Selim Yeniçeri

Selim Yeniçeri

YazarÇevirmen
6.0/10
1 Kişi
·
3
Okunma
·
0
Beğeni
·
362
Gösterim
Hedeften önce yolculuk. Her zaman bir hedefe ulaşmak için birkaç yol vardır. Başarısızlık haksız olan yöntemler kullanarak kazanmaya yeğdir. On masumu korumak, bir masumu öldürmeye değmez. En sonunda, her insan ölür. Nasıl yaşamış olduğun, Yaradan için neler başarmış olduğundan çok daha önemlidir...
İnsan için hiç umut yok muydu? Sevmeleri gerekenleri öldürüyorlardı. Eğer müttefikle düşmanın arasında bir fark yoksa savaşmanın ne faydası vardı, kazanmanın ne faydası vardı? Zafer neydi.? Anlamsız.
Bir zamanlar daha iyi insanların var olduğuna inanmak istiyoruz. Bu ise bizim tekrar öyle olabileceğini düşünmemize neden oluyor. Ama insanlar değişmez. Şimdi kötüler. O zamanlar da aynıydı.
"Bu dünyada iki çeşit insan var, oğlum," dedi babası sert bir şekilde. "Can kurtaranlar. Ve can alanlar..."
"Peki ya koruyan ve savunanlar..? Can alarak can kurtaranlar..?"
Babası homurdandı. "Bu bir fırtınayı daha güçlü üfleyerek durdurmak gibi. Saçmalık. Öldürerek koruyamazsın.."
Bir cevabın olduğunu görebiliyorum, gözlerinde bir cevap görüyorum, genç hanım..! Haydi söyle. Kelimeler içinde tutmak için değildir, anlarsın ya..? Onlar özgür yaratıklardır ve eğer içeri kilitlenirlerse karın ağrıtırlar.
moj dragi....

Rahmetli dedem Üsküp'lü bir boşnaktı. Boşnaklar, çoğunlukla uzun boylu, sağlam yapılı, kumral ve ela gözlü olurlar. Orada doğmuş okumuş evlenmiş ve 1965 yılında Türkiye ye göç etmişti. Üsküp, Makedonya'nın başkenti ve en büyük kentidir.
Boşnak idi. Ne midir Boşnak? Tabii güzellikleri kadar, akan kan ve gözyaşıyla kendisinden söz ettiren Balkan ülkesi halkı boşnakların, bu ismi nereden aldığına dair birçok rivayet bulunuyor.
Hakan Albayrak, bu rivayetlerden bir tanesini Ebuzer isimli kitabında şu şekilde anlatıyor:
"İgman dağının eteklerinde İsevi dervişler yaşarmış. Bunlar İncil'de bahsi geçen son Peygamberi beklerlermiş. Bir gün "Vakit tamam, artık gelmiş olmalı" deyip son peygamberi bulmak ümidiyle yalın ayak yola koyulmuşlar. Yıllarca yürümüşler. Binlerce kilometre yol katetmişler. Ayakları kana bulanmış. Derken Medîne-i Münevvere'ye varmışlar. Medine'de önlerine çıkan ilk adama "Biz Allah'ın elçisini arıyoruz. Adı Muhammed" demişler. Adam "Ne yazık ki geç kaldınız. Allah'ın elçisi dün öldü" demiş. Dervişler içli içli ağlamaya başlamışlar."Ben Hattab oğlu Ömer" demiş adam. "Elçinin yakınıydım. Buyrun mescide geçelim, biraz soluklanırsınız. Bu arada ben size elçinin getirdiği mesajı anlatırım."
Dervişler teklifi şükranla karşılayıp, Peygamber mescidini kanlı ayaklarıyla kirletemeyeceklerini söylemişler. Bunun üzerine Ömer bin Hattab onlara sarı mesler hediye etmiş. Dervişler mesleri öpüp bağırlarına basmışlar. "Bir Peygamber dostunun hediyesini ayağımıza süremeyiz" demişler."Siz kimlersiniz?" diye sormuş Ömer bin Hattab.
"Biz Igumanlarız" demiş İgumanlar.
"Geldiğiniz ülkenin adı ne?"
"Geldiğimiz ülkenin adı yok."
"Peki, sizin dilinizde yalınayak nasıl denir?"
"Bos." "O halde ülkenizin adı biraz sizin dilinizden, biraz bizim dilimizden BOSNA olsun." Yalın ayağımız."
Bu rivayetin gerçeklik payı ne kadardır onu kestirmek zor. Neden mi anlatıyorum bunları kitap ile ne alaka dediğinizi duyar gibiyim. Dedem o zamanki rejim şartlarından dolayı ailesi ile Türkiye ye göç etmiş, Türkiye ye gelince burada da aman hoş geldiniz diye bir karşılama tabii ki olmamış bir boşnaktı.
Çok sıkıntı çektik moj dragi der başlardı anlatmaya. (moj dragi –canım kıymetlim demektir. ) Evet dedemin en kıymetlisi idim ben, dört kız evladından sonra doğan ilk erkek evladının ilk çocuğu. Erkek değildim elbet ama oğlunun evladı idim. Pek Türkçe bilmezdi dedem, "Üç dil birbirine karışıyordu. Rusça, Almanca ve mermice..." diye anlatılıyor ya kitapta hayat tasvir edilirken bizim evde de karma bir dil vardı Boşnakça Türkçe anlaşıp yaşardık. Yıllar geçmiş olsa da '' gavur bunlar, türk değiller, müslüman değiller'' eleştirilerine defalarca tanık oldum. Dedem, Üsküp te yaşadıklarını Müslüman halkın çektiği sıkıntıları, yaşatılan eziyetleri o gün tekrar yaşıyorcasına anlatırdı. Hele bir Taşköprü yapımı hikayesi var ki, umarım başka bir kitap incelemesinde dile gelecektir. Dinlemek yetmedi bir zaman sonra okul yıllarım başlayınca ne anlatırsa yazmaya başladım. Dedemin hikayesi halen sararmış kareli bir defterin sayfalarında yılların yükünü üzerinden atmak üzere bekliyor. Tıpkı Kitap Hırsızı Liesel’in ölümden kaçmak için sığınakta saklanırken yazdığı defter gibi. Sığınakta yazılmadı dedemin anlattıkları, çalınan kitaplar tercüman olmadı yazılanlara ama onun çalınan çocukluğunun, gençliğinin, hep özlemini çektiği hicret ettirilen topraklarının hikayesiydi. Savaş öncesi Üsküp’e defalarca gittim, Seneler sonra Sırplar tarafından Boşnaklara yapılan soykırıma hayret ederek Sırp Hırvat, Boşnak, Arnavut ayrımı yapılmadan aynı binada içiçe yaşayan sadece balkan halkı denilen insanların evlerinde aylarca kaldığımı hiç unutmadım.. Neden yapılır ki katliamlar yüzlerce yıl içiçe yaşayan bir ırk neden yok edilmek istenir ki? Orada yaşayan akrabalarım var , arada Türkiye ye ziyarete gelirler. Anlattıklarını dinleme imkanınız olsa inanın ki Kitap Hırsızı nda anlatılanlardan sadece işkence yöntemi olarak farklılık var. Yıllarca hitlerin soykırım uyguladığı nazi kamplarından birinde yahudi bir kişinin gördüğü işkencelerden dolayı duvarına eğer Allah varsa onu affetmem için ayaklarıma kapanmalıdır sözü hakkında ne düşünüyorsunuz bilemem ama Srebrenitsa katliamında vurulan dört yaşında bir çocuğun ölmeden önce annesine sorduğu "Çocukları Küçük Kurşunla Öldürürler Değil mi Anne?" soru da en az diğeri kadar acı verici.
Gelelim romana;
Ölüm meleğinin ağzından savaş yıllarının anlatıldığı
Annesi tarafından bir aileye evlatlık verilen , savaşı yaşayan ve tüm sevdiklerini kaybeden "Kardeşi kollarında ölmüştü. Annesi onu terk etmişti. Ama her şey bir Yahudi olmaktan daha iyiydi." İfadesinin tüm olanları izah etmeye yettiği Tanıtılan Liesel’in hikayesi. Ölüm meleği yaşanan utanç yıllarını anlatırken Hitler’in can almakta kendisine ne kadar yardımcı olduğundan bahsederken bile hüzünlü iken bir insanın bu kadar acımasız olabilmesine hayretler içinde tanık oluyorsunuz.

‘’ İnsan mutluluğunu çalabilir miydi? Yoksa bu da aşağılık bir içsel insan hilesi miydi?’’ diyen küçük Liesel’in yolculuğuna siz de hüzünle, acıyla nefret ve ara ara umutla eşlik edin derim. Okuduğunda benim hissettiğim gibi hissedecek misiniz bilemiyorum ama inanın ki o vahşette gülen kimde yoktu, hayat ise gülenle gülmekten ibaret değil şart değil de,kimi zaman ölenle ölmek gerekiyor...
Keyifli okumalar…
Öncelikle şunu belirtmeliyim ki daha önce bu tarzda yazılmış bir kitap okumadım. Nedeni ise, olay örgüsünün ilerleyen sayfalarda nasıl olacağına dair ana başlıklar şeklinde verilmiş olması. Bu, kitabın ilerleyen sayfalarında neler olacağını bilseniz de okurken, heyecanın azalmasından ziyade meraklanmanıza sebep oluyor...

Kitabı anlatan anlatıcı ise, her insanın hayatını bir kez ziyaret edecek olan bir varlık. Markus Zusak bu anlamda inanılmaz yaratıcı davranmış...

Kitabın olay örgüsü savaşa dayalı olsa da, günlük hayatın zorluklarını da ele almış. Üst kademe de olan siyasilerin önce halktan başlayıp en son kendilerine kadar dönen kararları bu kitapta savaşın ne kadar zor bir süreç olduğunu tekrar hatırlatmış...

1938 yılında evlatlık verilmek üzere tren yolculuğuna çıkan Liesel Meminger, yolculuk esnasında yaşadığı bir kayıp yüzünden, kitap hırsızı olarak hayatına yeni bir boyut katar. Yeni ailesi, Rosa ve Hans Hubermann savaşın zor şartları altında ona evlerini açarlar. Özellikle Hans Hubermann, çaldığı akordeon ile Liesel'in gönlünde ve evin karmaşık ortamına sanki canlılık katmaya çalışarak, savaşın tüm kötülüğünü unutturmak için; mesleği olan boyacılığı savaş sebebi ile yapamamanın eve ve eşine yansımalarına tepkisiz yaklaşarak, tüm sevgi ve şefkatini Liesel'e yönlendirmek için elinden geleni yapmaya çalışıyordu...

En yakın arkadaşı Rudy ise Liesel'in, Himmel Sokağı'na alışması için her şeyi yapıp ona olan ilgisini saklamıyor ve savaş ortamında çocukluklarını yaşamak için birbirlerine destek olup,dostluklarının arasına hiç bir şeyin girmesine izin vermiyordu. İkisi birlikte tüm sokağı gözlemliyor ve bu anlamsız savaşı anlamak için zihinlerini zorluyorlardı...

Hitler Almanya'sında Yahudilerin yaşadığı dramların arasında Ross ve Hans Hubermann canlarını tehlikeye atarak aldıkları kararın Liesel'e bir dost kazandıracağından habersizlerdi...

Liesel ise kelimelerin gücünü kitaplarda ararken, kitap hırsızlığına ve acımasız kayıplar yaşamaya devam edeceğini bilmeden iç çelişkilerini ve savaşın zalimliğine şahit olmaya devam edecekti...

Keyifli okumalar diliyorum...
Okuduğumda bu zamana kadar niye okumadım ki pişmanlığını hissettirmişti bana.

Bir sağlık çalışanı olarak Tıbbi kelimelerinde geçmesi beni daha da bir motive etti.

Heyecanı bol,sonunu hiç tahmin edemeyeceğiniz türden sürükleyici bir kitap.
Nereden başlayacağımi inanın bilmiyorum. Söylemek istediğim o kadar çok şey var ki. Sokaktan geçen insanları durdurup kitabı anlatmak istiyorum resmen. Elimden düşüremedim. Beni zaman zaman gülümseten bir kitaptı. ( ki gözlerimin dolduğu zamanlar daha çoğunlukta) 2.dünya savaşıni anlatırken gülümseten ilk ve tek kitap olarak tarih yazabilir.Sıcacık bir hikayeydi. Kelimelerin gücüyle iktidara gelen Hitler ve nazi Almanyası yine kelimeler kullanılarak ancak böyle güzel anlatılabilirdi. Dönem o kadar güzel anlatılmış ki. Üzerine yoğun çalışıldığı çok belli. Verilen emek oranınca da ortaya çok kaliteli bir iş çıkmış. Hans'ın savaşa gittiğinde ve ceset toplayıcılık işinde çalıştığı bölüm ve bombardıman sahnelerini bir solukta okudum. En sevdiğim karakter valinin karısı oldu. Oradaki beklenmedik süpriz gerçekten farklı bir tad verdi. Kurgusu dahice. Söyleyebilecek tek bir olumsuz lafım, eleştireceğim tek bir sayfa olmadı. Kendimce İkinci Dünya Savaşıyla ilgili roman yazmanın zor olduğunu düşünürüm. Hele ki iyi bir roman yazmanın. Çünkü ister istemez yazarın kimliģi ve sempati duyduğu taraf sayfalarda kendini gösteriyor sırıtıyor. Bu açıdan herkese eşit mesafede duran ve herkesin bir gün mutlaka tanısacağı ölüm meleğinin dilinden olması kitaba tarafsızlık katmış. Kitap hırsızının kitapları çalarak okuması dükkanın ilgi çekici, cafcaflı vitrini. İçeride daha ne hikayeler var....
- Sekiz milyara yaklaşan nüfusuyla dünya, içinde binbir çeşit kötülük barındıran milyonlarca insan ve bu kötülüklerden etkilenen sayısız çocuk, kadın, erkek, yaşlı, genç. Tess Gerritsen, Rizzoli&Isles Serisi'nin beşinci kitabı olan Siliniş'te bu kötülüklerden belki de en sarsıcı olanını ele alıyor: Henüz çok küçük yaşta zorla ve para karşılığında erkeklere(!) sunulan kız çocukları başta olmak üzere bu alçaklığa maruz kalan kalan kadınlar, yani kadın ticareti. Çeşitli vaatlerle kandırılarak hayatları iğrenç yaratıklar tarafından ellerinden alınan çocuklar ve onlar üzerinden parasal, bedensel her türlü iğrenç zevklerini tatmin etmeye çalışan canavarlar. Evrensel bir sorun ve hastalıklı beyinlerin en bariz örneklerinden biri olan bu durumu yazarımız Gerritsen kendine has üslubu, polisiye ve tıp öğeleriyle bir araya getirerek mükemmel bir eser meydana getirmiş. Siliniş yüksek tempolu, aksiyon dolu, kaliteli ve sarsıcı bir kitap. Nefreti iliklerinize kadar hissettiren, merak unsurlarıyla sürükleyiciliğin tavan yaptığı bu kitap gerek ele aldığı konu gerekse konuyu ele alan yazarın ustalığıyla kazandığı beğeniyi fazlasıyla hak ediyor.

Siliniş, serinin ilk dört kitabına oranla tıbbi terimlerin daha az olduğu bir kitap. Bu sayede tıp terminolojisine ait kelimelerin çokluğuyla uğraşmak yerine direkt olarak olaylara odaklanabiliyorsunuz. Merak unsurunun kendini fazlasıyla hissettirdiği Siliniş, Gerritsen'in okuyucuyu ne şekilde etkileyebileceğini ve sürükleyiciliğin nasıl sağlanacağını çok iyi bildiğini gözler önüne seriyor. 464 sayfalık kitabın tek bir sayfasında bile sıkıldığımı hatırlamıyorum. Duru-akıcı dil kullanımı, olayların kitabın ilk sayfalarından itibaren başlaması sayesinde kendinizi kısa sürede olayların gidişatına kaptırıyorsunuz ve sayfalar tüm heyecanıyla akıp gidiyor. Şunu da söylemem gerek ki Rizzoli&Isles Serisi'nde Çırak, Günahkâr, İkiz Bedenler ve Siliniş'in yayıncılığını üstlenen Martı Yayınları, kapak-sayfa kalitesi ve beğenimi kazanan ciltli tasarımlarıyla seriyi daha da çekici hale getiriyor.

- Siliniş'te olaylar Adli Tıp Uzmanı Maura Isles'in otopsisini yapacağı bir cesedin morga getirilmesi ve öldüğü sanılan kadının morgda aniden gözlerini açmasıyla başlıyor. Hastaneye yetiştirilen kadın hayatta kalıyor ve kısa süre sonra çevresindekilere karşı saldırgan bir tutum sergilemeye başlıyor. Ölümcüllüğe dönüşen saldırganlık güvenlik görevlisinin bu kadın tarafından öldürülmesi ve yine aynı kadının hastane görevlileri ve hastalardan bazılarını rehin almasıyla sonuçlanıyor. Rehin alınan kişilerden biri de Boston Cinayet Masası dedektiflerinden Jane Rizzoli. Peki parmak izleri de dahil kendisi hakkında hiçbir bilgi edinilemeyen bu kadın kim ve bütün bunları neden yapıyor , Rizzoli kurtulabilecek mi, FBI bu işin neresinde ve tüm bu olayların başlangıç noktası ne? Merak ediyorsanız en kısa zamanda bu seriye başlamanızı öneririm.

Alanının en iyilerinden olan Tess Gerritsen bize suçlarla, kötülüklerle, adalet arayışıyla dolu bir dünyanın kapılarını aralıyor. Ben de her kitabından ayrı ayrı zevk alan bir okuru olarak sizleri bu kapıdan içeri davet ediyorum. Hepinize keyifli okumalar...
"BU KITABI OKUYAN "HERKES" benden Max'a selam iletsin .. "

#CİDDİ SPOILER IÇERİR ..

Aaaa Max Yahudi değilmi yahu? ? ...evet Yahudi .. sevemezmiyiz?
"Hepsi mi kötüdür be kardeş ?? "Kötülüğün terazisinin ölçüsü kimdedir ?kim tartar da söyler "bunlar iyidir _bunlar kötüdür diye ?"

Bu gün savaş edebiyatı adına okuduğumuz bir çok yazarın Yahudi olduğunun farkındayız değil mi ??? ..

..kimileri buna "bir ırkın kendini aklama ve iyi gösterme planı " der ..bir kısmı ise "
"Gerçekleri anlatıyorlar " der ..seçim okuyucuya kalmıştır ..

iyi_kötü /Yalan_doğru terazisi sizin "Aklınız, Kalbiniz , Vicdanınız" dır ..ona göre ölçer yazarın hakkını yazara verirsiniz ... (uzun zamandır yazmak istediğim için yazdım )


Bu "elbette bir giriş ..
"Bir başlangıç ..
"Terbiye nerede kaldı? :)) sf/8 ..

MARKUS ZUSAK da :)


"Bildiğinizi yazmanız lazım” diye eski bir kural var; anne babam Almanya’da ve Avusturya’da büyümüş. Nazizm döneminde çok gençlermiş ve hikâyelerinin çoğu savaştan sonraki dönemi anlatıyordu. Ben de bu hikâyelerden bazılarıyla yola çıktım çünkü o hikâyeler oldukça gerçekti. Bildiğim yabancı bir dil gibiydiler benim için. Bu dünyayı tanıyordum. Onları yazmak, hafızamın kabuğunu kırıp içine dalarak bu dünyayı ortaya çıkarmaya çalışmak gibiydi. Büyürken duyduğum hikâyeler başka bir yere ve zamana ait olsaydı belki onun hakkında yazardım." diyor Markus Istanbula geldigi zaman verdiğibir röportajda.

"IŞTE KÜÇÜK BIR GERÇEK"
"Öleceksiniz"

Efendim "Kitap Hırsızı " okumayanlar için söylüyorum BÜYÜK bir kayıp :)

Dili mukemmeldir ..Karakterler 'i Olağanüstü 'dür ..Dönemi ,Mekanı, Duyguları muhtesemdir :)

Liesel olmak istemez mi insan o kadar acıya rağmen .. Bir kütüphaneye camdan girmek ...yanan kitapları göğsünde taşımak .."okulun azmanlarının burnuna yumruk atmak için "bile olsa :)

Himmel sokagindaki o ev ..ne harikulade bir evdir . (No:33)
Küçücük ama tertipli , karda kışta savaşta bile sıcacık ..büyüdüğümüz evlere ve sokaklara benzer (en azından benimkine benziyor ) ..
Gerçek insanların yaşadığı gerçek evler .
Hergün bezelye çorbası ıçseniz bile ..en büyük acılardan geçmiş olsanız bile ..o sade döşenmiş yatakta yatmak "huzurlu uyumak " demektir ..

Hubermann ailesi gerçek olmayan ama bir o kadar "gercek" olan baba figürünü barındırır ..başlarda anne'yi sevmesenizde sonlara doğru kalbinizdenbir parça koparacaktır ..

Aslında kitap hakkında ne yazsam yetmeyeceği için bir inceleme yazmak istememiştim yıllardır .. çünkü en çok sevdiklerimize yazmak zor gelir ,kelimelere dökemeyeceğimizden korktuğumuz için ..

2.Dünya savaşı sırasında genel olarak Lieselin ağzından ve kaleminden dinlediğiniz öykü .. içine Rudi'yi Hitleri 'i Meşhur "Kristal geceyi " sığınakları, bombardımanları,ölümleri ,sevinçleri ,gözyaşlarımı da icine katarak büyüyen bir kar topuna dönüşür ve Max'a atılır :))

Max'ı size anlatmayacağım çünkü kitabı okuyup öyle tanıyın isterim ..ben daima baş ucunda ona kitap okumaya gönüllüyüm :)

"Sana bir şey bıraktım demişti Max, "Ama ancak hazır olduğunda açacaksın "
Ve gitmisti ..

"Max?"...

___ Münih yakınlarında bir yerde ,Bir Alman yahudisi karanlıkta ilerliyordu .

..........Schweigen __Sessizlik /Huzur


Iyi okumalar :) ve "mutlaka okumalar " :)


.
İŞTE KÜÇÜK BİR GERÇEK
Öleceksiniz.
İlk sayfayı açıyorsunuz ve karşılaştığınız ilk cümle... Cümlenin sahibi kim? Hepimizin tanışacağı bir şey ya da biri!

Hikaye Hitler döneminde geçiyor, 2. Dünya Savaşı Almanya'sında, Alman ırkının üstün olduğu, Yahudilere işkence edildiği, acımadan öldürüldüğü dönemde!

Bir tren yolculuğu ve verilen kayıplar ile başlıyor Kitap Hırsızı Liesel'in hikayesi. İlk kitap hırsızlığını yapıyor, en büyük kayıplarını veriyor o yolculukta. Yolcuğunun sebebi Rosa ve Hans Hubermann'a evlatlık verilmesidir. Hubermannlar savaş ortamında Liesel'in annesi ve babası olacaktır.
Hubermannların yaşadığı sokağın adı Himmel Sokağı. Himmel sözcüğünün Almanca anlamı CENNET... Savaşta cennet mi olur? Bu nasıl bir ironi?

Yeni arkadaşları, ailesi ve komşuları var artık Liesel'in. Ama kolay mı uyum sağlamak? Rüyalar, kabuslar... 10 yaşında bir çocuğa al bu senin annen ve baban, burası yeni evin, yeni hayatın demek ve kolaylıkla kabullenmesini beklemek olanaksız.

Kelimeleri okuyamayan küçük kitap hırsızı Liesel Meminger. Babası (Hans Hubermann) ile büyük uğraşlar verecekler okuyabilmek için. Okumayı bilmeden kitaplara değer veren bu çocuk, okumayı öğrenince neler yapmazdı ki?

Ara ara arkadaşı Rudy ile ya da tek başına hırsızlıkları devam ediyor. Hırsızlık kötü bir şey ama beni bu hırsızlık hiç rahatsız etmedi. Hitler'in, savaşın, ordunun ondan çaldıkları yanında kitap ya da meyve çalmak zerre kadar rahatsız etmedi beni!

Bir çocuk Yahudi olmanın kötü olduğunu düşünemez, çocuğun yüreği o diktatörlüğü bilemez. Yahudilerin Dachau Toplama Kamplarına götürüldüğü sırada Liesel'in kalbini gördüm, onlara yardım edemediği için içinin acıdığını hissettim. Bu çocuğun kalbi merhamet doluydu.

Dachau Toplama Kampı hakkında kitapta detay verilmemiş. Biraz bahsetmek istiyorum. 45.000 kişiye mezar olmuştur. Kapısında "ARBEIT MACHT FREI" yazar, yani "ÇALIŞMAK ÖZGÜRLEŞTİRİR." Kamptaki İNSANLAR, ölene kadar köle gibi çalıştırılır ve ölünce KREMATORYUM odalarında kül olurlar. İNSAN MI? Bu sözcük yanlış oldu galiba...

Ya Hitler? Önce halkına kelimelerle hükmetmiş, ele geçirmiştir, kelimelerle nasıl oynayacağını çok iyi bilmiş. Evet kabul edelim zekice davranmıştır. Dünyanın görebileceği en büyük diktatörlerdendir.

Hepimizin bir gün tanışacağı anlatıcı, sürekli gelecek sayfaları sezdirmiş ve spoiler vermiş. Fakat bu rahatsızlık vermiyor açıkçası. Gece gündüz kitap okumaya çalışan biri için zaten kitap ismi ve içerik ziyadesiyle çekici.
Savaş dönemi hikayelerini okumak, biraz olsun yaşanan acılarını hissetmek bana iyi geliyor galiba. Siz de hissetmek isterseniz tavsiyedir.

Son olarak sana seslenmek istiyorum canım Liesel. Ah Liesel'im! Şöyle bir düşündüm de yıllar geçmiş, biz hala savaşın içindeyiz, insanlık hala çare bulamamış savaşa. Çocuklar ve suçsuz insanlar savaşın ortasında ve biz sadece izliyoruz...
Harika bir kitap okudum!!! Bitirdiğimde düşündüğüm buydu. Hâlâ da böyle düşünüyorum. Her yaştan insanın okuyabileceği sayfaları çevirirken tebessüm ettiren bir kitap. Ama insan şaşırıyor böyle zor, acı bir dönem olan 2. Dünya Savaşı Almanya'sı nasıl tebessümle okunabilir diye. Tabii bu duygusal yerleri olmadığı anlamına gelmiyor.
Kitabı okumaya başlarken ilk önce anlatıcının kim olduğunu anlayamamıştım. Bir iki sayfa sonra fark ettim ki çok iyi bildiğimiz biri. Ama tabii bunu size söyleyip sürprizi bozmak istemem. Kitapta böyle bir anlatıcı seçmek bence ayrı bir özgünlük kazandırıyor kitaba. Sadece bu da değil bence. Kitaptaki karakterler. Ya da anlatıcının spoiler vermesi fakat buna rağmen heyecanını yitirmemesi de diğer kitaplardan ayırıyor. Kitapta üslubu çok önemseyen biri olarak çok akıcı ve sade bir dil olduğunu söylemem gerek. Fazla betimlemeler yok ama buna rağmen karakterlerin duygusu sizi oraya çekiyor bir anda kendinizi Himmel sokağında buluyorsunuz. Kâh futbol oynuyorsunuz sokakta kâh bodrumda kitap okuyorsunuz. Karakterler öyle güzeldi ki onlardan ayrılmak insanı üzdü.
Demek istediğim şu ki güzel bir kitap okudum. Hani yıllar geçse bile kitaplığınızda bir kitap görürsünüz de o kitabı okuduğunuz zaman aklınıza gelir, karakterler ve oradaki duygu, sonra kalbiniz ısınır. Bu o samimiyette bir kitaptı. Mesela bu samimiyette aklıma gelen ilk kitap Şeker Portakalı. İşte öyle bir şey. Alıp okuyunca anlarsınız ne demek istediğimi :)
İlk 10 puanım da Liesel'e feda olsun!
Hayatımda bir kez bir korsan kitap alayım dedim, ona da pişman oldum.

Bu kitabı dün akşam Rahmanlar'da bir sahaftan satın aldım: sitelerdeki fırtına uyarısına rağmen eve hemen dönmemiş, Roka'da saatler süren arkadaş muhabbetinin ardından Çanakkale caddesinden aşağı ağır ağır inmiş ve bir anda karar vermiştim sahafa uğramaya. Bu sahaf en fazla iki yüz belki üç yüz kadar kitabın bulunduğu küçük bir sahaf. Kitabı seçmem zor olmadı. "Kitap Hırsızı"nı okumamıştım ve aslında merak da ediyorum. "Hiç Kimse Sıradan Değildir"i aldıktan sonra, yağmurdan kaçarak hızla eve döndüm, okumaya başladım.

Kitabın okuyabildiğim kadarı, yani 180 sayfadan görebildiğim kadarıyla okuması zahmetsiz, anlatımı hızlı, karakterleri belki ilgi çekici olabilecek -en azından karakterimizin köpeği Kapıcı ilginçti- bir eser bu: Türkçe ismi daha güzel orijinalinden -Elçiye Zeval Olmaz diye çevirebiliriz belki-, sayfalar hızla akıyor ve okudukça kader ve şans üzerine dönen bir öyküyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Açılış sahnemiz bir banka soygunundan. Devamı ise baş karakterimiz Ed'in soygunu başarıyla durdurması üzerine ona gelen ilginç iskambil kâğıdı ve o kağıda yazılan 3 adet adres. İstemeden de olsa kahraman olmuş Ed bu adresleri bularak kendisinden istenen şeyi yapmaya karar veriyor. Ne istendiği de söylenmiyor ona, sadece adresler veriliyor. Ed adreslere giderek olayları anlamak, sonra da çözümlerine dahil olup olmama konusunda karar vermek zorunda kalıyor.

180. sayfaya geldiğimde korsan kitabın sayfaları değişti. Otuz sayfalık atlamalar var. Diğer sayfaları karıştırdığımda formaların bazı yerlerde karıştığını gördüm. İtinasız hırsızlığın bedellerinden birisi de bu olmalı. Çirkin, uyduruk kapağı; silik yazıların yanında bir de bu sorun çıkınca kitapla kopmam kaçınılmazdı. Kitabı en sevdiğim sınıflardan birinde, 8D'de okuyordum. elbetteki öğrencilerin çoğu karne gününden bir gün önce okula gelmemeyi seçmişti. Gelenler ise diğer sınıflardan getirilen birkaç şanssızla beraber EBA'da geziniyordu. Bazıları ise bana belli etmeden telefonuyla oynuyordu. Her yer kapkara bulutlarla doluydu, en sevdiğim hava. Öğretmen masasında ne güzel okuyordum işte. Herşey güzel gidiyordu. Ta ki 180. sayfayı okumayı bitirip de diğer sayfaya geçinceye dek. Orada kitap 230. sayfaya geçiyor. Şoka uğrayıp telaşla 181. sayfayı aradım, ama boşuna debelendim. Başka yerlerde de sayfa atlamalar vardı. Kitabın bundan sonrası karman çorman olmuştu. Böylece dersin ortasında kalakaldım. Korsan aldığım için cezalandırılmıştım tabi ki. Bir kitap tanrısı var idiyse, kuralları çiğnemenin bedeli gibi yanlış sıralanmış sayfaları suratıma fırlatmıştı; görünen o ki, bu tür şeylerden haz etmiyordu. Kara bulutlar ve 8D herşeyden habersiz rutin akışına devam etti: yağmur yağdı, rüzgâr esti, basket sahasının her yanı su dolmuştu, öğrenciler de hayatlarından memnun tenefüsün gelmesini bekliyorlardı. Ben de suç ve ceza üzerine düşündüm, sonra yaptığımın yanlış olduğuna, bir daha korsan kitap almamaya karar vererek öğretmenler odasına indim. Nescafemi doldururken kitabı çoktan kitaplığa koymuş ve herşeyi unutmuştum bile.

Kitabı okumaya niyeti olanlar için; evet, okuması kolay, hemen okunabilecek ve unutulabilecek bir eser bu. Zaman geçirmek için birebir. Ayrıca Ed de en az Kapıcı kadar sempatik geldi bana. Kitabın devamını bilemiyorum, ama herhalde bu ilk kısımdaki tempo ve üslûbunu yitirmeden nihayete eriyordur.

herkese iyi okumalar.
Kitabın anlatımını çok yavan buldum. Gün gün yaşanılanlar yazılmış ama boş ve basit geldi bana. Evet anlatılan olay etkileyici ama biraz daha edebi cümlelerle süslense çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Falanca gün oraya gittim onunla konustum geri döndüm gibi cümlelerle doluydu.

Yazarın biyografisi

Adı:
Selim Yeniçeri
Unvan:
Yazar

Yazar istatistikleri

  • 3 okur okudu.
  • 3 okur okuyacak.