Gönül Suveren

Gönül Suveren

Çevirmen
8.3/10
4.599 Kişi
·
15.580
Okunma
·
1
Beğeni
·
64
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
‘Doğu Ekspresinde Cinayet’ isminden konusunun çok rahat anlaşılabileceği bir kitaptır. Fakat kurgusu son derece maharetli ellerin nadide bir halı dokuması kadar güzel işlenmiştir.

Agatha Mary Clarissa Miller Christie Mollowan (15 Eylül 1890 – 12 Ocak 1976); tabii ki ismini ezbere bilmiyordum. İnternetten baktım. Böylesi değerli bir yazarın ismini eksik yazmamalıydım.

Kitaba dair birkaç eleştiri gözüme çarptı. Her ne kadar Agatha Cristie’nin avukatı olmasam da, bir hayranı olarak birkaç şey söyleme hakkını kendimde buluyorum.

Diyorlar ki, karakterler çok sıradanmış. Zira bence bu, kitabın yerilmesinde değil tam tersi övülmesi gerektiğine dair bir kanıttır. Şöyle ki, değişik milletlerden insanı trende toplamış olan yazar, onlara milletinin tipik özelliklerini yükleyerek aslında hikayeye hem yalınlık kazandırmış, hem de okuyucuyu konunun başlarında hiç yormadan hikayeye dahil etmiştir. Hatta bu bölümlerde okuyucu (elbette ben de dahil) hikayenin nihayete yaklaştığı yerlerde sonunu tahmin edebileceği yanılgısına düşmüştür. Aslında bu sayede sonu daha da etkileyici olmaktadır. Çünkü hiç de öyle, karakterler çok açık, konunun anlatımı yalın, ben sonunu kestirebilirim türünden bir roman değil. Aksine içinde çok değerli bir eleştirisi de olan bir kitap. Bu kısmı da biraz açmak istiyorum çok fazla yazımı uzatmadan.

Ortada bir cinayet bulunmaktadır. Fakat bu cinayet, aslında varlığı toplumu kirletmekten başka bir şey olmayan bir adamı ortadan kaldırarak aslında iyi bir iş mi yapmaktadır? İşlenen bazı suçların bedeli ölüm mü olmalıdır? Yoksa her türlü insan öldürme, sebebi her ne olursa olsun sizi katil mi yapar? Dolayısıyla bu bir suçsa, cezası ne olmalıdır? İşte bu sorulara kitaptan sonra okuyucu kendi düşünceleriyle cevap bulmak durumunda kalacaktır. Dolasıyla okuyucuyu ‘adalet nedir’ sorusuna cevap aramaya sevk olunmaktadır.

Bir de, Hercule Poirot (dedektif) karakterinin yeterince ilgi çekici olmadığını düşünenler gördüm. Bu da bence bir yanılgıdır. Şöyle ki, yine çok sevdiğim yazarlardan biri olan Arthur Conan Doyle’u tanımayan fakat Sherlock Holmes’ü çok iyi bilen kişiler biliyorum. Yani karakter yazarın önüne geçmiş. Fakat Agatha Cristie’nin önünde bir karakter bulunmamaktadır.

Buraya kadar okuma zahmetine katlanmış değerli okuyuculara müteşekkirim. Keyifli okumalar diliyorum.
Hiç tanımadığımız bir insanı, ilk gördüğümüz andaki davranışlarını baz alarak ya da öncesinde o kişi hakkında duymuş olduğumuz olumlu-olumsuz cümlelerin etkisinde kalarak, ne kadar da kolay yaftalarız değil mi, sevgili okurlar.

Durup, dinlemeden, değerlendirmeden... Varsa yoksa o an zihnimize yansıyan görüntülerdir, kişi hakkında bir yargıya varmamızı sağlayan en büyük etken! Ya da işte, öncesin de aklımızda takılı kalanlar...
Aynı karara ben eserdeki kahramanlar üzerinde vardım ve tabii ki de hüsrana uğradım. Önce bir sabret! Oku! Ama nerde!...

Gerçek hayatta da öyle değil midir? İnsanları kimliklerine göre değerlendirmiyor muyuz? İnsanları çoğu zaman dar kalıplar içine sıkıştıran bizim bakışımız. Ve ne yazık ki düşüncelerimizi özgür kılacak olan da bizim bakışımız.

Eserde orta yaşlı zengin bir koca... Genç ve güzel ya da zeki ve aptal bir kadın... İlk etap da, zihnimize zengin bir adamın paranın gücü ve kudretiyle, genç ve güzel bir kadın elde ettiğini, kadının da artık zeki mi yoksa aptallık derecesinde saf mı bilinmez, para uğruna adama rıza gösterdiği akla gelir değil mi?

Duymak istemeyenden daha sağırı, görmek istemeyenden daha körü yoktur, denilir ya! Aynen öyle. Oysa ki hakikat, görünenin ardında gizli.

Özellikle yazarın bu eserini çok beğendim. Eserlerini okuyan okurlar bilirler ki, yazarın bütün eserleri mükemmel! Bu eser beni ters köşeye yatırdığı için, ayrı bir önem arz etmekte! Okumak isteyen okurlara tavsiye ederim.

Bazı okurlar cinayet romanlarını hafif görseler de, okunmalı! Ben bu kitaplardan yapılması ve söylenmemesi gerekenleri öğreniyorum. Meselâ, hayatları hazin bir tarz da sona eren kahramanları okudukça kendi kendime " Onlar gibi olsan da, asla onlar gibi davranma! " derim.
Tehlikelere karşı göğüs gerebilmek adına, cinayet romanları okumak iyidir...
Çok güzeldi...
Açıkçası kitabı çok merak ederek almıştım. Beni kitaba çeken şey konusu değildi, sadece yazarın bu kadar kısır malzeme ile 400 sayfalık bir kitabı nasıl yazabilmiş olduğunu merak etmiştim.
Çünkü (kitap tanıtımında, arka kapağında da var o yüzden süprizbozan sayılmaz) kitap genç bir kadının eşiyle bir seks oyunu oynarken kocasının kalp krizi geçirerek ölmesi ile başlar. Ve kadın elleri kelepçeli yatağa başlı kalır. Yani düşününce 400 sayfa içerisinde tüm mekan yatağın yaklaşık 3 metre karelik alanı ile ve karakterimiz de Jessie isimli bu kadından ibarettir.
Ustanın yazısına söylenebilecek bir lafım yok. Kadının o çaresizliği, bıkkınlığı, korkusu, krampları, fiziksel ve ruhsal çöküşü o kadar güzel verilmişti ki, okuduğum süre boyunca kelepçelerin soğunu bileklerimde, zincirinin tahtaya vuruşlarıyla çıkan iç karartıcı sesi kulaklarımda hissettim...
Her ne kadar usta bir gerilim kitabı olsa da beni asıl etkileyen şey, allta verilen hikayeydi aslında. Jessie kırılmış, yıkılmış bir kadın, parçalanmış bir kişilik. İçindeki farklı alt kişiliklerin sürekli tartışmasına ve çözüm aramasına şahit oluyoruz. Bunlardan biri "iyi-eş"... İyi-eş, neredeyse "kadın, cinsel organını yaşatma merkezidir" diye düşünen seksist erkekleri bile haklı görebilecek seviyede kendini aşağılık gören bir kadın. Başına gelen her felaketi erkeğe itaatsizlik ile yorumlayan, kadının görevi erkeğinin sözünden çıkmamaktır diyen biri... Kendine saygı duymayan, bedenini küçümseyen biri... İkinci karakterimiz Ruth, bu iyi eşle hiç anlaşamayan bir feministimiz. Arada dengeyi bulmaya çalışan psikolog Nora ve Jessie'mizin "babasının kızı" zamanlarından kalma çocukluğu, "Punkin"...

Aslında benim bu kitapta okuduğum, bir kadının yataktaki kelepçelerinden kurtulma çabasının hikayesi değildi. Benim okuduğum, kadınlığın, erkek hegomanyasındaki tüm kelepçelerinden kurtularak özgürlüğe ulaşabilmesi hikayesiydi...
Aslına bakarsanız isminden dolayı ön yargılı davranmıştım. Onca övgüye rağmen birçok kez okumaktan vazgeçtim. 'Çok ayıp etmişim' gerçekten. Polisiye çok seven biri olarak bu kitap ayrı bir tat bıraktı bende. Bu kadın büyük bir usta. Son derece keyifli ve polisiyeye nefis bir tarz kazandırıyor. Karakterler adeta altı cizilircesine belirgin. Üslup asla boğucu değil. Çok beğendim. Hiç uzatmiyorum. Polisiye seviyor musunuz? Cevabı evet olanlar, hatta olmayanlar bile beğenecektir. Keyifli okumalar.
Biz üç kişiydik...Bedirhan, Nazlıcan ve ben...Oo. Yanlış hikaye. Doğrusu şöyle..

Onlar 7 kişiydiler. Koca ve kekeme Bill, zenci Mike, yahudi Stan, astımlı Eddie, şişman Bill, bip bip Richie ve tabii ki kızıl saçlı Beverly olmak üzere...

Stephen King'in bu eseri, "7 farklı karaktere ve özelliklere sahip bu çocukların bir araya gelme sebeplerini işleyen harika bir gerilim romanıdır" demek isterdim ama beni hiç germediğini ya da korkutmadığını düşünürsek ben bu kitabı sadece her bir karakterin ruhumda ve aklımda yer etmesi bakımından gerçekten çok beğendiğimi söyleyebilirim.
Kusura bakmayın beni uzaydan gelmiş, sarı sivri dişli bir palyaçoyla, (ki bazen mumya ya da örümceğe dönüşebilen bir yaratıkla) korkutamazsınız. Belki de çocukluğumdan beri çok fazla korku filmi izlemiş olmamın da bunda etkisi vardır.
Okuması keyifli miydi peki? Kesinlikle evet...Özellikle de bip bip Richie karakteri güzel taklitleri ve esprileriyle favorimdi. Aslında hepsini sevdim. İmrenilecek dostluklarına da hayran kaldım. O yüzden okumak isteyenlere vakit kaybetmeden bu esere başlamalarını tavsiye ediyorum.

Keyifli Okumalar.
...Roland Deschain...

Serinin ilk kitabında Gilead'lı Roland'ın orta dünyasına giriş yapıyoruz. İlk kitapta siyahlı adam arkasına bakmadan kaçıyor Roland ise peşinde durmak bilmeksizin ver Allah'ım ver yardırmaya başlıyor.

Bu kovalamacada Roland'ın dünyasında neler ile karşı karşıya kaldığını göreceksiniz. Aslında hayatına dair çok bir şey de yok. Gizemli bırakmış Usta King. Kovalamayla olaylar başlıyor. Kitabın başından sonuna kadar kaçış devam ederken, bir yandan da Roland bir kasabaya geliyor ve sonradan da istenmeyen adamdır. Roland ise kasabaya baya cevabını veriyor.

Tabii Roland çölde siyahlı adamın peşindeyken başına olaylar geliyor. İblisler, yaratıklar neler var neler. Jake Chambers da Roland'ın dünyasına dahil oluyor. Yolculuğa birlikte devam ediyorlar. Jake konusunda kitabın sonunda sürpriz var çok acımazsın Roland Deschain...

Serinin ilk kitabı hiç sıkmıyor ve gayet akıcı. Gizemli ilerliyor ve hikayesi çok güzel. Şunu da belirtmek istiyorum. Seriyi bitirdiğim için bu ilk kitap diğer kitaplara göre daha basit olaylar var. Sonraki kitaplar da heyecan, gizem, macera ve gerilim doruklarda. Sabırlı olmayı deneyin. İnanın 2. kitap ile her şey mükemmel oluyor.

Sonuç olarak sabırlı olursanız harika seri sizleri bekliyor.

Ka-tet ;) ve
Roland Deschain seni seviyorum adamım ;)
Bir kitap düşünün ki bir evde sürekli gerilim, sürekli heyecan ve korku barındırsın. Bu kitabı araştırırken beklentim üst seviyelere gelmişti ve beklentimi tam anlamıyla karşıladı.
Hastalıklı bir ruha sahip kadının çocukluktan beri süre gelen insan öldürme düşüncesi ve uygulaması çok sevdiği roman yazarına çektirecekleri insanın kalp atışını hızlandırıp, böyle bir durumda olsam bende aynısını yapardım demekten başka çare bırakmıyor bizlere. Gerilimi hiç düşürmeden, bir sonraki sayfada ne olacağını kestiremeden tam gaz devam eden en ince detayına kadar düşünülmüş güzel bir eser. Annie'nin suç işlerken yaptığı akıllıca hareketler tam bir profesyonel bir acımasız olduğunu gösteriyor. Kadın şiddet uygularken psikolojik ve fizyolojik öğeler üzerinde de durması kitabın akıcılığını arttırıyor. Stephen King'in okumuş olduğum en iyi romanlarından birisi diyebilirim. Herkese iyi okumalar.
Güncelleme:
7 ay önce okumuş olduğum bu kitabın Misery adlı filmini az önce bitirdim. Uzun zamandır bu kalitede bir film izlememiştim. Oyunculuk çok güzel, kendimi Paul yerine koydum çok zor bir durum. Kitap sonrası mutlaka filmini de izlemenizi tavsiye ederim.
Beş Küçük Domuz: Beş şüpheli. Sır perdesini sonuna kadar aralayan, tahmin edilmesi güç harikulade bir cinayet romanı. Ve tabii ki Agatha Christie… Hercule Poirot’nun yanı sıra ortaya koyduğu karakterleri zihinde canlandırmayı başaran bir kalemi var, bunu çok iyi yaptığını ilk kitabında görmüş oldum ve polisiye türünde dünyaca ünlü dedektif Hercule Poirot’nun yaratıcısı Agatha Christie romanları kitaplığımda yer bulmaya devam edecek.
16 yıl önce meydana gelen bir Cinayet. Amyas Crale’i zehirleyip öldürmekle suçlanan karısı Caroline Crale yaşamına son vermeden önce kızına şu notu bırakmıştı: “Ben suçsuzum."
Carla Lemerchant bu not üzerine harekete geçer ve dedektif Poirot’ya başvurur. 5 yaşındayken, 16 yıl önce gerçekleşen olayları, annesinin eşine olan bağlılığını, sadakatini anlatmaya çalışarak dedektife annesinin bu cinayeti gerçekleşmediğini, masumiyetini kanıtlamasını ister. Poirot artık iş başındadır.
“Cinayet ustaca işlenmişti, Ama Poirot elindeki şu ipuçlarını değerlendirmeye çalışıyordu.
Baldıran otu… Boş bir esans şişesi… İki mektup… Bir Tablo…
Bir mürekkep şişesi… Kedi otu… Buzlu bira… Bir damlalık…
‘Sokrat’ın ölümü adlı yazı’… Yaseminler…”

Ünlü ressam Amyas’ın yakın arkadaşları Philip Blake ve Meredith Blake, Mürebbiye Williams, Caroline’nin kardeşi Angela Warren,-Caroline’i savunan tek kişidir.- ve son olarak Elsa Greer. Ünlü ressam Amyas’ın evli olduğu süre boyunca evine genç, güzel, hırslı bir kadın olan Elsa Greer’ı getirerek yasak aşkı meşrulaştırır ve en iyi portresini yapmak üzere çoğu zamanını onun resmini yaparak geçirir. Caroline buna göz yumar, kocasıyla bu yüzden kavga etse de onu her şeyden çok sever. Bu tartışmaların sonunda Caroline şu cümleyi söyler:
“Seni öldürürüm, yine de ona bırakmam.”

Portresine günlerce devam eden ressam, bir gün eşinden buzlu bira ister ve Caroline bu isteği yerine getirir. Amyas kısa bir süre sonra fenalık geçirerek ölür. Amyas Crale’in ölümünden karısı Caroline Crale sorumlu tutulur ve mahkemeye çıkarılır. Mahkemede kendini ele verecek tarzda tavırlar sergilemesi, açıklamadan kaçınması ve duygusallığının yanı sıra, bira bardağına Amyas’ın elini bastırdığının kanıtlanmasından sonra Caroline, suçlu damgasını alır.
Caroline Crale kadının gücü timsali. Güçlü olmak, kendini bir şeyler için feda etmek bir insanın iyi bir karakteridir. Sevdikleri karşısında boyun eğmek... Kendisine karşı tüm kötülüklere katlanmak ise bir güçtür, sağlam karakterdir demekten başka geriye bir şey kalmıyor. Böyle bir İnsan canlısı bir kadın katil olabilir mi? sözümüze dedektif izlediği metotlarla cevap verecek. Poirot sır perdesini aralamaya çalışırken nasıl bir yol izleyecektir? Şüpheli beş kişiye yazmasını istediği raporlardan nasıl bir sonuç ve veri edinecektir?
Agatha Cristie’nin son dönem kitaplarından biri olmasından dolayı belki de kurgusu bir hayli sağlam. Yakalamaya çalışanlar görecektir; Poirot’nun yaptığı bir ilüzyon var, insanı mest eden bir şey, gerçekten harikulade.
Geçmiş üzerine kurulu bir cinayetin yıllar sonra aydınlatılması üzerine kurulu bir hikaye…
İşi Poirot’ya bırakın ve okuyun.
"Siyahlı Adam çölde kaçıyordu. Silahşor da peşindeydi."

Her şeyi başlatan bu cümleydi...

Benim gözümde Kara Kule serisi, edebi değer açısından Yüzüklerin Efendisi'nden sonra gelir. Ben seriye tekrar başlıyorum çünkü okumayalı uzun zaman oldu ve ilk okuyuşum açıkçası sonu görebilmek için biraz aceleye gelmişti, şimdi ilk kitabı okumaya yeni başladım. Sindire sindire ilerliyorum. İlk kitap kısa ve olayların ilerlemesi açısından biraz muallakta bir kitaptır. İkinci kitap ve özellikle "Büyücü ve Cam Küre" ise hikayenin en dokunaklı ve en sürükleyici parçalarıdır. Yani, ilk kitaba bakıp karar vermek mantıksız olur.

Henüz okumamış olanlar için bu noktada şunu demek gerek; bu seri 8 cilt ve toplamda 4.500 sayfalık dev bir saga. Dolayısıyla okumaya niyetlenenler gözünü karartmalı, çabuk karar vermemeli. Aksi halde ikinci kitapta okumayı bırakmanız işten bile değil.

Böylesi bir seriye inceleme yapabilecek kadar kendimi yetkin görmüyorum açıkçası. Bu, bir nevi, Guernica'nın karşısına geçip "güzel olmuş" demek gibi olurdu. Yanlış olmazdı ama fena halde eksik olurdu. Zira hikaye çok uzun ve çok derin.

Sekizinci kitap 'Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar' haricinde, 15 sezonluk çizgi roman serisi de dahil olmak üzere, tüm kitapları okumuş olmama rağmen, hâlâ büyük bir istekle 4.500 sayfayı önüme dizip okumak istiyorum dersem sanırım ne kadar etkilendiğimi aktarmış olurum.

Gileadlı Roland Deschain'in hikayesinin yaklaşık 40 yıl önce başladığı kitap bu. Rowling'in destansı şiirinden esinlenilerek yazılmaya başlanmış ve bunca yıldan ve binlerce sayfadan sonra bile hâlâ Stephen King'in "Ben Kara Kule'yi yazmadım, sadece onun hakkında bir kaç kelam ettim" diyebildiği bir eser.

Fantastik diyarlara, alternatif gerçekliklere, "ilerlemiş bir dünya"ya ilgi duyan, western ve bilimkurgu karmasının lezzetini damağında hissedebilen, hayalgücü sınırlarda dolaşan herkesin tutkuyla bağlanabileceği bir saga Kara Kule.

Stephen King'in magnum opusu.

2017'de çıkan bir de filmi var. Sakın izlemek gafletinde bulunmayın. Tüm sagaya hakaret/ihanet niteliğinde bir video parçasından hallicedir.

Hem bir son, hem bir başlangıç niyetine:

"Siyahlı Adam çölde kaçıyordu. Silahşor da peşindeydi."
Bu küçük domuz pazara gitti.
Bu küçük domuz evde kaldı.
Bu küçük domuz pirzola yedi.
Bu küçük domuza hiçbir şey verilmedi.
Bu küçük domuz, “Vii vii vii,” diye ağladı.

On Küçük Zenci ve Sonunda Ölüm Geldi'nin ardından okuduğum üçüncü Agatha Christie kitabı Beş Küçük Domuz oldu. Günümüz polisiyelerine oranla çok daha az sayfa sayısına sahip olan Agatha Christie kitapları bir çırpıda okunup bitiyor  Beş Küçük Domuz benim okuduğum ilk Hercule Poirot kitabı oldu. Agatha Christie dendiğinde akla gelen ilk şeylerden olan Poirot ile tanıştım. Peki bu karakteri sevdim mi, henüz bu konuda net bir şey söyleyemem ama benim için şimdilik idare ederdi. Beş Küçük Domuz ile ilgili genel bir değerlendirme yapacak olursam bu kitabın benim için karşılığı ortalama bir polisiye kitap olduğudur. Ne çok beğendim ne de hiç beğenmedim diyebilirim.

Beş Küçük Domuz'da dedektifimiz Hercule Poirot on altı yıl önce işlenmiş bir cinayetin ardındaki detayları ortaya çıkarıp, geride kalan şüphe kalıntılarını yok etmeye çalışıyor. Ünlü ressam Amyas Crale on altı yıl önce zehirlenerek öldürülmüştür. Cinayet için tüm oklar Amyas'ın karısı Caroline'ı göstermektedir ve duruşmalar sonucunda Caroline müebbet hapse mahkum edilir. Olaydan on altı yıl sonra Amyas ve Caroline'ın kızları Carla, Poirot'la iletişime geçer ve annesinin masum olduğuna inandığını söyler. Hapiste ölen Caroline  ölmeden önce kızına bir mektup yazmış ve masum olduğunu söylemiştir. Peki on altı yıl önce yaşananların perde arkasında neler var, Caroline doğruyu mu söylüyor, Carla haklı mı, Amyas'ı Caroline öldürmediyse kim öldürdü?

Beş Küçük Domuz üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Poirot on altı yıl önce bu cinayet davasını yürüten avukat, müfettiş vb gibi resmi görevlilerle; ikinci bölümde ise Amyas'ın ölümü sırasında evde bulunan (Caroline hariç) beş kişi ile görüşüyor. Üçüncü kısımda bu beş kişinin o güne dair hatırladıklarını yazdıkları sayfaları okuyoruz. Beş Küçük Domuz'da geçmişte işlenen bir cinayetin yeniden gün yüzüne çıkarılarak araştırılması fikrini genel olarak sevdim. Ancak şöyle de bir durum var: Geçmişteki bir soruşturmanın yeniden açılması mevcut fiziksel kanıtların olmaması gibi bir durumu da beraberinde getiriyor. Yani kitap genel itibariyle anılar ve geçmişe dair konuşmalar ekseninde geçiyor, bu da tempoyu biraz düşürüyor. Kitap genel olarak sonunu merak ettiriyor, ben okurken sürekli nasıl bitecek nasıl bitecek diye düşündüm ama bu merak hissinin üstüne kitabın sonunun basit kaldığını düşünüyorum, son bana rahatlıkla tahmin edilebilir gibi geldi. En azından ben "Evet bunu bekliyordum," dedim. Agatha Christie kitaplarının benim için en büyük eksisi yazarın şüpheli sayısını ve şüphelilerin isimlerini ortaya koyarak okura adeta "Evet bunlardan biri katil, sence hangisi, seç birini!" demesi. Beş Küçük Domuz'da beş şüpheli vardı ve tek yapmanız gereken "oooo piti piti" diyerek birini seçmek. Bana göre bu durum heyecan düzeyini azaltıyor, zaten şüpheliler bariz bir şekilde ortada dolayısıyla içlerinden her birinin katil olma potansiyeli var, gerçek ortaya çıktığında ise bu sizi neredeyse hiç şaşırtmıyor "Katil zaten bunlardan biriydi," diyorsunuz.

Beş Küçük Domuz benim için sonunu merak ettiren ama bu merakı kitap bittiğinde iyi bir şekilde tatmin edemeyen, iyi bir konuya sahip, akıcı ama temposu ve şaşırtıcılığı düşük olan bir kitaptı. Bu kitap için ne harika diyebileceğim ne de çok kötü. Peki okuyun der miyim? Evet bence okuyabilirsiniz. Keyifli okumalar...

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 15.580 okur okudu.
  • 183 okur okuyor.
  • 7.764 okur okuyacak.
  • 166 okur yarım bıraktı.