Avi Pardo

Avi Pardo

Çevirmen
8.0/10
7,5bin Kişi
·
25,1bin
Okunma
·
57
Beğeni
·
2.911
Gösterim
Adı:
Avi Pardo
Unvan:
Çevirmen
John Fante ve Charles Bukowski yazılarını ve şiirlerini Türkçeye çevirmesiyle tanınır. Kullanılan dilin sadeliğine sadık kalarak yaptığı çevirilerle Fante ve Bukowski hayran kitlesinin artmasını sağlayan kişi.

Bukowski'nin 20'ye yakın kitabını tercüme eden çevirmen, çevirilerinde Türkçenin argosunu, sokak ağzını kullanarak yazarın üslubundaki serseriliğe, bıkkınlığa, umursamazlığa dikkat çekerek yazarla bütünleşen bir üslup oluşturmuştur.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
268 syf.
·10 günde·9/10 puan
Heinrich Karl Bukowski. O bir efsane. Efsaneyi de efsane yapan biraz sosyal medya sanki. O her biri altın değerindeki cümleleri kullanıcıların paylaşımlarını süsledi. Hayatının büyük bir bölümünü Los Angeles da geçiren yazarın tarzını anlamak istiyorsanız bu kitabı illa okuyun derim. Ağzınızda hoş bir tat bıraktığı için kitap bitmesin diyeceksiniz.
160 syf.
Bu kitabı kaç kere okudum bilmiyorum. Ama gece gece içimde açıp yeniden okuma hevesi. Fante ile tanışmam Bukowski sayesinde oldu. (Mehmed Uzun u Yaşar Kemal sayesinde tanıdığım gibi) Bukowski Fante den " Tanrım " diye bahseder ve başucu yazarıdır. Tabi durum böyle olunca okunmalı Fante diyorsunuz. Okuduğum ilk kitabı. Arturo Bandini büyük bir yazar olmak isteyen egoist ve sefalet içinde çırpınan bir adamdır. Saplantılı ve platonik bir şekilde sevdiği garson kız Camilla da başka birine aşıktır. Okuduğumda kıskanmadım değil hani :) böyle güzel sevebilir, sevilebilir mi insan? İronilerle dolu bazen hüzünlendiren bazen gülümseten ve çoğu zaman sorgulatan bir kitap. Aralarda Bukowski okur gibi hissettim ki zaten kitabın önsözünü yazan Bukowski, Fante den etkilendiğini söylüyor. Bazen de Bandini nin zavallığı ve sefaleti, Knut Hamsun un Açlık kitabını anımsatıyor. Yeraltı edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak anılan Fante, üslup olarak onlardan daha seviyeli. Sürekli küfürler etmiyor. Çok severek okuduğum ve önerebileceğim bir yazar.
268 syf.
·15 günde·Puan vermedi
Ekmek Arası romanını beğenmenizin tamamen okuma dili tercihlerinize bağlı olduğunu söyleyerek başlayabilirim.

Yarı otobiyografik olan bu eğitici ​​romanın kahramanı Henry Chinaski, ikilemler ve küfürlerle doldurduğu çantasını yüklenir ve ağırlığını, istikrarsız ama yıkıcı küçümsemeler ile kaldırır. Büyük Buhran yüzünden olumsuz duyguları iyice artar ve Chinaski, roman boyunca zincirlerini kırmak için zorlu bir mücadele verir.

Bu benim ikinci Bukowski'mdi ve şükürler olsun ki tamamen beklediğim gibiydi. Ailesine, arkadaşlarına, okuluna, işine ve genel hayatına yaptığı muamele, neredeyse sıfır empatiyle beraber bazı ağır kelimelerle final yaparak amacına başarıyla ulaşan bir akış başlatmıştı.

Umutsuz arkadaşın da dediği gibi;
Kelebek ve arıların istediği bir çiçek yerine sinek çeken bir bok gibiydim.

İlk ikilemlerin cazibesi ve Chinaski’nin onları anlamak ve çözmek için yaptığı girişimleri (veya yapmadığı), kitabı daha iyi hale getirmeyi başaran bölümlerindendi. İçki bir seçenek olduğu sürece başka hiçbir şey önemli değildi ve genç Chinaski'yi renkli şişelerden uzakta tutmayı hiçbir şey başaramazdı. Amaçsızlık bir veba gibi sayfaları sarsarken, Bukowski’nin kalemi acı verici bir şekilde, koskoca bir hiçliği betimlemekte kimi zaman yetersiz kalıyordu.

Gördüğüm kadarıyla Bukowski’nin yaşamı çok acıydı ve öfke doluydu. Ama belki de bu kitabı içindeki öfke ve kini dökmek için değil hayatına devam edebilmek için yazdı. Neredeyse bir protesto gibi, bir meydan okuma gibi. Ve okurken, bu meydan okuma benim için sadece bir ilham kaynağıydı.
108 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Hasta bir ülkenin kokusu. Sözlerime kulak ver; bir gün bu koku bütün ülkeyi saracak...

Kitabın ismi ve kapağına baktığımda "Allah'ım içim kararacak galiba,çok hüzünlü bir kitap beni bekliyor "diye düşünmüştüm.
Sevgili yazar beni çok güzel yanılttı ve bu yanılgıdan dolayı çok mutluyum.
Umutsuzluğu beklerken sonu olmayan umut okudum.
Dominic Molise çok çok fakir bir ailenin oğlu,çok iyi bir solak atıcı.Tüm umudu ,üçüncü tekil şahıs gibi bahsettiği sol "Kol"u .Bir gün çok ünlü bir beysbolcu olacak ve hem kendisinin hem ailesinin tüm sıkıntıları bitecek.Ne zaman umutsuzluğa kapılsa sol Kol oradadır ve bir gün her şeyi çözecektir.Ailesi tabii ki ayrı dram,oralarda hüznü hissettim,özellikle annesine çok üzüldüm.Aşkını anlattığı bölümlerde çok eğlendim,nasıl umutsuz,nasıl kederli ama öyle aşık ki aşkını anlatışından umutsuzluğu hissedemedim.Çok ince bir kitap zaten,hemen bitiveriyor.Ben çok severek okudum.Beğeneceğinizi düşünüyorum.
120 syf.
Üç beş beylik laf edeceğim. Üniversitede bir felsefe hocam vardı. Derste benim bir fikrim var, dediğimiz vakit hep şunu söylerdi: "Kaç kitap, kaç makale, kaç tez, kaç bildiri okudunuz da fikriniz var? Fikir oluşumu için zihninizde ne birikiminiz var?" Okumayı hiç sevmeyen beni yola sokan olaylardan biri olmuştur, bu cümleler. Kitap da tez de makale de bildiri de okudum. Yine de hocamın istediği seviyede değilim, eminim buna. Ama onun affına sığınarak yine de kendimce fikrim var ve bu inceleme için fikir beyan etme isteği oluştu içimde.
Kitap idealizm yoluna sokulan bir hırsızı anlatıyor. Peki idealizm nedir? İdealizm, sözlük anlamına göre ülkü demektir. Kitap okumayı sürdürülebilir hâle sokmamız dahi idealizm sınırları içindedir. Ben idealizmi bir inanç olarak görüyorum. İnsan dünya ve ukba hayatı için inanma zorunluluğu içindedir. Ben hiçbir şeye inanmıyorum diyenin bile inanacağı "hiçbir şey" vardır. Kimi dine (İslam, Hıristiyanlık, Budizm, Şintoizm vs.) kimi bir amaca (şan, şöhret, zenginlik) kimi güzele (sanat, kültür, edebiyat) kimi dünyayı yaşanılabilir kılmaya (sosyalizm, kapitalizm...) kimi düşünceler ve yorumlar silsilesine (felsefe, sosyoloji, mantık, psikoloji)... Saydığım sayamadığım yığınla şey... İnsanı idealist yapan şey içinde bulunduğu, için dâhil olmak istediği bu inanç zorunluluğudur. Bu zorunluluk sorumluluk doğurur. Bu doğum da bazı fiiliyatları dikte ettirir. Din ibadeti, amaç çalışmayı, güzel hissetmeyi, yaşanılabilir dünya hayali bedel ödemeyi ve ödetmeyi, düşünceler okumayı, anlamayı, yorumlamayı... İnanılan şeyler insanı var olduğu hâlden alıp kendi kabında bir şekil verir. Ve insan buna nadiren "Hayır!" diyebilir. Çünkü idealizm insanı hücre duvarı gibi sarar. İdealizmin amacı dünyayı duvarlarla süslemekken (bunu her daim kötü bir şey olarak algılamak yanlış olur, zira kötülüklerden korunmak ya da yeni bir dünya inşa etmek için de duvarlar yapılabilir) idealistin amacı bu duvarlardan içeri sızabilmektir. İdealizm için, idealist olmak için rehberlere ihtiyacı vardır insanların. Bu rehberler de yine insandan başkası değildir. Kimi ilahi bir kaynaktan beslenir kimi de kendi düşsel gücünün önce zihne ya da kalbe sonra da dile yansımasıyla vücut bulur. İlahi dinler için peygamberler ve ilahi öğretiler, ilahi olmayan dinler için ilhamlar ve kurallar kitapları; düşünceler için filozoflar, güzellik için sanatçılar, yazarlar, şairler, müzisyenler ve dünyanın değişimi için önderler, liderler...
Bu kitap bir ideal bir Mısır için, idealist hâle sokulan hırsızın yaşadıkları neticesinde hapse girmesini ve hapisten çıktıktan sonra ideal bir dünya için inşa ettiği her şeyin onu o yola sokanlar tarafından tarumar oluşunu anlatıyor. Çocuğunun babasını tanımayışını, eşinin yanında çalışan biriyle izdivacını, rehberi olan zatın lüks bir evde kahramanımızı rezil rüsva ilan etmesini anlatıyor.
İdealizm iyidir. Kötü olan, bir ideal uğruna çaba gösterenler arasındaki inanılmaz derecede çürümüş kişilerin olması ve en acısı da çürümüş olan, herhangi bir ideali kalmamış ve düşüncesine ihanet edenlerin ideal düşünceyi yönetiyor oluşudur. İşte bu kitapta ideali yönetenin gafleti ve mağdur edilenin hıncı ve intikam hırsı anlatılıyor.
Dünyayı tanımak için bu kitabı okumak şarttır.
320 syf.
·Puan vermedi
Yoo Charles Bukowski bu kitabı sen yazmış olamazsın. Biz kadınlara bunu yapmış olamazsın. Bir yanlışlık olmalı. Ben senin bir şiir kitaplarını okumuştum. Onlar ne kadar güzeldi. Dengemi alt üst ettin. Bu hak sana helal olmaz bilesin. Şimdi gördüğüm kadınlara bacağın ne güzel Liza, vücudun ne güzel İris diyesim var. Bunlar en basitleri tabi ki çok cüretkar diyaloglarda mevcut.

Böyle adı sanı duyulmuş ünlü ve büyük bazı yazarlara sanki hissedeceklermiş gibi kitabını beğenmesem bile ayıp olmasın diye zorla okuduğum oluyordu ama üzgünüm Charles sonunu getiremedim.
108 syf.
·4 günde
★Daha önce Fante ile tanıştıysanız ve bu tanışma benim gibi Fante'nin 'Toza Sor' kitabı ile olduysa diğer kitaplarını okumak benim gibiler için büyük bir tutkuya dönüşebiliyor.

★ İnişleriyle, çıkışlarıyla, aşkı kendine özgü ifadesiyle, hüznüyle, inancıyla, sonu gelmeyen hayalleri ve yaşadığı hayal kırıklarıyla bambaşka bir yazar, Fante. Kendine özgü kısa cümleleri, etkileyici üslubu ve ustalıkla kullandığı mizahi dili ile talihsiz, hayallerle yaşayan insanlar dünyasının kapılarını okuyuculara açıyor.

★ Yıl 1933.. Başta Amerika olmak üzere dünyanın geri kalanının ekonomisini de olumsuz etkileyen 'büyük buhran dönemi'nde, İtalya'dan Amerika'ya büyük umutlarla göç etmiş 'bir ev dolusu hayalperest' ile yaşayan Dominic'in kalplere dokunan hikayesini anlatıyor kitap.

★ 'Hayatını istekayla kazanmaya çalışan, işsiz bir duvarcı ustası' baba; 'hayattan yılıp Tanrı'nın, Azize Teresa'nın, Bakire Meryem'in kollarına sığınmış' bir anne; yabancı topraklarda kökleri sarkan, doğduğu toprakları özleyen ve Amerika'dan nefret eden Babaanne Bettina; üç kardeş ve sol kolu ile hayata tutunmaya çalışan 17 yaşındaki Dominic Molise.

" Nedir okuduğun benim bilge ve zeki torunum? Açlığa ve sokaklarda dolanan işsiz adamlara dair bir kitap mı? Babanın yedi aydır işsiz olduğuna dair bir kitap mı, yoksa altın Amerika 'nın zengin vaatleri mi? Amerika, eşitlik ve kardeşlik ülkesi, veba gibi kokan harikulade Amerika." (13)

★ Kitap boyunca aktarılan her şey okuyucuya Dominic'in dilinden, bakış açısından ve aralarda geçen diyologlardan yansır. Kendi kendisiyle konuşan, kendi iç dünyasında hesaplar yaparak, kendine yeni bir dünya yaratmanın hayallerini kuran Dominic ve onun yetenekli 'kol'u geleceğin en büyük bezbolcularından biri olma konusunda kararlı ve inançlıdır. İleride ünlü ve ' Bütün Zamanların En Büyük Solak Atıcısı' olacak, kendisini ve ailesini yaşadığı sefil hayattan kurtaracaktır. Dominic, bu hayaline inanmak zorundadır çünkü hayat, inanç olmadan da yeterince zordur, Dom ve ailesi için.

" Sonra kim olduğumu hatırladım -serserinin teki değildim, Kol 'dum ben, olmazsa olmaz adam, geleceğin en büyük beysbolcularından biri." (62)

★ Amerika'da yoksul bir İtalyan göçmeni olarak büyümenin sancılarını çeken Dominic, babasının onun kaderi için düşündüğü mesleği kabul etmez. Babası gibi bir duvarcı ustası olmayacaktır. Kasabanın zenginlerinden olan Joe Parrish'in oğlu Ken ile büyük liglerde atıcı olmak için Kaliforniya'ya kaçma planları yapacak, gereken parayı bulmak için babasının beton karıştırıcısını gizlice alıp satmaya çalışacaktı ta ki hayalleri, gerçeklerle çarpışana kadar..

" Dön, dedi Kol, ben düşmeden önce döndür şu kamyoneti; dön, eve git, Catalina' yı unut, babanla duvar ör, çukur kaz, berduş ol gerekirse, ama bu günahtan geri dön. » (97)

★ Hayatın imkansızlığından hayallere kaçış, inanca sarılış ve gerçekler karşısında hissedilen çaresizlik... Yaşanılan dönemde insanların hayat mücadelesi, sosyal sınıfların eşitsizliğinin yansıması.. 1933 Berbat Bir Yıldı. Teşekkürler Fante

" .. ağladım babam için, bütün babalar için; oğullar için de, böyle bir zamandan hayatta oldukları için; ve kendim için, çünkü artık Kaliforniya'ya gitmekten başka çarem yoktu; sözüme sahip çıkmak zorundaydım." (107)
268 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Kahramanımız, Henry Chinaski!

Ekmek Arası, Charles Bukowski’nin otobiyografik romanı. Okuduğum kadarıyla, Henry, Bukowski’nin babasının ismi. Babasından sayısız dayak yiyen bir çocuğun babasına atabileceği en büyük tokat olmalı bu seçim. China ise çok sevdiği ülke Çin, “ski” soyadından bir parça.

Bundan sonraki bilgiler kitabın akıbeti hakkında tat kaçırıcı bilgiler içerebilir!

Evet, Henry yalnız bir çocuk. İşsiz bir babası, düşük maaşla çalışan bir annesi var. Yalnızlık, Henry için bir tercih mi, yoksa mağrurluktan mı bu insanlardan kaçışı, bilemiyorum. Yer yer iki ihtimali de hissettim Henry’nin yalnızlığında. “Dostluğun Değeri” üzerine yazılan bir denemeye, karşı deneme olarak, “Dostsuzluğun Değeri” yazan bir hergele. Alkışlanmıyor, D alıyor okulda. Ama olsun, benden sana A Henry, orijinal fikrin ve samimiyetsizliklerin içindeki çirkin samimiyetin için.

Babasıyla arası pek iyi sayılmaz Henry’nin. İşsiz olduğu anlaşılmasın diye evden her sabah aynı saatte çıkan, bir tuhaf adam. Öylesine iğreniyor ki babasından, sofrada yemek yerken yaptığı ağız hareketlerine kadar usta bir şekilde tasvir edebiliyor. Şu sözleri yeterli olacaktır bu sevgi dolu ilişkinin betimlenmesine: “Güneşin bile babama ait olduğunu, onun evinin üstüne parladığı için benim güneşe hakkım olmadığını hissediyordum.
Güllerinden farksızdım, ona ait olan bir şeydim.”

Henry’e dair birkaç “ilk”i paylaşmak istiyorum sizlerle şimdi...

Kadınlara düşkünlüğüyle bilinen Bukowski’yi hepimiz tanıyoruz. Bir de kötü çocuk Henry’den söz edelim. Seksin ne olduğunu ilk kez duyduğunda inanamıyor, yetişkinler tüm bunları yaptıkları halde nasıl insan içine çıkabiliyorlar! Annesi ve babasını bu işi yaparken düşünmek midesini bulandırıyor. Ama şey, okuldaki kızlardan biriyle yaptığını düşününce… Tamam, o kadar da korkunç değilmiş.

Ve arkadaşının babasının mahzeninden ilk şarabını tattığında, ağzında anlamsız bir tat... Nesini severler bunun bu kadar! Fakat ağız dolusu bir yudum daha alınca... İçinde aniden beliren, akan bir sıcaklık... Arkadaşının annesine küfür ediyor çılgın! Kendisiyle sevişmek istediğine dair bir küfür desem anlaşılması için yeterli olacaktır. Bukowski’nin içkiyle nasıl tanıştığını okumak, büyük bir keyifti benim için. Öykülerindeki o ayyaş hikayelerinin kökenine indiriyor bu roman sizi. Nasıl bir kafayla yazıldığını anlıyorsunuz o içki sohbetlerinin.

Lisedeyiz... Güzel kızlar, iyi giyimli oğlanlar var etrafımızda. Henry ise.. Henry işte, biliyorsunuz. Bir tarafta arabalarıyla okula gelen, öğle aralarında kantine dahi tenezzül etmeyen restaurantlarda yemek yiyen çocuklar... Bir tarafta da buruşuk gömlekli, yüzü çıbanlarla kaplı, haftada elli cent harçlığıyla bizimki... Eh, kızlar yüzüne dahi bakmıyorlar haliyle. Etrafındaki bu insanları “şekil değiştirmiş babaları” olarak görüyor. Bir şey var Henry’de, tat almasını engelleyen bir şey...

Henry büyüyor... Büyüyor fakat bulunduğu ortamlardan duyduğu tiksinti varlığını koruyor ruhuna yapışıp. Bir yere ait olmak, düzenin bir parçası olmak, her sabah kalkıp aynı işe gitmek Henry için sıkıcı, anlamsız. İntiharı düşünüyor pek çoğumuz gibi. Ama intihar da zahmetli şimdi, beş yıllığına ölemiyor muyuz? Ne demiştik, içki, sigara ve yalnızlık... Sizler de olmasanız ne yapardık!

Ucuz bir şarap eşliğinde herkes okumalı bu kitabı. Aslında herkes okumasa da olur. Avm’lerden kafasını çıkartıp biraz kitap okuyan herkes demeliydim, haksızlık ettim. Evet, Henry’nin de dediği gibi: “Sevgi gerekiyordu. Ama insanların kullandıkları ve kullanıldıkları türden bir sevgi değil...” Sevgiler.
160 syf.
·3 günde·10/10 puan
Ah Arturo Bandini ah... Uzun zaman sonra içimde inceleme yazma isteği uyandıran adam... Açıkçası okuduğum kitaplarda böyle özgün karakterler görünce, iyi ki edebiyat var, diyorum. Çünkü yıllarca gezip dolaşsak da böyle özgün bir karakterle karşılaşamayabiliriz. İşte yazarımız John Fante, bize öyle özgün bir karakter sunmuş ki, resmen bizlere "Hanımların dikkatine! Overlok makinesi ayağınıza geldi." diyor...

Daha önce de bazı kitapları okuduktan sonra belirtmiştim: Bazı kitaplar var ki, kitabın içerisindeki ana karakter öylesine baskın bir karakter ortaya koyuyor ki, kitabın konusu artık tamamen ikinci planda kalıyor. Tabii bu durumda kitabı anlamak için de karakteri anlamak ve analiz etmek gerekiyor. Tıpkı Albert Camus'nün Yabancı kitabındaki Meursault veya Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabındaki Bay C gibi...

İşte Arturo Bandini de öyle bir karakter. Günlerce üzerine konuşulabilecek, belki münazara konusu dahi yapılabilecek bir karakter. Ondan biraz bahsetmek gerekirse;

- Genellikle portakalla beslenir ve yağlı sütten nefret eder. Bulabilirse bisküvi ile karnını doyurur.

- Ağzı bozuktur.

- Sevdiği kadına (Camilla) deli olur; ama onu aşağılamaktan da ona küfürler savurmaktan da geri durmaz. Sevdiği kadının beresini bütün gece göğsüne bastırarak uyur; ama kadın yatağına çırılçıplak girse bile ona dokunamaz.

- Birkaç gün önce sadece su içerek karnını doyurabiliyorken eline geçen ilk parayı bütün savurganlığı ile harcamaktan çekinmez.

- İnsanla hayvan arasında hiçbir fark gözetmez.

- Hoşlandığı kadının dokunduğu nesneleri alıp öper, bazen yer veya yalar.

- Kendini beğenmiş bir yazardır. En baskın özelliği, sarsılmaz egosudur.

- Tanrı'ya inanır; ama ona küfür etmekten de çekinmez.

İşte böyle acayip biridir Bandini. Bazı kötü özelliklerine karşın kendisini sevdirir. Siz de okursanız kesinlikle Bandini'yi seveceksiniz.

Bu kitap, Charles Bukowski'nin, "Fante benim Tanrı'mdı" cümlesini kurmasına sebebiyet veren kitaptır. Bu söz oldukça meşhurdur. Ayrıca bizzat Bukowski tarafından yazılan kitabın önsözünde, "Fante'nin yazarlığıma ömür boyu sürecek bir etkisi olacaktı." cümlesi de dikkate değer bir cümledir.

Kitapta hem mizah hem de bazı derin acılar iç içe geçirilerek anlatılmış. Okurken zaman zaman derin düşüncelere dalıyorsunuz, zaman zaman da kendinizi gülerken bulabiliyorsunuz. Yazarın yalın ve sade bir anlatım tarzı var. Okurken kitap akıyor resmen, sizi hiç zorlamıyor.

Bu arada yazar John Fante, Arthur Bandini'nin serüvenini 4 kitaplık seri halinde kaleme almış. Toza Sor, serinin üçüncü ve en çok okunan kitabı. Serinin özelliği, herhangi bir sıralama gözetmeksizin de okunabilmesi. Bu sebeple, okurken ben de hiç zorlanmadım; ama serinin diğer kitaplarını da okuyan okurlar, Arthur Bandini'nin nasıl bu karaktere büründüğünün ilk iki kitapla anlaşılabileceğini belirtiyorlar. Yani her şeye rağmen sıralı okumakta fayda var. Serinin diğer kitapları: Bahara Kadar Bekle, Bandini , Los Angeles Yolu ve Bunker Tepesi Düşleri .

Son olarak, kitaptan çok hoşuma giden bir "hayat" tanımını sizlerle paylaşmak istiyorum:

"Ah, hayat! Buruk ve tatlı trajedi, mahvıma neden olan göz kamaştırıcı orospu! Birkaç günlüğüne sigarayı bıraktım. Yeni bir dua tespihi aldım. Sadaka kutusuna para attım. Acıyordum dünyaya."
256 syf.
·Puan vermedi
Chaerles beylede tanışmış olduk :) Yazarımızın deli dolu yaşamından notlar bulacağınız bir çok örnek mevcut.Üslup olarak argo içeriğinin fazla olduğu ama neredeyse çoğunun çarpık düzeni anlatan doğrular olduğunu görüyoruz.Sıkıntılı bu günlerde kafanızı biraz dağıtacağına eminim sevgili masum halk.Kitabın çoğu yerinde gülüp kahkaha bile attığım olmuştur :) Çılgın ve özgür bir yaşam ama tavsiye etmediğim bir yaşam.Okumaya değer notu sizlerle olsun.

Yazarın biyografisi

Adı:
Avi Pardo
Unvan:
Çevirmen
John Fante ve Charles Bukowski yazılarını ve şiirlerini Türkçeye çevirmesiyle tanınır. Kullanılan dilin sadeliğine sadık kalarak yaptığı çevirilerle Fante ve Bukowski hayran kitlesinin artmasını sağlayan kişi.

Bukowski'nin 20'ye yakın kitabını tercüme eden çevirmen, çevirilerinde Türkçenin argosunu, sokak ağzını kullanarak yazarın üslubundaki serseriliğe, bıkkınlığa, umursamazlığa dikkat çekerek yazarla bütünleşen bir üslup oluşturmuştur.

Yazar istatistikleri

  • 57 okur beğendi.
  • 25,1bin okur okudu.
  • 475 okur okuyor.
  • 15,2bin okur okuyacak.
  • 390 okur yarım bıraktı.