Tayfun Atay

Tayfun Atay

YazarÇevirmen
8.1/10
26 Kişi
·
82
Okunma
·
10
Beğeni
·
711
Gösterim
Adı:
Tayfun Atay
Unvan:
Yazar
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde fizik antropoloji öğrenimi gördü (1983). Aynı üniversitede paleoantropoloji alanında yüksek lisans yaptı (1986). Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu'nda (SOAS) sosyal antropoloji üzerine ikinci yüksek lisans (1989) derecesini aldı ve doktora (1994) yaptı. 1985-2001 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'ne bağlı olarak çalışmalarını sürdürdü. Halen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Halkbilim Bölümü Etnoloji Anabilim Dalı'nda öğretim üyesi. Ayrıca Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü bünyesindeki Sosyal Antropoloji Yüksek Lisans Programı'nda da ek görevli öğretim üyesi olarak dersler veriyor. Diğer eserleri: Batı'da Bir Nakşî Cemaati - Şeyh Nazım Kıbrısî Örneği (İletişim, 1996); Din Hayattan Çıkar - Antropolojik Denemeler (İletişim, 2004, 2009, 2011); Yaşasın Meşhuriyet Çağı: Popüler Kültürden Kitle Kültürüne Türkiye İzlenimleri (Epsilon, 2004); Din Üzerine Antropolojik İncelemeler (Brian Morris'ten çeviri; İmge, 2004); Göl ve İnsan: Beyşehir Gölü Çevresinde Doğa-Kültür ilişkisi Üzerine Antropolojik Bir İnceleme (Kalan, 2005); Türkler Kürtler Kıbrıslılar - İngiltere'de Türkçe Yaşamak (Dipnot, 2006).
Polonyalı romancı ve oyun yazarı Witold Gombrowicz’e kulak verecek olursak;
“İnsan hiçbir zaman kendi olmayıp insanlar arasında doğan bir biçim tarafından tanımlanmış olduğundan kendi özünde bile sahtedir. İnsan olmak oyuncu olmak demektir, insan olmak insan taklidi yapmaktır. İnsana maskesini çıkarmasını öğütlemiyorum (bu maskenin ardında bir yüz yok), ondan istenebilecek tek şey, durumundaki yapaylığın bilincine varması ve bunu itiraf etmesidir.”
Tayfun Atay
Sayfa 60 - Can Yayınları
“Selfie”, görsel kültürle bağlaşık şekilde günümüz dünyasını tanımlama yolunda kullanıma sokulan “İmaj Çağı”nın en revaçta kitlesel fenomenidir.
Ve “selfie”, ne düşündüğümüzün, ne söylediğimizin, ne yaptığımızın, kısaca ne olduğumuzun değil; nasıl göründüğümüzün önem taşıdığı, başka hiçbir şeyin anlam ifade etmediği bu dünyada varlık sergileme yolunda halihazırda elimize tutuşturulmuş en rutin seçenektir.
Tayfun Atay
Sayfa 53 - Can Yayınları
Milan Kundera “Yavaşlık” adlı romanında, modern insanın “hız düşkünlüğü”ne dair şunları söyler:
“Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrim [sarhoşluk] biçimidir, “hız”. Motosiklet sürücüsünün tersine, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman duyumsar, gövdesinin ağırlığını ve yaşını hisseder, koşarken… İnsan hız yeteneğini bir makinaya devredince her şey değişir:
Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder, kendini… Cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, hızın hızlılığına, esrime hızına…”
Hıza tutkun ve meftun bir dünyanın içinde, adeta bir “hız hazzı” yön vermekte hayatımıza…
Tabii bu sıklıkla bir “öldüren haz” haline de gelebiliyor. “Aşırı hız ölüm getirdi” sözünü ne kadar çok duyduğumuzu ve kanıksadığımızı hatırlayalım!..
Halbuki yavaşlığı metheden ve özendiren, hızı ise neredeyse felaketle eşdeğer sayan bir hayatın içinde olduğumuz günler de vardı. “Acele işe şeytan karışır” uyarıları; “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” dizeleri; ”Mehtap”ı uyandırmayı dahi düşünerek kürekleri “aheste” çekme duyarlılıkları…
Bunlar yavaşlığı erdem sayan bir toplumsal ruh halinin bu coğrafya dilinde sürülebilecek izleri arasında ilk akla gelenler.
Şimdi ise hızlı yaşamak değil, hızlı yaşamamak neredeyse ölüm demek!..
Artık, “Hızını kaybedersen yok olursun!” diye düşündüren bir hayatın içindeyiz. Bunun izlerini de gündelik yaşantımızın pek çok kesintinde sürmemiz mümkün.
Başta hayatımızda etkin ve yaygın yeri olan bilgisayarları, daha doğrusu artık cep telefonlarını düşünmeli. Hızları arttıkça daha çok para ediyorlar. Her yeni model eskisinden farkını, dolayısıyla değerini daha hızlı olmasıyla kazanıyor.
Bu bakımdan hız, başlı başına bir değer artık ve hızı düşürecek hiçbir şeye tahammülü yok gibi insanlığın.
O yüzden yemeğin de “hızlı”sı makbul ve moda. Uçar kaçarcasına yemek yeme kültürü, yani “fast-food”, çağı karakterize ediyor.
Ve tabii ki, uçarcasına giden otomobiller! Orada da hızlı olan rağbette. Aslında “taşıt” bir bütün olarak hızı temsil etmesi itibarıyla “modern” uygarlığın “baş tacı” zaten.
Trafikte taşıtların hızının kesilmemesi de bu yüzden çok önemli. Yayalar ise bir sorun. Çünkü, yayalık, yavaşlığın en dolaysız ifade bulduğu yer bu hız çağında. Bu nedenle de pek “istendik” bir hal değil.
Kısaca hız, otomobilden bilgisayara, yeme-içmeden yazıp-çizmeye kadar, endüstriyel hayatın kalitesini belirleyen en önemli unsur.
İyi hoş da teknolojinin sunduğu tüm bu hız imkânlarına ve bunun getirmeyi amaçladığı zaman tasarrufuna rağmen, NEDEN HÂLÂ İŞLERİ YETİŞTİREMİYORUZ?
Teknoloji her an her şeyi daha kısa sürede ve daha az yorularak yapmamızın imkânlarını sunduğu halde NEDEN HÂLÂ NEFES NEFESE VE YORGUNUZ?
Cevabı yine Kundera’nın sözlerinden hareketle bulabiliriz. Hıza teslim olmak, hızın bir ihtiyaç olmaktan çıkıp “değer”, hatta “inanç” haline gelmesi söz konusu olunca, “nefes nefese” yaşamak da adeta “ibadet” oluyor.
Yani, zamanı harcamamak kaygısıyla çıkılan yolda zamana tutsak düşmüş (teslim olmuş) oluyoruz.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında işlediği sorunla yüz yüzeyiz: zamana sahip ve hâkim “eski” insanlardan farklı olarak, günümüzde artık zaman bize sahip.
Biz zamanı değil, zaman bizi kullanıyor.
O yüzden de her daim bir yetişememe ve yetiştirememe baskısıyla yaşıyoruz bu hayatı.
Belki de, bir “kaçış hali” bu. Dinlenmek, tempoyu yavaşlatmak ve bize ne olup bittiği üzerine düşünmek korkutuyor belki?!
Durmaksızın, hızla ve yorula yorula yaşamak, hızın sarhoşluğunda uyuşmak en etkili “müsekkin” oluyor, çağın gidişatına etki etme gücünden yoksun “çoğunluk” için…
Tayfun Atay
Sayfa 275 - Can Yayınları
Bugün hayatımız adeta içerisinde boğulmamak için çaba harcadığımız garip bir “eğlence denizi” haline gelmiş durumda! “Garip”, çünkü aslında eğlenenler bir azınlık. Geri kalan büyük çoğunluk ise eğlenenlere onları izleyerek katılmakta. Bu büyük çoğunluk için eğlence, seyirlik. Televolelerle, paparazzilerle, benzeri magazin programlarıyla ve en çok da “realite-şov”larla gelinen noktada eğlence denilen insani etkinlik artık “top ve pop”un seyrine indirgenmiş durumda.
Bu seyirlik eğlence, daha doğrusu “eğlence seyri”, giderek kültürel (ve ideolojik) bir mahiyet kazanıyor. Yani, artık her türlü kamusal söylem, eğlence biçimine bürünerek karşımıza çıkmakta. Özellikle televizyon tüm diğer işlevlerini terk etmiş ve bir kez insanların eğlence iştahını kabarttıktan sonra artık sunduğu her şeyi eğlenceli kılmaya zorlanıyor. Etki öylesine güçlü ki, televizyonlarda izlediğimiz haberler dahi magazinel hale gelmiş ve “şov”un parçası olmuş durumda.
Tayfun Atay
Sayfa 66 - Can Yayınları
“Müslüman bir ülkede yaşayıp da tekbiri bilmemek ya da duymamış olmak hemen hemen imkansızdır. Tekbir, Allah’ın yüceliğini, eşsizliğini ve büyüklüğünü özellikle ‘mağrurlar’ karşısında vurgulayan, hatırlatan söz, ‘Allahuekber’ olarak hayatın içinde yer alır.

Bu sözün yumuşaklık ve sükûnetle, nağmeli ve uyaklı olarak ramazanlarda, kurban bayramlarında, mevlütlerde okunuşunu işitmemiş çok az insan olsa gerektir:

‘Allahuekber, Allahuekber. La ilahe illallahü vallahüekber, Allahuekber ve Lillahi’l-hamd…’

Bizim aşina olduğumuz tekbir buydu. İbadette, zikirde, mevlitte, evde, camide, cenazede karşımıza çıkan, tevekküle ve tevazuya çağıran bir şükür ifadesi…

Lakin bu memlekette tekbirden söz edilince akla bu deyişin geldiği günler gerilerde kaldı.

Tekbir, tevazunun değil tehdidin, şükrün değil şiddetin, sevginin değil husumetin aracı bir ‘slogan’a dönüştürüldü.”
Tayfun Atay
Sayfa 19 - Can Yayınları, İstanbul
Aynı dili konuşmayan iki ayrı Türkiye var.
-Hayır, tabii ki "literal" anlamda aynı dili konuşuyor. ... Fakat kültürel olarak, ruhsal olarak, zihinsel olarak aynı dili konuşmayan iki ayrı Türkiye var.
Teknoloji her an her şeyi daha kısa sürede ve daha az yorularak yapmamızın imkanlarını sunduğu halde neden hala nefes, nefese ve yorgunuz?
Kadını erkeğe tabi kılan bu yaygın "ataerkil kültürel yapılanma", toplumsal cinsiyet, kimlik, rol, tutum ve davranışlarının kadına ve erkeğe benimsetilmesinin aynı zamanda hem eşitsizlik yaratan, hem de erkek iktidarını pekiştiren bir süreç olarak değerlendirilmesini kaçınılmaz kılar.
Söz konusu "eşitsiz" toplumsal cinsiyet kurulumunu netleştirme yolunda Türkiyede sıklıkla kullanılan iki deyiş üzerinde karşılaştırmalı olarak durmak yararlı olur. Bunlar, "erkek gibi kadın" ve "kadın gibi erkek" deyişleridir. ...
Yüzbinlerce insanın bir saniyede yok edildiği savaşları maç seyreder gibi izlemekteyiz. Deprem acısını bile kısa sürede şov malzemesi yapma yolunda sulandırabiliyoruz. Deprem uzmanlarını, " en seksi erkek" ilan ediyor veya vücut geliştirme seansında şişkin pazularıyla gündeme getiriyoruz.
575 syf.
Din olgusunu her açıdan değerlendirmede bizlere, Durkheim, Evans-Pritchard, Marx, Freud, Geertz, Hegel, Spencer, Malinowski ve daha ismini sayamadığım bir çok kuramcı, yazar, düşünür ve antropolog üzerinden, çoklu bakış açısıyla ele alarak dolu dolu bir inceleme sunmuş bizlere Brian Morris.

Morris kendi bakış açısından çok düşünürlerin din hakkındaki irdeleyişlerini ele aldığı için kitap hakkında detaylı bir eleştiri sunamıyorum. Çünkü kitapta hem tarihsel maddeci felsefeye de yer verilirken, idealist felsefe de, psikolojik çözümlemeler de, yapısalcı ve postyapısalcı analizler de, ekspresyonist bakış da, evrimci bakış açısı da mevcut. Kitap tam bir kaynakça niteliğinde diyebilirim.

Kitabın içeriğiyle de alakalı olarak bana göre en doğru antropolojik inceleme, dinsel olgulara henüz bir anlam yüklememiş, nitelendirmemiş bir toplum üzerinden yapılacak olan inceleme olacaktır. Çünkü dini refleksi bulunan toplumda duyulacak tek şey dini övgü olacaktır. Bu durum dinin evrensel bir niteliğinin olduğunun göstergesi iken sağlıklı bir irdeleyiş de söz konusu olamayacaktır. Çünkü spritüalist bakış açısının yanında Natüralist bakış açısı da her toplumda var olduğu gibi bir o kadar eski bir geçmişe sahiptir. Bu zıtlığın çözümlenebilmesi için henüz mitler hakkında irdeleme yapmamış bir toplum, sınıf veya grup üzerinde inceleme yapmak gerekmekte diye düşünüyorum. -ki kitapta bu görüşe de rastlamış olmak bayağı bağladı beni kitaba. Tavsiye ederim.
230 syf.
İnceleme yapmaya kalksam yirmi sayfalık en azından yazı çıkar bu kitap için. Farklı konular altında farklı yorumlara imza atmıştır yazar Tayfun Atay... kendisi bir olay anlatırken o olay kapsamında anlatmaktan ziyade kendi ideolojik tavırlarıyla öyle bir şekilde olayları bastırıyor ki 'islamî şuur' 'sosyolojik bakış açısı' 'antropolojik önbilgi' olmazsa ne kitabı anlıyorsunuz, ne de vurguladığı yanılgılı oyun bazında tavırlarını. Bazı konular için okunabilir diye düşünüyorum. Özellikle inceleme yapanlar için.
152 syf.
·2 günde·10/10
Tayfun Atay, özellikle mevcut iktidara karşı eleştirel bir tutum sergileyen bir yazar-akademisyen-antropolog. Sadece kitaplarında değil, köşe yazılarında da görebilirsiniz bu tutumunu.
Feminizm ile alakalı yapılan çeşitli araştırmalar başlarda kadının toplumdaki ezilmişliğine odaklanır. Ancak daha sonraları, kültürel normlardan aslında erkeğin de nasibini aldığı farkedilince, feminizme bir de karşı cepheden, yani tam da erkeklik üzerinden toplumda kadını geri bırakan erkeklerin tam içinden, bir araştırma başlamış. Ne derler bilirsiniz; kale içeriden fethedilir!
A- Erkeklik; B- Kadınlık; C- Evlilik; Cinsellik, Aşk; D- Din, Cinsiyet, Cinsellik; E- Eşcinsellik olmak üzere toplamda 5 bölüme ayrılan kitabın ilk bölümünün ilk başlığı olan "Erkeklik En Çok Erkeği Ezer" daha önceden okuyup bildiğim ve bu kitabı almam konusunda beni heveslendiren çok güzel bir yazıydı. (İtiraf etmeliyim ki, Tayfun Atay, kitabın geri kalan kısımlarındaki yazılarında da beni hayal kırıklığına hiç mi hiç uğratmadı).
Feminizme dair açılan bu "Erkek" cephelerinin temel amacı, kadın hareketlerine/haklarına karşı olmak değil, onları desteklemektir. Buradaki meseleyi şöyle tarif edebilirim: Toplumda "erkeklik" olarak oluşturulan bir kültürel normlar bütününün, aslında sadece kadını ezmediği, bizatihi kendi yaratıcısı olan erkekleri de ezdiği yönündedir. Peki bu nasıl oluyor?
Bu, tıpkı bir meclisin anayasayı/yasaları yapması gibi: Nasıl ki bir meclisin, kendi çıkardığı kanunlara bizatihi kendisinin de tabi olması gibi (gerçi bizde böyle değil ama); özellikle erkeklerin oluşturduğu -ki aslında daha sonra bizatihi kadınların da bu aşağılık durumun koruyucu konumuna getirilebildiği (tıpkı gönüllü kulluk gibi ya da kendi köleliğinden memnun olmak gibi hatta daha "bizden"(!) söyleyecek olursak: 'Kocam değil mi, döver de sever de...'deki gibi)- bu erkeklik normlarına, erkeklerin de dahil olduğu ve bu durumun tıpkı kadınlarda olduğu gibi erkeklerde de bir "eziyete" dönüştüğü fikrine dayanır.
Toplumsal baskıların aslında ne kadar yıkıcı ve etkileyici (ki bu olumlu anlamda değil) olabileceği, "Fili öldürmek" başlığı altında George Orwell'dan alıntılanan hikayede çok güzel ortaya konmuş. Bunu şöyle özetleyebilirim; aslında ne kadar doğru olanı bilsek de doğru olanı uygulamak o kadar da kolay değildir. -Peki uygulama amacı yoksa yazarın bu metni yazmasının amacı neydi? diye bir soru sorulabilir-
Ancak bence metnin esas amacı kadınların ezilmişliğini, devrim gibi bir kerede kaldırmak değil zaten; ancak bu yolda bir katkıda bulunmak... Bunu; sonuç kısmındaki; "Aslında yanlış bir olay!" başlığında verdiği örnekten kolaylıkla anlayabiliriz. Öncesini sizin okumanıza bırakarak yazıyı bitirdiği şu son satırları aktarırsam: "Bu yazdıklarımız da "erkeklik"ten her dem vurulduğunda, "Aslında yanlış bir olay!" diye çıkan ender ve kısık erkek seslerinin çoğalmasına ve gürleşmesine yol açabilirse eğer, amacına ulaşmış sayılır".
Eserin içerisinde günümüz Türkiye'sine dair konulardan, çeşitli devlet 'büyükleri'nden, dizilerden, ünlülerden örnekleri bulabilirsiniz. Bunlara dair yapılan eleştirilerin, belirli bir kavrayışa sahip herkesi güldüreceğine de inanıyorum.
Yazarı biraz araştırdığınızda ve yazdıklarını okuduğunuzda anlıyorsunuz ki "aslında yanlış bir olay" demeye önce kendisi başlamış, kimsenin söylemeye bile cesaret edemediği bir çok eleştiriyi yapmaktan/yazmaktan geri kalmamış. Yazarın söylemlerinin her ne kadar cürretkar olduğunu düşüneniniz olsa da günümüz Türkiye'sine dair umutsuzluğa kapılan bir çok bireyi, yazarın cesaretinin cesaretlendireceğine inanıyorum.
Okuduğunda bir çok tanıdık şeye rastlamasına rağmen yine de bunları kabul edebilecek erkek sayısının az olacağına da -maalesef- inanıyorum. Ancak onlara tavsiyem; kadının toplumda örselenişine itiraz için sesiniz çıkmıyorsa, sesiniz hiç çıkmasın! Destek olamıyorsanız; köstek de olmayınız.
Aslında daha anlatılacak o kadar çok şey var ki, söyledikçe büyüsü bozulacakmış gibi hissediyor insan.
Keyifle okudum. Keyifle okumanızı dilerim...
304 syf.
·10 günde·Beğendi·7/10
Telefon kameralarına tuhaf hareketler yapan insanların sıklığında bir artış olduğunu farkettiğimden bu yana okumak istediğim merak ettiğim bir kitaptı Görünüyorum O halde Varım.
İlk olarak kitabın içeriğinden kısaca bahsetmeye çalışacak daha sonra kendi beklentilerimi ve fikirlerimi paylaşacağım.
Okuyanlara şimdiden teşekkür ederim.
Tayfun Atay bir antropolog dolayısıyla kendi tabiriyle Meşhuriyet Çağı'na ve bu çağdaki insana yaklaşımı da antropolojik olmuş.
Halk ozanları, masallar, türküler yani sözel olan folk kültürden gazete, kitap, dergi vb içeren yazılı kültüre oradan da görsel kültüre geçiş döneminden bahsederek başlıyo kitap.
Türkiye olarak değerlendirmek ya da özetlemek gerekirse matbaanın gecikmeli ulaşması neticesinde sözel kültürden sonra yazılı kültürü oturtmaya, toplulumuzda köklerini salmaya vakit bulamadan görsel kültüre geçişimizden bahsediyor. Bir nevi köyden indim şehire. Okumadan duramayan yazılı kültür insanı yerine seyretmeden duramayan ve hatta şu günlerde olduğundan farklı göründüğü fotoğraflarını paylaşmadan duramayan bir kitlenin oluşumundan bahsetmiş.
Şov programlarına ev sahipliği yapan üniversitelerin ve bu şov programlarındaki üniversite mezunu sayısındaki yüksekliğin esasında görsel kültürün bu eğitim kurumlarını da etkilediğinden hatta akademik kariyer yapmış hocaların, doktorların, avukatların vs dahi ekranda görünme merakından veya bu kişilerin ekranlara malzeme edilerek görsel bir nesne haline getirilmesinden bahsediyor.
Uzun bir bölümü Acun Ilıcalı'ya ayırmış. esasında popüler kültür kapsamında daha detayli bile incelenebilecek bir karakter Acun Ilıcalı. Muhabirlikten medya patronluğuna yükselişi ''sıradan'' insanın da zengin ve şöhret sahibi olabileceği şeklinde bir düşünce oluşturan ve Acun bey'in realite programlarına katılan çoğu kişinin de hayallerine temel oluşturmuş bir öyküye sahip.
Dinin ''pop'' haline getirilişinden de bahsettiği bir bölüm mevcut kitapta. Din alimlerinin programlara çıkarak tele vaiz haline getirildiği, karikatürize edildiği, tıpkı pop star yarışması gibi Kur'an Okuma yarışmalarının düzenlenerek en güzel Kur' an okuyana altın ödülü verildiği yani dinin de şova kurban edildiğinden bahsediyor.
Çocuklardan da bahsetmiş kitap. Kentsel yaşama geçişle beraber süresi uzayan çocukluk döneminin şu an yine kısaldığından detaylarıyla bahsetmiş.
...
İçerikten bu kadar bahsettikten sonra kendi görüşlerime geçmek istiyorum.
Televizyonu pek de izlemeyen birisi olarak ilk etapta verdiği magazinel örnekler sanki bir paparazzi dergisi okuyormuşum gibi hissetmeme yol açtı. Bu kısımları bazen 'hadi ya öyle mi olmuş' diyerek bazen de 'banane' diyerek okusam da verdiği örnekleri nereye bağladığını görmek için elbette devam ettim. Bağladığı noktalar itibariyle bu kadar magazinel örnek vermesi beklentim dışındaydı ve beni bıraz sıktı açıkcası.
Kitabın yaklaşımı Tayfun bey'in antropolog olması sebebiyle tabi ki antropolojik olacaktı ama benim beklentim yine mevut durumumuzu psikolojik olarak açıklaması şeklindeydi. İnsan neden meşhur olmak ister, çok da uzak olmayan bir zamanda teşhir olarak adlandırdığımız paylaşımlar şeffaflık olarak adlandırılıyor. Yolda telefonuna dudak büzen genç kızlar neden bu kadar fazla gibi sorularım nispeten cevapsız kalsa da toplum bazında düşündüğümde bazı noktalar çok da açıklayıcı oldu.
Kısacası tavsiye edeceğim bir kitap.
İyi okumalar.
160 syf.
·1 günde·5/10
Çok eski bir kitap olmasına rağmen, niteliğinden bir şey kaybetmemiş.
Konu konu ayrılmış aydınlatıcı denemeler var. Televizyon şovlarından, dine toplumsal yaşamımızda yer edinmiş konular var. Eleştirel bir bakış açısıyla yazılsa da yazar siz degil ben bilirim, ben zekiyim topuna girmeden anlatacaklarını güzelce anlatmış. Üşenmemiş olayları yerinde gözlemleyerek de yazmış. Karşılaştırmalar yapmış ve bilimsel çıkarımlarda bulunmuş.
Aslında denemeler herkesin anlayabileceği türden mini makaleler.
İçlerinde en çok anneler günü temali yazi ilgimi çekti ve çok beğendim.
Çok güzel ve bilgilendirici bir yazı olmuş.
Anneler günüyle dp döneminde tanışmamızdan başlamış...
Eskiden bir mendil veya bir karanfil olarak alınan hediyeler günümüzde nasıl pırlantalara, hatta yatlara katlara evrildi bunu anlatıyor.
Annelik ve kadın kimliğinin kullanılarak pazarın nasıl oluştuğunu aktarıyor.

Kendi açımdan sevmediğim bir kaç cümle oldu. Sanırım yazar cumhuriyet dönemi icraatlarını fazla hafife alıyor.
Atatürkle ilgili bir Sıkıntısı var. Bu sıkıntının kökeni nerede bilmiyorum.

Kitabını okuduktan sonra bizim dükkanda "Hacettepe"de görev yapmış olduğunu öğrendim o yüzden buralarda pek dedikodusunu yapmayım bence....
160 syf.
·1 günde·7/10
Teknolojik ilerlemeler, tüketim ekonomisi ve magazin olayları gibi birbiriyle ilişkili ve etkileşim içindeki olaylara bağlı Türkiyedeki kitle kültürü olgusunu ele alan bir deneme kitabı diyebiliriz. Kültürü insanı insan kılan, üretim etkinliği olarak kavrayan bir antropoloğun yorumlarını içeren bir kitap. Eski bir kitap olsa dahi yazar ülkenin geçmişten, modern kültüre yaşadığı kültürel değişimi gözlem, değerlendirme ve yorumlar yaparak kitaba biçim vermiş ve günümüzde de niteliğinden birşey kaybetmemiştir.Televizyon şovlarından Dine toplumsal yaşamımızda yer edinmiş konular var. Eleştirel bakış açısıyla yazılmış. Ama bu anlatımından rahatsız olmadım. Anlatmak istediğini oldukça güzel bir şekilde kâğıda dökmüş.
304 syf.
·Puan vermedi
Popüler kültür ve gençlik çalışmalarıyla ilgileniyorsanız, mutlaka kütüphanenizde olması gereken bir kitap. Dili oldukça akıcı. Elinizden bırakamıyorsunuz adeta sürekli okumak istiyorsunuz. İletişim Fakültesi'ndeki bir dersimizde hocamızın tavsiyesi üzerine bu kitapla tanışmıştık. Kendisine hala teşekkürlerimi sunuyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Tayfun Atay
Unvan:
Yazar
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde fizik antropoloji öğrenimi gördü (1983). Aynı üniversitede paleoantropoloji alanında yüksek lisans yaptı (1986). Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu'nda (SOAS) sosyal antropoloji üzerine ikinci yüksek lisans (1989) derecesini aldı ve doktora (1994) yaptı. 1985-2001 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'ne bağlı olarak çalışmalarını sürdürdü. Halen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Halkbilim Bölümü Etnoloji Anabilim Dalı'nda öğretim üyesi. Ayrıca Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü bünyesindeki Sosyal Antropoloji Yüksek Lisans Programı'nda da ek görevli öğretim üyesi olarak dersler veriyor. Diğer eserleri: Batı'da Bir Nakşî Cemaati - Şeyh Nazım Kıbrısî Örneği (İletişim, 1996); Din Hayattan Çıkar - Antropolojik Denemeler (İletişim, 2004, 2009, 2011); Yaşasın Meşhuriyet Çağı: Popüler Kültürden Kitle Kültürüne Türkiye İzlenimleri (Epsilon, 2004); Din Üzerine Antropolojik İncelemeler (Brian Morris'ten çeviri; İmge, 2004); Göl ve İnsan: Beyşehir Gölü Çevresinde Doğa-Kültür ilişkisi Üzerine Antropolojik Bir İnceleme (Kalan, 2005); Türkler Kürtler Kıbrıslılar - İngiltere'de Türkçe Yaşamak (Dipnot, 2006).

Yazar istatistikleri

  • 10 okur beğendi.
  • 82 okur okudu.
  • 9 okur okuyor.
  • 125 okur okuyacak.
  • 3 okur yarım bıraktı.