
42 Kişi
·
91
Okunma
·
11
Beğeni
·
1.419
Gösterim
Adı:
Nahid Sırrı Örik
Unvan:
Türk Roman, Hikâye ve Oyun Yazarı
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 22 Mayıs 1895
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 18 Ocak 1960
Hayatı

Divan sahibi Oltili Ahmet Nafiz Paşa'nın torunu ve Hukuk Mektebi hocası, rüsûmât müdir-i mütercimi, Şûrâ-yı Devlet Âzâsı, Shakespeare'den iki oyun çevirmiş Hasan Sırrı Bey'in oğlu olan Nahid Sırrı Örik, 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul'da doğdu. Özel dersler aldıktan sonra Beşiktaş'taki Âfitab-ı Maarif Rüşdiyesi'nde okudu ve mezun oldu. Sırayla bir İngiliz, bir Fransız Mektebine devam etti. Galatasaray Mekteb-i Sultani'sine girdi. Ancak hiçbirini tamamlamadı. Bir müddet Mekteb-i Hukuk'un derslerine katıldı ve burayı da yarım bıraktı (1913).

I. Dünya Savaşı'nın ikinci yılında yurt dışına çıkarak Tiflis, Berlin, Paris, Viyana, Roma ve Kopenhag vd. Batı kentlerinde yaşayan Nahid Sırrı (1915), Cumhuriyet'in ilânından sonra 1928 yılında Türkiye'ye geri döndü. Yurduna dönüşünden hemen sonra Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladı. Ardından Ankara'ya yerleşti ve Milli Eğitim Bakanlığı'nda çevirmen olarak işe girdi. Bu şehirde 1933 yılında Yaşar Nabi ile birlikte Varlık Dergisi'ni çıkardı. Babasının 1933'teki ölümünün ardından İstanbul'a döndü. Ölümüne kadar çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapmayı sürdüren Nahid Sırrı'nın Anadolu gezileri sırasında yazdığı makaleler de farklı dergi ve gazetelerde yayınlandı.

18 Ocak 1960 tarihinde İstanbul'da öldü.

Tarzı

Nahid Sırrı Örik eserlerinde bazı konulara özel olarak değinmiştir. Bunlardan biri siyasi güçler ve bunları elde etme çalışmaları, hırslardır.

Örik özellikle tarihe çok düşkündür. Tarihi anlatırken yalı, konak betimlemelerini ve kadın karakterini çok başarılı yansıtmıştır. Tarihe bu kadar bağlı kalması ve zaman zaman övercesine betimlemesi, Örik'in Osmanlı geçmişini geride bırakmaya çalışan bir toplum tarafından ve bu toplumun edebiyatçıları tarafından geri planda kalmasına neden olur. Bunda kendisinin eşcinselliği de etkilidir. Yusuf Ziya Ortaç kendisi hakkında "Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı / Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir" diye yazmıştır.

Etkileri

Nahid Sırrı Örik, Selim İleri'yi çok etkilemiştir. Yazar, "Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver" romanındaki erkek karakteri Örik'ten esinlenerek yaratmıştı. Bahriye Çeri ise kendisi hakkında "Bir Cihan Kaynanası: Nahid Sırrı Örik" adlı bir kitap yayınlamıştır. "Eve Düşen Yıldırım" adlı eseri Show Tv ekranlarında diziye uyarlanmıştır.

Kemal Bekir, Örik'in Sultan Hamid Düşerken isimli romanını 1976 yılında Düşüş ismiyle oyunlaştırdı. Eser, 2002 yılında ise Ziya Öztan tarafından Abdülhamit Düşerken adıyla filme çekildi. 2009'da Zeki Demirkubuz tarafından Kıskanmak isimli romanı aynı isimle çekildi. Nergis Öztürk, Seniha rolündeki performansıyla 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı.
Zonguldak küçük, eğlencesiz, sıkıcı bir yerdi. Fakat Nuriye'nin ve hatta belki Nüzhet'in ismini bir kere olsun duymamış oldukları Jül Sezar, ikisinin de şüphesiz ki duymamış oldukları veçhile "Roma'da ikinci olmaktansa bir köyde birinci olmanın" tercihe layık bulunduğunu söylememiş miydi? Aynı düşünce, ana ile oğlun hareketlerine daima hükmediyor, İstanbul'a tamamen yerleşmek üzere gitseler bile kendilerini işte yine Zonguldak'a çekip getiriyordu. Çünkü İstanbul'da, bir balo gecesi, bu tesiri yapamaz, bu alakayı uyandıramazdı.
Evet çirkindi, genç de değildi. Ve çirkinliğinden dolayı duyduğu hüznü artık tamamıyla unutmuştu. Çünkü eğer çirkin olmasaydı bütün hayatını kemiren kıskançlık hissini bu kadar şiddetle duymayacak, duymayınca da şimdi varlığını ürperten bu hudutsuz sevinci, zafer sevincini tadamayacaktı.
Dünya güzeli denecek kadar güzel bir gençtir. Henüz yirmisinde var yok amma uçarı çapkındır. Sonra da hem babası hem annesi üstüne titrer, bir dediğini iki etmezler. Avuç avuç para harceder. Hangi kadını içi çekse meramına ermesi için bir işareti kafidir!
Nihayet hanımefendinin bir nedimesi değil miydi? Ve bu nedimeliğin icaplarına riayet etmekte o garip bir lezzet, acı ve hüzünlü bir lezzet duyar, hem de bu riayet edişler kinlerini alevleyen yeni bir kırbaç olurdu.
Fakat her halde genç kadın Celal Ferit'i sevmiyorsa bile kendisine karşı onun gittikçe artan ve büyüyen bu aşkını seviyordu. Ve günün birinde, hiç değilse bu aşkı muhafaza edebilmek için kendisini erkeğe vereceği, yahut erkeğin pek ustaca bir hareketi ile mağlup düşerek metresi olacağı artık muhakkak gibi görünüyordu.
Fakat şimdi Nuriye bu kadar güzel bir gencin anası olduğu için kadınlara ve erkeklere karşı karşı ayrı ayrı gurur duyuyordu. Bu gurur kadınlara: "İşte bu bayıldığınız çocuğun anası benim. Sizi hayran eden bu çocuğun hiç birinizi beni sevdiği gibi sevmesi ihtimali yoktur. Siz onun bir kaç günlük oyuncağından ibaretsiniz." ...
Mükerrem kendisini en perişan bir kıyafetle yahut en mutena tuvaleti ile karşılamış olsa yine aynı sakin ve lakayt edayı muhafaza ediyor, değişikliği fark bile etmiyordu. Lakin ne gariptir ki masa örtüsündeki bir lekeyi, bardakların birindeki çatlağı derhal görüyor, yemeğin üç dakika gecikmesi de dikkatinden kabil değil kaçmıyordu.
Ölmek, öldürmek... Ölmenin ıstırabı varsa bile bu ıstırab ancak bir lahza sürer, sonra ölü yokluğun büyük huzuruna erişirdi. Halit’in bedbaht olması ve sürünmesi için gittiği yerde vurulmasını değil vurmasını, katil olmasını istemek daha doğru idi.
Nahid Sırrı Örik
Sayfa 140 - Oğlak Yayıncılık
Nahid Sırrı Örik Kıskanmak isimli romanında Seniha karakteriyle fiziksel çirkinliği işler görünür. Oysa Seniha çirkin midir gerçekten. Önemsiz, çünkü aileniz tarafından ne olduğunuza inandırılırsanız ona dönüşürsünüz genellikle ve artık olduğunuzdan kurtulmak en zorudur. Romanda aslolan çirkin olduğuna inandırılmış Senihadır, bu nedenle daha ziyade değersiz olduğuna ikna edilen Seniha. Bu bir tür öğrenilmiş çaresizliktir onun için. Bu kabullenmişlikle ona biçilen role ve kadere razı olmuş görünür. Yine de yaşama açlığı gitgide büyümektedir. Haksızlığa uğradığını düşünen kişi bunu kolay kolay unutamıyor elbette. O “eski kin” ve kaybedilenin telafisi için aynı kötülüğe bulaşmak kaçınılmaz mıdır her zaman.
Genç ve güzel erkek Nüzhet"e gelirsek, onun bu özellikleri için sevilmiş olması yanında ahlaki bozulmuşluğunu güzel suratını kaybederek ödemesi, "tanınmayacak bir hal alıp korkunç, iğrenç bir şeye dönüşmesi" bana genç ve güzel Dorian Gray"in işlediği günahları takip ederek her geçen gün çirkinleşerek başkalaşan portresini hatırlattı.
Ve nihayet bir yazar kurguladığı eseri, tutku suçu işleyen kadın kahramanını –Mükerrem-trenin altına atmadan, ona arsenik içirtmeden ya da onu cehennem ateşlerinde yakıp öldürmeden sonlandırmayı başarabilmiş. Sırf bu sebeple bile büyük bir yazar NSÖ benim için. Peki ne söyler NSÖ Kıskanmak romanında bize, ne salık verir. Affetmemek hep felaket mi doğurur.
Enis Batur'un "Tutkunun negatif çehresi üzerine kanlı bir divertimento" diye önsüzünde bahsettiği, yazıldığı zaman dilimiyle dahi ilgi çekebilecek olan bir eser.
Tüm karakterlerde bir eksiklik mevcut, kimi ahlaksız, kimi yalancı, kimi şerefsiz, kimi açgözlü, kimi kindar, bazıları hepsine birden sahip. Bu romandakiler gerçekten hayatta var mı? Tereddütsüz var. Ama en acısı herhalde anne baba tarafından sevgi ve ilgi eksikliği yaşamak olsa gerek. Bu bir insana yapılabilecek en büyük kötülük bence. Bu kötülüğü yaşamış bir karakterin insanı değerleri bir kenara bırakarak intikam alma planları yaparak, geçmişinde yaşadığı acıların öcünü almak için kendisinin insani değerlerden uzaklaşması. Bence çok güzel kurgu ve anlatım var. Okunmalıdır.
Ankara, Zonguldak, Trabzon/Polathane olayların geçtiği bu üç ildede hayatımın önemli günleri geçmesi kitabı okurken başka hisler duymamada vesile oldu. 2009 yapımı Zeki Demirkubuz filmi olarak beyaz perdeye aktarıldı.
Nahid Sırrı Örik... Edebiyatla ilgilenen, kitap kurdu olan pek çok kimsenin dahi yazarın adını şu saniye, şu satırları okurken duyduğuna eminim. Ben de yaklaşık bir sene önce Hürriyet gazetesinin "Türk Edebiyatının En İyi Yüz Eseri" listesinde görüp şaşırmıştım kimdir bu Nahid Sırrı Örik diye. Ne lisede ne üniversitede ne KPSS çalıştığımız dönemde ne de kitaplara dair herhangi bir yerde rastlamıştım ismine. Kitaba yılbaşında bir kitap hediyeleşme etkinliğinde kavuşup beş ay sonra okuma fırsatını yakaladım. İyi ki de yakalamışım.

Kitabın ismi bize, sıradan bir aşk ilişkisinde kadının erkeği ya da erkeğin kadını üçüncü kişi/kişilerden kıskanma durumlarının anlatılacağı hissini veriyor. Ancak kurgu o kadar sıradan gelişmiyor. Daha sarsıcı ve şaşkınlık verici bir hikayesi var "Kıskanmak"ın.

Orta yaşlarını geçmekte olan, görüntü itibariyle güzel diyemeyeceğimiz ve "evde kalmış" statüsündeki Seniha; ondan biraz daha yaşlı, statü, icraat ve muhabbet namına başarılı sayılabilecek bir mühendis olan abisi Halit; Halit'ten yaklaşık yirmi yaş daha küçük, güzelliğiyle hemen dikkat çeken, alımlı bir kadın olan Mükerrem. Birbirinden oldukça farklı bu üç yetişkin insan Zonguldak'ta bir evde hayatlarını bir şekilde idame ettirirler. Ancak iyi ya da kötü yürüyen bu üçlü ilişki, kaynağı çok eskilere dayanan kıskançlık saplantısının intikam halinde vücut bulmaya başlamasıyla beraber sekteye uğrayacaktır. Başarılı ruhsal tahlilleri ve kurgusuyla, karakterlere eşit mesafede yaklaşımıyla "Kıskanmak", küçük ebatlı 222 sayfalık bu roman, Türk edebiyatı için hakkı teslim edilmemiş ve hak ettiği değeri henüz görmemiş nadide eserlerden biri.
Öncelikle bir sözlük yardımıyla okumak gerekiyor ki ilk iki bölümde, okumayı bırakmayı düşündüm. Sonra arkadaşımın devam et tavsiyesi üzerine okumaya devam ettim. Başlangıçtan sonra okuması daha bir kolay hal alıyor lakin yine de sözlük kullanmak gerekiyor. Tarihsel bir roman, o günün olaylarını bir şekilde değiniyor. Bir şekilde diyorum, ben Sultan Abdülhamid'den daha fazla söz edecek, onun üzerinden tarihi olayları anlatacak diye bekliyordum. Yazar o günlerde gelişen olayları farklı karakterler üzerinden anlatmaya çalışmış.
Hilmi Yavuz kitap hakkında şöyle yazmıştır:
"tarihsel bir romandır ve tarihselliği, onun Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü oluşturan siyasal ve toplumsal koşulların soyut ve teorik olarak temellendirilmesinden ileri gelmiyor. Şüphesiz, romanın tarihsel bağlamı, budur. Ama, Nahid Sırrı Örik II. Meşrutiyet’in ilanından Hareket Ordusu’nun İstanbul’a gelişine kadarki dönemde yer alan toplumsal ve siyasal gelişmeleri, tıpkı Tolstoy’un ‘Savaş ve Barış’ında yaptığı gibi, bu gelişmelerin roman karakterlerinin bilincinde meydana getirdiği dönüşümlerin içine yerleştiriyor; bu dönüşümlerin bireyin heyecanlarında içselleşmesini öneçıkarıyor. Mehmet Şehabettin Paşa’nın bir İttihad ve Terakki hükümeti kurulması ihtimalinden duyduğu korku ve tedirginliğin karşısına, Paşa’nın bu tehlike savuşturulduktan sonraki iktidar tutkusunu koyarak, bu duygusal dönüşümü ülkedeki nesnel siyasal ve tarihsel koşulların dönüşümünü temellendirmekte kullanıyor. Burada soyut bir çözümleme değil, somut bir temellendirme var. Nahid Sırrı Örik, toplumsal ve siyasal dönüşümlerin çok hızlı ve dengesiz bir gelişme gösterdiği bu tarihsel dönemi, Mehmet Şehabettin Paşa, kızı Nimet ve damadı Binbaşı Şefik Bey’in birer tarihsel özne olarak gösterdikleri somut yapıp etmelerde, onların duygu, davranış ve edimlerinde ortaya koyuyor. Bu siyasal dönüşümün yoğunluğu içinde Mehmet Şehabettin Paşa’nın kızı Nimet’in bir roman karakteri olmaktan çıkıp, bir roman tipi’ne dönüşmesine tanık oluruz. Bu, Nahid Sırrı Örik’in romanının gerçekten büyük bir tarihsel roman olduğunun ayırdedici özelliği. İki Meşrutiyet arasında doğmuş, kimlik oluşumu Abdülhamid’in mutlak egemenliği altında tamamlanmış ve siyasal olayları Abdülhamid yönetiminin getirdiği normlar bağlamında kavramaya alışmış olan Nimet, II. Meşrutiyet’le birlikte siyasal yaşamın içinde etkin bir rolü benimsemeye başlıyor. İki Meşrutiyet arasındaki siyasal yaşama, sadece babasının anlattıklarıyla pasif ve dolaylı bir biçimde katılmıştır: Kuralları Abdülhamid tarafından tespit edilmiş bir siyasal ortamda, eski deyişle, kuvve’den fiile çıkmamış, çıkmasına da imkan bulunmayan ihtirasları, Nimet’i, II. Meşrutiyet’in günden güne siyasal koşullarda, özellikle de Şefik Bey’le evlendikten sonra, korkunç ve çılgınca bir iktidar özlemine itecektir. Nahid Sırrı Örik, kuralları katı bir biçimde belirlenmiş somut bir siyasal ve tarihsel dönemden, sürekli değişen bir başka somut tarihsel döneme geçişi, Nimet’in somut bireysel tarihinde temellendirir. I. ve II. Meşrutiyet arasında sıradan, herhangi bir paşa kızı olan Nimet, bu somut tarihsel belirsizlik içerisinde akıl almaz bir ölçüsüzlükle tutkulu ve hırslı (kocası Şefik Bey’i, Abdülhamid’den sadrazamlık istemeye kışkırtacak kadar!) bir Balzac ya da Dostoyevski tipine dönüşür.

Birkaç hafta öncesine kadar Rumeli’nde bir binbaşı olan Şefik Bey’in, Abdülhamid’den sadrazamlık istemeye varan bu cüreti, tikel bir olgu değil: Nahid Sırrı Örik, Binbaşı Şefik’in, yine birkaç hafta öncesine kadar hayal edilmesi bile mümkün olmayan bu isteği gerçekleştirmeye kalkışmasıyla, Lukacs’ın ‘Tarihsel Roman’daki kavramsallaştırması bağlamında söyleyecek olursak, ‘bugünün somut tarihöncesini’ verir. Bu bakımdan roman, II. Meşrutiyet’i aşarak bugün’e kadar gelir.

‘Sultan Hamid Düşerken’, yine Lukacs’ın deyişiyle, ‘tarihi dekoratif bir malzeme gibi kullanarak değil, bu sorunun somut tarihöncesini ortaya koyarak’ temellendirir. "
Roman Sultan Abdülhamid'in Kanuni Esasiyi ilan etmesinden 31 Mart Vakasına kadar olan olayları konu ediyor. Yazar romanda yoğun bir şekilde bu dönemi, devlet yönetimini ve bu yönetimdeki kişileri işlemiş. İşte bu kişilerden bir tanesi de Mehmet Şahabettin Paşa'dır. Paşa İttihat ve Terakki'nin yönetimde etkin olması ile istibdat döneminden kalma görülerek devlet görevinden alınmış ve konağında kendisini bekleyen acı kaderi beklemektedir. Zira o dönemde görevden alınan paşalar sürgün edilmekte ve mallarına da el konulmaktadır. işte böyle bir anda paşanın güzel kızı Nimet İttihat ve Terakki'nin sözü geçenlerinden genç subay Şefik ile karşılaşır. Şefik, nimetten çok etkilenir ve onunla evlenmek ister. İşte bence romanın başkahramanı olan Nimet, Şefik'e evlenmek için babasının nazır yani bakan olmasını şart koşar. Şefik İttihat ve Terakki'deki konumunu kullanarak Mehmet Şahabettin Paşa'yı bakan yaptırır ancak paşa bir süre sonra ölür. Daha sonra Şefik, Nimet'in akıl vermesi ile bir şekilde bakan olur. Ancak bu sırada da 31 Mart ayaklanması çıkmıştır. İttihat ve Terakki'den uzaklaşan Şefik kendisini yöneten karısı Nimet'in yönlendirmesi ile Sultan Abdülhamid'e yanaşır ancak Sultan Şefik'in istediğini kabul etmez. Roman bu şekilde yoğun bir tarih ve zaman zaman da toplum ve insan ilişkilerini hani biraz beylik bir laf olacak ama tüm çıplaklığıyla ele alıyor....
Başka kitap yorumlarım için profilimdeki blogumu ziyaret etmeyi unutmayın.
Öncelikle kitabın 3. baskısını (1994) okudum dili biraz ağır ama hızlı şekilde okumayı engelleyecek kadar değil. 2. Meşrutiyetin ilan edilişinden Hareket Ordusunun İstanbul'a gelişine kadar geçen sürede yaşanan siyasi ve sosyal olaylar çok güzel tasvir edilmiş. Tarih kitabı gibi bir roman. O döneme bir roman gözüyle bakmak güzel bir deneyim oldu.
Çok büyük beklentilerle başlamamış olsam da bende epey iz bırakmış bir kitaptır. Iki kardeşten kız olanın erkek kardeşinin yanında hor görülmesi ve ailesinin erkek kardeşine sunduğu imkanları gösterdiği alakayi ona göstermemesi üzerine içten içe kimseye hissettirmeden ancak güçlü bir şekilde içinde besleyip büyüttüğü kıskançlığı akabinde gelişen olayları başarılı sekilde anlatan bir kitap .
Bu kadar uzun cümlelerin bu kadar güçlü akıcı ve etkileyici kurulabilmesine bayıldım en çok. Güçlü bir örüntüsü olan bu kitabın filme alınırken orijinaline bu kadar sadık kalınmasını da takdir ettim gerçekten. Örikle tanışmak güzeldi.

Yazarın biyografisi

Adı:
Nahid Sırrı Örik
Unvan:
Türk Roman, Hikâye ve Oyun Yazarı
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 22 Mayıs 1895
Ölüm:
İstanbul, Türkiye, 18 Ocak 1960
Hayatı

Divan sahibi Oltili Ahmet Nafiz Paşa'nın torunu ve Hukuk Mektebi hocası, rüsûmât müdir-i mütercimi, Şûrâ-yı Devlet Âzâsı, Shakespeare'den iki oyun çevirmiş Hasan Sırrı Bey'in oğlu olan Nahid Sırrı Örik, 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul'da doğdu. Özel dersler aldıktan sonra Beşiktaş'taki Âfitab-ı Maarif Rüşdiyesi'nde okudu ve mezun oldu. Sırayla bir İngiliz, bir Fransız Mektebine devam etti. Galatasaray Mekteb-i Sultani'sine girdi. Ancak hiçbirini tamamlamadı. Bir müddet Mekteb-i Hukuk'un derslerine katıldı ve burayı da yarım bıraktı (1913).

I. Dünya Savaşı'nın ikinci yılında yurt dışına çıkarak Tiflis, Berlin, Paris, Viyana, Roma ve Kopenhag vd. Batı kentlerinde yaşayan Nahid Sırrı (1915), Cumhuriyet'in ilânından sonra 1928 yılında Türkiye'ye geri döndü. Yurduna dönüşünden hemen sonra Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladı. Ardından Ankara'ya yerleşti ve Milli Eğitim Bakanlığı'nda çevirmen olarak işe girdi. Bu şehirde 1933 yılında Yaşar Nabi ile birlikte Varlık Dergisi'ni çıkardı. Babasının 1933'teki ölümünün ardından İstanbul'a döndü. Ölümüne kadar çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapmayı sürdüren Nahid Sırrı'nın Anadolu gezileri sırasında yazdığı makaleler de farklı dergi ve gazetelerde yayınlandı.

18 Ocak 1960 tarihinde İstanbul'da öldü.

Tarzı

Nahid Sırrı Örik eserlerinde bazı konulara özel olarak değinmiştir. Bunlardan biri siyasi güçler ve bunları elde etme çalışmaları, hırslardır.

Örik özellikle tarihe çok düşkündür. Tarihi anlatırken yalı, konak betimlemelerini ve kadın karakterini çok başarılı yansıtmıştır. Tarihe bu kadar bağlı kalması ve zaman zaman övercesine betimlemesi, Örik'in Osmanlı geçmişini geride bırakmaya çalışan bir toplum tarafından ve bu toplumun edebiyatçıları tarafından geri planda kalmasına neden olur. Bunda kendisinin eşcinselliği de etkilidir. Yusuf Ziya Ortaç kendisi hakkında "Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı / Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir" diye yazmıştır.

Etkileri

Nahid Sırrı Örik, Selim İleri'yi çok etkilemiştir. Yazar, "Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver" romanındaki erkek karakteri Örik'ten esinlenerek yaratmıştı. Bahriye Çeri ise kendisi hakkında "Bir Cihan Kaynanası: Nahid Sırrı Örik" adlı bir kitap yayınlamıştır. "Eve Düşen Yıldırım" adlı eseri Show Tv ekranlarında diziye uyarlanmıştır.

Kemal Bekir, Örik'in Sultan Hamid Düşerken isimli romanını 1976 yılında Düşüş ismiyle oyunlaştırdı. Eser, 2002 yılında ise Ziya Öztan tarafından Abdülhamit Düşerken adıyla filme çekildi. 2009'da Zeki Demirkubuz tarafından Kıskanmak isimli romanı aynı isimle çekildi. Nergis Öztürk, Seniha rolündeki performansıyla 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı.

Yazar istatistikleri

  • 11 okur beğendi.
  • 91 okur okudu.
  • 3 okur okuyor.
  • 86 okur okuyacak.