"Siyahlı Adam çölde kaçıyordu. Silahşor da peşindeydi."
Her şeyi başlatan bu cümleydi...
Benim gözümde Kara Kule serisi, edebi değer açısından Yüzüklerin Efendisi'nden sonra gelir. Ben seriye tekrar başlıyorum çünkü okumayalı uzun zaman oldu ve ilk okuyuşum açıkçası sonu görebilmek için biraz aceleye gelmişti, şimdi ilk kitabı okumaya yeni başladım. Sindire sindire ilerliyorum. İlk kitap kısa ve olayların ilerlemesi açısından biraz muallakta bir kitaptır. İkinci kitap ve özellikle "Büyücü ve Cam Küre" ise hikayenin en dokunaklı ve en sürükleyici parçalarıdır. Yani, ilk kitaba bakıp karar vermek mantıksız olur.
Henüz okumamış olanlar için bu noktada şunu demek gerek; bu seri 8 cilt ve toplamda 4.500 sayfalık dev bir saga. Dolayısıyla okumaya niyetlenenler gözünü karartmalı, çabuk karar vermemeli. Aksi halde ikinci kitapta okumayı bırakmanız işten bile değil.
Böylesi bir seriye inceleme yapabilecek kadar kendimi yetkin görmüyorum açıkçası. Bu, bir nevi, Guernica'nın karşısına geçip "güzel olmuş" demek gibi olurdu. Yanlış olmazdı ama fena halde eksik olurdu. Zira hikaye çok uzun ve çok derin.
Sekizinci kitap 'Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar' haricinde, 15 sezonluk çizgi roman serisi de dahil olmak üzere, tüm kitapları okumuş olmama rağmen, hâlâ büyük bir istekle 4.500 sayfayı önüme dizip okumak istiyorum dersem sanırım ne kadar etkilendiğimi aktarmış olurum.
Gileadlı Roland Deschain'in hikayesinin yaklaşık 40 yıl önce başladığı kitap bu. Rowling'in destansı şiirinden esinlenilerek yazılmaya başlanmış ve bunca yıldan ve binlerce sayfadan sonra bile hâlâ Stephen King'in "Ben Kara Kule'yi yazmadım, sadece onun hakkında bir kaç kelam ettim" diyebildiği bir eser.
Fantastik diyarlara, alternatif gerçekliklere, "ilerlemiş bir dünya"ya ilgi duyan, western ve bilimkurgu