• 45 yaşında, hayatından bezmiş sigortacı George, İkinci Dünya Savaşı’nın adım adım yaklaşmakta olduğunu gördükçe çocukluğuna, eski günlerine dair büyük bir özlem duyar. Yıllardır gitmediği köyüne yaptığı ziyarette umduğunu bulabilecek mi kitabı okuyarak öğrenebilirsiniz.

    George Orwell, okuduğum her kitabıyla en sevdiğim yazarlar listesindeki yerini daha da sağlamlaştırıyor. Savaşın anlamsızlığına dair etkileyici bir kitap yazmış. Özellikle şu paragrafı savaş meraklısı her erkeğe ezberletmek gerektiğini düşünüyorum:

    “Dinle evlat. Fena hâlde yanılıyorsun. 1914’te biz de muhteşem bir iş yaptığımızı düşünüyorduk ama alakası yoktu. Her şey kanlı bir kargaşadan ibaretti, o kadar. Yine savaş çıkarsa uzak durmaya bak. Vücudunu kurşunla niye doldurtasın? Onu bir kıza sakla. Savaş deyince aklına kahramanlıklar ve şeref madalyaları geliyor ama öyle değil. Artık süngülü hücumlar kalmadı; ayrıca kalmış olsa bile o iş sandığın gibi olmuyor. Kendini kahraman gibi hissetmiyorsun. Sadece üç gündür uyumadığını, teke gibi koktuğunu ve korkudan altına işediğini biliyorsun ve ellerin donduğu için tüfeğini tutamıyorsun. Ama ona bakarsan bunun da bir önemi yok. Asıl mesele daha sonra olanlar.”

    Kitapla ilgili ayrıntılı yorumuma ve altını çizdiğim cümlelere blogumdan ulaşabilirsiniz: https://suleuzundere.blogspot.com/...ak-icin-kom2018.html
  • Biz, iki yüz yıldır batıya öykünüyoruz. Bunun için de yaratamıyoruz. Mustafa Kemal çağında kendimize, kültürümüze bir dönüş başladı. Biz o çağda büyük bir kültür tortusuna sahip olduğumuzu anladık. Kendi halk değerlerimize kavuştuk. İşte o zaman büyük Nâzım Hikmet, yeni yazarlar topraktan fışkırırcasına terütaze fışkırdı. Resim geleneği olmayan bu ülkeden Abidin Dino, Arif Dino, Fikret Mualla, Avni Arbaş gibi büyük usta ressamlar çıktı. Şimdiyse bu kültüre de, temelimize de sırtımızı döndük. Böyle giderse, bütün yaratıcı kaynaklarımız kuruyacak, biz yaratma gücünü yitireceğiz
  • “Şunu anladım ki yaşamanın her türlüsüyle, yazmanın her türlüsü arasında kapatılmaz bir uçurum uzanır…. Yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar…."
  • 1. Bir kadın kitaplar uğruna yanabiliyorsa, kitapların içinde bir şeyler olmalı..
    2.İyi yazarlar genellikle hayatın gerçeklerine dokunurlardı. Bu bakımdan kitaplardan neden bu kadar nefret edildiğini, korkulduğunu anlıyor musunuz? Hayatın gerçek yönlerini veriyorlar.
    3. “Demek yürüyorsunuz?” dedi polis memuru, “Sadece yürüyor musunuz?”
    Başımla onaylayarak açık gerçeği hazmetmesini bekledim.
    “Pekala,” dedi polis memuru, “Bir daha yapmayın!”
    4. Kitaplar, aptal olduğumuzu bize hatırlatmak için var.
    5. “Kendini riske atıyorsun.”
    “Bu da ölmenin iyi yanlarından biri; eğer kaybedecek bir şeyin yoksa, istediğin riske girebilirsin.”
    6. “Kısa bir süredir korkmuyorum, belki de bunun nedeni sonunda doğru şeyi yapmakta olduğumdur.”
    7. Ve kitapları düşündüm. İlk kez anladım ki bütün kitapların arkasında bir insan vardı. Her birini bir insan düşünüp yaratmıştı. Bir insan onları kâğıda dökmek için günlerini veriyordu.
    8. “İnsanlar hiçbir şey konuşmuyorlar. Çoğunlukla, arabaların, elbiselerin ve yüzme havuzlarının isimlerini sayıyorlar ve ne kadar harika olduklarını söylüyorlar. Hiç kimse diğerlerinden farklı bir şey söylemiyor.”
    9. Kendimize telkin etmemiz gereken en önemli şey bizim önemli olmadığımızdı. Bilgiçlik taslamamalı ve kendimizi dünyanın diğer insanlarından üstün görmemeliydik.
    10. Bir adama birkaç dize şiir ver, sonunda kendini yaratılmışların efendisi sansın.
    11. Belki kitaplar bizi mağaradan çıkarabilir. Belki hep aynı, lanet olası, çılgınca hataları yapmaktan alıkoyabilirler bizi!
    12. “Artık kimse dinlemiyor. Duvarlarla konuşamıyorum, çünkü bana bağırıyorlar. Karımla konuşamıyorum; duvarları dinliyor.”
    13. Kitapları ‘bir dakika durun ‘ diye kapatabilirsin.
    Fakat TV bulunduğu odaya bir tohum ektikten sonra, onun sizi kavrayan pençesinden kendisini kurtaran olmuş mu?
    https://www.soylentidergi.com/...-bradbury-14-alinti/
  • Cioran hakkında bir inceleme de ben yazmak istiyordum ta ki Gendaş Yayınları'ndaki Kenan Sarıalioğlu'nun ön sözünü okuyana kadar. Sanırım bu ön sözden sonra yazamam dedim. Buraya bırakıyorum ön sözü.
    PARİS ÇÖLÜNDE BİR MÜNZEVİ
    Cioran yüzyılın başlarında Romanya'da, yeni doğan çocukların gözyaşlarıyla karşılandığı, yaratılıştan Şeytan'ın sorumlu tutulduğu Thraclar ve Bogomiller arasında dünyaya geldi. Oldukça mutlu geçen çocukluk yıllarını, uykusuz gecelerinde "sayıkladığı" binlerce aforizmalarla ödeyecektir, Paris'te, Odeon Sokağı'nda… Gece Cioran için, uykusuz geçen gece demekti ve bir uykusuzun her gün çarmıha gerilmesi, İsa'nın bir kerecik çarmıha gerilmesinden çok daha beterdi. Cioran, Bergson üzerine bir tez yapmak için gittiği Paris'te, gönüllü olarak sürgündedir. "Bilinçsizlik bir vatan, bilinç bir sürgün" diyerek yerleştiği Odeon Sokağı'ndaki ünlü kırma tavanlı dairesindedir. Rumence yazdığı son yapıt olan "İndreptar Patimus" (Mağlupların Kitabı)'ndan sonra dilini de terk eder ve Fransızca yazmaya başlar. Kardeşi Aurel' e yazdığı mektupta, dil değiştirmekle tüm varoluşundan vazgeçmiş olduğunu yazar. Bergson'dan da vazgeçmiştir ve artık o "kuşkunun Aristokratı"dır. Her sistemi bir put sayar, köleleştirici, ruhu köreltici bir zorba gibi görür. Aristo, Aquinalı Thomas ve Hegel, düşünce tarihinin en büyük zorbalarıdır. Mistiklere ilgi duyar, her zaman "biraz" Budist olduğunu da söyler, "biraz Budist olmak" mümkünse tabii... Avilalı Theresa, Bouddha, Eyüp, Sankara, Nietzsche, Chamfort ve tüm öteki "lanetliler" onun en "yakın" dostlarıdır. Mistiklerin Tanrı'yla insandan insan konuşur gibi konuşmaları Cioran'ı derinden etkilemiştir. Yaşadığı çelişkiler, onu herhangi bir öğretiye bağlanmaktan alıkoyar. Uykusuzluğun ve "umutsuzluğun doruklarında" gezinirken şöyle mırıldanır: "Tanrı vardır, yoksa bile!"
    *
    *
    *
    Çelişik düşünceler yaşadığını kendisi söyleyen biri hakkında, bir "ana fikir ' e" indirgenebilen bir yazı yazılabilir mi? Felsefede "sistem" bir yazıdaki "anafikir" ise, bu sistem-dışı filozofla ilgili yazının anafikri ne olabilir? Hegel sistemine düşman, bir başka sistem-dışı filozof Danimarkalı Kierkegaard'ın tüm düşüncesinin ve hayatının özünü oluşturan, mezar taşının alnındaki "O, bir bireydi" cümlesi, sanırım Cioran için de en uygun anlatımdır. Öyle bir birey ki, "başkalarından on bin yıl önce ya da sonra yaşamayı, insanlığın başlangıcına ya da sonuna ait olma duygusu"nu içselleştiren, "insan çağının şafağında ilahların kahkahasını" duyan modern bir hilkat garibi, insandan kaçan bir insan güzelidir! "Kendi içinde Tanrı kadar çıplak ve zavallı" olmaktır dileği. Ne ölüme doğru koşmakta ne de ölümden kaçmaktadır. Kaçtığı doğum felaketidir. O, doğarken yitirmiştir her şeyi! Doğmuş olmak sakıncalıdır. "Yaşamak, savaşı kaybetmektir!" Ve "yanlış duyum yoktur" Cioran'a göre: B ir yaşantının, bir duyumun yanlış olabileceğini ileri sürmek için, hayatın ya da hakikatin dayandığı hangi "real" temeli gösterebilirsiniz? "Duyumların yanlış" demek, "sen bu düşü yanlış gördün" demekle aynı şey değil midir? Hayat ve dünya karşısında "nesnel" "nesnel" bir tavır, hayatı yaşayamamaktır, başkasını da "bir eşya, bir ceset gibi ele almaktır ve kendine de ölü gömücü gözüyle bakmaktır". Oysa hayat, bizi ölü gömücü olarak değil, gömülen ölüler olarak taşımaktadır!

    *
    *
    *
    Cioran'ı anlamıyorum! Onu anlamam ne mümkün, ne de gerekli… Düşümde gördüğüm benekli bir yılanı nasıl okşadığımı, ya da kar ortasında kızarmış bir nar ağacını nasıl gördüğümü anlayamıyorsam! Anlamak, kavramlarla ya da kavrama varmakla mümkün mü? Tüm yaptığımız, sürüngenler gibi toprağa (hayata) yapışmak ve onu koklamaktan ibaret olmasın! Aşk, evet aşk! Schopenhauer'in dediği gibi doğa'nın bize bir "oyun"u ise, bizler de bu ölümcül oyunda Hayyam'ın piyonları gibi karanlık bir sandığa atılmaya mahkum isek, ne kalır geriye bizden? Kalır; sözlerimiz, şiirlerimiz, yapıtlarımız, yani "koltuk değneklerimiz" kalır. Yaşadıklarımız değil de yaşamak istediklerimiz, yaşayamadıklarımız kalır geriye. Paradoks bu, değil mi? Olsun, hem hakikat hem paradoks olan yaşamdan geriye kalanlar, "yaşamış olduğumuz"un izleri, hatta kanıtları olabilirler, ama "yaşam"ın tek gereksinmediği şey de "gerekçe"ler, kanıtlar değil midir? Bir söz vardır halk arasında: "Kağıt parçası kadar hükmümüz yok! " Doğrudur, çünkü o kağıt parçasını üreten, yaratan hayatın kendisi, üreticiliğini de, yaratıcılığını da "ölümcül" oluşuna borçlu değil mi? Yaratıcı, çünkü ölümcül! Yaşamdan geriye kalanlar var, fakat geriye yaşam kalmıyor!
    *
    *
    *
    Cioran'ın Tanrı'sı, "mutlak" bir varlık değildir, ama yine de büyük harfle yazılır: Olmadığı halde var olan bir Tanrı'dır o! Böylesine imkansız bir gerilimin varoluşudur Tanrı... İnsanın çaresizliğidir, sürüp giden mutsuzluğuna başka anlamlar, farklı nitelikler yükleyerek yaşattığı, yücelttiği acıların toplamıdır. Morg ve Piramitler arasında bir fark yoktur. Dahası bu "farksızlık" Varlık ve Yokluk için de söz konusudur. Can çekişen birinin ya da bir ayyaşın kulağına fısıldayabilecek küçük bir "hakikatimiz" olabilseydi, başka hiçbir kitap yazmaya değmezdi... Hakikat ya da hayat, bir peygamberin kıvılcım ve gizem saçan sözlerinden daha çok, yorgun bur savaşçının gözlerinden okunur!
    *
    *
    *
    Yapıtlarını anadilinin dışında, başka bir dille üreten yazarlar çoktur. Ve kuşkusuz her birinin türlü nedenleri vardır kendilerince, Peki Cioran, anadili Rumence'yi terkedip Fransızca'ya niçin "sığınmış"tır? Sadece Fransızca'ya değil, tüm modern" münzevi"lerin "çöl"üne, Paris'e de? Daha çok okunmak, tanımak isteği mi? Sanmıyorum. Onun kaygısı "social" olmaktan öte "existential" bir kaygıydı. Onun sorunsalı şu ya bu hayat, şu ülke değil hayatın, dünyanın kendisiydi. Saçmalık ve yabancılaşma idi. İşte bu saçmalık ve yabancılık da en "anlamlı" biçimde ancak bir Yabancı Dil 'de kurgulanabilirdi! Anadilde "yalnızım "yalnızım ve yabancıyım!" derken bile insan, kendi soluğu ile ısındığını bilir, hiç değilse anadili ona "yabancı" davranmaz. Sanırım Cioran yabancı dili, yabancılığı için, "yersiz yurtsuzluğu" için seçmiştir. Trajedinin bile bir mantığı vardır, ama hayatın yoktur, çünkü saçmadır Cioran için. B öyle bir saçmalıkta acının anlamı olmadığı gibi, avunma olanağı da, gereği de yoktur. Çünkü özgürlük de yoktur. Eğer özgürlük, en yalın anlamıyla "kendine bağlılık" ise, bu saçma dünyada, insanın kendine bağlılığının olanağı da, anlamı da kalmaz. Gerçek özgürlük, insanın doğmadan önceki yaşamındadır, doğarken her şeyi ile birlikte özgürlüğü de yitmiştir onun. Ne suç ne günah ilgilendirmez onu. İşte bunun için, "Tanrı ya da insanlardan gelecek hiçbir sitem Cioran'ı yaralayamaz, onun vicdanı hiç doğmamış gibi rahattır!" Evet, böyle der Cioran... Ama kardeşi Aurel, l948'de Romanya'da antikomünist bir komplo iddiasıyla tutuklanıp yedi yıl hapse mahkum olurken, o kendini sorumlu tutacaktır: Ona yazdığı mektuplardan dolayı... "Her şey"i "hiçbir şey" olarak algılayan çağımızın bu "uykusuz" adamı, "ölümün, içinde geviş getirip hayatı sindirdiğini" hissederek yaşadı. Hayatı da umursadı, ölümü de... En iyisinin, hiç kimsenin elinde olmayan "hiç doğmamak" olduğunu düşünüyor ve aptal bir gülümsemeye takılıp kalacağını da bile bile varoluşuna bir anlam arıyordu. Uzun gezilerinin birinde, Normandiya kırlarında rastladığı bir cenaze töreninde ayaküstü sohbet ettiği bir köylü, ona hayatın da, her şeyin de anlamını iki sözcükle anlatıvermişti: "Evet bayım, bu kadar... Hepsi bu... "
    Kenan Sarıalioğlu
    12 Ekim 1997
    Eski Cezaevi
  • "Batan Güneş, Doğan Güneşin Ülkesi olarak bilinen Japonya'nın savaş sonrasına dair çarpıcı bir roman"

    Bir yerde okuduğum kadarıyla Dazai, bu kitabı yazdıktan 1 yıl sonra intihar ediyor. Kitap otobiyografi niteliğinde olmasa da, Dazai'nin hayatını biraz araştıranlar, kitaptaki karakterlerin hepsinden yansıyan Dazai'yi farkedecekler.

    Savaş sonrası, soylu bir ailenin tükenen yaşantısını anlatıyor kitap; duru, dramatik, gerçekçi. Soylu yaşantısını terketmek zorunda kaldıktan sonra yokluğa uyum sağlamaya çalışan, yaşamla mücadelesini sürdüren Kazuko , "Japonya'nın sonuncu büyük hanımefendisi" Anne, esrar bağımlısı "hayta", "ümit etmek için bir nedeni olmayan" Naoji, alkolik, asla mutluluğu tadacağına inanmayan Bay Uehara kitaptaki baş karakterler.

    Karakterlere bakıldığında hepsi Dazai'den izler taşır:

    Kazuko, kendisini soylulardan çok işçi sınıfına yakın hisseden, varlıklı bir ailenin asi çocuğu, abisi Naoji esrar bağımlısı bir nihilist, Uehara, zamanını kitap yazmaktan çok barlarda geçiren, Dazai gibi alkolik bir romancı.

    Savaşın etkisini anlatırken şu şiirden ilham alır Kazuko:

    "Geçen yıl bir şey olmadı
    Bir önceki yıl bir şey olmadı
    Ondan da önceki yıl bir şey olmadı"

    Hayatının çekilmez olduğunu dile getirdiği bir mektubunda, yürürlükte olan Kadın Yasa'sı nedeniyle tartışmalı bir karar verdiğini açıklar ve birinin metresi olacağını söyler.

    Kendisine tavsiye edilen "ya bir koca ya da bir evde iş" bulması fikrini reddeder - kendisiyle evlenmek isteyen büyük bir sanatkarı geri çevirir.

    Rosa Luxembourg'un kitabına duyduğu ilginin "ekonomi siyasetinden" öte, "yazarın tüm geleneksel düşünceleri yıkmakta gösterdiği olağanüstü cesaretten" kaynaklandığını belirtir.

    "Nasıl Rosa Luxembourg yaşamak için ekonomi politikasının yeni ilkelerine dayanmak zorunda kalmışsa ben de olanca gücümle aşka bağlanmazsam yaşayamam"

    O dönemi, Kazuko'nun geldiği sınıfı, yaşam tarzını, şartlarını düşününce, bir kadının düzene başladırısı geliyor gözümün önüne. Kitabın en güçlü karakterleri nedense kadınları; bütün soyluluğuna rağmen çorbasını öngörülen nezaket kurallarınn dışında yudumlayan Anne, Naoji'nin aşık olduğu "saf ve dürüst gözlere sahip" Suga, "eski ahlaka karşı her yerde vereceğimiz savaşa rağmen güneş gibi yaşamak istiyoruz" diyen Kazuko.

    "Ben tüm varlığımla şuna inanmak istiyorum: İnsan, Aşk ve Devrim için yaratılmıştır"

    "Bir giyisi yapmak üzere kumaşı keserken yanlış ölçü alınmışsa, parçaları birleştirmek olanaksızdır, hepsini atıp yeni bir kumaşla işe başlamak gerekir"

    Osamu Dazai'nin hayatına ve eserlerine devam etme isteğimi pekiştiren bir kitap Batan Güneş. Bu arada kitap, Dazai'nin hayranlarından olan Shizuko Ota'nın günlüğünden esinlenerek yazılmış. İkilini ayrıca bir kızları varmış.

    Osamu Dazai'nin hayatına ve eserlerine devam etme isteğimi pekiştiren bir kitap Batan Güneş. Bu arada kitap, Dazai'nin hayranlarından olan Shizuko Ota'nın günlüğünden esinlenerek yazılmış. İkilini ayrıca bir kızları varmış.

    Neyse bu detaylara daha sonra, hayatını anlatırken değinirim. Kişiliği, yazdıkları ve yaşamı ile Osamu Dazai okunması gereken yazarlar arasında.

    "Yaşamak. Muazzam bir girişim. İnsanı endişeye boğacak kadar."

    http://www.arkabahcem.me/?m=1

    İyi Okumalar :)
  • Karadutun lekesini sadece kendi yaprağının çıkardığını öğrendiğimde yaranın merheminin yine yara olduğunu düşünmüştüm ve her yara izinin aslında biraz da yaşam izi olduğunu.
    Tuğçe Isıyel
    https://www.gazeteduvar.com.tr/...sikologlar-da-aglar/